CUMHURİYETİN ÜZERİNE TİTREMEK

Milli bayramların en önemlisi şüphesiz Cumhuriyet Bayramı’dır. 1933 yılı Cumhuriyet Bayramı’nda 10.Yıl Nutku diye bilinen konuşmasında Atatürk; “ Her on senede bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.” kutlaması ile birlikte konuşmasını “Ne mutlu Türküm diyene!” sözleriyle bitirmiştir. Gençliğe Hitabe ve 10.Yıl Nutku Türk milletinin kaybetmemesi gereken milli yol haritasıdır. Bu iki metinde de Türk milleti hem övgülerle yüceltilmiş, hem de milletimiz muhtemel tehlikelere karşı uyarılmıştır.

Cumhuriyet fikri tesadüfen ortaya çıkmamıştır. Gazi Paşa genç bir subay iken de İmparatorluğun gün be gün zayıfladığını görüyor, Padişahın çaresizlik içinde otoritesini kaybettiğini gözlemliyor, Monarşi yönetimiyle devam edilemeyeceğini biliyor, her vatansever aydın gibi devletin bu durumdan kurtulabilmesi için çareler düşünüyordu.

Osmanlı batıdaki çağdaş gelişmeleri ıskalamış, Avrupa’da bilim ve teknolojinin sağladığı gücün esiri olmuş, ihtiyaçların sürüklediği borç sarmalında batılı bankerlerin kapısında diz çökmüştü. Bütün cephelerden bozgun haberleri geliyordu. Balkanlar kaynıyor, düne kadar tebaamız, kullarımız olan halklar, batılı emperyalist devletlerin desteğiyle ayaklanıyor, bağımsızlık için devlete kafa tutuyorlardı. Sınırlarımız her gün biraz daha geri çekiliyor, vatan coğrafyamız elem verici bir şekilde küçülüyordu.

Vahdettin o hengamede bile bilmem kaçıncı evliliğini yaparken, Damat Ferit İngiliz efendilerine sarılıp memnuniyetini bildiriyordu. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi “Atatürk ve Kuvayı Milliyeciler asidir, öldürülmeleri dinen vaciptir.” fetvasını hazırlar, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Beyefendi imzalar, Padişah Vahdettin ve Damat Ferit de onaylarken, o İttihatçı subaylar Harbiye’de ve Türk Ocakları’nda istiklal ve hürriyet için, ar ve namus için, vatan ve bayrak için, zafer ve intikam için yemin ediyorlardı. 

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'nın ardından 13 Kasım 1918'de müttefik donanması İstanbul'a gelmiş, stratejik noktalar kontrol altına alınmıştır. Bunun nasıl bir zillet olduğunu, İstanbul’a giriş çıkış için İngiliz subaylarından izin almak mecburiyetinin nasıl kahredici bir ıstırap olduğunu yaşadı o subaylar. Genç bir Padişahın, Fatih’in aldığı bu şehirde çarşı ve sokaklarda İngiliz askerleri dolaşıyor, binalarda İngiliz bayrakları sallanıyordu. Padişah koltuğunu, halife postunu kurtarma derdindeydi.

1919 Mayıs’ında Samsun’da doğan güneş, Amasya’yı, Erzurum’u, Sivas’ı aydınlattı önce, sonra onlar Anadolu’da yaktılar çoban ateşlerini. Ölümün üstüne yürüdüler hep birlikte. İşte böyle kovuldu işgalci eşkıyalar ve onların gemileriyle kaçtı işbirlikçi yerli alçaklar.  Dostlar anlıyor musunuz, kolay kurulmadı bu Cumhuriyet!

Edirne’li bir topçu subayı olan Cevdet Şakir Çetinel’in yazdığı Harbiye Marşı’nda da ne güzel ifade edilmiştir bu inanç ve azim:

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,

Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız,

Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,

Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız.

Millî Mücadele, Ekim 1922 tarihinde millî güçlerin zaferi ile sonuçlandı. Bu süreçte, "Büyük Millet Meclisi" adıyla 23 Nisan 1920'de Ankara'da toplanan halkın temsilcileri, 20 Ocak 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu adlı yasayı kabul ederek egemenliğin Türk ulusuna ait olduğunu ilan etmiş ve 1 Kasım 1922'de aldığı kararla saltanatı kaldırmıştı. Ülke, meclis hükûmeti tarafından yönetilmekteydi.

27 Ekim 1923'te İcra Vekilleri Heyeti'nin istifası ve yerine meclisin güvenini kazanacak yeni bir kabinenin kurulamaması üzerine Mustafa Kemal Paşa, yönetim biçiminin Cumhuriyet olması için İsmet İnönü ile birlikte bir yasa değişikliği tasarısı hazırlayarak 29 Ekim 1923'te Meclis'e sundu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan değişikliklerin kabulü ile Cumhuriyet, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ilan edilmiş oldu.

Mustafa Kemal Atatürk; ”Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir. Cumhuriyet fazilettir.” derken,” Hakimiyet, kayıtsız ve şartsız milletindir.” vurgusuyla da hanedanlığın sona erdiğini ilan etmiş, tek adamlığın tehlikelerini açıkça söylemiş, tek yetkili merciin TBMM olduğunu işaret etmiştir. Atatürk’ün dikkatimize sunduğu bazı görüşlerini de buraya aktarmak isterim:

“İçinizde memleketi ve milleti en çok seven, aklına, anlayışına, vicdanına en çok güvendiğiniz insanları seçiniz. Ancak bu sayede Meclis sizin arzularınızı yapmaya, lâyık olduğunuz refahı temin gücüne sahip olacaktır.”

“Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.”

“Vatandaşlar! Vatanınızda herhangi bir kişiyi, istediğinizi sevebilirsiniz; kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, evlâdınız gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi, millî varlığınızı bütün sevgilerinize rağmen herhangi bir kişiye, herhangi bir sevdiğinize vermeye sebep olmamalıdır. Bunun tersine hareket kadar büyük hata olamaz.”

“Gençler! Cesaretimizi takviye ve idâme eden sizsiniz. Almakta olduğunuz terbiye ve irfân ile, insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsâli olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil! İstikbâl sizsiniz. Cumhuriyeti biz tesis ettik; onu yüceltecek ve koruyacak sizsiniz.”

Dün akşam İstanbul Türk Ocağı’nda Prof.Dr. Barış Doster’in “Cumhuriyet nedir, ne değildir?” konulu konferansı da sanırım salonu dolduran üniversiteli gençlere unutulmaz bir gece yaşattı. Zaman zaman kendi de heyecanlanan ve sesi bir volkan gibi patlayan sayın Doster Cumhuriyetimizin vasıflarına değinirken sahte solcular ve sahte milliyetçilerin en az sahte ve münafık Müslümanlar kadar tehlikeli olduğuna vurgu yaptı.

Sayın Barış Doster TRT’de yapılan son röportajında rahmetli İsmet İnönü’nün sözlerini aktararak bitirdi. İnönü orada diyor ki; “Herkes bazı şeyleri düşünebilir ama başına gelecek belalardan korkar ve söyleyemez. Eşini, işini, evladını düşünür, makamını mevkini kaybetmekten korkar. Biz insan olarak bunları düşünür korkarız. O korkmuyordu. O korkusuzdu. Atatürk korkmuyordu. Kafasına koyduğunu yapmakta, inandığı fikirleri uygulamakta cesurdu. O, korkmuyordu.”

O, monarşiye, hanedanlığa, hilafete son verirken de, emperyalizme baş kaldırırken de, milliyetçiliğini, Türkçülüğünü söylerken de, Cumhuriyeti ilan ederken de korkmuyordu. Gençler anlıyor musunuz, O korkmuyordu. Cumhuriyeti koruyup kollarken biz de korkusuz olmalıyız. Tıpkı mavi gözlü sarışın kurt gibi. Büyük bayramımız kutlu olsun.