Ömrünü Davasına Harcamış bir Lider!3
ERBAKAN HOCA VE KIBRIS ZAFERİ!
İlk müdahale girişimi ve ABD’nin tepkisi!
Uzun yıllar Kıbrıs’ta Müslümanlara yapılan zulüm neticesinde Türkiye, Londra ve Zürih antlaşmaları gereği Ada’ya müdahale etme hakkına sahipti. Bu çerçeveden 1964 yılında İsmet İnönü hükümeti, TBMM’den Kıbrıs’a müdahale yetkisi aldı. Hükümetin aldığı müdahale yetkisi ve 7 Haziran’da Kıbrıs’a müdahale edeceğini açıklaması, Türkiye ile ABD’yi karşı karşıya getirdi. ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran’da Başbakan İsmet İnönü’ye içeriği kaba ve sert olan bir mektup gönderdi. Tarihe “Johnson Mektubu” olarak geçen ünlü mektubta, Türkiye’nin Ada’ya yapacağı müdahalenin iki NATO ülkesini (Türkiye ve Yunanistan) savaş durumuna sokacağı, bunun kabul edilemez olduğu, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı yapacağı olan bir müdahalede NATO’nun Türkiye’nin yanında olmayabileceği ve ABD’nin 1947 antlaşması çerçevesinde Türkiye’ye verdiği Askeri malzemelerin bu müdahalede kullanılamayacağı sert cümlelerle ifade edildi. Hükümetin ençok güvendiği müttefiki Amerika’dan aldığı diplomatik teamüllerin dışında yazılmış bu mektup, Türkiye’de hayal kırıklığına sebep oldu. Açıkça Türkiye tehdit ediliyordu. Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs’a müdahale fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı.
Erbakan Hoca’nın tarihi harekât emri!
Tarih, 1974’ü gösterdiğinde iş başında bulunan Milli Görüş kadroları, Kıbrıs’ta Müslümanlara yapılan zulme daha fazla sessiz kalmaz. Garantör ülke olan İngiltere’ye Kıbrıs konusunu görüşmek için dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in uçağı daha havaalanından yeni kalkmışken Başbakan Vekili Milli Görüş Lider Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Milli Güvenlik Kurulu’nu (MGK) acil gündem koduyla toplar. MGK devam ederken yapılan bütün itirazlara rağmen Erbakan Hoca, dönemin CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit’in Batılı güçlerden çekinmesine rağmen koalisyon ortağı MSP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Milli Görüş Lideri Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın karalı tavrı sonrası Ada’da akan kan durdurulur.
Şanlı Ordumuz beş parmak dağlarını aşar!
Kıbrıs Adası’ndaki Müslümanlara yapılan zulmü ortadan kaldırmak için 20 Temmuz 1974 tarihinde Erbakan Hoca’nın tarihi harekât emriyle şanlı ordumuz aşılmaz denilen Beşparmak Dağları’nı kısa sürede aşar ve Kıbrıs Barış Harekâtı’yla Müslümanları zulümden kurtarıp, Ada’da tekrardan huzur ve barış tesis edilir. Kıbrıs zaferiyle necip milletimiz 200 yıl aradan sonra tekrardan toprak kazanmış olur.
Erbakan Hoca, “Şayet bizim emrini verdiğimiz harekât planı aynen uygulansaydı Kıbrıs olayı 40 yıl sürüncemede kalmazdı” dedi.
Erbakan Hoca ile Sancar Paşa arasında geçen konuşma!
“Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ile Esenboğa Havalimanı’nda bir odada görüşme yaptık. Sancar Paşa bana, ‘Sayın Erbakan sizler şu andan itibaren Başbakan Vekilisiniz. Kıbrıs’ta büyük katliamlar yaşanıyor. Sayın Ecevit’in Londra’dan dönmesi uzun zaman alacaktır. Başbakan Vekili sıfatı ile bizlere hareket emrini verirseniz biz çıkarma için hazırlık yapabiliriz. Harekât emrini verebilir misiniz?’ diye sordu. Ben de ‘harekât emrini verebilirim’ dedim. Sancar Paşa ‘daha önce de hareket emirleri verildi ancak harekât yapılmadan geri alındı. Bu kez geri alınmamalı’ dedi. Türk Silahlı Kuvvetleri çoktan çıkarma hazırlığına başlamıştı.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan söz alarak; “Sayın Erbakan, hiç merak etmeyin ben Karadenizliyim, denizi ve denizcilik tarihini çok iyi bilirim. Sadece Türk Deniz Kavvetleri’nin Kıbrıs’ı alma imkânı var” dedi.
Kıbrıs harekâtı karadan, karaya. Havadan karaya. Havadan denize, denizden karaya birçok harekât unsurunu bir arada kapsıyordu. Askerimiz çok başarılı çalışma yapmıştı.
Ecevit Londra’dan hayal kırıklığı ile döndü!
Ecevit, büyük umutla gittiği İngiltere’den eli boş dönüyordu. İngilizler Türkiye ile birlikte çıkarma yapmayacaklarını söyleyince, Ecevit büyük umutla gittiği Londra’dan hayal kırıklığı içinde döndü.
Biz çıkarma planı yaptık ve 5 günde varmak istediğimiz yere varabileceğimizi söyledik. 3 günde gerçekleşti!
Askerimizin hazırlık yapması için ateş kes kararı aldık. İkinci harekâtın başlamasından sonra planlanan hedefe ulaştık. Zor durumdaki Türkler kurtuldular. Ancak bize haber vermeden Ecevit harekâtı sona erdirdi. Bizim planımızda Hala Sultan’ın türbesinin bulunduğu Larnaka’yı da almak vardı. Larnaka’nın alınmaması ve Maraş bölgesinin iskâna açılması büyük bir hata. Ecevit ve ondan sonra gelen hükümetlerin Kıbrıs’la ilgili Milli bir politikaları olmadığı için sürüncemede kaldı.
Harekâtın Mimarı ERBAKAN!
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in değil, dönemin Başbakan Yardımcısı Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın yaptırdığını İngiliz arşivlerinden de görmek mümkün. İşte, Milli Görüş farkı bir kez daha görülmüş oldu!
GENÇLİĞİN ZAMANLA DAHA İYİ ANLADIĞI LİDER; ERBAKAN…
“Toplumların geleceği, yetiştirdikleri genç nesillerin fikri, ahlaki ve kültürel donanımıyla doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda siyaset, yalnızca güncel sorunların çözümü değil, aynı zamanda gelecek kuşakların hangi değerler üzerine inşa edileceğinin de belirleyicisidir. Türk Siyasi hayatında Prof. Dr. Necmettin Erbakan, gençliğe bakışı ve gençliğe yüklediği anlam ile bu alanda özgün bir düşünce ortaya koymuştur. Erbakan ismi hala gençlerin kalbine bir yerden dokunuyor. Çünkü bazı insanlar vardır, yaşadıkları çağdan taşar, söyledikleri sözler yıllar sonra bile bir şeyleri uyandırır. Bu günün gençliği hızlı bir dünyada yaşıyor. He şeyi çabuk tüketiliyor, fikirler, insanlar, hatta hayaller… Necmettin Erbakan denildiğinde, gençlerin zihninde ilk canlanan şey genellikle kararlılık ve duruş oluyor.
Erbakan Hocamızın hayatına baktığımızda, kaybettiği seçimleri, kapatılan partileri, yarım kalan hayalleri görüyoruz. Ama O’nun hikâyesinde bizi etkileyen asıl şey, vazgeçmemesi: “Olmadı” denilen yerden yeniden başlaması. Belki de bu yüzden, hayata tutunmaya çalışan, kendine bir yol arayan gençler için Erbakan, bir tür sabır dersi veriyor.
Bugün Erbakan Hocamızı seven ya da sevmeyen, fikrilerine katılan ya da katılmayan, O’nu eleştiren ya da emleştirmeyen herkes inancı ve idealleri uğruna milletin ve ümmetin derdiyle dertlenen, yaşadığı zamandan gelecek zamana bir pusula gibi yol gösterici olduğuna şahitlik edecektir” diyor, AGD (Anadolu Gençlik Derneği) Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Şanver.
PROF. DR. NECMETTİN ERBAKAN’IN STRATEJİK VİZYONU!
Erbakan’ın Enerjiye bakışı, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlara köklü ve kalıcı çözümler sunan öncü bir vizyon niteliği taşımaktadır. Erbakan, Enerjiyi bağımsızlığın temel şartlarından biri olarak görmüş; enerjide dışa bağımlı bir ülkenin ne sanayide ne de siyasette gerçek anlamda özgür olamayacağını vurgulamıştır. O’nun savunduğu Yerli ve Milli Enerji anlayışı, sadece enerji üretimini arttırmayı değil, enerji teknolojilerine sahip olmayı, üretim araçlarını kontrol etmeyi ve milli kaynakları milletin hizmetine sunmayı hedeflemiştir. Bu yönüyle Erbakan’ın enerji yaklaşımı, günü kurtaran politikaların ötesinde, uzun vadeli ve stratejik bir devlet aklını yansıtmaktadır.
Erbakan’ın Ağır ve Sanayi ve Enerji Hamlesi!
Erbakan Hoca’nın anlayışında “enerjide bağımsız olmayan bir ülkenin, sanayide de siyasette de bağımsız olamayacağı” söz konusuydu. Bu anlayışla başlatılan Ağır Sanayi Hamlesi, yerli enerji teknolojileri üretimini ve milli kaynakların değerlendirilmesini hedeflemiştir.
Yerli ve Milli Enerji olarak; yerli kömürün değerlendirilmesi, hidroelektrik santrallerin artırılması, nükleer enerjiye erken dönemde dikkat çekilmesi ve enerji teknolojilerinin dışarıdan değil, içeride üretilmesi gerekmedeydi. Erbakan’ın bu yaklaşımı, yalnızca enerji üretimini değil, enerji teknolojisi egemenliğini esas almıştır.
Enerji ve Adil Düzen!
Prof. Dr. Necmettin Erbakan, enerjiyi milli bir dava olarak ele almış, yerli kaynaklara dayalı, bağımsız ve adil bir enerji düzeninin mümkün olduğunu savunmuştur. Türkiye’nin sürdürülebilir, güçlü ve bağımsız bir ülke olabilmesi, büyük ölçüde bu vizyonun anlaşılmasına ve kararlılıkla uygulanmasına bağlıdır. Enerjide milli duruş ve stratejik akıl hakim kılındığında, Türkiye yalnızca kendi ihtiyaçlarını değil, bölgesinde ve dünyada söz sahibi olan bir enerji ülkesi konumuna yükselebilecektir.
Türkiye’de Enerji Kaynakları: Potansiyel ve Gerçekler!
Enerji meselesi, günümüz dünyasında yalnızca üretim ve tüketim dengesiyle sınırlı olmayan, ekonomik kalkınmayı, siyasi bağımsızlığı, ulusal güvenliği ve uluslararası güç ilişkilerini doğrudan etkileyen stratejik bir alandır. Türkiye açısından bakıldığında enerji, büyüyen nüfus, artan sanayi üretimi ve gelişen teknoloji ile birlikte her geçen gün daha da hayati bir önem kazanmakta, bu durum enerji kaynaklarının etkin kullanımı ve doğru enerji politikalarının oluşturulmasını kaçınılmaz hale getirmektedir. Türkiye enerji geleceği, sahip olduğu doğal potansiyelin ne ölçüde milli, sürdürülebilir ve stratejik bir anlayışla değerlendirileceğine bağlıdır.
Bugün Türkiye’nin önünde duran görev açıktır!
Yerli kaynakları akılcı biçimde kullanmak, milli enerji teknolojileri geliştirmek ve Erbakan’ın işaret ettiği tam bağımsız enerji vizyonunu hayata geçirmektir.
SİYONİZM’E KARŞI İKİ ÖMÜR, TEK DAVA!
İslam dünyasının son yüzyılı, fiziksel engelleri aşan bir irade ile akademik dehanın siyasete yansıyan gücünün muazzam bir kesişmesine şahitlik etmiştir. Bu destancı yürüyüş; tekerlekli sandalyesinde bir orduyu titreten Şeyh Ahmet Yasin ile modern dünyanın tüm baskılarına rağmen “Yeni Bir Dünya” diyen Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın hikâyesidir. Biri bedeni felçli olmasına rağmen bir halkı ayağa kaldırmış, diğeri ise modern dünyanın tüm engellerine rağmen bir milleti aslına döndürmeye çalışmıştır.
Gazze’nin Manevi Mimarı: Şeyh Ahmet Yasin!
1952 yılında arkadaşlarıyla spor yaparken boynunun üzerine düşen Şeyh Ahmet Yasin, bu kaza sonucu felç kalmıştır. Hayatının geri kalanını tekerlekli sandalyeye mahkûm, görme ve duyma yetilerinde ciddi kayıplarla geçiren Şeyh Ahmet Yasin, bu fiziksel engellerin bir dünya lideri olmasına engel teşkil etmeyeceğini tün dünyaya kanıtlamıştır. El-Ezher’deki eğitim sonrası Gazze’de öğretmenlik ve vaizlikle direnişin tohumlarını atmıştır.
1987’de Hamas’ın kurucusu olan Şeyh Ahmet Yasin, direnişin sadece askeri değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi bir mücadele olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Siyonist mahkemelerde “mahkeme beni yargılayamaz; çünkü işgal gayrimeşrudur” diyerek işgal rejimini kökten reddetmiş, mahkeme salonlarında bile direnişin meşruiyetini savunarak “her gün bizi öldürmek isteyene karşı canlarımızı savunmak bizim hakkımızdır” demiştir.