Hz. İmam Hüseyin, Kerbela’ya Hicret’in 58. yılının Muharrem ayının ikinci günü indiler ve çadırlarını kurdular. Sonra yanındakileri topladılar; yaşlı gözlerle onları bir zaman seyrettikten sonra:
“Allah’ım! Biz senin Peygamber’inin yakınlarıyız; yurdumuzdan sürdüler, çıkardılar bizi. Ceddimizin hareminde kalmamıza müsaade etmediler. Ümeyye oğulları zulmettiler bize; sen zalim kavme karşı yardım et bize.”
Hz. İmam Hüseyin şöyle devam etti:
“İnsanlar dünyaya kul oldular; din, yalnız ağızlarında kaldı. Geçimleri iyi düzendeyse dinden söz ediyorlar, ama bir belaya uğradılar mı bundan da vazgeçiyorlar. İçilmiş kabın içinde kalan su, sömürülmüş yayladaki ot kadar değersiz bir hale geldi dünya. Görmez misiniz? Gerçeğe uyan, işe koyulan yok; fakat batıla koşan çok. Allah’a inanan, bu hali görünce bir an evvel Allah’a kavuşmak ister; ben ölümü bir kutluluk olarak görüyorum; zalimlerle yaşamayı ise bir zillet saymaktayım.”
Söz buraya gelince Züheyr kalkıp: “Ey Resulullah’ın oğlu!” dedi; “Sözlerini duyduk; dünya ebedi olsa, biz de ölümsüz olsak, yine de seninle geçip gitmeyi orada oturup kalmaktan üstün biliriz.”
HAZRETİ HÜSEYİN’İN IRAKLILARA GÖNDERDİĞİ MEKTUP
Böylece, Hz. İmam Hüseyin, o kan içici çölde, o elemli sahrada, Kerbela’da konaklayıp oturdu. Burada, Irak ileri gelenlerine bir mektup yazıp Kays ile gönderdi. Mektupta Hz. İmam şöyle diyordu:
“Ey uzakta olduğu halde bize sadakat gösteren ve samimi duygularını bildirenler! Ey candan ve yürekten sadakat mektupları yollayan mücahitler! Sizin mektuplarınızdaki satırların yazıları, irademizi bu yönlere çekti. Şu anda Kerbela çölündeki bela yerinde ve Arap Irak’ında çadırlarımızı kurmuş bulunuyoruz. Şimdi ettiğiniz yemine vefa gösterme sırası sizde. Yine mübarek ayak basışımızın saadetini ganimet bilerek, bize uyup, can akçesini saçmak için koşma sırası sizde. İkbal kıblesi ve ülkü yolu olan dergâhımıza yüz tutunuz. Ahiret saadetinin dünya devletinden önde olduğunu mutlaka biliniz. Gerçekten bu müjde size hidayet yolunun hediyesidir. Bu söylediklerimi sakın bir yardım dilemek olarak düşünmeyin. Çünkü dünya saltanatı, gelip geçicidir. Onu minnet ile ele geçirmeye ve zilletle bırakıp gitmeye değmez!”
Hz. İmam’ın mektubunu, Küfe şehrinde Süleyman Huzai’ye vermek ve cevabını almak maksadıyla Kays yola çıktı. Fakat Küfe’ye varmadan Ubeydullah’ın askerleri Kays’ı yakaladılar ve Ubeydullah’ın huzuruna getirdiler. Kays, Ubeydullah ile karşılaşınca ilk iş olarak mektubu çıkarıp, okunmayacak bir şekilde yırttı.
Ubeydullah, Kays’a: “Mektubu neden yırttın?” dedi. Kays: “Dost sırrını düşmandan gizlemek gerek!” diye cevap verdi.
Ubeydullah: “Ey Kays! Eğer benim seni öldürmemden kurtulmak dilersen iki işten birisini seç; ya mektuptaki isimleri bana bildir ya da minbere çık, Hüseyin’e ve ona uyanlara söv say, beni ve Yezid’i öv!” dedi.
Kays: “Ey Ziyad’ın oğlu! Benim için mektubu açığa vurmak mümkün değildir. Ama minbere çıkabilirim. Emredin halk toplansın!” dedi.
Halk toplanınca, Kays minbere çıktı. Allah’a hamdüsenadan, Hz. Resule ve soyuna salatüselamdan sonra topluluğa hitap ederek; “Ey Küfe halkı! Ben Hüseyin’in elçisiyim. Onun Küfe şehrini şereflendirmeye geldiğini size bildirmeye geldim!” dedi. Ve mektubun içinde yazılanları, başından sonuna kadar bildirdi. Yezid ile İbn-i Ziyad’a lanetler ve nefretler savurdu. Hz. İmam Hüseyin ile ona uyanları övdü. Bu hareketinden sonra Ubeydullah çok kızdı ve henüz minberde iken onu şehit ettirdi.
UBEYDULLAH İBN-İ ZİYAD’IN HZ. HÜSEYİN’E YAZDIĞI MEKTUP
Ubeydullah, Hz. İmam Hüseyin’in Kerbela’ya geldiğini öğrenince ona bir mektup yolladı. Mektup şöyleydi:
“Ey Hüseyin! Yezid bana mektuplar göndererek şunları bildirdi: ‘Ali oğlu Hüseyin, o taraflara geldiğinde, bana biat edeceğine dair kendisinden söz almadıkça hakkında bir karar verme. Eğer teklifini kabul etmezse hiç düşünmeden derhal onu öldür!’ Şimdi sana nasihat ediyorum. Kendine acı! Yezid’e biat etmeyi kabul et. Eğer kabul etmezsen savaşa hazır ol!”
Hz. İmam Hüseyin, Ubeydullah’ın mektubunu okuyup içindekileri öğrenince: “Ne talihsiz, bedbaht bir kavim ki; dünyevi nimetleri, Yaratan Allah’ın gazabından üstün tutup, ümmetiyiz dedikleri Peygamber’in evladını helak ederek Yezid’in gözüne girmeye çalışırlar” dedi.
Mektubu getiren adam: “Ya Hüseyin! Bu mektuba cevabın nedir?” diye sordu. Hz. İmam Hüseyin: “Benim ona verecek cevabım yoktur. O, muhakkak azabı hak etti” diyerek mektubu yere attı.
Mektubu getiren adam Ubeydullah’ın yanına dönünce Hz. İmam Hüseyin’in sözlerini kendisine aktardı. Bunun üzerine Ubeydullah İbn-i Ziyad, orada bulunan meclistekilere döndü ve “Ey Şam ve Küfe’nin ileri gelenleri; içinizde her kim ki Hüseyin ile savaşıp, onu bana getirirse, kendisine koca bir vilayeti vereceğim” dedi.
SA’D İBN-İ VAKKAS’IN OĞLU ÖMER HZ. HÜSEYİN’E KARŞI
Ubeydullah’ın bu teklifine hiç kimse sesini çıkartmadı. Ubeydullah, kimseden cevap alamayınca, en sonunda kendisinden çoktandır Rey valiliğini isteyen Sa’d oğlu Ömer’i, Hz. İmam Hüseyin ile savaşacak orduya kumandan tayin etti. Ömer’e: “Emrine vereceğim kuvvetle Kerbela’ya gidip Ali’nin oğlu Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini teklif edeceksin. Kabul etmezse onun ve ona tabi olanların başlarını kesip bana getireceksin. Bu önemli hizmeti yapmakla yükselme yolunu bulacaksın” dedi.
Bu sözler üzerine Ömer ayağa kalktı: “Ey Ziyad oğlu! Bu çok önemli bir meseledir. Düşünmek için zamana ihtiyacım var. İzin verin evime gideyim, düşüneyim; oğullarımla müşavere edeyim, ondan sonra cevap veririm” dedi. Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun bu isteğini kabul etti.
Ömer evine gelince oğullarını çağırttı ve durumu onlara anlattı. Bunun üzerine büyük oğlu şu cevabı verdi:
“Ey baba! Bu ne cahilce sözdür? Bu ne gaflettir. Üzerine gideceğin şahsın Peygamber’in göz bebeği, Fatıma’nın ciğerparesi olduğunu bilmiyor musun? Elbette bilirsin. Bile bile bu büyük vebali yükleniyorsun. Senin baban Sa’d İbn-i Vakkas, hayatını Resulullah ve Hz. Ali’nin uğrunda harcamadı mı? Sen ise Resulullah’ın evladı üzerine gidiyorsun ve Resulullah’ın göz bebeği ile harp etmek istiyorsun. Ali’nin oğlu Hüseyin’i buraya davet edenler arasında sen de yok mu idin? Ona üst üste üç tane mektup yazmadın mı? Şimdi ise dünya nimetleri için böyle bir zatın üzerine gidiyorsun. Ve adeta Peygamber’in kanını dökmek istiyorsun. Eğer böyle bir şey yapacak olursan bunun laneti kıyamete kadar senin ve soyunun üzerinde kalacaktır.”
Ömer, büyük oğlunun sözlerinden hoşlanmadı, hatta ona kızdı. Daha sonra hırslı bir genç olan küçük oğluna döndü. Küçük oğlu: “Ey baba! Gerçi ağabeyimin sözleri doğrudur. Fakat onlar ilerde, gaybda olacak işlerdir. Halbuki Ubeydullah’ın ihsanı hazır ve önündedir. Elde hazır olan nimet, elbette ki meçhul bir nimete tercih edilmelidir. Akıllı olan böyle bir nimeti tepmez” diyerek babasına destek verdi.
Bu sözler üzerine Sa’d oğlu Ömer, kendisi gibi düşünen küçük oğlunun sözlerini kabul etti. Çünkü mal ve hükmetme hırsı gözünü bürümüştü. Ömer, Ubeydullah’ın yanına giderek teklifi kabul ettiğini bildirdi. Ubeydullah, hiç vakit kaybetmeden onun emrine beş bin kişilik bir kuvvet vererek onu İmam Hüseyin’in üzerine gönderdi.
Ömer’in Kerbela’ya gelişi, Muharrem ayının 6. günüydü. Ömer, Kerbela’ya gelince İmam Hüseyin’e bir elçi göndererek buraya geliş nedenini öğrenmek istedi.
HZ. İMAM HÜSEYİN’İN SA’D OĞLU ÖMER’E CEVABI
Hz. İmam Hüseyin Sa’d oğlu Ömer’e şu cevabı verdi:
“Benim buralara gelmemen sebebi; bana arka arkaya göndermiş olduğunuz mektuplar ve davetlerinizdir, tarafınızdan gösterilen istektir. Bana üst üste mektuplar yazarak ve heyetler göndererek beni ısrarla çağırdınız. Ben de bu davetlerinizi kabul ederek; sizi dalalet yolundan kurtarıp hidayet yoluna sokmak ve dinin esaslarını öğretmek için geldim. Sizin göndermiş olduğunuz bu mektuplar üzerine, Mekke’den gönderdiğim amcamın oğlu Müslim ile iki yavrusunu zulümle şehit ettiniz. Onların şehit edildikleri haberini buraya gelirken yolda öğrendim. Ve şunu söyleyeyim ki, sizlerde hidayet yoluna girme hususunda bir cevher görmüyorum. Bunun için Mekke’ye dönmek istiyorum. Eğer buna engel olmazsanız, Ehl-i Beyt’im ve bana uyanlarla birlikte buradan geri dönmek ve Hicaz’a gitmek kararındayım.”
Ömer İbn-i Sa’d, Hz. İmam Hüseyin’den aldığı bu cevabı hemen Ubeydullah’a bildirdi. Ubeydullah, Ömer’e gönderdiği cevapta; Hüseyin’den ve yanındakilerden Fırat suyunun kesilmesini ve Yezid’in biatını kabul etmezse savaşmasını emrediyordu.
Ubeydullah’tan gelen emir üzerine, Ömer’in askerleri Fırat suyunu tamamen kestiler. Bu olay Muharrem ayının 7. gününde oluyordu. Hemen o gün Hz. İmam’ın yanındakiler susuz kalmışlardı. Susuzluktan çocuklar ağlamaya başladılar.
HZ. İMAM HÜSEYİN’İN YANINDAKİLERE SON UYARISI
Bu olaylardan sonra, Kerbela Şahı Hz. İmam Hüseyin, bütün kardeşlerini, yakınlarını, çoluk çocuğunu bir araya topladı; Allah’a hamdüsenadan, Resulullah ve soyuna salatüselamdan sonra onlara şöyle dedi:
“Ben, sizden daha hayırlı dostlar, arkadaşlar, sizden daha iyi yardımcılar olduğunu bilmiyorum. Allah hepinize ecir versin. Ceddim, Kerbela’da şehit edileceğimi haber vermişti bana; o zaman da gelip çattı işte. Sizin hepinize izin veriyorum, hakkımı helal ettim size. Gece gelip çatınca karanlığı fırsat bilin; herkes Ehl-i Beyt’imden birinin elinden tutsun, gitsin; dağılın yeryüzüne; çünkü bu topluluk, ancak beni ister; beni ele geçirdiler mi başkasını aramazlar artık.”
Hz. İmam’ın bu sözleri üzerine, ona tabi olanlar hep birlikte: “Senden sonra yaşamayı istemeyiz biz” dediler. “Allah, o günü göstermesin bize.” Hz. İmam Hüseyin’e uyanlar hep buna benzer sözler söylediler. Hz. İmam da onlara hayır duada bulundu ve o geceyi ibadetle geçirmelerini buyurdu.
Kerbela’da Muharrem ayının 10. gecesiydi. Hz. İmam Hüseyin’e tabi olanların çoğu o gece çadırlarında kimi Kur’an okuyordu, kimi ibadet ediyordu, kimi dua ediyordu. Kadınların gözleri yaşlıydı; çocuklar titriyorlardı, susuzluk ciğerlerini yakmaktaydı. Kadınlar feryat edip ağlamaya başladıklarında Hz. İmam onları susturduktan sonra kardeşi Zeyneb’e:
“Sen kadınların ulusunun. Üzerinde olan hakkım için, beni kana bulanmış, şehit olmuş görünce feryadınla düşmanları sevindirme” buyurmuştur.
Her iki taraftan da savaş safları sıralanınca, hak ile batıl, küfür ile iman yerli yerini bulunca, Kerbela Şahı Hz. İmam Hüseyin, düşman askerinin karşısına çıkıp onlara:
“Ey merhametsiz kavim! Başımdaki imame ve belimdeki kılıç, arkamdaki zırh, altımdaki at Hz. Resulullah’ındır. Ben Resulullah’ın sancağının varisiyim. Zehra Betül’ün göz nuruyum. Hiçbir zaman yalan ve boş yere söz söyleyip ayak diremedim. Allah’a ve Resule aykırı yol tutmadım. Bana mektuplar ve elçiler gönderdiniz. Üzerime hüccetler yolladınız. Beni bu diyara getiren sizlersiniz. Bu fitneyi türlü sebeplerle kışkırtıp bu raddeye siz getirdiniz. Bu ne sahtekarlıktır!” dedi.
SA’D OĞLU ÖMER SAVAŞI BAŞLATIYOR
En sonunda Ömer İbn-i Sa’d, Hz. İmam’ın karşısına gelip: “Ey Hüseyin! Yezid’e biat etmedikçe bu sözlerin bir faydası yok” dedi. Sa’d oğlu Ömer, bu sözleri söyledikten sonra yayını gerip bir ok attı ve “Ey Küfe halkı! Görün ve şahit olun ki, Hüseyin ile savaşa başlayan ben oldum” dedi.
Daha sonra Hz. İmam Hüseyin, çadırlara döndü ve “Ey vefalı dostlar! Ey canlarını feda edenler! Kavgaya hazır olun ve savaş araçlarını hazırlayın ki; bu dem kan dökülecek demdir” dedi.
Bu olay Hicret’in 58. yılında, Muharrem ayının 10. Cuma günü sabahında geçiyordu. Bir rivayete göre düşman askeri yirmi iki bin kişiydi. İmam Hüseyin’in askeri ise yetmiş kişiydi. Otuz kişi atlı, diğerleri yaya idi.
HÜR İBN-İ RİYAHİ HZ. HÜSEYİN’İN YANINDA
Hür İbn-i Riyahi ile Hz. İmam Hüseyin’in kafilesi, henüz Kerbela’ya gelmeden önce karşılaşmıştı. Hür, İbn-i Ziyad tarafından Hz. İmam Hüseyin’i Küfe’ye götürmekle görevlendirilen birliğin komutanı idi. Hz. Hüseyin ile Hür’ün karşılaşmalarını daha önce anlatmıştık.
Biz şimdi 10 Muharrem günü olanlara gelelim. Hür İbn-i Riyahi, Ömer bin Sa’d’ın yanına gelip: “Ya İbn-i Sa’d! Hüseyin’le savaşmak kesinleşmiş midir?” diye sordu. Ömer bin Sa’d: “Evet! Kesinleşmiştir, bu meydanda kanlar dökülecektir” dedi.
Hür: “Öyle ise ben Hüseyin’le savaşmak istemiyorum. Bir baksana biz kaç kişiyiz, bir de Hüseyin’e bak, onlar kaç kişi. Üzerine çullanacağınız bu insanlar, kendisinden şefaat beklediğiniz Hz. Muhammed’in evlatlarıdır. Yarın kıyamet günü Resulullah’a nasıl cevap vereceksin?” dedi.
Ömer İbn-i Sa’d bu soruya cevap vermedi. Hür’ün rengi solmuştu, bu adaletsizliğe karşı vücudu tir tir titriyordu. Kardeşi görmüştü Hür’ü: “Ya Hür! Nedir bu halin, seni hiç böyle solgun görmemiştim. Senin gibi bir savaşçı bu duruma düşer mi?” dedi.
Hür: “Ey kardeş! Şu anda en büyük savaş benim yüreğimde, vicdanımda oluyor. Hak ile batıl savaşıyor” diye cevap verdi. Kardeşi nedenini sorunca da Hür: “Şunun içindir ki, biz bir orduyuz, karşımızda bir avuç masum aile var. Bunlara saldırmak mertliğin şanına yakışır mı? Hüseyin haklıdır, yiğittir, haksızlığa boyun eğmemiştir. Canı pahasına dedesinin ve babasının kurduğu yolu korumaya çalışıyor. Ben kılıç çekemem bunlara, kıyamam bunlara” diyerek düşündüklerini kardeşine söyledi.
Ağabeyi Hür’den bu sözleri işiten kardeşi: “Ey yiğit kardeş! Sen vicdanının sesini dinle” dedi. Hür: “Öyle ise kardeş! Ben Hüseyin’in tarafına geçiyorum, istersen sen de gel” dedi.
İki kardeş, atlarına binip doludizgin sürerler atlarını Hüseyin’den tarafa. Toz bulutu içinde iki atlının geldiğini görürler. İmam Hüseyin bakar ve tanır, gelen komutan Hür’dür. Hür atından iner, İmam Hüseyin’in önünde diz çöküp: “Ya Hüseyin! Ben ve kardeşim birlikte, senin yanında canımızı feda etmeye geldik” der.
İmam Hüseyin: “Ya Hür! Cenab-ı Hakk ve ceddim Muhammed sizden razı olsun. Benim için canlarınızı feda etmeyiniz, sizler bizim misafirimizsiniz, buyurun oturun” dedi.
Hür İbn-i Riyahi: “Ya Hüseyin! Size ilk karşı çıkan, yolunuzu kesen ben oldum. İzin ver, senin yolunda ilk şehit de ben olayım” diyerek savaş meydanına çıkmak için izin istedi ve atına atlayıp yıldırım gibi savaş meydanına sürdü.
Düşman safları önüne gelince: “Ey Yezid köleleri! Ben Hür İbn-i Riyahi’yim. Biraz önce ben de sizin gibi batıl bir inancın peşindeydim, ama şimdi haklı bir davanın peşindeyim. Ey İslamiyet iddiasında bulunanlar! Kime kılıç çekiyorsunuz? Karşınızdakiler, Peygamber kanından ve canından olan suçsuz kimselerdir. Bir taraftan Peygamber ve evladına salavat getiriyor, bunlardan şefaat diliyorsunuz; diğer taraftan da öldürüyorsunuz!”
Hür’den bu sözleri duyan Ömer İbn-i Sa’d korkmuştu. Safvan adındaki bir namerde: “Yürü var şu Hür’e nasihat et, aklını başına toplasın. Mal ve para vaat edip kendisini kandırmaya çalış” diyerek onu Hür’ün karşısına çıkardı.
Safvan: “Ey Hür! Akıl ve tedbir sahibi olmak gerek… Dünya nimetlerinden ayrılıp bu zilleti neden seçtin?” diyerek Hür’ün aklını başına getirmeye çalıştı.
Hür: “Ey cahil herif! Alemde izzet, Al-i Resule hizmettedir. Hangi akılsız fani bir nimet için baki olan bir devleti bırakır?” diyerek Safvan’ın hücumunu bekledi. Safvan Hür’ün üzerine atılıp ilk hamlesini yaptı. Ancak Hür, bir hamlede kafirin işini bitirmişti.
Hür, peş peşe gelen birkaç namerdi de cehenneme yolladıktan sonra atını doludizgin çadırlara sürdü; geldi, İmam Hüseyin’in önünde durdu. Atının üzerinde sallanıyordu. İmam Hüseyin yardım etti, yere indirdi. Hür diz üstü oturdu, elleri İmam Hüseyin’in ellerindeydi: “Ya İmam! Benden razı mısın? Sana önce ben karşı çıktım, yolunda önce ben şehitlik şerbetini içeceğim” dedi.
Kerbela’da zulüm vardı, ağıt vardı, su feryatları vardı. İmam Hüseyin bu yiğit insanın başını bağrına bastı, her yanından kanlar akıyordu: “Ya Hür! Ceddim ve ben senden razıyız. Senin adın Har idi, bundan böyle Hür olsun. Her iki cihanda da Hür olasın, Hür şehit olasın” dedi.
Hür, kılıcına dayandı, zoraki atına bindi ve tekrar düşman safları üzerine atını sürdü. Üzerine her taraftan mızraklar yağıyordu. Bu arada atı sakatlanmış, yaya kalmıştı. İmam Hüseyin bunu gördü ve hemen yörük bir at gönderdi. Hür bu ata binip tekrar savaşmaya başlamıştı ki, şehadet şerbetini içti.
HAZRETİ ABDULLAH
Hür İbn-i Riyahi’den sonra Hür’ün kardeşi ve Müslim Akıyl’in oğulları şehadet şerbetini içti. Sıra Cafer Tayyar’ın evlatlarına gelmişti. Bunlardan Muhammed, İmam Hüseyin’e niyaz edip savaşmak için izin istedi. Muhammed, İmam’dan müsaade alıp meydana geldi ve kendini tanıtıp savaşacak er istedi. Muhammed pek çok kafir askerini helak ettikten sonra kendisi de şehit oldu.
Kardeşinin şehit düştüğünü gören Cafer Tayyar oğlu Abdullah, izin dahi almadan derhal savaş meydanına atıldı ve hiç vakit kaybetmeden kardeşinin katilinin üzerine atılarak işini bitirdi. Daha sonra gelip İmam Hüseyin’den izin istedi. Hazret-i İmam ona dua edip müsaade verdikten sonra tekrar meydana çıktı. Abdullah meydana varınca kılıcı ile saflar arasına daldı ve safları kana buladı. Pek çok kafiri öldürdükten sonra kendisi de Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Cafer Tayyar oğlu Abdullah şehitlik mertebesine erişince, şehadet sırası Hazret-i İmam Hasan’ın büyük oğlu Abdullah’ya gelmişti. Abdullah, amcası Hazreti İmam Hüseyin’den müsaade alıp savaş meydanına girdi. Abdullah, onlarca düşman savaşçısını saf dışı bıraktı. Ancak pek çok düşman askeri Abdullah’ın üzerine saldırdı. Bu durumu gören İmam Hüseyin taraftarlarından üç kişi Abdullah’ın yardımına koştular. Pek çok düşmanı saf dışı bıraktıktan sonra onlar da şehadet şerbetini içtiler.
Tekrar yalnız kalan Abdullah, Hazreti İmam’ın yanına döndü: “Ey amca susuzum! Susuzum!” diye haykırdı. Hazreti İmam: “Ey gözümün nuru! Sabret! Sabret ki, Kevser suyundan ruhun kana kana içecektir” diyerek Abdullah’ı teskin etmeye çalışıyordu.
Hasan Mücteba oğlu Abdullah bu müjdeyi alınca yeniden savaş meydanına döndü. Abdullah’ın zor durumda olduğunu gören Abbas, derhal Abdullah’ın yardımına koştu ve onu alıp çadırlara getirmek üzere iken, Meral bin Zahir bir kılıç darbesiyle o şehzadeyi şehit etti. Daha sonra Abbas, Abdullah’ın kanlar içerisindeki bedenini Hazreti Hüseyin’in huzuruna getirmişti. Abdullah’ın lime lime olmuş cesedini gören Ehl-i Beyt kadınları, oturdukları yeri gözyaşı seline çevirmişlerdi. Bu durumu gören İmam Hüseyin sadece: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (Biz Allah’tan geldik ve şüphesiz O’na döneceğiz) diyebilmişti.
İMAM HASAN’IN OĞLU HAZRETİ KASIM
Hasan Mücteba oğlu Hazret-i Kasım ki, güzellik göklerinde alemi aydınlatan bir güneş ve letafet bahçesinde yeni yetişmiş bir lale misali idi. Kasım, kardeşi Abdullah’ın gözü dönmüş Yezid yandaşları tarafından şehit edildiğini ve kanlar içerisindeki cansız bedenini görünce dünyası kararmıştı. Hiç vakit kaybetmeden Kerbela sultanının yanına vardı ve ayağına yüz sürüp: “Ey benim yüksek mertebeli amcam! İzin ver de ben de meydana atılayım ve bu hainlerden kardeşimi Abdullah’ın intikamını alayım!” dedi.
Kasım’ın savaşmak için izin istediğini gören Peygamber hanedanının hanımları, Kasım’ın eteğine sarılarak: “Ey fazilet baharının gülü, senden bize Hasan Müçteba’nın kokusu gelir! Senin ayrılığına dayanamayız!” diyerek feryat ediyorlardı. Diğer taraftan Hazreti İmam Hüseyin, Kasım’ın yolunu kesti: “Ey seyitler eyvanının güneşi! Büyük kardeşimin adı seninle anılır. Ve sana hiç kimse bedel olamaz” diyerek Kasım’ın savaş meydanına gitmesine engel olmaya çalıştı ama nafile; Kasım kararlıydı.
Kasım, babası Hazreti Hasan’ın kendisine bir vasiyet bıraktığını hatırladı. Hazreti İmam Hasan vasiyetinde: “Ey oğlum Kasım! Sana vasiyetim budur ki, Hz. Hüseyin Kerbela çölünde belaya uğradığında, onun uğrunda canını feda etmekte sakın kusur etmeyesin” diyordu. Bu vasiyeti amcasına okuduktan sonra meydana gitmek için tekrar izin istedi. O vakit İmam Hüseyin de: “Ey göz nuru ve ey seyitlerin üstünü! O Hazretin bana da bir vasiyeti vardı. Ama bunu gerçekleştirmeye devran müsaade etmedi” dedi.
İmam Hasan şehadet şerbetini içmeden önce kardeşi İmam Hüseyin’i yanına çağırmış: “Çocuklarım sana emanet, onları boynu bükük bırakma, onlara sahip ol. Oğlum Kasım, kızın Fatma’ya tutkundur; onları sevgilerinden mahrum bırakma, onların iffetini koru. Evlatlarımı sana ve seni de Vacib-ül Vücud olan Allah’a emanet eyledim!” demişti.
Hüseyin, Kerbela çölünde bu son vasiyeti hatırladı. Kerbela çölü kandı, zulümle inliyordu, feryatlar dinmiyordu. Ehl-i Beyt ailesinin figanı hiç dinmiyordu. Bu haletiruhiye içerisinde İmam Hüseyin çadırlara girdi. Eşi Şehribanu ve kardeşi Zeynep oradaydı. Yüzlerine tekrar baktı. Hepsi solmuştu, hepsi yıkılmıştı, hepsi perişandı. Felek cevrücefasını bütün Ehl-i Beyt’e vermişti. “Kızım Fatma’ya gelinlik giydirin” dedi İmam Hüseyin. Kasım delikanlıydı, gençti, yüreğinde bahar rüzgarları esiyordu, henüz yaşama ve gençliğe doymamıştı. Çadırda feryatlar duyuluyordu.
Kasım’ın feryatları geliyordu. Kardeşi Abdullah’ın kanlı cesedi kucağındaydı. Kardeşi Abdullah’ın feryadına savaş meydanına koşmuş, kardeşine ulaşmış, çılgınlar gibi onu kurtarmaya çalışmıştı. Abdullah kan içindeydi, ölümcül yaralar almıştı. Kasım’ın yüreğindeki acıya alem bile titriyordu. İşte Kasım bu haldeydi. Onu da getirdiler çadıra. İmam Hüseyin Kasım’la göz göze geldi. Kasım titriyordu. Ey yüce Allah’ım! Sanki karşısında ağabeyi İmam Hasan vardı. Ne kadar benzerlik bu! İmam Hüseyin yerinden kalktı. Kasım’ın elinden tuttu. Kızı Fatma’nın eliyle birleştirdi ve nikahlarını kıydı. Kasım’a dönerek:
“Sizleri dünyanın kan ağladığı bir günde birbirinize nikah ediyorum. Biliyorum ki biraz sonra senin de şehadetini göreceğim. Ancak buna rağmen sevginiz cennet gibi temiz olsun. Yarın Arş-ı Ala’da birbirinize kavuşursunuz” dedi.
Kasım, dönüp bir kez olsun Fatma’nın yüzüne bakamamıştı, titriyordu… Kasım amcasına sarıldı, ikisi de ağlıyordu. Ehl-i Beyt kadınları hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Kasım tekrar, “Ey amca! Bana da izin ver, şehitlik şerbeti bizim için kurtuluştur. Döndü baktı çadırların önü şehitlerle doludur, tekrar, izin ver bana amca” dedi.
İmam Hüseyin, “Ey yaşama doymamış oğul! Büyük kardeşimin adı seninle anılır, onun kokuları gelir senden. Bana güç ver Allah’ım! Bana güç ver” diyerek inledi. Kasım, “Ey amca! Öyle mahzun olma, biz kanımızla ant içtik. Büyük dedemiz Muhammed Mustafa’nın, dedemiz Aliyy’el Murtaza’nın, babam Hasan’ül Mücteba’nın kanları pahasına kurdukları yolu koruyacağız. Müminin kurtuluşu bizim kanlarımızla olacak” diyerek amcasını teselli etmeye çalıştı.
Bu arada henüz murada erememiş olan gelin Fatma, Kasım’ın yüzüne dahi bakamadan şöyle feryat ediyordu: “Ey Peygamber ecdadı! Kıyamet günü seni hangi makamda arayayım? Ve ne alametle seni bulayım?” Kasım: “Ey henüz açılmamış gül! Beni kıyamet günü parçalanmış gömleğim ve nemli gözlerimle dedelerimin hizmetinde bulursun!” diyerek atını savaş meydanına sürdü. Kasım’ın savaş meydanına gideceğini anlayan Ehl-i Beyt kadınları: “Ey saadet gecesinin ışığı!.. Ey seyitlik güllerinin goncası! Bu emaneti kime bırakıp gidersin?..” diyerek feryat ediyorlardı.
Kasım: “Bizim birleşmemizin vadesi kıyamete kalmıştır, beni mazur görün” diyerek atına atladı, düşman saflarına doğru yıldırım gibi sürdü atını. Arkasındaki feryatları duymuyordu artık Kasım. Fatma gözlerinin önüne geldi, feryatlarını duyar gibiydi. Savaş meydanına geldi, künyesini okudu. Karşısına er diledi. Savaş tecrübesi yoktu, mahzundu ama yüreğindeki isyan ve öfke, onu zapt edilmez bir yiğit yapmıştı.
Karşısına çıkan savaşçılarla vuruşmaya başladı. Başına aldığı darbeden kanlar geliyordu. Bir yandan gözüne akan kanları siliyor, bir yandan da çadırları son kez görmek istiyordu. Bir de içinden: “Amcam ne haldedir, Fatma ne haldedir acep” diye düşünüyordu. Gücü tükenmişti, yaralar almıştı. Atın üzerinde dengesini kaybetti, tutunmaya çalıştı, başaramadı. Attan düşerken feryatlarını çadırlardan duymuşlardı. “Ey amca! Yetiş!” diye İmam Hüseyin’i çağırıyordu.
İmam Hüseyin derin bir tefekküre girmişti. Kasım’ın sesini duydu. Atını düşman saflarının üstüne sürdü. Kasım ortadaydı. Attı kendisini onun üstüne… Kasım’ın gözleri açıktı, ama kandan gözükmüyordu; yüzündeki gülümseme donup kalmıştı…
GÜNDEM
25 Haziran 2026GÜNDEM
25 Haziran 2026GÜNDEM
25 Haziran 2026GÜNDEM
25 Haziran 2026GÜNDEM
25 Haziran 2026GÜNDEM
25 Haziran 2026GÜNDEM
25 Haziran 2026Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.