Hiç şüphe yok ki vacibül-vücut olan Allah, o kulunu Hz. Eyüp gibi belalarla imtihan edip cismini hastalıklara müptela eder; veya malından mülkünden, ya da evlatlarının acısı ile imtihan eder. Ancak o vacibül-vücut olan Allah, o kimseye uğradığı tüm musibetlerde sabır verip, o sabırla idrakini artıracak mertebeye eriştirir.
Ariflerden Hallac-ı Mansur, bir gün Allah’a yalvarırken:
“Ya İlahi! Gerçeğin hakkı için, belalar hazinesinin kapılarını açıp, her ne bela varsa bana gönder ve beni bütün belalarda imtihan et! Eğer muhabbet yolunda irademin yularını zerrece kaymış görürsen, beni sadıklar silsilesinden çıkarıp reddedilmişlerin arasına kat! Eğer riyazet makası ile vücudumun azasını birer birer kesip parçalasalar, irademe asla noksan arız olmasın. Ve sana olan bağlılığım değişmesin!” diyerek dua ederdi.
Şu var ki bela, Hz. Peygamber’in evlatlarının ve ona uyanların yakınlığını kabul edenlere mahsustur. Bela, nihayet bu yüksek mertebeye erişenlerde istisnasını bulmuştur. Ademoğullarına mensup olanlardan hiçbirisi onlar kadar belaya sabretmemiş ve hiçbir ferde onlar kadar bela erişmemiştir.
Müslim bin Akıyl’in Kûfe Yolculuğu ve İhanet
Hz. İmam Hüseyin, Kûfelilerden aldığı davet mektuplarının aslını ve kendisini davet edenlerin samimiyetini öğrenmek için yakın akrabası olan Müslim bin Akıyl’i görevlendirdi. Müslim bin Akıyl, Hazret-i İmam Hüseyin’e veda edip Kûfe’ye gitmek üzere yola çıktı. Biri sekiz yaşında, güzellikte alemi aydınlayan güneşe benzeyen Muhammed; diğeri altı yaşında, taze yanakları laleyi andıran İbrahim adındaki iki evladını da yanına alarak önce Medine’ye, oradan da Kûfe’ye vardı.
Müslim, Kûfe’de “Dar Muhtar” adında birinin evine yerleşti. Kûfe’nin eşraf ve ayanı akın akın gelip Müslim’i ziyaret ediyor ve İmam Hüseyin’e bağlılıklarını bildiriyorlardı. Ancak Yezid bu olanları öğrenince, tedbir olarak Kûfe Valisi Beşir oğlu Numan’ı azledip yerine Basra hakimi olan Ubeydullah bin Ziyad’ı gönderdi.
İbni Ziyad göreve başlar başlamaz Müslim’in peşine düştü. Bunu öğrenen Müslim, derhal kaldığı yerden ayrılıp Hani bin Urve’nin evine yerleşti. Diğer taraftan İbni Ziyad, Mafdal isimli kölesine:
“Ey Mafdal! Müslim bu şehirdeymiş, Müslim’in kaldığı yeri öğrenirsen seni azat ederim, hatta türlü lütuflarımla seni murada kavuştururum” dedi.
Mafdal hiç vakit kaybetmeden araştırmaya başladı ve bir gün Kûfe mescidinde birinin yanına yaklaşıp: “Ey temiz huylu mümin! Ben Hüseyin’e inanmış bir kimseyim. Ve bin akçayı Müslim’e verilmek üzere nezretmiştim ama kendisinin yerini bilemiyorum. Lütfet de onu bana göster!” dedi. Temiz kalpli adam onun bu sözlerine kanarak Mafdal’ı Müslim’in kaldığı yere götürdü. Mafdal, Müslim’in elini öpüp nezrini verdi ve ayrıca bir Mushaf getirerek sadakatten ayrılmayacağına dair yemin dahi etti. Oradan ayrılınca derhal İbni Ziyad’ın huzuruna çıkıp durumu anlattı.
İbni Ziyad haber göndererek Hani bin Urve’yi yanına çağırdı ve Müslim’i teslim etmesini istedi. Müslim’i teslim etmeyen Hani’yi derhal öldürttü.
Kûfe Sokaklarında Savaş ve Yalnızlık
Bu olanları duyan Müslim, derhal iki oğlunu güvenilir bir kadının evine gönderip kendisi de savaşa hazırlandı. İbni Ziyad’ın askerleriyle Müslim arasında korkunç bir savaş başlamıştı. Müslim, şimşek süratiyle atı üstünde sağa sola seyrederek, bir eline sanki bir engerek yılanı, öteki eline yıldırımlar yağdıran bir ejderha almış gibi her hamlede birçok namerde ölüm saçıyordu.
Müslim’in etrafında hiç kimse kalmamıştı. Bu durumu yakından izleyen Sa’d bin Ahnef: “Ey benim efendim! Şehrin kapıları tutuldu, her yerde sizi arıyorlar. Benimle gelin” dedi ve Müslim’i alıp Muhammed Kesir’in evine getirdi; bu evde Müslim’i gizlediler. Ancak İbni Ziyad bu haberi de almıştı. Muhammed Kesir’i konağa çağırıp Müslim’i teslim etmesini istedi. Muhammed Kesir, “Ben Urve oğlu Hani değilim ki hükmün bana geçsin” diye karşılık verdi. Tam o sırada Muhammed Kesir’in adamlarından bin kadar muharip konağı bastı. Bu durumdan korkan İbni Ziyad, Muhammed Kesir’in başını kestirerek konaktan dışarı attırdı. Bunu gören Kesir’in askerleri darmadağın oldu.
Tüm bu olanları öğrenen Müslim, viran bir mescite sığındı ve gece basıncaya kadar buradan ayrılmadı. Gece olunca mescitten çıktı. Gizlenecek başka bir yer ararken kendisini bir kadının evinin önünde buldu ve kadından içmek için su istedi. Kadın, bir maşrapa su verdikten sonra:
“Ey oğul! Burası bir kavgalı şehir olmuştur. Memleket fitne içinde kaynıyor. Evimin önünden uzaklaş ki benim de başım belaya girmesin” dedi.
Bu sözler üzerine Müslim: “Ey iyi yürekli kadın! Sen Ehl-i Beyt’i sever misin?” diye sordu.
Müslim: “Ey Ana! Beni bu cehennemden kurtar, bana yardım et. İki küçük evladımla geldim, nicedir onlar, nerededir onlar? Bilemiyorum.”
İhanet ve Şahadet
Tav’a adında ve Ehl-i Beyt dostu olan bu kadın, Müslim’i evine alıp misafir etti. Müslim yorgundu, acılar içerisinde kıvranıyordu. Ancak Tav’a Ana’nın oğlu geç vakit eve geldi. Anasını çok mutlu ve neşeli görünce sebebini sordu. Tav’a Ana: “Ey oğul! Bize ahiret devleti teveccüh etti. Müslim Akıyl evimizdedir. İnşallah kıyamet günü onun saadet sarayı bizim sığınağımız olacaktır!..” diyerek mutlu oluşunun nedenini o bahtsız oğluna anlatıverdi.
O bahtsız namert, misafirin kim olduğunu öğrenince sabahı zor etti ve hiç vakit kaybetmeden İbni Ziyad’ı bulup bir miktar dünyalık için Müslim Akıyl’i ihbar etti. Sabahın aydınlığı Müslim’e karanlık olmuştu; ev sarılmıştı. İbni Ziyad’ın askerleri: “Ey Müslim! Ev sarıldı, kurtuluşun yok, teslim ol” diye bağırdılar.
Müslim, “Medet Ya Allah! Medet Ya Resulallah! Medet Ya Ali!” diye bağırarak kapıya çıktı. Muhammed Eş’as komutasındaki üç yüz kişi hep birden hücum etti. Müslim can havliyle savaşıyordu; kılıç yaraları almıştı ve bitaptı. Hz. İmam Hüseyin’e haber götürememiştir, evlatları yanında yoktur. Tutunacak bir yer ararken Bekir bin Hamran’ın evinin duvarına tutundu. Tam o sırada Bekir bin Hamran kapıyı açıp dışarı çıktı ve bir kılıç darbesiyle Müslim’in mübarek dudağını parçaladı. Müslim de bir hamlede bu haramzadeyi canından etti.
Tekrar evin duvarına tutundu, susuzluğu son haddindeydi. Müslim: “Ne olur bir tas su verin” diye mırıldandı. Ancak o merhametsiz kavimden hiçbir kimse bu ricaya kulak asmadı. Tam o sırada bir kargı darbesiyle Müslim’i yüzüstü yıktılar. Tam kalkmaya çalışırken arkasından, sırtından bir mızrak soktular. Müslim kendinden geçmişti.
Ne merhametin vardır ne de insafın Vurma zalim vurma, Müslim Akıyl’e Haram süt emmişsin bozuktur kanın Vurma zalim vurma Müslim Akıyl’e
Bilir misin erkan nedir yol nedir? Bilir misin Mevla nedir, kul nedir? Bilir misin garip nedir kal nedir? Vurma zalim vurma Müslim Akıyl’e
Müslim’in lime lime olan vücudunu bir katıra yükleyerek İbni Ziyad’ın huzuruna getirdiler. İbni Ziyad, Müslim’e: “Ya Müslim! Gayen nedir, niçin halkı Yezid’e karşı gelmeye zorluyorsun?” diye sordu. Müslim: “Ben hiç kimseyi kimsenin aleyhine kışkırtmadım. Sadece Ehl-i Beyt’in hak ve hayatını korumak istedim” diye cevap verdi.
İbni Ziyad: “Herhangi bir isteğin var mı?” diye sordu. Müslim: “Evet var, bir kişiyi görevlendir ki beni dinlesin, Kureyş kabilesine birkaç vasiyetim var!” dedi. İbni Ziyad bu teklifi kabul etti ve Ömer bin Sa’d’a vasiyeti dinlemesi için emir verdi.
Müslim, Ömer bin Sa’d’a üç vasiyette bulundu:
Müslim sözlerini zor bitirdi, gözleri dolu dolu oldu. Aldığı yaralar ıstırap veriyordu, can çekişmekteydi. Onu kapıya çıkardılar; tam başını kesecekken birinci celladın eli havada kaldı. Müslim: “Ne duruyorsun” deyince cellat: “Hayır yapamayacağım” dedi. Bir başka cellat geldi, o da aynı heybeti gördü ve korkudan ödü patlayıp öldürdü. Nihayet bir üçüncü kişi gelip Müslim’in başını keserek onu şehit etti.
MÜSLİM AKIYL’İN ÇOCUKLARI
Ubeydullah bin Ziyad, Müslim Akıyl’in şahadetinden sonra hiç vakit kaybetmeden çocukların peşine düştü. Çünkü gammazlar, çocukların da bu şehirde olduğunu söylemişlerdi. İbni Ziyad tellallar çıkartarak Müslim’in evlatlarını görenlerin, bilenlerin yakalayıp getirmesini; bildiği halde saklayanların ise idam edileceğini ilan ettirdi.
Müslim’in çocukları Süreyh Kadı adında birinin evinde saklanıyorlardı. Ehl-i Beyt dostu olan Süreyh Kadı, ilk bakılacak yerin kendi evi olduğunu biliyordu. Süreyh Kadı: “Ey mazlumlar! Ubeydullah bin Ziyad her yerde sizi arıyor, ilk bakacakları yer ise benim evimdir. Kalkacak ilk kervanla sizi Medine taraflarına göndereyim” diyerek çocukları ikna etti. Oğlu Esad’a: “Ey oğul! İşittim ki Irak kapılarında bir kervan toplanmış, Medine seferine çıkmak üzereymiş. Bu iki inci tanesini alıp kervana götür ve emniyetli birisine teslim et” diye tembih etti.
Esad çocukları alıp yola çıktı fakat vakit gece ve ortalık henüz karanlıktı. Onlar varmadan kervan yola çıkmıştı, yalnız kumlar üzerinde taze izleri görünüyordu. Esad, “Ben sabaha kadar burada kalırsam benden şüphe ederler. İzleri takip ederek kervana yetişin” diyerek oradan ayrıldı. Bir müddet sonra çocuklar yolu ve izleri kaybettiler. Bu sırada çocukları gören bekçiler, onları derhal yakalayıp İbni Ziyad’ın yanına götürdüler. İbni Ziyad çocukları zindana attırıp durumu Yezid’e bildirdi.
Ancak Meşkûr adındaki zindancı iyi bir Müslümandı. Çocuklara bir zarar gelmesinden korkarak gece yarısı kendilerini zindandan çıkardı ve şehrin dışına kadar götürüp: “Şu yüzüğü alın ve şu yolu takip edin. Bu yol sizi doğruca Kadisiye şehrine götürür. Benim kardeşim oranın hakimidir. Bu yüzüğü nişan olarak ona verin, o sizi Medine’ye gönderir” dedi. Bir müddet sonra çocuklar yine aynı yere (Kûfe yakınlarına) geri geldiler. Çocukları gören bir cariye kim olduklarını sordu. Şehzadeler: “Biz garip birer yetimiz” dediler. Cariye, çocukların ağlamasından durumlarını anlayıp: “Siz Müslim’in çocukları mısınız?” dedi. Çocuklar: “Evet! Biz o mihnete uğramış kişileriz” deyince kadın onları alıp kendi kızının evine götürdü.
Diğer taraftan İbni Ziyad çocukların salıverildiğini öğrenince zindancıyı çağırdı: “Müslim’in oğullarını ne yaptın?” Meşkûr: “Onları salıverdim” dedi. Ubeydullah: “Benden korkmadın mı?” deyince Meşkûr: “Ey gaddar ve zalim adam! Allah korkusu, senden gelecek korkudan fazladır. Tutalım ki Müslim bir muharipti, onu korktuğun için öldürdün; fakat bu iki masum sana ne yaptı?” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah cellada: “Şu herife işkence ile yüz kamçı vurun ve ondan sonra öldürün” emrini verdi.
Haris’in Vahşeti
Çocukları evinde saklayan kadının kocası Haris, eve gelip çocukları gördü ve kim olduklarını sordu. Çocuklar onu dost sanıp “Biz Müslim’in oğullarıyız” dediler. Gözü dönmüş olan Haris, ödülü alabilmek için çocukları saçlarından birbirine bağlayarak odaya kilitledi. Karısı çocukları serbest bırakması için ne kadar yalvardıysa da söz dinletemedi.
Sabah olunca Haris daha da öfkelenerek kölesine: “Derhal bu çocukları öldür” diye emir verdi. Bunu kabul etmeyen köle Haris’e saldırdı. Kavga sonunda adamın kendi oğlu da araya girdi. Gözü dönen Haris, hem kölesini hem de kendi oğlunu öldürdü, karısını da ağır yaraladı. Sıra çocuklara gelmişti. Kurtuluş olmadığını gören şehzadeler: “Ne olur önce beni öldür, kardeşimin sonunu görmeyeyim” diye yalvardılar. Ancak o zalim, önce Muhammed’in başını bedeninden ayırıp cesedini Fırat Nehri’ne attı. Daha sonra İbrahim’in başını gövdesinden ayırarak temiz bedenini kardeşinin yanına fırlattı.
Haris bu vahşetin arkasından çocukların başlarını alıp Ubeydullah’ın huzuruna çıktı.
İbni Ziyad, Ehl-i Beyt dostu olduğunu bildiği Mekatil adındaki bir kişiyi yanına çağırdı: “Ey Mekatil! Bu bedbaht Müslim’in çocuklarını öldürdü. Bunu çocukları öldürdüğü yere götürüp cezasını ver ve çocukların başlarını da mümkünse bedenleriyle birleştir” dedi.
Mekatil olay yerine geldiğinde iki ölü (köle ve oğul) ve bir ağır yaralı kadını görünce feryat etmeye başladı. Bu dehşet içerisinde elindeki başları suya bıraktı. Rivayet ederler ki bu başlar suya düşer düşmez her baş kendi cesediyle birleşti ve daha sonra iki kardeş birbirine sarılarak suya battılar. Mekatil bu olanlara hayretle bakakaldı. Daha sonra o melunun (Haris’in) ellerini ayaklarını kesip, gözlerini çıkardıktan sonra başını gövdesinden ayırıp suya bıraktı. Köle ile çocuğun cesetlerini de defnettirdi.
HAZRETİ HÜSEYİN ŞÜKUK KONAĞINDA
Hz. Hüseyin, Kûfe bölgesine doğru ilerlerken her gün Kûfe ve Irak halkından olan çeşitli insanlarla karşılaşıyordu. Sa’lebiyye konağını arkasında bırakıp “Şükuk” ismindeki diğer bir konağa vardığında Kûfe’den gelen bir kişiyle karşılaştı. Ondan Kûfe’nin durumunu sorduğunda adam: “Ey Resulullah’ın torunu! Irak halkı sana karşı muhalefet etmek ve savaşmak için birbiriyle birleşip anlaşmışlardır” diye cevap verdi.
İmam Hüseyin bu söze karşılık: “İşler Allah’a mahsustur, yani olaylar O’nun emriyle vuku bulur. Dilediği ve salah gördüğü şeyi yapar. Allah-u Teala her gün bir iştedir, yani O’nun her zaman için özel bir iradesi vardır” dedi.
HZ. HÜSEYİN MÜSLİM’İN ŞEHADET HABERİNİ ALIYOR
Hz. Hüseyin’in kafilesi Şükuk konağından sonra “Zübale” konağına vardı. Bu konakta, Kûfe’deki taraftarlarından eline ulaşan bir mektup vasıtasıyla Müslim, Hani ve Abdullah ibn-i Yektur’un hayatlarını kaybettiklerini resmen öğrenmiş bulunuyordu. Bu gelen haber üzerine Hz. İmam Hüseyin’e, “Kûfe’ye gitmeyelim” diyenler oldu. Bu arada Müslim Akıyl’in yanındaki diğer yakınları: “Ya İmam! Kûfelilerden Müslim’in kanını almayınca bizim dönmemiz mümkün değildir! Hiç kimse gitmezse bile bari biz gidelim; ya intikam alırız ya şahadete erişiriz” dediler.
Hz. Hüseyin, dostlarının arasında mektubu elinde tuttuğu halde şöyle seslendi:
“Bismillahirrahmanirrahim. Allah’a hamd, Peygambere salat ve selam olsun. Bize üzücü bir haber ulaşmıştır. Bu üzücü haber Müslim ibn-i Akil, Hani ibn-i Urve ve Abdullah ibn-i Yektur’un hayatlarını kaybettikleri haberleridir. Taraftarlarımız bize yardım etmekten vazgeçmişlerdir. Sizden geri dönmek isteyenler geri dönebilir. Bundan dolayı benim üzerinizde hiçbir hakkım yoktur.”
Tarihçi Taberi, Hz. Hüseyin’in bu teklifi hususunda şöyle der:
Hz. Hüseyin, yol esnasında kervanına katılan kimselerin ne ümitle katıldıklarını çok iyi biliyordu. Onlar, İmam Hüseyin’in, halkı ona uyan ve emirlerini kabul eden bir şehre gittiğini düşünüyorlardı. İşte bundan dolayıdır ki İmam Hüseyin, bu yolculuğun sonunun ne olduğunu ve elçi olarak gönderdiği Müslim Akıyl’in akıbetini onlara açıklamıştı. Böylece bu yolculuğun sonunu bilmeden gelenlerin bu seferden vazgeçmelerini istiyordu.
Hz. Hüseyin’in yaptığı bu açıklamalardan sonra, sonradan katılan topluluk grup grup sağa sola dağıldı. Sonunda Hz. Hüseyin, Medine’den beri kendisiyle birlikte gelen yakın dostları ve Ehl-i Beyt’i ile yalnız kaldı.
HAZRETİ HÜSEYİN AKABE VADİSİNDE
Hz. Hüseyin’in kafilesi, Zübale konağından hareket ettikten sonra “Akabe vadisi” ismindeki diğer bir konağa vardı. İbn-i Kuleveyh’in İmam Sadık’tan naklettiğine göre İmam Hüseyin, bu konakta iken gördüğü bir rüyayı ashabına şöyle nakletti:
“Rüyamda kendimi maktul görüyorum, yani beni öldürecekler. Çünkü rüyamda birkaç köpeğin bana saldırıp ısırdığını gördüm; onların en çok saldıranı ve kötüsü ise alaca renkli olanıydı.”
HAZRETİ HÜSEYİN ŞERAF KONAĞINDA
Hür İbni Riyahi, üç gündür çöllerdeydi; Yezid’in görevlendirdiği askeri müfrezenin komutanıydı. Akşama doğru çölün sakin ufuklarında Ehl-i Beyt kervanını gördüler. İmam Hüseyin’in kervanı gelip bir kuyunun başında konaklamıştı. Hür kervana doğru ilerledi ve İmam Hüseyin ile karşılaştı.
İmam Hüseyin, Hür’e: “Ey Hür! Biz ne yaptık ki bu zulüm bize reva görülür? Siz ki Kûfe halkısınız, bana pek çok mektuplar gönderip muhabbetinizi arz ettiniz, ‘Uyacak bir İmamımız yoktur’ diye benim burada bulunmamı istediniz. Hala bu kararda iseniz ben üzerime düşeni yaptım. Siz de kendinize düşeni yerine getirin” dedi. O vakit Hür: “Ey Ali oğlu Hüseyin! Benim bu bahsettiğin mektuplardan haberim yoktur” dedi.
Bu arada Kûfe tarafından altı atlı gelip Hür’e Ubeydullah bin Ziyad’dan bir mektup getirdi. Mektupta: “Ey Hür! İmam Hüseyin’e hangi konak yerinde erişirsen derhal kendisiyle görüş ve onu bu taraflara getir” deniyordu. Hür mektubu İmam Hüseyin’e okuduktan sonra mahzunlaştı ve “Ne yapmamı istersiniz?” diye sordu. İmam Hüseyin: “İzin ver gideyim” dedi.
O vakit Hür şu teklifi getirdi:
“Ey Haşimi Peygamberi’nin can varlığı! Ben şu dakikada nasıl hareket edeyim? Eğer seni serbest bıraksam Ubeydullah bin Ziyad’dan korkarım. Seni yakalayıp götürsem Allah’tan korkarım. Fakat Allah korkusu, Ziyad’ın korkusundan üstündür. Ben derim ki; harem kadınlarını askerlerden uzaklaştırma bahanesiyle sizin kafileniz bizim ordumuzdan biraz uzaklaşsın. Gece karanlığı basınca da ne tarafa gitmeyi isterseniz gidersiniz.”
Bu sırada dörtnala gelen bir başka atlı Hür’e yeni bir mektup uzattı. İbni Ziyad onu görevden almıştı, Hür çaresizdi. Hz. İmam Hüseyin, hikmetin sırlarını açığa çıkarmak için Hür’ün yaptığı teklifi uygun bulup bulundukları yerden bir miktar uzaklaştılar. Askerlerin derin uykuya daldıkları bir saatte de yönlerini değiştirerek yola koyuldular.
Bütün gece yol aldılar, sonra bir durakta durdular; atlar daha ileri gitmedi. Hz. İmam Hüseyin bindiği atı kamçıladıysa da at hareket etmedi.
Hz. İmam Hüseyin: “Allahuekber! Burası Kerb ve Bela, yani Hüzün ve Bela yeridir!” dedi.
Bu adı duyunca gözleri yaşardı: “Allah’ım, kerbden ve beladan sana sığınırım; burası ineceğimiz yer, kanımızın döküleceği yer, kabirlerimizin bulunacağı yer. Bunu bana ceddim Resulullah haber vermişti” dedikten sonra Zül-Cenah adlı atından yere indi. Hz. İmam ayaklarını yere basınca, o topraktan bir toz kalkıp mübarek yüzlerine kondu.
GÜNDEM
24 Haziran 2026GÜNDEM
24 Haziran 2026GÜNDEM
24 Haziran 2026GÜNDEM
24 Haziran 2026GÜNDEM
24 Haziran 2026GÜNDEM
24 Haziran 2026GÜNDEM
24 Haziran 2026Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.