ABD’NİN VENEZÜELA’YA SALDIRISINI BİR DE BENDEN OKUYUN…
ABD’nin çirkin saldırısını eleştirenler cümleyi tamamlayamıyor ve “İyi ama Maduro da diktatör, halkını aç bıraktı” demeden edemiyorlar.
Gazetecilik yaşamımda, siyaset, spor, kültür, sanat doluydu ama savaş hiç olmadı.
BU BİR DIŞ SİYASET YAZISI DEĞİLDİR
Ben, yorumlarımda iç siyaset ve dış siyaset konularına hiç girmem.
Bunu beni tanıyan okurlarım çok iyi bilir.
ABD’nin Venezüela’ya saldırısını yazmak, elbette “dış siyaset” başlığı altına sokulabilir.
Ama konu artık klasik bir dış politika tartışması olmaktan çıkmış, dünyayı ilgilendiren açık bir savaş girişimine dönüşmüştür. Üstelik tam yedi okurumdan, ayrı ayrı ama aynı içerikte mesaj gelince, bu konuyu tamamen görmezden gelmem mümkün olmadı.
Okurlarım, “Karaçay, ABD Venezüela konusunu senden de okumak isteriz” dediler.
Ben de kendi kendime, hadi hafiften dokunayım dedim:
Gazetecilik hayatım boyunca yedi Dünya Futbol Şampiyonası, yedi Avrupa Futbol Şampiyonası ve sayısız final karşılaşmasını takip ettim. Ama Olimpiyatlara hiç bulaşmadım. Sabah başka salon, öğlen başka pist, akşam başka havuz arasında mekik dokuyan bir çalışma düzeni bana hiç cazip gelmedi.
Savaş muhabirliği de yapmadım. Fırsatlar çıktı, teklifler geldi ama yanaşmadım.
İran Irak savaşı sırasında gazeteden talimat geldiğinde, hiç dolandırmadım, “hastayım” dedim.
O sırada yanımda rahmetli Savaş Ay vardı. “Ben giderim abi” dedi ve gitti. O savaşı Savaş Ay izledi.
Savaştan dönerken, sadece Amsterdam üzerinden Türkiye’ye geçebildiği zaman da buluşmuştuk.
O gün yaptığımız sohbeti hâlâ hatırlarım.
Şimdi gazeteciliğimin sonuna yaklaşırken, yeni bir savaşın eşiğindeyiz. Üstelik artık bana bu konuda talimat verecek bir yayın organı da kalmadı. Yani yazmasam da olurdu.
Ama okur istedi.
ABD’nin Venezüela’ya saldırısı bugün bütün televizyon programlarında “dış siyaset” başlığı altında tartışılıyor. Asıl tuhaf olan ise bu tartışmaların bile sağcı solcu kavgasına dönüşmesi. Herkes meseleye kendi siyasi gözlüğüyle bakıyor. Seyirci de okuyucu da daha en baştan safını belirlemiş durumda.
ABD’nin bu çirkin saldırısını eleştirenler bile cümleyi tamamlayamıyor.
“İyi ama Maduro da diktatör, halkını aç bıraktı” demeden edemiyorlar.
Yani lafın ucu dönüp dolaşıp, sanki “ABD haklıydı” noktasına geliyor.
Ben burada çok netim.
Lamı cimi yok. Bir ülkenin yöneticisi diktatör olabilir. Halkını açlığa mahkûm etmiş olabilir. Ama bu, başka bir ülkenin gidip o ülkeye saldırmasını meşru kılmaz.
Bir ülkedeki yöneticiyi beğenmiyorsanız, onu yola getirmenin yolları vardır. Bu yolları tek tek sıralamaya gerek yok. En basitinden o ülke ekonomik ve siyasi boykota tabi tutulur. Halk acı çeker, evet ama sonunda ortaya çıkacak toplumsal tepkilerle diktatör gönderilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Halkını açlığa mahkûm eden her devlet yöneticisine savaş açılacaksa, dünyada saldırılması gereken ülke sayısı yirmiyi, otuzu bulur.
O zaman haritaya uzaktan bakmak yetmez, yakına da bakmak gerekir.
Bu nedenle meseleyi “iyi diktatör kötü diktatör” ya da “bizimkiler onlarınkiler” noktasına çekmek, gerçeği örtmekten başka bir işe yaramaz.
Bu konu ne sağcılık meselesidir ne solculuk. Bu konu, ilke meselesidir.
Güçlünün, hoşuna gitmeyen bir yöneticiyi bahane ederek bir ülkeye saldırması, hangi gerekçeyle olursa olsun kabul edilemez.
Benim durduğum yer burasıdır.
BU KONUDAKİ TEK SÖZÜM
ABD’nin Venezüela’ya yönelik saldırgan tutumunu açık ve net biçimde kınıyorum.
Bu kınamayı yaparken arkasına “ama Maduro da diktatördü” ya da “ama halkını aç bıraktı” gibi hafifletici cümleler eklemeyeceğim. Çünkü bu tür ekler, saldırıyı değil saldırganı aklamaya yarar.
Bir ülkenin yöneticisini beğenmemek, o ülkeye saldırmak için gerekçe olamaz.
Benim bu konudaki tek sözüm budur.
DÜNYA BÖYLESİNE KOMİK BİR BAŞKAN GÖRMEDİ
Bu tabloyu tamamlamak için, bu saldırgan söylemin baş aktörüne ayrıca bakmak gerekir.
Donald Trump, modern siyaset tarihine devlet adamlığıyla değil, ölçüsüzlüğüyle geçmiş bir figürdür. Diplomasiyi incelikli bir dil sanatı olarak değil, yüksek sesle konuşanın haklı çıktığı bir pazarlık yöntemi olarak görmüştür.
Konuşurken düşünmeyi gereksiz bulan, düşündüğünde de genellikle başkalarını değil yalnızca kendi egosunu merkeze alan bir siyaset anlayışının temsilcisidir. Bir gün müttefiklerine hakaret eder, ertesi gün onları tehdit eder, daha sonra da “yanlış anlaşıldım” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışır. Kırdığı potları toplamakla değil, yeni potlar kırmakla meşguldür.
Trump’ın dili soğukkanlı değildir ama kendisi son derece rahattır. Çünkü söylediklerinin sonuçlarıyla değil, yarattığı gürültüyle ilgilenir. Diplomatik nezaket onun sözlüğünde yoktur. Devletler arası ilişkileri ciddiyetle değil, reyting mantığıyla ele alır. Kamera varsa konuşur, mikrofon açıksa sınır tanımaz.
Bir ülkenin lideri olarak kullandığı üslup, mahalle kavgası diliyle büyük güç siyasetini harmanlayan tuhaf bir karışımdır. Kimi zaman tehdit eder, kimi zaman alay eder, kimi zaman da dünyayı çocukça bir meydan okuma oyununa davet eder. Bu savrukluk, sadece kendisini değil, temsil ettiği ülkeyi de küçük düşürür.
Asıl tehlike ise şuradadır. Böylesine şımarık, böylesine kontrolsüz ve böylesine ciddiyetsiz bir dil, savaş gibi hayati konularda söz sahibi olduğunda, mesele kişisel bir gösteriye dönüşür. İnsan hayatı, uluslararası hukuk ve küresel denge ikinci plana itilir. Önemli olan tek şey, kimin daha gürültü çıkardığıdır.
Trump’ın siyaseti, soğukkanlı strateji değil, anlık öfke patlamaları üzerine kuruludur. Alkış aldığı sürece ne söylediğinin önemi yoktur. Bu yüzden de ağzından çıkan her cümle, sadece bir diplomatik gaf değil, potansiyel bir kriz başlığıdır.
Böyle bir figürün, dünyayı ilgilendiren savaş kararlarında belirleyici olması, başlı başına endişe vericidir. Çünkü bu tür siyasetçiler için tarih, sorumluluk ve insan bedeli tali ayrıntılardır. Asıl mesele sahnede kalmaktır.