1. Hz. Hüseyin’in Kardeşi Hazreti Abbas
İmam Hüseyin’in kardeşi Hz. Abbas, kahramanlığıyla tanınıyordu. Uzun boylu, geniş omuzlu; karşıdan bakınca babasına, yani Hz. Ali’ye benziyordu. İmam Hüseyin’in bayraktarı idi. Bütün yakınlarının, Ehl-i Beyt dostlarının tek tek şahadetini gördü. Abbas, Kerbelâ Sultanı olan o Hazretin rikâbına yüz sürüp:
“Ey sabır ve tahammül gemisinin kaptanı! Ve ey teslim Kafı’nın anka kuşu! Benim için de, yüksek âlemlerde bayrağımı dalgalandırıp, ukbaya göç etmek zamanı geldi!”
diyerek savaş meydanına gitmek için niyazda bulundu.
Ali oğlu Abbas, İmam Hüseyin’den izin alıp düşman saflarının önüne geldi. Adını, sanını söyledikten sonra şöyle haykırdı:
Bu sözleri işiten Yezid’in askeri arasında bir huzursuzluk başladı, yaptıklarından pişman olanlar mırıldanmaya başladı. Bunu fark eden komutanlar, fitne kopmasından korkarak derhal Abbas’ın karşısına geçerek, “böyle bir talebin yerine getirilemeyeceğini” söylediler. Bu cevabı alan Abbas, tekrar İmam Hüseyin’in yanına dönüp durumu kendisine bildirdi. Bu arada Ehl-i Beyt arasında bulunan çocuklardan: “Susuzuz! Susuzuz!” diye feryatlar yükseliyordu.
Hazret-i Abbas, çocukların bu feryatlarını duyuyordu; yüreğindeki o büyük acıya, isyana mani olamıyordu. Küçücük yavruların susuzluk feryatlarını, kadınların çaresizliğini, yaralıların: “Medet ey Allah’ım medet, Muhammed, Ali aşkına bir yudum su” diye feryat edip ağladıklarına tanık oluyordu.
Hz. Abbas’ın dayanacak gücü kalmamıştı. Kardeşi İmam Hüseyin’e gidip izin istedi. “İzin ver şu yavrulara biraz su getireyim. Düşman ordularını yarar geçerim” demişti. İzin aldı, atına atladı. Onca zulüm yaşamıştı ki, onca şahadet görmüştü ki; ölüm nedir ki, kurtuluş olmuştu artık ölüm. “Susuzuz! Susuzuz! Allah aşkına susuzuz!..” diye inliyordu çocuklar ve kadınlar. O, sadece bu feryatları duyuyordu.
Kademe kademe sarılan Yezid’in ordusunu yardı geçti, Fırat’a vardıklarında “Ukap” adlı atından kanlar damlıyordu. Yaralar almıştı o cins Arap atı. Atıyla birlikte Fırat Nehri’ne girdi. Abbas’ın susuzluktan dudakları çatlak çatlaktı. Çöllerde günlerdir susuzluk çekiyorlardı, ciğerleri parçalanıyordu. Avucunu doldurdu, dudaklarına kadar götürdü; o an gözlerinin önüne İmam Hüseyin’in küçük kızı Sakine geldi, diğer yavruların feryatları geldi. Susuzluktan taşların soğukluğuyla susuzluğunu gidermeye çalışan yavrular geldi, inim inim inleyen hastalar geldi.
“Ya Rabbim! Affet beni, onlar susuzluktan feryat ederlerken ben nasıl su içerim ki!”
Tulumunu doldurdu, sol omzuna astı, yüzüne su serpti; suyun serinliğini tâ yüreğinde hissetti. Fırat’a baktı, hüzünlü hüzünlü akıyordu. Sanki o da utanıyordu, amaçsız akışından…
Oysa az ileride su feryatları vardı, ağıtlar vardı, ölümler vardı, tarihin sayfalarına yazılacak mezalim vardı. Abbas, atını mahmuzladı, çadıra doğru yıldırım gibi gidiyordu. Yezit askerleri görmüşlerdi, bağırdılar: “Bırakmayın, saldırın!…”
Abbas, elinde kılıç, başında daireler çizerek düşmanı yarmaya çalışıyordu: “Medet! Medet ey Allah’ım medet, bana yardım eyle…”
İmam Hüseyin, çadırlardan Abbas’ın sesini duymuştu, ayağa kalktı: “Yarab! Yardım eyle Abbas’ıma” diye yalvardı. Abbas unutmuştu kendini, tek amacı, masumlara suyu yetiştirmekti. Bir haramzade pusudan çıktı, bir kılıç darbesiyle sol kolunu kopardı. Tulumu sağ omzuna aldı, atını mahmuzladı. Atı da sanki suyu yetiştirmek için şahlanıyordu. İkinci bir kılıç, onun diğer kılıç tutan kolunu da kopardı. İki kolu da yoktu Abbas’ın. Amcası Cafer-i Tayyar’ı hatırladı. Mute Harbi’nde ordu komutanı iken onun da iki kolunu koparmışlardı. Peygamber Efendimiz, “Kolları yerine, cennette ona kanat verildi” diye buyurmuştu. Abbas, bunları düşünerek hiç metanetini kaybetmedi.
“Ya Rab! Çocuklara söz verdim, bana yardım eyle” diye inledi. Tulumu ağzına aldı, atını doludizgin sürüyordu Abbas. Bir ara bacaklarında serinlik hissetti, tulum delinmişti; ok atıldığını bile hissetmemişti, al kanlara bürünmüştü. Çöl olanca sıcaklığıyla yakıyordu. Acılar yakıyordu, umudu tükenmişti.
“Hangi yüzle gideyim!” Atın üzerinde titriyordu, dengesini sağlayamıyordu, gücü tükenmişti; çadırdakiler gözünün önüne geliyordu. “Ya Rabbi! Bu ne beladır ki Ehl-i Beyt’e bir damla su nasip olmaz!”
O sırada bir nida geldi ki: “Ey Abbas! Ahiret derecelerini elde etmek kolay olmaz. Tanrı yoluna girmiş olanlardan hiçbirisi, cefa çekmeden meramını elde edemez” diye sesleniyordu. Abbas’ın gözleri görmez olmuştu, karanlıklar âlemi bu muydu? Atından düşerken bağırdı: “Ya Rabbi! Edrikni! Edrikni! (Ey kardeşim! Kardeşini bul!)”
Mazlum Hüseyin, bu çağrıyı duyunca Abbas’ın imdadına yetişmek için derhal atına atladı, yıldırım gibi sesin geldiği yöne sürdü. İnen darbeler Abbas’ı at üstünden düşürmüştü, etrafını sarmışlardı. İmam Hüseyin, yıldırım gibi üzerlerine sürdü atını ve yere atladı. Abbas kanlar içinde, kolsuz yatıyordu.
İmam Hüseyin’in feryadı, Kerbelâ çöllerinde yankılandı. O vakit İmam Hüseyin: “Şimdi belim kırıldı!” diyerek öyle bir ah çekti ki, Kerbelâ toprağını titretti. Abbas’ı kucağına aldı, metanetine hâkim olamadı, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Abbas’ın gözleri açıktı, kandan gözükmüyordu. Ağzında hâlen su tulumunun ipi vardı. “Medet!… Medet senden olsun Ey Allah’ım.”
2. Hazreti Ali Ekber
Hz. Hüseyin’in kimsesi kalmamıştı. Eli silah tutan herkesin şahadetini tek tek gördü, tek tek yaşadı. Her şahadette onlarla birlikte bin kez şehit oldu. Ölümün karanlık yüzünü binlerce kez gördü ve tattı. Kerbelâ demek gözyaşı demekti, figan demekti, ağıt demekti, kan ve zulüm demekti. Bu zulmü İmam Hüseyin, tâ yüreğinde hissediyordu. Çöl çok sıcak ve çok bunaltıcıydı. Çadırların arkasına döndü ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Her taraf şehit kanlarıyla sulanmıştı. “Ah dedem Muhammed! Ah babam yiğit Ali! Neredesiniz?”
İmam Hüseyin’in oğlu Ali Ekber karşısındaydı. Henüz 18 yaşındaydı; gençti, yakışıklıydı. Büyük dedesi Hz. Muhammed’e benziyordu. Rivayet ederler ki, Ali Ekber henüz on sekiz yaşında olup sümbül kokulu saçları, yanağının gülleri üstüne gölge salmakta idi ve etrafındaki lâle bahçeleri taze menekşelerle süslenmişti. Ne zaman ki Resulullah’ın sesini ve sözünü duymayı arzulasalar onu konuştururlardı. Ne zaman ki kâinatın efendisinin yüzünü görmeyi arzulasalar, onun yüzünden sevinç nurları aksettirirlerdi.
Ali Ekber: “Ey Baba! Ben o kadar zulüm, o kadar kan gördüm ki, benden başka eli silah tutan kalmadı. Senin şahadetini görmek istemiyorum, buna dayanamam, bana izin ver baba” diyerek savaş meydanına çıkmak için izin istedi.
İmam Hüseyin: “Ey oğul! Senin gördüklerini ben yaşamadım mı, ben görmedim mi? Her şehidin şahadetinde ben de milyon kez şehit oldum oğul! Hani nerede Abbas, hani nerede Kasım, hani nerede Hür! Hepsi kefensiz olarak şurada yatıyorlar oğul!… Var git zırhını getir, seni kendi ellerimle giydireceğim oğul” dedi.
İmam Hüseyin, babasının yeşil sarığını oğlunun başına giydirdi; yine babasından yadigâr kalan kemeri oğlunun beline bağladı, saçlarını düzeltti, zırhını giydirdi. Kız kardeşi Zeynep ve annesi Şehriban bu manzarayı görünce feryatlara başladılar. Sarılmışlardı Ali Ekber’e, İmam Hüseyin sarılmıştı oğluna. Dudakları çatlak çatlaktı, alev alev yanıyordu. Annesi Şehriban bırakmak istemiyordu. Annesinin ve halasının ellerini yüzüne sürdü, atına atladı ve doludizgin düşman saflarının üzerine sürdü atını.
Ali Ekber, her tarafı dolaşıp kahramanlıklar gösterdikten sonra Yezid ordusunun önüne gelip adını ve sanını söyledikten sonra şöyle seslendi:
diyerek öyle bir nâra attı ki, Ali Ekber’in acıyla söylediği bu sözler düşman safları üzerinde etki yapmıştı. Hiç kimse Ali Ekber’in karşısına çıkmak istemiyordu.
Ali Ekber, daha fazla beklemeden düşman saflarının içerisine daldı, kahramanca dövüştü; bu arada yaralar da almıştı. Babasını ve Ehl-i Beyt kadınlarını bir daha görebilmek için atını çadırlara doğru sürdü. Babasının yanına gelince: “Babacığım! Susuzluk beni helak ediyor. Ve demirlerin ağırlığı altında eziliyorum! Eğer bir damla su ile ateşimi yatıştırmış olsaydım, düşman askerini tufana boğardım!” diyerek feryat ediyordu.
Hz. İmam Hüseyin, mübarek elleriyle oğlunun yüzünü tozlarından temizledi. Ali Ekber, tekrar savaş meydanına döndü ve peş peşe pek çok düşman askerini saf dışı bıraktıktan sonra, üzerine gelen onlarca düşman askerinin savurduğu kılıç ve mızrak darbeleriyle pek çok yaralar almıştı. Buna rağmen, hiç telaş etmeden aynı dedesi Murtaza gibi savaşıyordu. Bir ara aldığı yaraların acısı ile inledi: “Ah Kerb-ü Belâ ah..! Ah susuzluk ah!..”
Henüz atın üzerindeydi Ali Ekber, henüz düşmemişti. Çadırlara döndü baktı. Anasını düşündü, “babam ne haldedir” dedi. Sürdü atını çadırlara doğru, viran olmuştu. Kanlar içindeydi, başını kaldırıp çadırları görmek istedi, kanlar sızıyordu yaralarından. Gözleri görmez olmuştu, attan düşmek üzereyken bağırdı: “Edrikni baba! Edrikni baba!..”
İmam Hüseyin feryadı duymuştu. Evladının sesini duyabilmek, son bir kez daha duyabilmek için kendinden geçmişti. Feryatla atına atladı, hızla sürüyordu; Ali Ekber’ine yetişmek istiyordu bir an önce. Son kez bir daha bağrına basmak istiyordu oğlunu. Atı, Ali Ekber’in başındaydı, bırakmıyordu onu. İmam Hüseyin feryatla atından indi: “Yetiştim oğul, yetiştim!” diyerek kucakladı oğlunu, yüzündeki kanları sildi, başını kucağına aldı; artık dayanamıyordu. Kerbelâ çölleri inliyordu, feryatları duyuyordu. Ali Ekber gözlerini açmaya çalıştı, son kez babasını görmeye çalıştı, ağzını açtı… “Baba, su, su…” diyebilmişti.
İmam Hüseyin yüzüğünü çıkardı, dudaklarına değdirmeye çalıştı. “Sabret ey ciğer köşem sabret! Senin için Kevser suyu hazırdır!” diyerek oğlunu teselli etmeye çalıştı. Ali Ekber bu müjdeyi alınca, tekrar atına atlayıp düşman saflarının içine sürdü. Ancak düşman aman vermiyor, kudurmuşçasına saldırıyorlardı. Bu gidiş onun sonu olmuştu; pek çok yara almıştı, artık dayanamıyordu. Atından düşmek üzere iken, “Ey babacığım! Beni bul!” diye feryat etti.
Hz. İmam Hüseyin, o mazlumun feryadını duymuş, ihtiyarsız olarak savaş meydanına koştu ve o selvi boyluyu topraklar üzerinden kaldırıp çadırlara götürdü. Yanağını yanağına sürerek, “Ey gönlümü bağladığım oğul!.. Ne olur biraz konuş” diye oğluna sesleniyordu. İmam Hüseyin’in feryadına çöl isyan ediyordu. Ali Ekber’in kanlı vücudu, cansız olarak kucağındaydı. İmam Hüseyin kaldırdı başını havaya, açtı ellerini: “İnna Lillah ve İnna İleyhi Raciun” (Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz).
3. Altı Aylık Kerbelâ Şehidi Ali Asgar
Hz. İmam Hüseyin’in yanında savaşan can dostları ve aile efradı teker teker şahadet şerbetini içmişlerdi. Yavaş yavaş sıra İmam Hüseyin’e geliyordu. Sabahın erken saatlerinde başlayan kanlı savaş, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Artık Hüseyin’den başka savaşabilecek kimse kalmamıştı. Çünkü vefalı dostların tümü, az önce arka arkaya aşk diyarına doğru süzülmüşlerdi. İmam Hüseyin, yavaş yavaş çadırlara doğru yürürken Ehl-i Beyt hanımlarına sesleniyordu:
“Ey Sakine, ey Fâtıma ve ey Zeynep! Allah’ın selamı size ve yanınızdaki diğer Ehl-i Beyt’ime olsun. Bu, benim size olan son selamım, sizinle son görüşmemdir. Bilesiniz ki, artık hüzün defteri size yeni yeni sayfalar açacak, keder size daha da yakınlaşacaktır!..”
İmam Hüseyin daha fazla dayanamamış, son sözlerinden sonra ağlamaya başlamıştı. Bu sözler, aynı zamanda onun hazin sonunun da habercisiydi. Gözyaşları Kerbelâ sahrasında kaybolup giderken herkes susmuştu. Ne var ki bu suskunluk fazla sürmemiş; düşman saflarındaki kahkahalar, küfürler ve çirkin çığlıklarla tekrar bozulmuştu. Onların bu çirkin saldırıları Kerbelâ’yı kuşatmışken İmam Hüseyin, çadırların hemen önlerinde toplanan birkaç şehidin yanı başındaydı. Buruk bir dille, onların huzurunda feryadını tazeliyordu:
Hz. İmam, Allah’a şikâyetini böyle dile getirmeye, acısını böyle dindirmeye çalışıyordu. Çünkü yarenlerinin, biricik yavrularının ve can dostu yakınlarının cansız bedenleri onu pek çok hüzünlendirmiş, yasa boğmuştu.
O, şimdi kendi çadırına yönelmiş, Ehl-i Beyt’ine uyarılarda bulunuyordu: “Gördüğünüz ve göreceğiniz cefalar karşısında sabredin. Yüksek sesle ağlamayın. Düşman sesinizi duyup da sevinmesin sakın!” Sonra, kız kardeşi Zeynep’e döndü: “Hatırlıyor musun; sana hep derdim ‘Sonsuz hayat sahibi yalnız Allah’tır’ diye. Ey kardeşim! Benden sonra kadınlar ve çocuklar sana emanet!”
Kardeşi Zeynep ve muhterem kızı Sakine, o an ağlamaya başlamışlardı. Onlar çok iyi biliyorlardı ki, Hz. Hüseyin meydana çıktıktan sonra bir daha geri dönmeyecekti. Onun da diğer şehitler gibi paramparça edileceğini, atların altında lime lime edileceğini ve şahadet şerbetini içip sonsuz diyara doğru uçup gideceğini biliyorlardı. Bu ayrılık ateşi onları tamamen yasa boğmuştu. Şimdi her üçü de ağlıyordu.
Hüseyin, içindeki ıstırabı beyitlere dökerek kızı Sakine’ye seslendi:
Benden sonra çok ağlayacaksın kızım,
Istırabın artacak, keder sahibi olacaksın.
Ama en azından hayatta olduğum ve seni görebildiğim müddetçe,
Islak gözlerinle yakma kalbimi!
Hasret gözyaşlarını şimdiden akıtma!
Eğer cansız bedenim yere düşer de,
Tutunacak hiçbir dalım kalmazsa,
Ey güzel kızım benim! İşte o zaman sarılır, ağlarsın bana!..
Vedalaşmak için sırada en küçük yavrusu Ali Asgar vardı. Kerbelâ’nın en küçük kahramanı Ali Asgar’la da vedalaşmak istiyordu şehitler serveri. Zeynep’e dönerek minik yavrusunu istedi: “Ey benim vefalı kardeşim! Kundaktaki yavrumu getir bana, gönlüm onunla da vedalaşmak ister” dedi. O’nun bu talebi üzerine; günlerdir susuzluktan ve açlıktan sütü kesilmiş ve yavrusuna bir damla süt dahi veremeyen Rebâb Ana’nın kucağındaki Ali Asgar, anasının kucağından alınıp İmam’ın kucağına verilmişti. İmam Hüseyin’in kucağındaki minik yavru, açlıktan ve susuzluktan ölüm halindeydi.
İmam Hüseyin minik yavrusunu alıp düşman saflarının karşısına vardı. Maksadı, belki bu küçük yavruya bir yudum su verirler diye düşünmüştü. Yavrusunun kuruyan dudaklarına son kez sıcak bir buse kondurdu. Ancak yüreği onun acı feryadına dayanamıyordu. Minik yavruyu havaya kaldırıp Kûfelilere şöyle seslendi:
Ancak o sırada Kûfe askerleri arasında bulunan Harmile adlı bir okçu da onları sinsice izliyor, şeytani planlar kuruyordu. Özel olarak hazırladığı üç başlı oku torbasından çıkarıp yayına yerleştirerek minik yavruyu nişan aldı. Kısa bir süre sonra ok yayından çıkmıştı…
Hüseyin’in veda öpücüğü henüz sıcaklığını kaybetmemişken, Ali Asgar’ın narin bedeni bir anda sarsılmış, bembeyaz kundağı bu okla al kanlara bulanmıştı.
Ali Asgar, babasının elinde can verirken düşman saflarından yükselen sevinç çığlıkları daha da fazlalaşmıştı. Küçük yavru, gerdanına saplanan okla birlikte babasının kucağından halası Zeynep’in kucağına taşındı. Hüseyin, avuçlarına dolan kızıl kanları gökyüzüne saçarken bir yandan da bağırıyordu:
“Musibet ne türden olursa olsun, tahammülü benim için o denli kolaydır. Şüphe yok ki Allah, beni görüyor ve biliyor şu anda!..”
Tarih: 23 Kasım 2012 / 9 Muharrem 1434
Yazar: Mustafa ÇETİN – Edirne Cem Vakfı Şube Başkanı
GÜNDEM
26 Haziran 2026GÜNDEM
26 Haziran 2026GÜNDEM
26 Haziran 2026GÜNDEM
26 Haziran 2026GÜNDEM
26 Haziran 2026GÜNDEM
26 Haziran 2026GÜNDEM
26 Haziran 2026Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.