BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI VE BÜYÜK TAARRUZ

Dr. Ülkü Varlık            

Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi                                                                                                                  

Öğretim Üyesi  

BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI

VE BÜYÜK TAARRUZ

( 26 AĞUSTOS – 9 EYLÜL 1922 )

Zafer, ’’Zafer benimdir‘’ diyebilenindir.

Başarı ise, ‘’Başaracağım’’ diye başlayarak

sonunda’’Başardım’’ diyebilenindir.

Mustafa Kemal Atatürk                           

     Ağustos Ayı Türk Ulusal Yaşamı bakımından hareketli ve kutsal bir aydır. Birçok  Büyük Türk zaferi hep bu uğurlu ayın sıcak günlerinde kazanılmıştır. Tarihte on altı büyük imparatorluk kurmuş devletimizin, anılan ay içerisinde kazandığı tüm zaferleri bu sütunun kısıtlı olanakları içinde özet olarak sunmak dahi oldukça zor. Ancak, bunlardan bazılarına aşağıda yer verilmiştir.

Türk Ulusal Yaşamında Ağustos Ayı’nın Önemi

     26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı ile Türk Devleti’nin temeli atılmıştır. 22 Ağustos 1389 Kosova’da Rumeli’nin Balkan Savaşlarına kadar süren, beş asırlık yazgısı (kaderi) çizilmiştir. 11 Ağustos 1473 Otlukbeli’nde doğunun eğemenliği sağlanmıştır. 23 Ağustos 1514 Çaldıran’da; Bayburt’tan Van’a Maraş’tan Mardin’e, Bitlis’ten Diyarbakır’a kadar, Doğu Anadolu’nun tümü kazanılarak Türk topraklarına eklenmiştir.

     24 Ağustos 1516’da Mercidabık’ta sadece dört saatlik bir savaş ile Toros Dağları’nın ötesinde yer alan Anadolu, Suriye ve Filistin ele geçirilmiştir. 29 Ağustos 1526’da Mohaç’ taki ikindiye doğru başlayan cenk, iki saat gibi kısa bir sürede Türk zaferiyle sonuçlanmıştır. Bu çok kısa savaş sonrasında ise, Türk Ulusu yaklaşık iki yüzyıla yakın Avrupa kıtası’nın ortasında da yer edinmiş, bayraklarını burçlarda dalgalandırmıştır.

     Bir ordu ki, hiçbir ulusun ordusuna bu zamanda bu teknik olanaklarla bile sahip olunamayacak beş kıt’ada at koşturmuştur. Sınırlarını Tuna’dan Viyana kapılarına kadar dayamış, her gittiği yere erdem, merhamet duygularını da birlikte götürerek, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdırmıştır.

Büyük Taarruz ya da Anadolu Mucizesi

     Bundan 104 yıl önce, bir Ağustos Ayı’nın yine sıcak günlerinde kazanılan ve Türk Tarihinde yepyeni bir dönemin başlayabilmesinin bir işareti olan ve Türk Ulusu’nun yazgısını değiştiren, Ulusal Tarihimize “Başkomutanlık Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz” adı ile geçen bir zaferin yıldönümünü kutluyoruz.

     Son Türk Devleti olan Osmanlı İmparatorluğu zamanının en güçlü devletlerinden biri olmasına karşın tarihsel süreç içerisinde çeşitli nedenlerle yıpranarak Birinci Dünya Savaşı sonunda bağlaşıklarının (müttefik) savaşı kaybetmesiyle yenik sayılarak 03 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Silah Bırakışması (mütareke) sonucunda kesin olarak ülke toprakları parçalanmaya tabi tutuluyordu.

     “Hasta Adam” olarak nitelendirilen İmparatorluğun bu durumundan yararlanarak Türkler’i ve Türklüğü yok ederek Bizans İmparatorluğu’nu yeniden diriltmek sevdasına düşenler 13 Mayıs 1919 günü İzmir Rıhtımı’na çıktılar.

     Türk Ulusu’nun yaşayış biçimine ters düşen bir tutum ve davranış karşısında, bu saldırılara ilk karşı koyma 28-29 Mayıs günleri Ayvalık’ta 172. Piyade Alayı tarafından yapıldı. Daha sonra, Birinci ve İkinci İnönü savaşları sonrasında saldırganın üstün kuvvetleri, Sakarya Bölgesi’ne çekilmek zorunda bırakıldı. Bu savaşlar gerçekten stratejik ve taktik bilgilerin yanı sıra Türk subay ve erlerini cesaret ve kahramanlıklarını birlikte ifade edebilecek bir denklem görünümündedir.

     13 Ağustos 1921 günü başlayan ve 20 Ağustos sabahı artık önlenmesi olası olmayan bir çığ gibi ilerleyen Büyük Türk Taarruzu 30 Ağustos 1922 günü düşman ordusu’nun yenilmesi ile sonuçlanarak Türk Ordusunun yenilmezliğini bir kez daha tüm dünyaya ilan ediyordu.

      Bir çok yabancının “Anadolu Mucizesi” diye baktıkları Kurtuluş Savaşı’nın gerçek başarısı, toplu tüfekli dövüşten çok fazla, bu yeniden yaratılan ordu için sarf edilen inanılmaz çabada, dökülen terde ve tek bir sözcük ile, bu kağnı seslerinde saklıdır. Gerçek mucize, elindekini avucundakini vererek, gerektiğinde cephaneyi sırtında taşıyarak milletin katlandığı özveri ile pırıl pırıl bir ordu yaratılmasıdır. Türk Kurtuluş Savaşı’nın gerçek kıymeti, gerçek büyüklüğü göğüs göğüse dövüşmekten çok daha önce,  yoktan varoluşta yatar. Bu önemli nokta yeterince kavranmadıkça da, Kurtuluş Savaşı’nın ruhunu ve aslını anlamak olası değildir.

     Sakarya’dan bir ay sonra Türk Ordusunun Eskişehir-Afyon hattına henüz ulaştığı sıralarda birlik komutanı Ali İhsan Paşa’nın Cephe Komutanlığına verdiği 15 Ekim 1921 tarihli rapor, askerin o günlerdeki halini çok açık bir şekilde gözler önüne serer:

     “Dün 8' nci Tümenin bütün birliklerini teftiş ettim. Birlikler, âdeta ellerine çıplak ve kirli bir tüfek verilmiş bir yığın fukara halin­dedir. Askeri üniformalı yüzde beş insana rastlamadım. Köylü kıyafetler vücutlarını ko­ruyacak bir halde olsa yine şükredeceğim, fa­kat yarıdan fazlası yırtık, tamamen mevsimin şiddetine maruz ve mah­kûmdur. Kaput(palto), ancak yüzde beş oranında var, ayakkabıların yarısı kullanılmayacak du­rumda. Don, gömlek, pamuklu ve çorap gibi bol olması gereken şeylerde bile ihtiyacın ya­rısı  karşılanabilmiştir…’’

Mustafa Kemal Atatürk’ün Askeri Dehası

     Ancak, tüm bu güç koşullara karşılık, Büyük Taarruz için hazırlanan plana göre, düşmana hiç beklemediği bir yerden, Afyon gü­neybatısındaki sarp dağlık bölgeden, kuvvetin büyük kısmıyla taarruz etmeye karar verildi. 30 Km.’lik bu bölgeye 1’ nci Ordunun 1’ nci, 2’ nci ve 4’ ncü Kolordularına bağlı 11 tümenle bir müstakil tümen, 5’ nci Süvari Kolordusuna bağ­lı üç tümen getirildi. Bu kuvvetler kuzeye doğ­ru taarruzla düşmanın gerisine düşecek ve ba­tıya doğru çekilmesine fırsat vermeden, onu bir imha muharebesine mecbur edecekti. Af­yon'dan Eskişehir'e kadar uzayan 130 km’lik cephe kısmına ise büyük bir cesaretle 7 tümen ayrıldı. Bu kuvvetin de siklet merkezi Afyon kuzeyi  bölgesinde  oluşturuldu. Eskişehir bölgesi ise, hemen hemen boş denecek kadar zayıf tutul­du. Hazırlanan taarruz plânına göre 1 nci Or­du kuvvetleri Afyon batısından kuzeye doğru taarruza geçtiklerinde, Afyon doğusu ve kuze­yinde bulunan 2 nci Ordu kuvvetleri de taar­ruzla düşmanın, kesin sonuç almak istediğimiz 1 nci Ordu bölgesine kuvvet kaydırmasına en­gel olacak ve Döğer bölgesinde bulunan düşman ihtiyatlarını kendi üzerine çekmeğe çalışacak ve Süvari Kolordusu da Ahır Dağlarından aşa­rak düşman yan ve gerilerine taarruz edecek, düşmanın İzmir'le telgraf ve demiryolu irtiba­tını kesececekti.

     İki ordunun insan ve tüfek yönünden aşa­ğı yukarı birbirine denk olmasına karşın makineli tüfek, top, uçak ve özellikle motorlu araç­lar yönünden   üstünlük karşı tarafta idi. Çünkü Türk Ordusunun elindeki tüfek,  makineli tüfek ve toplar hem eski model hem de de­ğişik cins ve tipteydi ve bu yönüyle de cepha­ne ikmalinde Türk Ordusu büyük zorlukla kar­şı karşıyaydı. Bazı topların cephanesi son derece az­dı. Örneğin, 2 nci Kolordu emrindeki havan bataryasının sadece 56 mermisi vardı. Ayrıca, Türk Ordusundaki  topların  hiç   birinin   yedek  parçası bulunmuyordu. Düşman topları seri ateşli ve bol cephaneliydi. Tüfek ve makineli tüfekleri aynı cins ve  yeniydi, cephaneden  yana  da herhangi bir sıkıntıları yoktu.

     Yalnız süvari (kılıç) olarak Türk ordusu büyük bir üstünlüğe sahipti. Bir taarruz ve özellikle de takip harekâtında tank ve motorlu araçların bulunmadığı o zamanki savaşlarda, süvarinin oynayacağı rolün çok önemli olduğu yadsınamazdı.

İsmet Paşa bu konuyu anılarında sevinçle ve biraz da gururla anlatır

     İsmet Paşa bu savaşla ilgili anılarını şöyle anlatır; “Süvari kolordusu, Türk Ordusunun sayı olarak o zamana kadar görmediği bir süvari kıtası haline geldi. Her türlü silahı ile, topu ile mükemmel bir kıta. Evet, büyük bir süvari kuv­veti meydana getirdik. O zaman, Mohaç'tan sonra en büyük süvari kuvvetini ben kullanı­yorum diye çalım yapardım.”

     Mustafa Kemal Paşa, ordu birlikleri arasında bir futbol maçı organize edilmesi bahanesiyle ordu komutanlarını Akşehir'e davet etti. Böylece karşı tarafın ve İşgal Devletlerinin dikkatleri çekilmeyecekti. 28 Temmuz gecesini, komutanlarla genel taarruz hakkında konuşarak geçirdi ve gereken direktifleri verdi. Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 20 Ağustos 1922'de Ankara'dan Akşehir'e giderek, 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini verdi. Çok gizli bir şekilde yürütülen bu olayları kamuoyundan saklamak maksadıyla, 21 Ağustos'ta Çankaya köşkünde bir çay daveti verileceği gazete ve ajanslara bildirilmişti.

Savaşın seyri ve sonucu

     Savaş başladıktan kısa bir süre sonra,Anadolu'daki düşman kuvvetlerinin yarısı imha veya esir edilmiş kalan bölümü ise 3 grup halinde çekilmekteydi. Bu durum karşısında Çalköy'de yıkık bir evin avlusu içinde Mareşal Gazi Mustafa Kemâl, Mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet Paşa ile kırık bir kağnı arabasının başın­da buluşarak karşı taraf ordusunun kalıntılarını ta­kip etmesi için Türk ordusunun büyük kısmı­nın İzmir istikametinde ilerlemesini kararlaş­tırmışlar ve müteakiben de Gazi Mustafa Ke­mâl «Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri!» emrini vermişti. 1 Eylül 1922'de Türk Ordusu­nun takip harekâtı başladı. Muharebelerden kurtulan düşman kuvvetleri, İzmir'e Dikili'ye ve Mudanya'ya doğru geri çekilmeye başladılar.

     30 Ağustos Zaferi, Türk Ulusu’na takılmak istenen tutsaklık zincirinin parça parça edildiği gündür, 30 Ağustos kahramanlıklarla dolu olan Türk tarihinin en parlak güneşlerinden birinin doğduğu gündür. O günleri gören ve yaşayan yazar Falih Rıfkı Atay‘ın 30 Ağustosla ilgili değerlendirmesi ise şöyle: ’’Bugün bağımsız bir devlet kurmuşsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini ve her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.’’

     Bu yıldönümü nedeniyle, Türk Ulusu’nun devamlılığı ve yükselmesi için ölümü hiçe sayarak kan döken ve savaşan başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, onun yakın silah arkadaşları İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir paşalar ile tüm şehitlerimizi, gazilerimizi sonsuz şükranlarımızla anarken dün olduğu gibi bugün de Türk Ulusu’nun gururu,  iftiharı olan gözbebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetlerimize gönülden başarılar diliyorum.

Yararlanılan Kaynaklar

*  Falih Rıfkı Atay, Çankaya. Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, Ekim, 1999. 

*  Fahri Belen, Büyük Türk Zaferi, Ankara, 1962 (Ekler Bölümü.)

*  T.C. Gen. Kur. Bşk.lığı ve K.K.K. lığının konu ile ilgili çeşitli yayınları    

* ‘’Türk Silahları Kuvvetleri ve Atatürkçülük’’, Genel Kurmay Başkanlığı Yayını, Ankara,  1973

*  Dr. Ülkü Varlık Arşivi

Zafer sonrası Mustafa Kemal Atatürk ve Silah arkadaşları İzmir Saat Kulesi önündeler