HAZRETİ İMAM HÜSEYİN’İN ŞEHADETİ-10

Hz. İmam Hüseyin, Ali Asgar’ı da diğer şehitlerin arasına koyduktan sonra, bu acı içerisinde kendi kendine: “Ölüm, utanca düşmekten yeğdir; utanç ise ateşe girmekten beterdir.” diyerek duygularını açığa vuruyordu. Oğulları, tüm yakınları, sevdikleri gözlerinin önünde şehit olmuştu. Süt emen yavrusu kucağında oklanarak şehadet şerbetini içmişti.

Tüm ehlinin, iyâlinin tutsaklığa düşeceğini bilen bir kişinin böylesine ayak diremesi, böylesine gücünü kaybetmemesi ne görülmüştü ne de işitilmişti. Sa’d’ın oğlu Ömer, “Bu Ali’nin oğludur, bu Arab’ın en çetin savaşçısının oğludur, onunla teker teker savaşılamaz, dört yandan üzerine saldırın.” diye bağırdı.

Derhal dört koldan Hz. Hüseyin’in üzerine saldırıya geçtiler. Bu arada bir bölük de kadınların ve çocukların bulunduğu çadırlara saldırdı. İmam Hüseyin:

“Ey Ebu Süfyan yanlıları! Diyelim ki dininiz yok, ahiretten de korkmuyorsunuz, hiç olmazsa dünyada hür olun. Sandığınız gibi Arap’sanız, bari namusa riayet edin; sizinle savaşan benim, kadınlardan ve masumlardan ne istiyorsunuz?” dedi.

Bu söz üzerine Şimir: “Doğru söylüyorsun.” diyerek çadırlara saldıranlara mani oldu.

İmam Hüseyin çok susamıştı, düşmanın arasından sıyrılıp atını Fırat’a sürdü; önce atı Zülcenah’ın su içmesini bekledi, “Sen de susuzsun, ben de susuzum; ama sen içmedikçe ben de içmeyeceğim.” dedi. Zülcenah başını suya eğdi, fakat içmedi; döndü Hüseyin’e baktı, gözlerinden yaşlar akıyordu o vefalı hayvanın.

İmam Hüseyin, eğilip bir avuç su aldı, tam içeceği sırada: “Sen su içiyorsun, oysaki şu anda düşman çadırlara saldırıyor.” diye bir bağırış duydu. Avucundaki suyu döküp çadırlara doğru atını sürdü, o vakit anladı ki bu, onun su içmemesi için bir uyarıydı.

Çadırlara kadar varan İmam Hüseyin, ehliyle, iyâliyle bir kere daha vedalaştı: “Tutsaklığa hazır olun, bilin ki Allah sizi koruyacaktır, sakın şikayet etmeyin, şanınızı alçaltacak sözler söylemeyin, sabredin.” dedi.

Hz. Zeynel Abidin ile Vedalaşma

Rivayet edilmiştir ki o sırada günlerdir çadırda hasta yatmakta olan Zeynel Abidin, Ali Asgar’ın da şehit edildiğini görünce, sıranın kendisine geldiğini anlayıp düşe kalka hasta yatağından dışarı çıkıp zırhını giyinmiş, silahlarını kuşanmış, İmam Hüseyin’den savaşa gitmek için izin istemişti. Ancak çok zayıftı, titriyordu. Tam meydana yürüyecekti ki Hz. İmam Hüseyin:

“Ey gözümün nuru! Şu anda sana şehitlik izni yoktur çünkü Hz. Peygamber’in soyu, yani Ehl-i Beyt’in devamı sana bağlıdır. Mustafa ve Murtaza’nın soyunun bekası senin sağ kalmana bağlıdır!” diyerek onun savaşa gitmesine izin vermemiştir.

Hz. Zeynel Abidin: “Ey baba! Ben şehadet şerbetinden mahrum mu kalacağım?” dedi. Hz. İmam Hüseyin: “Ey ciğer köşem! Bela meclisinde şehadet kadehini içmene henüz sıra gelmemiştir.” Sonra oğlu Zeynel Abidin’i bağrına bastı. Yüzünü yüzüne sürdü, O’na veda etti:

“Ey gözümün nuru! Sabrı elinden bırakma ki o yol Peygamberlerin ve evliyanın ahlak yoludur. Eğer bize bu musibet nasip olmasaydı, bizden sonra gelecek Müslüman kimselere bir bela inse, onu ilahi bir gazap diye düşünerek üzüleceklerdi. Ne saadet ki, bela bizim yanımızda hakikat ehlinin sevgilisidir. Ve musibetin başa gelmesi ümmetin Allah’tan korkanları için teselli sebebidir.”

Bundan sonra Hz. İmam Hüseyin; annesinden kalan Mushaf’ı, dedesinden ve babasından kalan mukaddes emanetleri oğlu Hz. Zeynel Abidin’e teslim etti. Bunlar kıyamet ilmi ve baki ilimlerdi ki bunları imamlardan başkasının muhafaza etmesi mümkün değildi.

Son Hitap ve Şehadet

Böylece Hz. İmam vasiyetlerini tamamladı ve emanetleri oğluna teslim ettikten sonra Ehl-i Beyt kadınlarına ve çocuklara “Allah’a ısmarladık” diyerek meydana yürüdü. Tekrar Kûfelilerin karşısına çıkarak: “Ben Resulullah’ın oğluyum, ben Allah’ın velisi Ali Murtaza’nın evladıyım!” diyerek son bir defa daha zalimler topluluğuna seslendi:

“Ey zalim kavim! Ey gaddar topluluk! O yüce Allah’ın kahredici kahrından çekinin ki O Allah, Firavun’un yanında bulunanları Nil ırmağının selleri içinde boğdu. Fil ashabının askerini Ebabil kuşlarının hücumu ile mağlup etti. Korkun o Allah’tan, o Cabbar’ın gazabından ki Lut kavmi asilerinin şehrini darmadağın etti. Nuh oğullarının yurduna ölüm selleri yürüttü. Ey zalimler! Eğer kaza divanının Hakimi’ne, Hz. Resul’ün şeriatına inanıyor ve bunlara boyun eğiyorsanız bu işlerin sonunu düşünün, bu zulümlerden tövbe edin. Bana aman verin ki bu çocukları, bu kadınları alıp gurbette ayakaltında ezdirmeden Habeş diyarına veya Anadolu’ya gideyim. Bu Arap adası ile Babil topraklarını size bırakayım.”

Hz. İmam Hüseyin’in bu sözlerinden sonra askerlerinin inançlarını değiştireceğini anlayan Yezid ordusunun başındakiler: “Ey Hüseyin! Bizim savaşımız Yezid’in emriyledir. Senin kurtuluşun ona biat etmektir. Ya kabul edip biat edersin ya ölüme boyun eğersin!” dediler. Daha sonra okçulara şu emri verdiler: “Hüseyin’i göz açtırmadan ok yağmuruna tutun!”

Askerler de Hz. İmam’ın üzerine ok yağdırmaya başladılar. Hz. İmam Hüseyin, meydanda dolaşıp: “Er istiyorum!” dedi ve karşısına çıkanları birer vuruşla öldürdü. Düşman askeri derhal etrafını sardı, mızrak ve kılıç darbeleriyle onu atından yere düşürdüler. Ömer ibn-i Sa’d, Hz. İmam’ın yere düştüğünü görünce hemen öldürülmesini istedi.

Ömer’den bu emri alan bir Kûfeli asker, Hüseyin’i öldürmek için yanına gitti. O zaman Hz. İmam Hüseyin: “Ey bedbaht! Beni öldürecek adam sen değisin. Bu kötü işe kalkışma ki yazıktır. Sonra cehennem ateşine uğrarsın.” dedi. O adam ağlayarak: “Ey Resulullah’ın oğlu! Bu halde iken bile hala bize acıyorsun. Hak ehli olduğuna şüphem kalmadı!” dedi ve korkusuzca geriye dönüp elindeki kılıcı Sa’d oğlu Ömer’e fırlattı. Ömer’in adamları koştular, kılıcın ona vurmasına engel oldular ve daha sonra o adamı yaraladılar. O da yaralı bedeniyle Hz. İmam’ın yanına geldi: “Ey İmam Hüseyin! Senin için beni şehit ediyorlar!” dedi. Hz. İmam da: “Mücahidlerin ameli kaybolmaz!” dedi. Sonra o kişiyi şehit ettiler.

Bu olanlardan sonra Enes oğlu Sinan ile Şimir Zilcevşen, Hz. İmam Hüseyin’i şehit etmek için üzerine yürüdüler. Zalim Şimir, öne atılarak Hz. İmam’ın karşısında dikildi. Hz. İmam gözünü açtı: “Ey bahtsız adam! Sana kim derler?” diye sordu. O alçak: “Ben Şimir Zilcevşen’im!” diye cevap verdi. Hz. İmam: “Zırhının ucunu pis yüzünden çek ki, seni göreyim!” dedi. Şimir, zırhını çekip pis yüzünü gösterdi. Hz. İmam Hüseyin, o alçağın dişlerinin domuz dişi gibi murdar ağzından dışarı çıkmış olduğunu gördü ve: “Resulullah doğru söylemiş! Bu bir nişanedir” dedi. Gerçekten de Allah’ın Resulü, Hz. İmam Hüseyin’ye rüyasında katilini ve şehadet vaktini bildirmişti; Şimir, Hz. Peygamber’in tarifine uyuyordu.

Hz. İmam dedi ki: “Ey Şimir! Benim öldürülmem sana mukadder kılınmıştır. Ama bugün hangi gün ve hangi vakittir? Ve bu ay hangi aydır?”

Şimir bedbahtı: “Bugün on Muharrem, günlerden Cuma günüdür. Vakit de ikindi vaktidir!” diye cevap verdi. Alçak Şimir, Hz. İmam’ın baş kaldırmasına zaman bırakmadı ve Hz. İmam’ı şehit etti. Hz. Hüseyin’in o andaki durumunu, değerli bir ozanımız İmam Hüseyin’in ağzından şöyle dile getiriyor:

"Cezbe-i aşk-ı ilahi böyle etti iktiza Canımı, emvalimi, evladımı kıldım feda. Ta ki, olsun bu vücudum Hakk’a rehnüma"

O anda kanlar içerisinde yatan Hz. İmam Hüseyin: “Hükmüne razıyız Allah’ım” diyerek, Allah’a şükrünü kesmiyordu. Kadınlar ise çadırlardan çıkmışlar, feryat ediyorlardı. Mana aleminde ise Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hatice, tüm bu olanlara için için ağlıyorlardı. O anda arş titremiş, melekler feryat etmişti. Güneş utanmıştı parlamaktan. Sema kan rengine bürünmüştü.

Orada, Fırat’ın kenarında insanlığın en yücesi, kainatın varlık sebebi olan Hz. Hüseyin; zalim Yezid ve hain uşakları tarafından şehit edilmişti. Fırat’ın suları ağlıyordu, Kerbela’nın kızgın kumları ağlıyordu, çöl ağlıyordu, kainat ağlıyordu.

İMAM HÜSEYİN’İN KIZI HAZRET-İ SAKİNE’NİN FERYADI

İmam Hüseyin’i şehit ettikten sonra Şimir emir verdi: “Çadırları ateşleyin, yakın” dedi. Bu emri alan askerler, derhal çadırları ateşe verdiler. Çadırların ateşe verildiğini gören İmam Hüseyin’in arkada bıraktığı acılı Ehl-i Beyt hanedanı, çığlıklar içerisinide çadırları terk etmeye başladılar. O vakit İbni Ziyad’ın askerleri arasında bulunan Ravi adında bir asker, bu olayı şöyle anlatıyor:

“Gördüm ki uzun boylu bir hanım, attı kendisini yanan çadırın içerisine, fakat perişan bir halde eli boş olarak geri döndü. İkinci defa yine attı kendisini yanan çadırın içine, yine perişan bir halde boş döndü; üçüncü defa yine attı kendisini yanan çadırın içerisine.

Ben o zaman kendi kendime, 'Herhalde bu hanımın çok kıymetli mücevherleri veya buna benzer bir şeyi var ki, canını hiçe sayarak, defalarca yanan çadırın içerisine girip, eli boş çıkıyor' diye düşündüm. Daha sonra gördüm ki, hanımın kollarında gencecik bir civan var. Uzun boylu hanım, yani Hz. İmam Hüseyin’in kız kardeşi Zeyneb-i Kübra, delikanlının kollarından tutmuş, ayakları yerde sürüye sürüye yanan çadırın içerisinden genç bir delikanlıyı dışarı çıkardı. Daha sonra öğrendim ki, bu genç delikanlı, Hz. İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin idi. Zeynel Abidin hasta idi, dermansız kalmıştı. Tüm yakınları ile birlikte canı kadar sevdiği babası İmam Hüseyin, en son olarak gözleri önünde şehit edilmiş, cansız bedeni kanlar içerisinde yatıyordu. Zaten zayıf olan bedeni, bu gördükleri karşısında tamamen kuvvetten düşmüş, yanan çadırın içerisinden kendisini dışarı atamamıştı. İşte uzun boylu hanımın kendi canını hiçe sayarak defalarca yanan çadırın içerisinden çıkarmaya çalıştığı, Zeynel Abidin idi.”

Ravi, şöyle devam ediyor:

“Tam o sırada gördüm ki bir kız çocuğu, eteğinin ucundan ateş almış ağlaya ağlaya meydanın ortasına doğru koşuyordu. Kızı bu vaziyette görünce içim dayanmadı; derhal sürdüm atımı kızdan tarafa ama bir an için kızı göremedim. Daha sonra baktım ki kız çocuğu, atımın ayakları arasında büzülmüş, esen rüzgardan sallanan ağaçtaki yaprak gibi titriyordu. Atımdan inip, kızın yanan eteğini söndürdüm; baktım ki susuzluktan dudakları çatlamıştı. Kırbamdaki suyu kıza verdim, 'Al, iç bu suyu' dedim. Baktım ki kız suyu içmeyip, eteğinin altına sakladı. Bu durumu görünce kıza, 'Niçin içmiyorsun?' diye sordum.

Kız bana: 'Şu anda günlerdir çadırlarda bir yudum su içmeden yatan hasta bir kardeşim var, bu suyu ona götüreceğim' dedi.

Ben: 'Kızım, sen bu suyu iç, su yasağı kalktı artık' diyerek kızın suyu içmesini istedim. O küçük kız, benden bu haberi duyunca, 'Ey iyi yürekli! Atam Hüseyin’e su verip mi şehit ettiler, yoksa vermeden mi şehit ettiler?' diye sordu.

Ben: 'Atan Hüseyin’e su vermediler, susuz şehit ettiler onu' dedim. O vakit küçük kız, kırbadaki suyu yere döküp, 'Ben bu suyu içemem' dedi ve yüzünü meydana doğru çevirip, bir müddet baktıktan sonra koşarak meydanın ortasına vardı ve kanlar içerisinde yatan şehitlerin arasında babasını bulmaya çalıştı, ama bir türlü onu tanıyamadı. O vakit: 'Ya baba! Ya Hüseyin!' diyerek, yüksek sesle ağlayarak babasını çağırmaya başladı.”

Ravi devam ediyor:

“O vakit gördüm ki İmam Hüseyin: 'Kızım! Beni çukur bir yere bıraktılar, sesimin geldiği tarafa gel' diye kızına sesleniyordu. Sakine ağlayarak attı kendisini sesin geldiği tarafa ve doladı kollarını babasının başsız bedenine. Daha sonra Sakine, bir an için ellerini babasının bedeninden çekip şöyle seslendi: 'Ey Babacığım! Eğer sağlığında yaptığın gibi beni tekrar bağrına basmazsan, belki sana kalbim kırılabilir.' Sakine’nin bu feryadını duyan İmam Hüseyin, doladı kollarını kızı Sakine’nin boynuna ve bastı onu bağrına. O vakit Sakine: 'Ey babacığım! Beni bu yaşımda öksüz koydular, beni dövdüler ve bizleri çok incittiler' diyerek babasına şikayette bulunuyordu.

Tam bu sırada kan içici Şimir, Raciz adındaki bir meluna emir verdi: 'Git o yetimi babasından ayır' dedi. Raciz melunu gidip ne kadar uğraştı ise de Sakine’yi babasından ayıramadı. Şimir tekrar seslendi Raciz’e: 'Vay olsun sana, yazıklar olsun sana ki, küçücük bir çocuğu babasından ayıramadın.' Melun Raciz: 'Ey zalim! Ben aciz kaldım, kızı babasından ayıramadım' dedi. O vakit Şimir: 'Gör bak şimdi ben onu nasıl ayıracağım babasından' diyerek gelip Sakine’yi babasından ayırmak istedi. Kaç defa denedi ise de Sakine’yi babasının bedeninden ayıramadı. Bu defa İmam Hüseyin’in elinin üstüne vurmaya başladı ise de İmam, yine elini kızının üstünden çekmedi.

Bu durumu gören zalim Şimir, bu defa elindeki kamçıyı kaldırıp Sakine’nin başına vurmaya başladı. Sakine tekrar: 'Baba, bu zalim beni yaraladı, canımı yaktı' diyerek tekrar ağlamaya başladı. O vakit, Sakine’nin o haline arşın sakinleri olan tüm melekler ve Peygamber ağladı; Ali ağladı, Zehra ağladı ve Fatıma ağladı. Sakine: 'Ey Şimir! Ne olur, beni babamdan ayırma; seni tekrar babama şikayet etmekten vazgeçtim' dedi ise de Şimir, Sakine’nin bu teklifini de kabul etmedi. Sakine tekrar: 'Bunu kabul etmiyorsan, bırak da kardeşim Ali Asgar’ı ziyaret edeyim' dedi. Şimir, Sakine’nin bu teklifini kabul etti. Sakine, Ali Asgar’ın o kanlı kundağını bağrına bastı."

KERBELA OLAYI İMAM HÜSEYİN’İN KADERİ MİYDİ?

Her şey tamamen Allah’ın iradesi ile meydana gelir. Örneğin: Bizim ne zaman ve nasıl bir anne babadan doğacağımız, rengimiz, hangi inanç ikliminde dünyaya geleceğimiz, ne vakit öleceğimiz, nasıl bir evlilik yapacağımız, kaç yıl yaşayacağımız ve buna benzer “gaybe ait olaylar”, bizim irademiz dışında gelişirler.

İkincisi ise bizim irademiz dahilinde meydana gelen olaylardır. Burada insanın kendi aklını kullanarak iyiyi ve kötüyü seçme şansı vardır. Örneğin: Adam öldürmenin, hırsızlık yapmanın, yalan söylemenin kötü fiiller olduğunu bildiğimiz için yapmayız. Zorda kalan bir kimseye yardımın, fakiri fukarayı gözetmenin, büyüklere gösterilen saygının örnek bir davranış olduğunu bildiğimiz için yaparız. Yine hastalandığımız zaman doktora gider, tedavi oluruz; bir salgın hastalık baş gösterdiğinde karantina uygular, gerekli aşıları yaparız. “Bunlar bizim kaderimizmiş” diyerek beklemeyiz.

Şimdi gelelim gerçek konumuza; acaba Hz. İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket, yani Kerbela olayı, bu iki türlü kader tanımından hangisine uygun idi? İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket hesapsız, plansız, bilinçsiz bir hareket miydi? Yoksa planlanmış, kararlı, bilinçli dört dörtlük bir inkılap mıydı?

Hz. İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket bir kutsal diriliştir, bir ayağa kalkıştır, kısacası bir uyanıştır. Bundan dolayı da bu olayda kader denilen olayın her ikisi de mevcuttur:

Görülüyor ki, İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket öyle rastgele bir hareket değildir. İmam Hüseyin, suya düşüp akıntının seyrine kapılıp giden bir yaprak gibi kendisini bu akıntının seyrine bırakmamıştır. “Benim kaderim bu imiş” diyerek her şeyden vazgeçmemiştir. Bunu da şuradan anlıyoruz ki, yanında bulunanların hiçbirine zarar gelmesini istememiştir. İnandığı yolda emin adımlarla ilerlemiştir. Böylece hem ilahi takdire karşı gelmemiş hem de kendi iradesini sonuna kadar kullanmasını bilmiştir. Bu da gösteriyor ki İmam Hüseyin, bu işe kalkışırken başından sonuna kadar tüm olacakları biliyordu ve tüm hazırlıklarını buna göre yapmıştı. Hiçbir şeyi şansa bırakmamıştı.

"Ölüm, Zilleti Kabul Etmekten Evladır"

İmam Hüseyin, henüz yoldayken şair Ferezdak ile karşılaşır. Ferezdak: “Ey Hüseyin! Gel vazgeç! Kûfelilerin dili senden yana, kılıçları ise Yezid’den yanadır” diyerek kendisini uyarmıştı. Ama İmam Hüseyin; “Ölüm, zilleti kabul etmekten evladır” dedikten sonra:

“Ey Allah’ım! Sen biliyorsun ki, benim bu hareketim herhangi bir saltanat ve dünya malı elde etmek için değildir. Benim bu hareketim, İslam’ın değerlerini korumak, senin dininin gerçeklerini ortaya koymak, beldelerinde ıslahat yapmak ve mazlum kullarını kurtarmak için yapılan bir harekettir”

diyerek ne yapmak istediğini çok açık olarak dile getirmiştir.

Hz. İmam Hüseyin’in yol boyunca muhtelif duraklarda yaptığı konuşmalarını, ayrıca Kerbela’da iken Kûfelilere yaptığı konuşmalarını ele aldığımızda, bu hareketin dört dörtlük bir İslami inkılap olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İmam Hüseyin, yol boyu Kûfe tarafından gelenlerden Kûfe halkının kendisine ihanet ettiğini, Müslim bin Akil’i şehit ettiklerini öğrenmişti. Edindiği bu bilgilerden sonra yanında bulunan sadık dostlarına:

“Sizlerin üzerinizdeki hakkımı, biatımı kaldırıyorum ve teşekkür ediyorum. Hepinizden razıyım. Bunların davası benimle, siz benden ayrılıp gidebilirsiniz. Ne ben engel oluyorum ne de düşman, hangisini isterseniz seçin, serbestsiniz”

diyerek onları kendi iradelerine bırakıyordu. İmam Hüseyin bunları söylüyordu çünkü o, bu hareketin sonucunu çok iyi biliyordu. Bunun için, “Ben hiçbir zaman sizi mecbur etmiyorum, gecenin karanlığından faydalanıp gidebilirsiniz” diyerek onları bu felaketin dışında tutmak istiyordu.

İmam Hüseyin’in bu sözlerinden sonra onun sadık dostlarından bazıları bunu bir fırsat bilip gittiler. Ancak Müslim ibni Avsace: “Ey Ebu Abdullah! Eğer beni yetmiş kere öldürüp yaksalar ve sonra yine diriltseler, yine de son nefesime dek senden ayrılmam; oysaki sadece bir kere öldürülmek var ve senin için öldürülmek, sonsuz bir yücelik ve keramettir” diyerek düşüncelerini dile getiriyordu.

İşte pek çok kimse Avsace’nin söylediği gibi düşünüyor ve bu düşündüklerini açık açık söylüyorlardı. Bundan dolayıdır ki, bu vefakar kimselerin bu hareketi tarihe bir vefa borcu ve fedakarlık örneği olarak, altın harflerle yazılmıştır. Görüldüğü gibi Kerbela şehitlerine değer verilmesi de bu yüzdendir. Çünkü onlar kendisiyle kalıp mutlak ölümü yaşamaları için zorlanmamıştır. Zaten zorlamayla olan bir şehadetlerin değeri de yoktur.

Bazı kimseler, “Eğer Kerbela olayı Hz. İmam Hüseyin’in kaderi ise o vakit Yezid’in suçu nedir?” diye soruyorlar. Yukarıda iki türlü kader olduğunu söylemiştik. Yezid, kendi iradesine bağlı olan hür iradesini yanlış olarak kullanmış, seçimini şerden yana yapmıştır. Böylece Allah’ın, "Eğer seni ve Ehl-i Beyt’ini yaratmayacak olsaydım, bu alemleri yaratmazdım" dediği Hz. Peygamber’in göz bebeği oğlunu, İmam Hüseyin’i şehit etmiştir. Bilindiği gibi İmam Hüseyin, “Rahim” sıfatına maliktir. Yezid, bu hareketiyle rahim sıfatını çiğnediği ve ortadan kaldırmaya çalıştığı için ebedi bedbahtlığa mahkum olmuştur.