Dr. Ülkü Varlık
Siyaset Bilmi ve Kamu Yönetimi
Öğretim Üyesi
‘’Yüreğini vermeli insan;
Sıktığı ele,
Kucakladığı dosta,
Kokladığı çiçeğe…’’
N. Hikmet
İnsanoğlunun, yaşamda temel güvencesi, aklın özgürlük yolundaki sürekli gelişimidir. İnsanın ruhsal yaşamındaki yüceliş çabasına da gene akıl önderlik etmektedir. Kişiyi; iyiye, doğruya, güzele ve gerçek sevgiye götüren istek te gene aynı faktörlerden beslenir.
İnsanoğlunun, gelişim yolunda harcadığı caba, karşılıklı bir alış veriş niteliğini korudukça, bireye olduğu kadar, topluma da yararlı olur; aklın, kuvvetin ve güzelliğin eşit oranda oluşturacağı ‘’Üçlü Uyum Dengesi’’ ise, ancak ve ancak, aklı ile ruhun ortak bileşimi ile elde edilebilir.
Aklın özgürce davranış gücünü besleyen temel kaynağı arayıp bulma ve yorumlama çabasına, ünlü psikoloji bilginleri geniş ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Onun içindir ki, aklı, kuvveti ve sonuncusu güzelliği, hatta karşılıksız sevgiyi arayıp bulmada da bu bilginlerin katkısı, zamanla felsefenin estetik dalını oluşturmuştur.
Gerçek sevginin, her türlü maddesel yarardan arınmış, karşılıksız bir duygu olduğunun dikkatle incelenmesi, insanlık adına kıvanç verici sonuçlar doğurur. Acaba karşılıksız sevgi üzerinde ısrarla durulmasını gerektiren sebepler nedir? Başka tür sevgiler var da, onun için mi ‘’Karşılıksız Sevgi’’ diye nitelenen apayrı ruhsal bir yücelik üstünde yorum yapmak zorunluluğu ortaya çıkıyor! İşte bu ikinci sorunu ‘’Evet !’’ diye cevaplamak yerinde olur. Çünkü ünlü nöroloji bilgini Freud’un, insanı hemen her şeyi ile seksüel güdüye (Libido) bağlama çabasının tabii reaksiyonu oluyor; ve bu boşluğu da, gene büyük bir ruh bilgini olan Carl Gustav Jung’un: ‘’Karşılıksız Sevgi!’’ yorumu dolduruyor. Övünerek söyleyebilirim ki, Jung’un, gerçek ve karşılıksız aşkın yararlardan uzak olduğu ilkesi üstünde önemle durması, psikiyatri tarihinin en aydınlık noktası olmanın önemini taşımaktadır.

Freud’ e göre aşk, ruhsal hastalığın ayrı bir türüdür ve bir bakıma tedavisi mümkündür. Freud bu görüşte, belki de belirli bir açıdan haklıdır; çünkü ortada patolojik bir sevgi türünün de var olduğu bir gerçektir; ama sevginin türü bu değildir. Nitekim maddeye dönük, ruhsal yaşamı tümüyle inkar eden bazı doğma (baskı) rejimleri, Freud’u bu yorumundan ötürü başta taşınmıştır. Çünkü Freud çapında bir bilginin, herhangi bir yarara dayanmayan sevgiye yöneltmede sakınca görmedi. Tümüyle inkar, doğma (baskı) düzenlerini başarısızlığa uğratacak köprüleri yakıp yıkmakla da büyük bir iş görmüştür!
İnsanlık kökü, ‘sagesse antique’ diye nitelenen ilkelerinin umudu, şefkati ve sevgiyi besleyen temel kaynaklar olduğunu, daha binlerce yıl önce tanımıştı ve ruhsal kurtuluşu ancak onlarda bulmuştu. Çünkü umudun olduğu yerde, şefkatin de olacağı ve bütün bunlardan, insana insanca yönelmenin tek yönü olan karşılıksız sevginin tatmin edilmiş olacağı gerçekti. İşte böylesine bir sevginin dayandığı akılsal ve ruhsal koşulların şaşmaz yorumunu çağımızın büyük psikiyatri Carl Gustav Jung yapmıştır.

Freud’un yakın dostu olan, ama günün birinde yolunu onun yolundan ayırmak zorunda kalan Jung, insanın, kökünün kötü olduğunu bilen, dıştan gelecek doğmatik baskılarda, ya da zoraki inançlarla değil de ‘’Kendini Bil’’ gerçeğine dayanarak öğrenip anlamasının en doğru yol olduğunu savunmuştur. Ve günümüzün insanın da her zamandan çok baş gösteren ruhsal bunalımın nedeni öylesine bir yoruma bağlamıştır; ‘’…..insanlık siyasal nedenlerden olduğu kadar, bilimin korkunç, hatta şeytanca başarısından doğan gizli bir korku, derin bir kuşku içindedir; ama buna karşı gene de bir çare bulunamamıştır. Bütün bu olayların insan ruhunun çoktandır ihmal edilmiş olmasından ileri geldiğini de pek az insan inanmıştır.
Jung’un ortaya koyduğu bu büyük gerçek karşısında, sadece sevgi eyleminin, insanoğlunun gelişim çabası açısından incelenmesi bile, yukarıda belirtilen karşıt durumun içyüzünü olduğu gibi açıklamaya yeter. Onun içindir ki, şimdide yorumu büyük düşünürlere bırakalım:
Doğu tasavvufunun büyük önderi Mevlana Celalettin-i Rumi’nin (1207-1273) sevgi felsefesi, bu büyük mürşidi, eşsiz bir inançla insana yöneltmiş ve bu büyük ruh, insanı kişiliğini oluşturan farklılıklara bakmaksızın, kendine özgü sevgi mabedine : ‘’Gel!, ne olursan ol gel’’ söyleviyle çağırmakta kararsızlık göstermemiştir.

Şimdi de sevginin kökenine daha yaklaşmak için, insanlık tarihinin çok daha eski dönemlerine gidelim ve Zerdüşt’ün öğretisine yönelelim, sonra da Zerdüşt’ten bu yana sevgide ulaşılan zirveleri kısaca gözden geçirelim.
Ön Asya, Uzak Doğu, Yakın Doğu ve batı uygarlıkları da sevgi konusunda bize önemli örnekler verebilecek niteliktedir. Örneğin, eski İran’ın büyük din yenileyicisi Zerdüşt (Grek kaynakların göre, M.Ö 1100 yıllarında yaşadığı sanılmaktadır) , sevgi için şöyle diyor ; ‘’Başkalarını sevebilmenin sevgisinden daha da büyük sevgi, en uzaktakini sevebilmenin sevgisini öneririm.’’ Çocuklarınızı yetiştiren ülkeyi sevin: bu sevgi de sizdeki yeni bir soyluluğun sevgisi olsun’’
Bakınız Uzak Doğu’da Budizmin kurucusu olan Budda (M.Ö. 550-480) sevgi için ne diyor; Budda ümmetine iki ayrı sevgi türü öneriyor ; bunlardan 1.cisi Rega, 2.cisi Metta’dır. Rega ; mala, mülke, dünya nimetlerine, paraya, hayatın öteki zevklerine sahip olabilmenin sevgisidir. Metta ise, başkalarını da yarar ve karşılık beklemeden sevebilmenin sevgisidir ki, Budda Tasavvufuna göre, evreni saran bu sevgi sadece insanoğlunun sevebilme gücünden, yani tüm kötülüklerden arınmış saf sevgi gücünden beslenmektedir. Buddaya göre böylesine bir sevgiyi kendilerini ancak maddeye kine ve nefrete tutsaklıktan koruyabilmiş olan kişiler elde edebilirler.

Şimdi de biraz Orta Doğu’ya uğrayalım ve insanı, ’’Tanrı-Tabiatın’’ parçası olarak niteleyen ve her şey den önce; ’’İnsan İçin Yaşam’’, prensibini öngören, sitoisien filozofların sevgi anlayışını ele alalım;
Eski Anadolu Uygarlığı’nın öncülerinden Hierapolis’li (Pamukkale) Epiklet (M.S. 50-138) ile, Roma Uygarlığının ünlü kişilerinden.şair, yazar ve eğitici Seneca Hz. İsa’dan birkaç yıl önce doğmuş, miladın 65. yılında ölmüştür. Halka yönettikleri vaızlarında, insan sevgisini her şeyin önünde tutmuşlardır; daha sonra da dinler aynı sevgiyi içtenlikle benimseyip savunmuştur.
14. yüzyıldan bu yana ve rönesanstan sonra beliren çeşitli yorumlar açısından sevgiye gelince:
Büyük filozof E.Kant (1724-1804), insan için, sevginin değil de, ancak aktif bir iyilik görevinin söz konusu olabileceğini savunmuştur ki, iyiliğin temel kökeni de sevgiden başka bir şey değildir.
Mutsuz ve karamsar filozof A. Schopenhauer (1788-1860) ise, gerçek sevgiyi, insanlığın ortak ıstırabı olarak yorumlamış ve böylesine bir niteliğe ulaşamamış olan sevgiyi ‘’bencillik’’ olarak tanımlamıştır.
Bütün bunları sayıp dökerken, büyük psikiyatrist Garl Gustav Jung’a hak vermemeye imkan yok. Onun dediği gibi, insan ruhunun hele çağımız da ihmal edilmiş olmasıdır ki, madde ve çıkar dünyasının katılığı içinde insan hiçbir yarardan beslenmeyen karşılıksız, katıksız sevgiden yoksun kalmanın tehdidi altında bunalmıştır.

İşte bu noktada bazı sorularım olacak: İnsan hayatını kurtarma yolunda, çocuğunu kurtarmak için, kendini suya atan, çocuğunu kurtarırken boğulan, evladını yangından kurtarırken, ölen annenin bu kutsal davranışları da mı libidoya mı bağlıyacağız? Ben bunu hiç zannetmiyorum. Bütün bunlar saf sevginin kutsal örnekleridir. Freud çapında bir bilim adamının hayatı boyunca sürdürdüğü yalnızlığa, bilimsel buluşlarını, çekinmeden savunurken karşılaştığı hakarete hatta ilgisizliğe, ölünceye kadar sabırla tahammülle katlanması, onun bilime karşı ruhun da beslemiş olduğu ‘’Karşılıksız Sevgi’ değil de nedir?
Kaynaklar.
Carl Gustav Junk’un farklı eserleri.
Cevad Memduh Altar’ın çeşitli konferanslarından notları.
Sigmund Freud’un eserleri.
Dr. Ülkü Varlık Arşivi
Açıklayıcı Notlar.
*Carl Gustav Jung ;İsviçreli psikiyatris, Analitik Psikolojinin kurucusudur. (Derinlik Psikolojisinin Sigmund Freud ve Alfred Adler ile beraber üç büyük kurucusundan birisidir.)
*Cevad Memduh Altar; Geniş müzik kültürü ve araştırmacı kimliğiyle Türkiye’yi uzun yıllar uluslararası planda temsil etmiş olan Cevad Memduh Altar, müzikolog, sanat ve müzik tarihçisi, yazar ve çevirmen, araştırmacı, eğitimci ve yönetici olarak cumhuriyet döneminin önde gelen aydınlarındandı.
*Sigmund Freud; Psikanaliz Öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörolog. Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren ‘’Psikoanalitik Kuram’ın’’ kurucusudur.
GÜNDEM
14 Şubat 2026GÜNDEM
14 Şubat 2026GÜNDEM
14 Şubat 2026GÜNDEM
14 Şubat 2026GÜNDEM
14 Şubat 2026GÜNDEM
14 Şubat 2026GÜNDEM
14 Şubat 2026Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.