ORUÇ NEDİR VE ORUÇ DEYİNCE NEYİ ANLIYORUZ?
Oruç, sadece aç kalmak değildir. Oruç, tüm bedenin oruçlu olma halidir. Oruçlu olan kimse; eliyle, diliyle, beliyle, kısacası tüm azaları ile oruçlu olmalıdır. Oruç aynı zamanda nefsin ıslah edilmesi için yapılan bir ibadettir. Oruç, Allah rızası için tutulmalıdır. Oruç deyince hemen aklımıza hiçbir şey yememek ve aç durmak gelir; oruç bu değildir, oruç tüm azaların orucudur. Yani beden orucudur. Bunu şöyle sıralayabiliriz:
- Elin orucu: Oruçlu olan bir kimse, hiçbir vesile ile harama el uzatmamalıdır.
- Dilin orucu: Oruçlu olan kimse hiçbir vesile ile yalan, küfür, dedikodu ve gıybette bulunmamalıdır.
- Belin orucu: Oruçlu olan bir kimse, zinadan ve şehvetten uzak durmalıdır.
- Gözün orucu: Oruçlu olan bir kimse, hiçbir şeye kötü gözle bakmamalıdır. Gafletten uzak durmalıdır.
- Kulağın orucu: Oruçlu olan bir kimse, tüm kötü fiillere kulağını kapamalı, yasaklanmış olan şeyleri duymamalıdır.
- Nefsin orucu: Oruçlu olan kimse, tüm nefsani duygulardan uzak durmalıdır, şehvetten kendisini korumalıdır.
- Kalbin orucu: Oruçlu olan kimse, her an Allah’la beraber olduğunu bilmeli, hiçbir vesile ile Allah’tan uzak olmamalıdır. Bir an için tefekkürden uzak kalmamalı ve vermiş olduğu nimetlerden ötürü Allah’a şükretmelidir.
- İradenin orucu: Cenab-ı Allah; ahsen-i takvim üzere, yani en mükemmel olarak yarattığı insana, diğer varlıklardan fazla olarak “irade sıfatı” vermiştir. Oruç tutabilen bir kimse, iradesine hakim kimsedir. Nefsimiz bizden pek çok şey isteyebilir. Eğer biz nefsimizin her istediğini ona verecek olursak, onun tutsağı oluruz. O vakit irademiz elimizden gitmiş, onun tutsağı sayılırız. Ama acıktığı zaman yemek, susadığı zaman su vermezsek, herhangi bir kötülüğe sebep olabilecek fiili yerine getirmezsek, o vakit biz irade sahibi sayılırız ki bu da bizi kemalata ulaştırır.
- Ruhun orucu: Cenab-ı Allah’ın kendi öz cevherinden ve tertemiz olarak bize verdiği ruhumuzu, manevi duygularla beslemeliyiz. Tüm ibadet ve taatlerimiz ruhun gıdasıdır.
Muharrem ve Hızır gibi diğer sayılı günlerde tutulan orucun manası üzerine, bu değerleri hayatımızın her anına uygulamalıyız. Örneğin bir kimse, ikrar verip musahip olur, muntazam olarak Hakk, Muhammed, Ali yoluna devam ederse, her sene görgüden geçip üzerinde kul hakkı bulundurmazsa, hayat boyu oruçlu sayılır. O Allah’tan, Allah da o kulundan razı olur.
KERBELA OLAYI HER YIL ON GÜN ÖNE GELİYOR, NEDEN?
Bunu şöyle açıklayabiliriz: Eski Kameri aylar; Muharrem, Sefer, Rebiyülevvel, Rebiyülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce’dir. Bu on iki ayın toplam gün sayısı 355’tir. Oysaki güneşin ilkbahar ılım noktasından iki geçişi arasındaki zaman birimi olan gerçek yıl; 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniyedir. Demek ki Miladi takvim ile Kameri takvim arasındaki fark yaklaşık 10 gündür. Dolayısıyla Arabi aylar ve Muharrem ayı her yıl 10 günlük bir kaymayla, yaklaşık 36 yılda bir dönüşünü tamamlar ve aynı yere gelir.
Cumhuriyete kadar ülkemizde kullanılan takvim, Arabi (Kameri) takvimdir. Bugün bütün dünya, gerçek yıla en yakın takvim sayılan “Gregoriyen” (Miladi) takvimine geçmiştir. Bu takvime göre her 4 yılda bir gelen Şubat ayı, 28 yerine 29 gün kabul edilerek gerçek yıldaki 5 saat, 48 dakika, 46 saniyelik küsurat tamamlanmaya çalışılır.
Kuran'ın Haram Aylarla İlgili Ayetini İnceleyelim:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı sorarlar. De ki: O ayda savaşmak büyük günahtır. İnsanları Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkar etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mani olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük bir günahtır.” (Bakara, 217)
Arap Yarımadası’nın her yerinde, özellikle Hicaz’da çok eskiden beri yılın dört ayı haram (yasak) sayılır ve bu aylarda savaş yapılmaz, kan dökülmezdi. Bu aylar, yılın son iki ayı ile gelecek yılın ilk ayıdır; yani Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Ve bir de yılın yedinci ayı olan Recep ayıdır. Recep ayı ortada ve tek ay sayıldığından buna "Recep'ül-fard" (yalnız Recep) denirdi. Bu aylarda oymaklar arasında savaşlara ve çatışmalara son verilir, halk her yerden Kabe’yi ziyaret için Mekke’ye gelir ve panayırlarda alışveriş ederlerdi. Ayrıca bugünlerde aralarındaki anlaşmazlıkları, hakem kurulu katında uzlaştırmaya çalışırlardı. Yukarıda verdiğim Kuran ayetinden de anlaşılacağı gibi, bu aylara saygı dışı davranışlar en büyük günah sayılırdı.
Hz. Muhammed döneminde de Araplar, istedikleri zaman savaşabilmek ve avlanabilmek için bir yıl Muharrem ayını haram saymışlar, bir yıl da Muharremden sonra gelen Sefer ayını haram saymaya başlamışlardı. Bu hileye başvuran Araplar, böylece savaş yapılması yasak olan bu ayı başka bir ay sayarak savaşa giriyorlardı. İşte bu kasıtlı ve hileli yöntem, Hicretin 10. yılında şu ayetle kaldırıldı:
“Haram ayları ertelemek, sadece kafirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kafir olanlar saptırılır. Allah’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helal kılmak için haram ayını bir yıl helal sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. Böylece onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah, kafirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tövbe, 37) Bu durum böyle bilinirken şimdi birileri kalkıp Muharrem ayı içerisinde olan bir olayı, Mart ayı içerisinde ve sabit bir günde uygulamaya koymaya çalışıyor. Nitekim Hz. Muhammed ve Hz. Ali devrinde de Muharrem ayı yıl içinde dönmüştür. Kerbela olayından sonra İmam Zeynel Abidin ve ondan sonra gelen imamlar ile onun soyundan gelen Hacı Bektaş Veli döneminde de Muharrem ayı yıl içinde dönmüştür.