“KİLİSEDE DİN DEĞİL, DİL KRİZİ” 

Toplum,  “Belirli bir coğrafi bölgede yaşayan, ortak bir kültürü, değerleri ve normları paylaşan, aralarında sürekli bir etkileşim ve iş bölümü bulunan insanların oluşturduğu organize bir yapıdır. Bireylerin basit bir toplamı değil, üyelerini birbirine bağlayan ilişkiler ağı ve kurallar bütünüdür” şeklinde tanımlanır. Ortak kültür, dil ve din kendi içinde normlar yaratır. Toplumları ayakta tutan normların başında dil gelir. Dil aynı zamanda toplumların bütünleşme olgusudur.

Toplumların temel unsurlarından biri de ortak kültürdür;  Bireyleri birbirine bağlayan dil, tarih, inanç, ahlak, gelenek ve sanat anlayışının bütünüdür. Bu bütünlük aynı zamanda devletin kimliğinin ortaya çıkışını sağlar. Devletler açısından bakıldığında; o kimliğin kendi içinde ürettiği toplumsal dilin korunması kimlik koruması olarak ta karşımıza çıkabilmektedir.

19.yüzyılın ilk çeyreğinde Edirne’nin Kıyık semtinde yoğun bir Bulgar nüfusu yaşamaktaydı. Bulgar Cemaati, dini vecibelerini yerine getirebilmek için 1880 yılında Kıyık semtinde Sveti Georgi adını verdikleri Ortodoks Kiliseyi inşa ettirmişlerdi. Kilisenin Bulgar cemaati zamanla azalmış, kendi kaderine terk edilmişti. Kaderine terk edilen kiliseyi kendi imkânları ile koruma altına alan kişi Bulgar kökenli Filip Çıkırık idi.

2004 yılında kilise belli onarımlardan sonra hizmete açılmıştır. Edirne yerel halkı kilisenin adını kullanmak yerine Bulgar Kilisesi olarak adlandırmıştı. Kiliseye Bulgar Hükümeti tarafından Edirne’de varlıkları dört asırdır devam eden Filip ve Lençe Çıkırık’ın ikinci çocuğu Alexsandır Çıkırık dini temsilci olarak atanmıştı Ziyarete açılan kilise Bulgar Ortodoksların yoğun ilgisine kavuştu, ardından yine Yunan Ortodoks Cemaatine de kapılarını açıyordu. Kiliseyi inşa ettirenler Bulgar Cemaati olduğundan kilisenin sahipleri doğal olarak Bulgarlardı. Zamanla Yunan Ortodoks cemaati de kiliseyi ziyaret etmeye ve dini ayinlere katılmaya başladılar. Dini ayinler sürekli olarak Aleksandır tarafından Bulgarca yapılıyordu. 17 Mart 2023 yılında kalp krizi sonucu yaşama veda eden kilisenin papazı Alexsandır Çıkırık’ ın boşluğu tam olarak doldurulamadı. Kilise bir anlamda öksüz kalmıştı. Boşluğu Yunan Papazlar doldurmaya çalıştı.

9 Mayıs 2026 günü Sveti Georgi Kilisesi’nde bahar ayini sırasında benzerine rastlanmamış bir "dil" tartışmalarına sahne olmuştu. Kilise de neredeyse tamamı Bulgar asıllı olmasına rağmen, ayinin Yunanca yapılması konusunda ısrar eden Yunan din görevlileri ile Bulgar cemaat arasında sert gerilimler yaşanmasına neden olmuştu.

 Yaşanan gerginliğin ardından Bulgar Ekzarhlığı ()Bulgarların en üst dini liderinin yaşadığı ve yönetim organlarının bulunduğu bina ve yaşam alanıdır) Ortodoks Kilisesi Vakfı, radikal bir adım atarak ayini iptal etti ve Bulgarca ibadet izni çıkana kadar kilisenin ayinlere kapatıldığını duyurmuştu.

Aziz Georgi İsim Günü" dolayısıyla planlanan törende, İstanbul’dan gelen Yunan Metropolit Amfilihios’un Bulgarca yerine Yunanca ibadet baskısı yapması krizi fitilledi. Vakıf yönetimi ayini durdururken, cemaat sadece dua okumakla yetindi. Kilise de bulunan Bulgaristan Edirne Başkonsolosu Radoslava Kafedzhiyska ve Vakıf Başkanı Dimitri Yotef de tepkilerini dile getirdi.

Vakıf Başkanı Dimitri Yotef, duanın ardından yaptığı sert açıklamada kilisenin asıl sahiplerinin Bulgar cemaati olduğunu hatırlatarak şu açıklamalarda bulunmuştu:

"İstanbul Bulgar cemaati adına bugün buraya, geleneksel kutlamamızı gerçekleştirmek için geldik. Bizler bu kilisenin cemaatiyiz, sahipleriyiz. Ancak buraya geldiğimizde, Edirne Metropoliti tarafından gönderilen papazlar aracılığıyla Bulgarca ayin yapamayacağımız bize bildirildi. Bunun yerine Yunan papazlarla ayin yapılacağı söylendi. Biz de bunu kabul etmedik. Çünkü burası bir Bulgar Kilisesi’dir ve Bulgarca ayin yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenle yönetim kurulu olarak net bir karar aldık. Bugünden itibaren, Bulgarca ayin yapılıncaya kadar kilisemizi ayinlere kapatıyoruz. Aynı zamanda metropolitin de Bulgarca ayine izin verilene kadar kiliseye girişini yasaklama kararı aldık. Tabii ki ziyaret için açık olacak. İnsanlar gelip dua edebilir, mum yakabilir. Buna engel yok. Ancak Bulgarca ayin yapılıncaya kadar burada ayin gerçekleştirilmesine izin verilmeyecek. İki kilisemiz için de yönetim kurulunun tavrı nettir. Bulgarca ayin olana kadar bu karar devam edecek." Diyordu.

                       KONUŞULAN DİL DEVLETİN VARLIĞINI SEMBOLİZE EDER.

Bu yaşanan gelişmelerden sonra, Mayıs ayının sonuna doğru Kirişhane semtinde yine Bulgar Cemaatinin yaptırdığı Aziz Konstantin ve Elena Bulgar Kilisesi'nde gerçekleştirilen ayinde dualar Bulgarca okundu. Kilise de yapılan programa Bulgaristan’ın Ankara Büyükelçisi Anguel Tcholakov, Bulgaristan’ın Edirne Başkonsolosu Radoslava Kafedciyska, İstanbul’daki Bulgar toplumu temsilcileri ile Bulgaristan’dan gelen çok sayıda vatandaş katılmıştı.

Kilise Bulgaristan’da olsaydı dil tartışması kesinlikle yaşanmazdı. Tarihsel boyutu incelediğimizde 1923 Lozan Antlaşmasını iyi okumak gerekir.  Bulgarlar ve Rumlar(Yunan ile ilişkilendirilmiş hali) azınlık hakları ile koruma altına alınmışlardı. Rumların Edirne’yi yasal olarak terk etmek zorunda kalmaları ve Bulgar nüfusunun zamanla azalması sözü edilen dini ibadethaneleri cemaatsiz bırakmıştı. Bir zaman sonra Bulgar Hükümetinin bu dini yapıları yeniden hizmete açmaları önemli bir gelişmedir. Bu durum bir anlamda bir kimliğin(Bulgar)  korunması olarak ta karşımıza çıkmaktadır.

Lozan Antlaşmasındaki 40’ıncı madde şunu söylemektedir: “Müslüman olmayan azınlıklara mensup olan Türk vatandaşları hem hukuk bakımından hem de uygulamada diğer Türk vatandaşlarına uygulanan ayni muamele ve ayni güvencelerden (garantilerden) yararlanacaklardır. Bunlar özellikle giderleri kendilerine ait olmak üzere her türlü hayır kurumuyla, dinsel ya da sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dini ayinleri serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır.” hükmü bulunmaktadır.

Edirne’de Bulgar Cemaati tarafından dönemin siyasi rejiminden özel izin alınarak inşa edilen bu iki kilisenin asıl sahiplerinin Bulgar Cemaati olması, doğal olarak kendi dillerinde ibadet hakkı doğurmaktadır. Tıpkı Lozan Antlaşmasında Türk azınlığa verilen hakların benzerliğini taşımaktadır. Türk Müslüman halkın camilerde kendi ana dilleri olan Türkçenin kullanılması gibidir.