Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Edirne Şubesi, Kapitülasyonların Kaldırılması’nın 103’ncü yılını yayınladığı mesajla kutladı.
Şubeden yapılan açıklamada, “Kapitülasyon, bir devletin kendi ülkesinde başka bir devlet veya devletlerin vatandaşlarına tanıdığı ekonomik, siyasi, hukuki ve sosyal ayrıcalıklar bütünüdür” denildi.
Açıklamanın devamında şunlara yer verildi:
“Osmanlı’da kapitülasyonlar yabancılara tanıdığı başlıca ayrıcalıklar tanıyordu; Yabancı tüccarlardan daha az gümrük vergisi alınması ve Osmanlı pazarında yerli üreticinin rekabet gücünün kırılması, Osmanlı topraklarında suç işleyen yabancıların kendi ülkelerinin konsoloslukları tarafından yargılanabilmesi (konsolosluk mahkemeleri), Yabancı devletlere Osmanlı sınırları içerisinde dini, kültürel ve eğitim kurumları açma hakkı verilmesi olarak özetlenebilir.
Osmanlı’nın ekonomik olarak dışa bağımlı hale gelmesine ve devletin çöküşüne zemin hazırlayan bu ayrıcalıklar, 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti tarafından tamamen ve kesin olarak kaldırılmıştır.
Avrupalı devletlerin bu ayrıcalıklar düzenini Osmanlı Devleti üzerinde uygulanmasından Osmanlı Devleti’nin büyük zarar grmüştür. Osmanlı Devleti’nde kapitülasyonlara “Muahedat-ı Atika”, “Uhud-ı Atika” veya “İmtiyazat-ı Atika” gibi adların verildiği görülmektedir.
Kapitülasyonlar, Osmanlı’nın ilk olarak 1535 yılında Fransa’ya verdiği ve yedi kez yenilendikten sonra süresiz hale getirilen ayrıcalıklar ile başlamış, fethettiği yerlerde işgalci değil de kalıcı olmanın bir ilkesi olarak uygulamıştır.
Kapitülasyonlar, “Avrupalı devletlerin kendi ülkeleri dışındaki sürekli ya da geçici olarak bulunan yurttaşlarının, ülkesinde bulundukları devletin yetkilerinin dışında kalmak ve kendi devletlerinin yetkisine bağımlı olmak biçiminde elde ettikleri ayrıcalıklar ile ticaret ve gümrük konularında elde ettikleri kolaylıklar ve imtiyazlar” olarak tanımlanabilir. 16.yy’dan itibaren Avrupalı güçlerle Osmanlı Devleti arasında imzalanan anlaşmaları ifade eder.
Osmanlı Devleti’nin kapitülasyon antlaşmalarıyla Avrupalı devletlerin yurttaşları Osmanlı topraklarında birçok kişisel, adli ve ticari imtiyazlar elde etmişlerdir. Bu imtiyazlar şu şekilde sıralanabilir:
Kişisel İmtiyazlar: Yabancılar kendi din ve mezheplerine ait kiliselerde serbestçe ibadet edebilirlerdi. Kendi dinsel yöneticilerini rahatlıkla seçtikleri gibi, bu din adamlarının mabetleri içinde ve dışında dokunulmazlıkları da bulunurdu. Mevcut kiliseleri onardıkları gibi, yeni kiliseler de inşa edebilirlerdi. Yabancılar Osmanlı ülkesinde istedikleri yerde (Mekke ve Medine hariç) hiçbir kayda bağlı olmadan oturabilirler, suç işleseler bile sınır dışı edilmezler, serbestçe ticaret yapıp istedikleri malları alıp satarlardı. Yabancıların bulundukları ev, iş yeri ve ticarethanelerine ne olursa olsun konsoloslukların bir tercümanı hazır bulunmadıkça girilemez ve arama yapılamazdı. Konsoloslar tercüman ve kavaslarla birlikte bütün konsoloshane memurları imtiyazlardan yararlanırdı. Yabancılar kendi okullarını açıp buralarda istedikleri gibi eğitim ve öğretim yapabilir, ders içeriklerini kendileri belirleyebilirdi. Bu imtiyazlara kendi sağlık kuruluşlarını kurmaları da dahildi. Bu sağlık kuruluşlarında kendi doktorları aracılığıyla da imtiyaz elde edebilmekteydiler.
Adli İmtiyazlar: Osmanlı’daki yabancıların kendi aralarındaki davaların yargısı konsoloshanelerdeki hâkim ve mahkemelerin yetkisi altındaydı. Osmanlılarla olan davalar ise mahkemelerde ancak yabancının bağlı bulunduğu konsolosluğun tercümanı huzurunda görülürdü. Eğer tercüman gelmemiş veya davayı bırakıp gitmişse dava olduğu gibi kalırdı. Yabancıları gözetim hakkı konsoloslara ait idi. Tercüman olmadıkça suçüstü durumunda bile kişi, gözetim altına alınamazdı. Mahkûm edilen yabancı, cezasını, Osmanlı hapishanelerinde değil konsolosluklarının hapishanelerinde çekerdi. Her türlü adli tebligatlar konsolosluklarca yapılırdı.
Ticari İmtiyazlar: Yabancıların ticari imtiyazları onların bütün vergilerden muaf tutulmalarıydı. Sadece gayrimenkul vergileri, ithalat ve ihracat vergilerini kendi devletlerinin Osmanlı’ya izin verdikleri derecede öderlerdi. Rahatlıkla ticaret yapabildikleri gibi Osmanlı karasularında gemi işletmeciliği, yolcu ve eşya naklini de ellerinde bulundururlardı. Özellikle kıyı bölgelerinde yabancıların postane açma hakkı vardı. Yabancılara gelen ve giden her türlü mektup, telgraf ve paketler hükümet ve yerel yönetimler tarafından denetlenemezdi.
İslam hukukunun geçerli olduğu Osmanlı Devleti’nde, İslam yasaları sadece Müslümanlar üzerinde uygulanmaktaydı. Müslüman olmayan Hıristiyan, Musevi ve diğer kimselere İslam hukuku kuralları uygulanmayarak, kendi dinlerine göre işlem yapılması kabul edilmişti. Osmanlı ülkesinde bulunan Avrupalı devletlerin vatandaşlarına kendi devletlerinin yasalarına uygun olarak davranma hakkının verilmesinde bu dinsel farklılığın etkisi vardır.
Sevr Antlaşması’nın kapitülasyonlarla ilgili maddeleri 261. ve 317. maddeler arasındadır. Buna göre; “Kapitülasyonlar, 1 Ağustos 1914’ten evvel, bunlardan doğrudan doğruya veya dolayısıyla istifade eden devletler menfaatine yeniden tesis edilecek ve 1 Ağustos 1914’ten evvel bunlardan istifade etmeyen müttefik devletlere de temsil edilecek; yabancı postaneler yeniden açılacak, muahedelerden sayılanlardan başka hangilerinin meriyete geçmesi lazım geldiğini devlete bildirecekler” denilmiştir.
Ayrıca Sevr’de 141. madde ile azınlık okullarına, devletin hiçbir müdahalesinin olamayacağı, yabancı şirketlerin tüm haklarının geri verileceği de belirlenmiştir. Kısaca, Sevr Antlaşması’nda Osmanlı Hükümeti tarafından kapitülasyonların kaldırılması, eksiltilmesi ve değiştirilmesi yolunda çıkarılmış olan bütün kanunlar, kararnameler, nizamname ve talimatnameler hükümsüz sayılmıştır.
Atatürk, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında kapitülasyonların Osmanlı’yı nasıl bağımlı hale getirdiğini şöyle anlatmıştı: “Osmanlı Devleti, gerçekte ve fiili olarak bağımsızlıktan mahrum bir duruma getirilmişti. Gerçekten bir devlet ki kendi halkına koyduğu bir vergiyi başkasına koyamaz, gümrüklerini, vergilerini milletin ve memleketin ihtiyaçlarına göre düzenlemesi yasaktır. Ve bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur, böyle bir devlete bağımsız denilemez.” demiştir. Mustafa Kemal ve arkadaşları kapitülasyonlar ortadan kalkmadan tam bağımsızlığa kavuşamayacaklarının farkındaydılar. Bu nedenle Lozan’a giden heyete verilen talimatlardan birisi de kapitülasyonların kesinlikle kaldırılması idi.
Kapitülasyonların hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ve genel olarak ortadan kalkması, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile mümkün olabilmiştir. Şüphesiz bu sonucun elde edilebilmesi büyük mücadeleleri gerektirmiştir. İsmet Paşa’nın sert ve kararlı tutumu sayesinde kapitülasyonlar Lozan Antlaşması ile kayıtsız şartsız ortadan kaldırılmıştır. Antlaşmanın 28. Maddesi; “Yüksek âkit taraflar, Türkiye’de kapitülasyonların bütün nokta-i nazarlardan tamamen ilgasını her biri; kendisine taallûku cihetinden kabul ettiklerini beyan ederler.” hükmünü getirmiştir. Bu arada Lozan Antlaşması’na taraf olmayan devletler de sonradan değişik vesilelerle ve özellikle gümrük ve ticaret antlaşmaları düzenlemek yoluyla kapitülasyon ayrıcalıklarının sona erdiğini kabul etme yoluna gitmişlerdir.
Kapitülasyonların Osmanlı Devleti üzerine oldukça kötü etkileri olmuştur. Kapitülasyonlar, Osmanlı Devleti’nin ekonomik gücünü sarsmış, yerli sanayii çökertmiş, ticaretin dengesini bozmuş, bütçe açığını arttırmış ve borçlanmayı hızlandırmıştır. Osmanlı Devleti’nin ekonomisinin bozulması ile birlikte, çıkan isyan ve savaşlarla hızlanan bir süreçle çöküşe doğru gidilmiştir. Kapitülasyonların Lozan’da tasfiye edilişinin önemi oldukça büyüktür. Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsız olması ancak kapitülasyonların kaldırılması ile mümkün olmuştur. Bu sayede uluslararası ortamda prestij ve etkinlik artmış, siyasi, adli ve ekonomik alanlarda tam bağımsızlık kazanılmış ve gelecek olumlu gelişmelerin yolu açılmıştır.
Özellikle adli kapitülasyonlar konusundaki anlaşmazlık nedeniyle Lozan görüşmeleri kesildi. Birkaç ay aradan sonra görüşmeler tekrar başladı. Sonunda Lozan Antlaşması’nın 28. maddesi ile kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı. Böylece dinsel temelli çok hukuklu sistem yerine din ve ırk farkı gözetilmeksizin bütün Türk yurttaşlarının aynı laik/çağdaş tek hukuka bağlı olmaları sağlandı.(Md.39). Böylece konsolosluk mahkemelerine ve Patrikhane’nin idari ve medeni kanunla ilgili yetkilerine son verildi. Bu arada Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlık için tanıdığı hakları Yunanistan’ın da kendi topraklarındaki Müslüman azınlığa tanıması sağlandı (Md. 45). Böylece Batı Trakya Türklerinin hakları da güvenceye alındı. Lozan’da kapitülasyonlar kaldırıldığı içindir ki; daha sonra ayrıcalıklı yabancı şirketler satın alınıp millileştirilebildi. 1929’dan itibaren gümrük tarifeleri belirlenebildi. Yabancı okullar denetlenebildi. Bu okullarda Türkçe dersi okutulabildi. Türkiye yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olabildi. Kendi madenlerini kendisi çıkarıp işleyebildi.
Türkiye Lozan’da kabotaj hakkını da elde etti. Böylece denizlerde de bağımsızlık sağlandı. Sonuçta Lozan’da kapitülasyonları kaldırarak Osmanlı’nın yüzlerce yıllık tüm bağımlılıklarından kurtulduk; “tam bağımsız” ve “laik” Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini Lozan’da attık.” Haber Merkezi
GÜNDEM
22 Temmuz 2026GÜNDEM
22 Temmuz 2026GÜNDEM
22 Temmuz 2026GÜNDEM
22 Temmuz 2026GÜNDEM
22 Temmuz 2026GÜNDEM
22 Temmuz 2026GÜNDEM
22 Temmuz 2026