Cevabı dallanıp budaklanabilecek çok çetrefil bir soru: İktidarı kim değiştirebilir? Ülkelere ve ülkelerin yönetim biçimlerine hatta mevcut yasaları hangi başkanların nasıl yorumlayıp, nasıl uyguladıklarına göre çok farklı cevaplar verilebilir bu soruya.
Mesela; askeri vesayetlerin olduğu ülkelerde Silahlı Kuvvetler, medya patronlarının güçlü olduğu toplumlarda basın, yargı vesayetinde bürokratlar, geri kalmış ülkelerde diktatörler, sömürgelerde emperyal ülkenin gizli servisleri, din kurallarını esas alan ülkelerde mezhep ve cemaat odakları gibi birçok modellemeler yapılabilir. Demokrasilerde esas olan halkın iradesidir. Nitekim padişahlık sisteminden sonra Cumhuriyet’in temelleri atılırken “HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR. KUVVET BİRDİR VE O, MİLLETİNDİR.” demişti Atatürk.
Elbette sistem değişikliklerine aydınların ve toplumun uyum sağlayabilmesi kolay olmuyor. Cumhuriyetimizin 100.yılını geride bıraktık ama demokrasimizi yeterince geliştiremediğimiz de bir gerçek. Dönüp baktığımızda askeri darbelerle yaralanan demokrasi deneyimlerimiz, darağaçlarında sallandırılan devlet adamları ve gençlerimizle hatta katliama uğramıştır. Afrika veya Uzak Asya ülkelerinde daha büyük bedeller ödenmesi, bizdeki askeri darbelerin, darbeci paşaların vebalini hafifletmez, acımızı dindiremez. Sonuçta halkın siyasi tercihleri yok sayılmış, MİLLİ İRADE gasp edilmiştir.
İnsanlar birlikte yaşama standartlarını geliştirirken bunun hukuk normlarını da yeniden düzenlemişler ve modern devlet kurallarını sistemleştirmişlerdir. Gelişmiş ülkelerde halkın devlet yönetimine katılımı demokrasilerin en vazgeçilmez özelliklerindendir. Eksikliklerine rağmen demokrasi, iletişimin ve yönetişimin ulaştığı insan tabiatına en uygun idare tarzıdır.
Ama sonuçta, demokrasinin işlerliği için de; hak ve hukuk, ahlak ve edep kavramlarının yaşaması için de, “halka hizmeti Hakk’a hizmet bilen” devlet adamlarına ve o olgunlukta yetişmiş siyasi kadrolara ihtiyaç vardır.
Ülkemizde son aylarda yaşanan ve haber programlarında ilk sırayı alan gelişmelere baktığımızda maalesef birçok hukuksuz uygulama ile karşılaşmaktayız. İktidarın yargı sopasını kullanarak muhalefet partisi belediyelerine uyguladığı sistematik baskı, halkımız tarafından 80 yıllık demokrasi mücadelemize indirilen bir darbe gibi algılanmaya başlamıştır. Neredeyse her gün bir CHP belediyesine çökülmekte, seçmenlerin tercihi yok sayılmaktadır. Milletvekilleri, belediye başkanları, belediye meclis üyeleri çeşitli tehditlerle veya vaatlerle ikna edilerek transfer edilmektedir. “Milli İrade”, “Halk İradesi” kavramlarına aykırı olan seçilmişlerin görevden alınması, hapse atılması olağan bir olay olarak kabul ediliyor. Oysa Genel ve Yerel seçim sonuçları, ağızlara sakız olan “Milli İrade”nin en önemli göstergeleridir.
Bir AKP’li arkadaşla çay sohbetindeydik. Konu siyasete çevrildi. “Hocam, gördün mü, Üsküdar belediyesi de bize geçti.” dedi. “Sırada başka belediyeler de var!” Nasıl da sevinerek ve gururla söylüyordu bunu. “Sen bunları zafer olarak mı görüyorsun?” diye sordum. Üsküdar AKP’nin kalesiydi. CHP orada Sinem Dedetaş ile bir efsaneyi yerle bir etmişti. Sayın Cumhurbaşkanımız seçim sonucunun açıklandığı gece Kısıklı’daki evinin önünden yaptığı konuşmada; Üsküdar’ı geri almak için o geceden çalışmaya başlamalarını istemişti üzgün seçmenlerinden. Evet Üsküdar geri alındı şimdi. Mutlu mu AKP’liler? Arkadaşımın sevincine bakınca mutlu oldukları anlaşılıyor. Ama yazık! Sandıkta kaybedilen, sandıkla kazanılmalıydı.
Demek ki demokrasi sadece bir aparat bazıları için. Benim verdiğim oyun, sandıkta yaptığım tercihin hiçbir değeri yoksa niye seçim yapılıyor ki? Vali ve Kaymakamlar gibi Belediye Başkanları da atamayla gelsin o zaman.
Hırsızlık, yolsuzluk yapan varsa, hangi partiden olursa olsun yargılansın. Buna itirazı yok kimsenin. Ama suç mahkemede kesinleşmediği müddetçe aylarca, yıllarca insanları içeride tutmanın hak ve hukuk açısından izahı mümkün müdür? 80 ihtilalinde A.Türkeş dahil yüzlerce ülkücü yıllarca cezaevlerinde işkence gördü, yargılandı, sonunda beraat etti. Onların hakkını nasıl ödeyecek bu devlet?!
Ergenekon, Sarıkız, Ayışığı gibi davaların birer Fetö kumpası olduğu anlaşıldı sonradan. Ceza evinde onurlarıyla oynanan, rütbeleri sökülen subayların, öldürülen Kaşif Kozinoğlu ve diğer yiğitlerin hakkını nasıl ödeyeceksiniz? Bütün bu örnekler ortada iken, bizim gibi düşünmeyenlere aynı yöntemlerle aynı acıları yaşatmak insaf ehline, imanlı vicdanlara yakışır mı? “Amaç, araçları haklı çıkarır. Zafer için her yol mübahtır.” diyen Machiavelli’den ne farkımız kalır o zaman!
Olan biteni anlamaya çalışıyorum. Gördüğüm odur ki; “mevcut iktidar, ne pahasına olursa olsun koltuğu devretmeyecek” algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Seçim olacak ama iktidar kendisini zorlayacak bir muhalefete asla nefes aldırmayacak. Bence belediyelerde gerçekleştirilen operasyonlar da bu stratejinin bir parçası. Yani iktidarı rahatsız etmeyecek bir muhalefet. Her şey iktidarın izin verdiği ölçüde var olabilir. Bu nasıl demokrasi diye sorabilirsiniz, Nev-i şahsına münhasır. Yani bize özgü.
O zaman yukarıdaki sorunun da tek cevabı olabilir; iktidarı ancak iktidar değiştirebilir. Yani R.T.Erdoğan isterse tüm milletvekillerinin üstünü çizip, yeni isimlerle, farklı bir kadro ile karşımıza çıkabilir. Kimsenin gıkı bile çıkamaz. Hatta adaylıktan vazgeçip yerine bir başka ismi de aday gösterebilir. Muhalefet adayının kazanma ihtimali güçlenirse, hükümet sisteminde yeni düzenlemelerle yeni başkanın hareket alanı ve imkan kabiliyetini bile sınırlandırabilir.
Ankara B.Ş.Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın saray ziyareti bu plana dahil midir, bilemem. Ama tekrar ediyorum; böyle bir hükümet sisteminde bu iktidarı ancak bu iktidar değiştirebilir.
GÜNDEM
16 Eylül 2026GÜNDEM
16 Eylül 2026GÜNDEM
16 Eylül 2026GÜNDEM
16 Eylül 2026GÜNDEM
16 Eylül 2026GÜNDEM
16 Eylül 2026GÜNDEM
16 Eylül 2026Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.