ORUÇ BİR RUH ŞÖLENİDİR

Samanyolu’nda Ziyafet isimli kitabında öyle diyor Sezai Karakoç: “Oruç bir ruh şölenidir.”  Şair ve düşünce adamı Karakoç birkaç kelime ile tefekkürün derinliklerine davet ediyor bizi. Gerçekten de öyle değil midir bu oruç ayı? Ona erişebilmek ve onu vahyin duruluğunda hissedebilmek, yaşayabilmek onu, ne büyük bir Tanrı lütfudur inananlar için.

Allah’ın yarattığı her varlık gibi “zaman” da mübarektir. Kendi varlığımızın bir gölgeden ibaret olduğunu, yansıma ve yankının bile sadece O’ndan bir tecelli olduğunu idrak çağıdır ramazan. Yani o kavramanın, Yunus’un ifadesiyle “canlar canını bulmanın” şifrelerini barındırır içinde ramazan. Benlikten kurtulmanın, Dost vaslına erişmenin eyyamıdır oruçlu günler.

“Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı.” diye bir atasözü geldi birden aklıma. Nerden baktığınıza göre farklı anlamlara yelken açabilirsiniz bu sözle birlikte. Eski veya yeni, içeriği itibarıyla değerlendirilirse daha sağlıklı sonuçlarla tanıştırabilir bizi. Eski eski olduğu için kötü, yeni yeni olduğu için iyi değildir. Öyle olsaydı yıllanmış şarap peşinde olmazdı ayş erbabı. Eskimeyen dostlar vardır mesela. Yıllar daha da olgunlaştırır dostlar arasındaki sevgiyi. Hatıralar canlandıkça hayalde birer birer, bir buhurdan gibi tüter mazideki yaşanmışlıklar.

Her ramazan ayı, her sahur ve oturduğum her iftar sofrası da beni eski ramazanlara götürür. Çocukluğumun ramazanlarından başlayarak bugünlere kadar yaşadığım manevi havayı içime bir kere, bir kere daha çekesim gelir. Burada nedenleri üzerinde durmak istemiyorum ama günümüzde o eski tadı ve neşeyi bulamadığımı itiraf etmeliyim.

Duvarları kerpiçten küçük bir muhacir evinde, o tatlı uykudan fırlayıp gözlerimi ovalayarak oturduğum yer sofrasında, yemekten kalkana kadar gözümün bir tanesini açmaya muvaffak olamazdım. Orucu günde bir iki defa beslediğim günlerdi ama sahurda beni uyandırmaları için annemi defalarca uyarırdım. O da kırmazdı beni. Aslında buna bile gerek yoktu. Çünkü sokağın sessizliğini bozan davulcu sanki bizim pencerenin dibinde çalıyor gibiydi. Çocuklar değil sağır sultan bile uyanırdı o gürültüye. Davula inen her tokmak koroya başka köpek ulumasının katılması demekti. Sofrada annem, babam ve kız kardeşim olurdu. Annem ve babam sabah namazı için beklerken biz çoktan uyumuş olurduk.

İftar saatlerinde zaman donardı adeta. Dakikalar geçmez, açlıktan  kıvranmaya başlardık. Bu sefer şehrin yüksekçe bir tepesinde kurulmuş olan ramazan topunun patlama sesini duymak için dikkat kesilirdik. Top patlayınca babamın duası ile oruçlar açılır, çala kaşık yeme faslı başlardı.

Ramazan topu ile ilgili bir de unutamadığım bir serencamı da aktarmalıyım. Sanırım ilkokul son sınıftaydım. Son dersten sonra eve gitmemiş, öteki sınıf ile okulun bahçesinde maça kalmıştık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Her akşam patlama sesini duyduğum ramazan topunu yakından görelim dedik arkadaşlarla. Okul ile bizim evin arasında, bugünkü Kaymakam lojmanının üst tarafındaydı ramazan topu. Hatta mahalle gençlerinin çok çekişmeli futbol maçları yaptıkları boş bir alandı oraları.

Gittiğimizde görevli asker topun namlusuna çaputları sıkıştırıyordu. Vakit gelmişti. Görevli, kulaklarınızı parmaklarınızla kapatın, patlarken ağzınız da açık olsun diye bizi uyardı. Kulak zarı zarar görmesin diyeymiş bu. Dediğini yapar yapmaz top büyük bir gürültüyle patladı. Çaputlar etrafa saçılırken çevreye barut kokusu yayıldı. Arkadaşlarım alkışlarla bağrışırken benim parmaklarım hala kulaklarımda ve ağzım açık, ezan okur gibi kalakalmıştım. Çünkü elinde bir çalı sopasıyla babamın bize doğru geldiğini görmüş, donakalmıştım. Ezan saatinden önce evde olmak bir kuraldı. Öteki taraftan korkarak eve doğru koşmaya başlamış, babamdan önce eve gelmiştim. Ramazan hürmetine olsa gerek  sadece kulağımın çekilmesiyle kurtulmuştum.

O yıllarda camilerde ramazan vaizi olurdu. Cemaat denemek için gelen her hocayı kürsüde dinler, hangisini beğenirse ona davet gönderirdi. Mahallede boş bir ev lojman gibi bu hocaya tahsis edilir, her iftarda bir mahalle sakini hocayı sofrasına misafir eder, gece de sahur yemeğini kaldığı eve götürürdü. Sakaryalı Behiç Hoca da bir akşam bizim misafirimiz olmuştu. Ben üniversiteye başladığımda Behiç Hoca ile birkaç kere mektuplaşmış, bugün de devam eden bir dostluğun temellerini atmıştık. Behiç Hoca her kandil gecesinde yıllarca babam, annem  ve sofrasına oturduğu Atatürk Mahallesi cemaatini hatimleriyle, dualarıyla nasiplendirmeye devam etmektedir. Yıllar sonra eşiyle birlikte Uzunköprü'deki evimizde misafirim olmuş, babamın mezarını ziyaret edip dualar okumuştu.

Ramazan güzelliklerle, hikmetlerle dolu bir zaman dilimidir. Sahur sabır, iftar şükürdür. Şüphesiz oruç sadece aç kalmadan ibaret değildir. Teravihiyle, ilahileriyle, fitresi, zekatıyla, paylaşılan sofralarla bir bereket ve muhabbet çağıdır ramazan. Kur’an’ımızın hediye edildiği bir mukaddes takvimdir. Bayram ise apayrı bir mutluluk şölenidir.

Efendim, ramazan ayına veda ederken, içimizdeki huzurun, soframızdaki bereketin ve dualarımızın bayramla taçlanmasını dilerim.