İlim adamlarını bir ülkenin ışık kuleleri olarak görürüm. Onların çalışmaları hem mazideki değerlerin nesilden nesile aktarılmasını sağlar hem de yarınlar için yeni ufuklar açar. Biz kültür hazinelerimizi onların rehberliğinde yeniden keşfeder, milli benliğin kılcal damarlarını besleyen ve bize ait ruhun oluşmasını sağlayan edebiyat ve sanat eserlerindeki o derin zevkin farkına onlar sayesinde varırız. Gerçek medeniyet, edebiyat ve sanattan doğar çünkü.
Ahmet Hamdi Tanpınar ”Bazen düşünüyorum, ne garip mahlûklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?” der. Buradaki ironi sıradan insanlar için bir gerçekliktir. Dostlar,“ Bunca boş konuşan insanın arasında, dilsiz olmak engel değil, devrimdir.” diyen Özdemir Asaf haksız mıdır? Kim bilir belki ilim adamları bu düşünceyle kalabalıklardan kaçıp kütüphanelere sığınırlar. İyi ki de öyle yapıyor ve eserleriyle “Nesillerin Ruhu” nu yeniden yoğuruyorlar.
A. H.Tanpınar da, Mehmet Kaplan da edebiyat dünyamızın ve akademinin zirve isimleriydi. Tanpınar’a yetişemesek de Mehmet Kaplan’ın talebesi olmakla öğündüm öğretmenlik hayatım boyunca. Düşünün bir kere; hocamız Mehmet Kaplan Tanpınar’ın öğrencisi, Tanpınar da Yahya Kemal Beyatlı’nın. İsimlerini anarken ve rahmet okurken bile heyecanlanıyorum. Biz öğrenciyken ülkemizde bir elin parmakları kadar az üniversite vardı. İstanbul Üniversitesi adeta ilim dünyamızın kutup yıldızı gibiydi. O dönemde akademik kadro çok donanımlı, hocalarımız TÜRKOLOJİ alanında dünya çapında saygın isimlerdi.
Çemberlitaş Kubbealtı Cemiyeti’nde düzenlenen cumartesi sohbetinin konuğu Prof. Dr. Abdullah Uçman bir vefa örneği göstererek “Vefatının 40.Yılında Hocam Mehmet Kaplan” konulu bir sunum gerçekleştirdi. Biz de Türkoloji’den sınıf arkadaşlarım İhsan Köse, Meral Atçakan ve Müslim Ülgen ile birlikte oradaydık. Sayın Uçman’ı dinlerken öğrenci olduğumuz yıllar canlandı gözümde. Mehmet Kaplan bir dersinde “Her birimizin bir macerası vardır. Zaman, hayatın ta kendisidir.” demişti. Bir başka dersinde de “Her insan kaderin mahpusudur. Kader bizi çevirir.” diyordu.
Sevgili Uçman hoca hemşehrimdir, Edirne’lidir. Daha da ilginci Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü seçmemde onun yönlendirici tavsiyeleri etkili olmuştur. O yıllarda üniversitelere kayıt sistemleri bugünkünden farklıydı. Sınavda aldığımız notlar nereye yetiyorsa o okula kayıt yaptırabiliyorduk. Puanlarım beklemediğim kadar yüksekti. Siyasal Bilgiler bir tek Ankara Üniversitesi’nde vardı. Uzak olsa da özlemim gerçekleştiği için çok mutluydum. Gittim ön kayıt yaptırdım. Dönüşte Uzunköprü’lü ilkokul öğretmeni İlhan Ergül ile buluştuk. O beni Abdullah Uçman ile tanıştırdı.
Abdullah Türkoloji’de okuyordu ve ikinci senesiydi. “İstanbul memlekete daha yakın. Ulaşım daha kolay. Ankara Üniversitesi’nde anarşist eylemler daha fazla. Burada yer sorunu da olmaz. Biz evde dört arkadaşız, sen de bizimle kalırsın.” dedi. Benim Türkoloji maceram da böyle başlamıştı. Fatih’teki evde iki yıl aynı odayı paylaştık. Gerçekten disiplinli bir öğrenciydi. Severek çalışıyor, planlı okumalar yapıyordu. Ben evden ayrılı o son sınıftaydı.
Şimdi Ana Bilim Dalı diyorlar. Eski yıllarda Kürsü deniliyordu. Türkoloji’de dört kürsü bulunuyordu. Mehmet Kaplan Yeni Türk Edebiyatı Kürsü Başkanıydı. İkinci yılın başında bölümüne mülakatla öğrenci seçiyordu. İstanbul’da bir taşralıydık. Ne olursa olsun şansımı deneyecektim. Ünlü hocaların karşısında heyecandan kalbim yerinden fırlayacak gibi olmuş, telaşımı belli etmemek için dualara sığınmıştım. Sonuçta talih yüzüme gülmüş, seçilen yedi kişiden biri olmuştum. Kaplan hocayla üç yıl sürecek yolculuğum ve tez çalışmam o gün başlamıştı. Yanılmıyorsam 1973 yılı idi. 10 Kasım Atatürk’ü Anma İl Programı İst. Ünv. Dr. Cemil Bilsel Salonu’nda yapılacaktı. Gençliğe Hitabe’ yi okuma görevini Kaplan hoca bana tevdi ettiğinde ne yapacağımı şaşırmıştım. 1000 kişilik salonda TRT kamerasının önünde ben okuyacaktım. Ne diyeceğimi şaşırmış, paniklemiştim. Sadece “ama hocam” diyebildim, sözümü kesti hemen ve “Bu salonda bu ulvi görev kaç gence nasip olur evladım. Bizi mahcup etmeyeceğine, vurgulu ve güzel okuyacağına inanıyorum ben.” deyince direnememiştim. Oysa utangaç, sıkılgan bir öğrenciydim. Daha da ilginç olanı söylemeliyim. Mezuniyete yakın günlerde iki defa asistan kalmam için teklif yapmış, başka düşüncelerle hocamın bu muhteşem ilgisine de olumlu cevap verememiştim. “Kadere mahpus olmak” bu olsa gerek.
Abdullah Uçman’ın kürsüsü başkaydı. Doktora için okulda kalmış, Türkiyat Kütüphanesinde göreve başlamıştı. Ben tez çalışmamı Beyazıt Kütüphanesinde yapıyordum. Pek karşılaşmıyorduk. Bir gün ayaküstü sohbetinde “Kaplan hoca keşke o teklifi bana yapsaydı. Yeni Türk Edebiyatı kürsüsü asistanlığını seve seve kabul ederdim.” demişti. Allah gönlüne göre vermiş, dileği gerçekleşmiş, sonraki yıllarda Kaplan’ın asistanı olmuştu. Yıllarca sessiz ve derinden çalışmış, edebiyatımıza çok önemli eserler kazandırmış, kendisi gibi başarılı gençlerin yetişmesine rehberlik etmişti.
Abdullah Uçman artık sahnede, çalışmalarıyla gönüllerdedir. Vefalı insanlara kader de vefalı davranır. Kaplan Tanpınar’ı yeniden ihya etti. Görüyoruz ki benim Edirne’li hemşehrim Prof.Dr. Abdullah Uçman da hocasına vefasını, onun hayatını ve eserlerini tanıtan güzel bir kitap ve her mahfeldeki sohbetleriyle gösteriyor.
Ruhun şad, mekanın cennet olsun Kaplan hocam. Ömrün uzun, çalışmaların daha da görkemli olsun Uçman hocam.
GÜNDEM
28 Ocak 2026GÜNDEM
28 Ocak 2026GÜNDEM
28 Ocak 2026GÜNDEM
28 Ocak 2026GÜNDEM
28 Ocak 2026GÜNDEM
28 Ocak 2026GÜNDEM
28 Ocak 2026Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.