07 Ocak 2026 Çarşamba
Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun başına gelenler bana Prof.Dr. Mehmet Akif Okur’un Pendik Türk Ocağı’nda verdiği konferansı hatırlattı. Görüşlerine ve akademik çalışmalarına çok değer verdiğim M.A.Okur hoca, “Küresizleşme ve Türk Dünyası” konulu konuşmasında, ABD’nin siyaset stratejisindeki algoritmaların değiştiğini ve dünyadaki dengelerin de buna paralel biçimde yeniden biçimleneceğini anlatmıştı. Çünkü inşa etmeye çalıştığı dünya düzeni ABD ekonomisi için beklenen sonucu vermemiş,tam tersine ABD hazinesine yük olmaya başlamıştı.
Soğuk Savaş döneminden sonra, ABD’nin öngördüğü “küreselleşme” emperyalizme yeni bir boyut kazandırmıştı. Fakat Çin ve Rusya arasındaki ekonomik işbirliği, Hindistan’ın da bu bloğa katılma endişesi ABD’nin planlarını yeniden tersine çevirdi. ABD yeniden sömürgeci zorbalığa, küresel haydutluğa geri döndü. Buna ister küreselleşmenin sıcak savaş boyutu deyin, ister küresizleşme deyin ABD dünyanın tek hakimi olmak istiyor.
Küresel işbirliği ve demokratik değerleri çöpe atan Trump, Birleşmiş Milletler ve Uluslararası İnsan Haklarını hiçe sayarak, askeri bir operasyonla başka bir ülkenin devlet başkanını yatak odasından alıp elleri kelepçeli şekilde kaçırabiliyor. Bu dünyamız için yeni bir tehdittir. Demek ki gücü yeten her devlet, gözüne kestirdiği her zayıf ülke için artık potansiyel tehlikedir. Bu durumda, eğer zorbalar durdurulamayacaksa bugünden itibaren Birleşmiş Milletler’in varlığı da tartışma konusudur.
Venezuela Devlet Başkanı Maduro ayrı bir tartışma konusudur. O, halk desteği %30’lar seviyesinde olmasına rağmen koltuğuna yapışmış durumda, muhaliflerini susturup hapse atmak derdindedir. Kendi ailesi ve yakın dostları petrol ve uyuşturucu gelirleriyle varlık içinde yüzerken, halk fakir ve sefil durumdadır. Liyakat unutulmuş, hak ve hukuk aranır olmuştur. Bütün bunlar ve Maduro’nun başka birçok olumsuz davranışı elbette eleştirilmelidir fakat bunu ancak Venezuela halkı yapabilir. Benim bu yazıda dikkat çekmek istediğim konu saldırgan emperyalizmin ulaştığı son hadsizlik ve eşkıyalıktır.
“Kan kokusu almış bir köpek balığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış Amerikan emperyalizmidir.” diyor George Bernard Shaw. Yaşananlar aslında bunun en iğrenç örneklerinden biridir. Kendi halkı tarafından bile çılgın diye nitelenen ve sevilmeyen Donald Trump, arsızca ve doymak bilmez bir iştahla,” Venezuela petrollerini biz çıkaracak ,biz satacağız. Venezuela’yı artık biz yöneteceğiz. “ diyebiliyor. Meksika, Kolombiya, Küba ve İran’ı tehdit ediyor, Danimarka’ya ait Grönland adasına el koyacaklarını, buna izin vermeyen Danimarka’nın ekonomisini yerle bir edeceklerini ilan ediyor. Orta Doğu’da neler olup bitiyor, bütün dünya bu zulümleri ve barbarlığı sadece izliyor.
İki kutuplu dünyada hiç olmazsa devler birbirini frenleyebiliyordu. Bugün hiçbir ülkeden bu haydutluğa dur diyecek bir açıklama gelmiyor. Korkutucu olan budur. Oysa operasyonun gerekçesi olarak uyuşturucu ticaretini gösteriyordu. Bernard Shaw’un sözünü yeniden hatırlamalı ve başkalarının da bu haydutluğa özenebileceğini göz ardı etmeden iç cephemizi, milli dayanışmamızı güçlü kılmalıyız.
Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim, maalesef batı bilim ve teknolojide ne kadar arşa çıktıysa, ahlak, merhamet ve insani değerlerde, hak, hukuk, adalet ve emeğe saygı konusunda gayyadadır, derin çukurlarda debelenmektedir. Bize medeniyet diye takdim edilen bütün değerlerin sadece sanal bir aldatmaca ve mazlum halkların ruhunu çürütme aparatları olduğunu, kültüründen ve tarihinden habersiz toplumları celladına aşık etme illüzyonu olduğunu, şeytanla bir akit yapmamış tüm aydınların artık anlamış olması tek dileğimdir.
Takvimin son yaprağıyla birlikte bütün dertlerin sona erdiğini düşünürüz. Genelde giden yıl hep lanetlidir, gelen ise yepyeni umutlar taşır gönüllerimize. Yeni yıl dilekleri o nedenle birer dua gibidir, art arda sıralanır kutlamalarımızda. Zaten ne giden vedasında elimizi sıkar ne de gelen desturla gelir hayatımıza.
İrlandalı yazar Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklerken” isimli ünlü eserini bilirsiniz. Bu eser, Godot adında bilinmeyen bir kişiyi ya da “herhangi bir şeyi” bekleyen, eylemsizliğine yenik düşen insanları konu edinmiş bir oyundur. Samuel Beckett, bu eserinde ortalama üç çeyrek asırla ifade edilen insan ömrünü iki perdelik bir oyunla anlatmaktadır. Dünün, bugünün ve yarının birbirinden farklı olmadığı gerçeği ısrarla düşündürülen oyunda ‘ömür’ olarak ifade edilen sürenin adeta bir yanılsama olduğu hissi uyandırılır.
Her bireyin yeni yıldan beklentileri farklıdır. Nüfusumuzun yarıdan fazlası devletin sosyal yardımlarına muhtaç hale gelmişse, asgari ücretli yoksulluk sınırında yaşamaya mahkum edilmişse, halkımız daha ucuz olur diyerek pazarların akşam saatlerini bekliyorsa, pazarcılar bile pahalılıktan şikayet ediyorsa, çiftçimiz ürününü maliyet fiyatına bile satamıyor, borçlarını ödeyemiyorsa neden ağlayalım ki eski yılın ardından? Cehennemin dibine kadar yolu var!
İyi şeyler dilemek yetmiyor bazen. İyi ve doğru işler de yapmalıyız. Siyasetimizin, karakterimizin, düşüncelerimizin, niyetlerimizin de iyi olması gereklidir. Zaman mı bizi şekillendirecek, biz mi zamanın fethi için mücadele edeceğiz, buna karar vermeliyiz. Dualarımızın kabul olması da, dileklerimizin gerçekleşmesi de buna bağlıdır. Elif gibi olmak ve sırat-ı müstakimde yürümek, töreli olmak ve doğru yoldan ayrılmamak ilkemiz olmalıdır. “Doğru duvar yıkılmaz.” demiş feraset ehli büyüklerimiz.
İstersek yaşadığımız çevreyi cennete çevirebilir, sevgi ve muhabbetle birçok gönüle girebiliriz. Fakat başkalarını kıyasıya eleştirirken kendi yanlışlarımızın gündeme getirilmesinden pek hoşlanmıyoruz. İlişkilerimiz hep kavga temelli. Siyasetimiz abrakadabra illüzyonu, dindarlığımız hikmetsiz Emevi lojistiği, akademyamız intihal yorgunu… Sokaklar çetelerin agorası, gençlerimiz uyuşturucu müptelası, statlar şike bahis operası… Zamlar otomatiğe bağlanmış, vatandaş kredi kartına mahkum. Gidiyor eski yıl, geliyor yeni yıl. Ne değişecek ben de bilmiyorum. Godot’yu bekler gibi bekliyoruz işte.
Cem Karaca’nın “Bindik bir alamete, gidiyoz kıyamete” parçası geldi aklıma.
“ Eee essah deyon be Hüseyin Ağa
Hakkaten sence ne oluvecek bu işlee ?
Valla nolcek, olecee bişey yok
Dönecez, dönecez, ayni yere geleceez.”
Edirne’nin yolları, ekonomisi gibi perişan. Belediye başkanının eleştirilere kulaklarını kapatmaması gerekiyor. Ama iktidar milletvekilinin de partizanlık ve ucuz politika yerine Edirne sevdasını ve Edirne’ye hizmeti öncelemesi bence çok önemlidir. Tıp Fakültesi’nde bazı bölümlerde yeterli sayıda doktor olmadığı ifade ediliyor hastalar tarafından. Edirne çok yakında susuzluğa mahkum olursa bunun faturası sadece belediyeye çıkmaz. Barajlara su getirecek yeni kaynakların bulunması ve devreye alınması gibi projelerde hükümetin desteği şarttır. Tayini çıktığı söylenen sayın Valimizin kalıcı hizmetleri takdire şayandır ve adı unutulmayacaktır.
Uzunköprü’müzde ise işler çok aheste ilerliyor. Tarihi köprümüzün restorasyonu dört yıldan beri bitirilemedi. Sanırım beşinci yıl da bitirilemeyecek. Halbuki günümüzdeki teknoloji ile bu kadar sürede koskoca Boğaz köprüleri yapılıp teslim ediliyor yahu. Yeni Devlet Hastanesi inşaatı bir türlü tamamlanıp teslim edilemedi. Hakeza tarihi Muradiye Camii de aynı kaderi yaşıyor. Yeni yılda ramazan ayına yetiştirilse bari diye düşünüyorum. O cami selatin camisidir, banisi Murad-ı Sani’dir (II.Murad). Tarihimizde ve gönüllerimizde müstesna bir yeri vardır. Cemaatin hasreti zirvededir.
OSB’nin ilçe ekonomisi ve istihdamı açısından önemi tartışılamaz. Dışarıya göçü belki bu şekilde geri döndürebiliriz umudunu taşıyorum. Yeni yılda yatırım için taleplerin artması en büyük beklentimizdir. Ergene Nehri’nin eski duruluğuna kavuşması ise yapılacak hayır hasenatların belki en mukaddesi olacaktır. Eski yılda yine olmadı, hiç olmazsa yeni yılda Ergene’ye olan borcumuzu ödeme sorumluluğumuzu yeniden hatırlamalıyız.
Yeni yıl için bir beklentim de Uzunköprüspor’umuzun şampiyon olmasıdır. Spor sağlıktır, formamız şehrimizin tanıtım şansıdır. İşadamlarımızın desteği olmadan ya da başka bir deyişle mali kaynak yaratılmadan sporda başarı imkansız gibidir. Takımın kazandığı her maç kentin yükselen morali demektir.
2025 yılı güzel anılar bırakmadı Adem’in çocuklarına. Gücü eline geçiren bazı diktatörler Nemrut’a dönüşüveriyor. Kim bilir, bazıları belki de Kabil geniyle, Neron sadizmiyle, Hitler ruhuyla, Stalin zorbalığıyla büyüyorlar düştükleri ana rahimlerinde. Kan içiyorlar dünyayı paylaşım sofralarında, mazlumların gözyaşı dahi titretmiyor operasyon çocuklarının taşlaşmış vicdanlarını. Haramiler, mahrem topraklarda, mazlumların cesetlerinin üzerine kuruyorlar Sodom ve Gomore’lerini.
Ah be Gazze, ah be ciğerparem Doğu Türkistan! Nerdesiniz ey Lut’a inen melekler! Gitsin artık eski yıl, yeşersin barış, doğsun artık Hz.İbrahim’in gül bahçelerine huzur! Ey yeni yıl, çok şey mi istiyorum senden?
Tanrım ülkemi bu şeytanların şerrinden korusun diye dua ediyorum. “Hayırlar feth ola. Şerler def ola. Gönüller şâd ola. Akıl başa gele, fitne taşa gele! Devletimiz pâyîdâr ola! Birlik ve dirlik daim ola! Milletimiz selamet bula. Düşmanlarımız kâhr-u perîşân ola. Oyunları bozula, boyunları büküle!.”
Ey yeni yıl, hayırlara vesile olacaksan hoş geldin. Efendim yeni yılınız kutlu olsun.
CHP Gaziantep Milletvekili Hasan Öztürkmen, “Cemaat vakıflarına bağlı ‘şeyh holdingleri’ ve tarikat şirketleri milyarlar kazanıyor, bağışlarla devasa servetler biriktiriyor ama beş kuruş vergi ödemiyorlar” dedi.
Öztürkmen, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında Türkiye’de resmi kayıtlara göre 6 bin 284 vakıf bulunduğunu, bunların 345’inin vergiden muaf olduğunu, bunların yarısının da dini vakıflardan oluştuğunu ifade etti.
Öztürkmen bu vakıfların bir kısmının cemaat adı altında ticaret yapan vakıflar olduğunu belirterek, “Tek asli amacı dini hizmet olan vakıflara hiçbir lafımız yok. Ancak bu dini vakıfların önemli kısmı direkt olarak cemaatlere ait vakıf ve cemaat adı altında ticaret yapan vakıflar” dedi.
Öztürkmen, “İktidarın 2026 yılı içerisinde almaktan vazgeçtiği vergi miktarı tam 3,6 trilyon TL. Ortaya çıkan açık ise dolaylı vergilerle vatandaşın sırtına yükleniyor. Vatandaşı vergiye boğan Saray iktidarı, milyarlar kazanan tarikat vakıflarını vergiden muaf tutuyor.” diye konuştu.
***
Öztürkmen’in gündeme getirdiği uygulamalar, bir stratejinin sonuçlarıdır. Bu stratejinin ne olduğunu, 2002’nin Aralık ayında, Los Angeles Times’ta yazan Amir Tahiri açıklamıştı. Tahiri, Erdoğan ve Gül’ün laiklik veya Avrupacılık anlayışlarının, devletin, dini, tamamen cemaatlere bırakmasına dayalı olduğunu belirtmiş ve bunun da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın milyarlarca dolarlık servetinin bir siyasi parti tarafından kontrolü anlamına geleceğini, dolayısıyla Türkiye’de çok partili demokrasinin ortadan kalkabileceğini yazmıştı…
Tahiri, şöyle diyordu:
“AKP, atadığı insanlar vasıtasıyla camileri ve dini sistemi kullanarak, yıllarca iktidarda kalmasını sağlayacak şekilde, yeterli sayıda seçmeni kontrolü altına alabilir.”
Ve The Economist dergisinin 24 Ocak 2004 tarihli sayısında ise aynen şu ifadeler kullanılıyordu:
“ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’a göre ‘İslâm dünyasında reform ABD’nin en önemli stratejik girişimi’ ve Türkiye’nin başarısı da bunda büyük rol oynayabilir.”
ABD, Türkiye’deki İslâm dünyasında istediği reformu yapamadı ama AKP iktidarının tam desteğiyle, İslâm coğrafyasını kan gölüne çevirdi… Irak, Libya ve Suriye’nin işgal edilerek parçalanması, ABD’nin eseridir, Türkiye, üç ülkenin işgal edilmesinde de ABD’ye yardımcı oldu.
***
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack da bu gerçeklerin bir kısmını itiraf etti…
ABD’nin 2003 yılında işgal ettiği Irak’ta kurduğu düzen sonrası durum için “3 trilyon Dolar civarında yatırım, 20 yıllık felaket dolu bir tarih, hayatını kaybeden birkaç yüz bin kişi” değerlendirmesini yapan Barrack, “elde hiçbir şey kalmadı” dedi.
Barrack, “Aynı şeyi Suriye’de de yaptık. Yani SDG bir tür YPG ya da PKK, bırakalım birbirleriyle baş etsinler. Neden? Çünkü daha kolay ve iyi görünüyor. Özerk olabilirler. Kendi kültürleri var, kendi dilleri olabilir, kendi okulları olabilir, hatta kendi yerel orduları bile olabilir. Sorun şu ki bu durum, Yugoslavya’da olduğu gibi Balkanlaşıyor. Orada da aynı şeyi yaptık. ‘Yani tek bir federal model üzerinde anlaşamıyoruz, o halde yediye bölelim.’ Bu da yaklaşık bir nanosaniye sürüyor ve birbirleriyle savaşmaya başlıyorlar. Irak’ta olan buydu. Saddam Hüseyin senaryosu Libya’dan farklı değil. Kaddafi ve Libya’da aynı şeyi yaptık. Hadi ikiye bölelim, hadi federalizm uygulayalım. Bu hiç bir zaman işe yaramadı. Rejim değişikliği aslında hiçbir zaman işe yaramadı. 1946 sonrasına bakarsanız, ABD’nin müdahil olduğu her durumda yaklaşık 93 darbe veya rejim değişikliği yaşandı. Hepsi başarısız oldu.” diye konuştu.
***
Türkiye’de askeri darbelerin sonunda oluşan siyasi iktidar, cemaat vakıflarını vergiden muaf tutmak ve Diyanet İşleri’ne cemaat yapılanmalarına izin vermekle, dini, cemaatlere bırakmış, Diyanet İşleri bütçesini de kontrol ederek, bu yolla, toplumun çok büyük kısmını kontrol etmeye başlamış, böylece, demokratik laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı hedefleyen gruplara yol vermiştir. Dolayısıyla iktidar, Anayasa’daki temel hak ve hürriyetleri, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya Anayasa’ya aykırı görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanmaya başlamıştır.
Halkın bu gerçekleri kavraması muhalefetin de kontrol edilmesiyle önlenmekte, böylece rejim değişikliği garanti altına alınmak istenmektedir. Bütün bunların, Büyük Orta Doğu Projesi’nin gereği olduğu göz ardı edilerek hiçbir çözüm üretilemez. Özellikle ana muhalefet tamamen millileşmeden, bağımsızlaşmadan çözüm de olmaz… Bu gerçek halk tarafından ne kadar hızlı anlaşılırsa; çözüm de o derece hızlanır…
Arslan Bulut
18 Aralık 2025
Yeniçağ Gazetesi
Fırsat buldukça sanat ve kültür sohbetlerinin olduğu mekanlara gider, düşüncemin ufuklarını genişletmeye çalışırım. İstanbul’da gerek büyükşehir gerek il, ilçe belediyelerinin takdir ettiğim güzel faaliyetlerinden birisi de; metruk, perişan, tarumar olmuş bazı binaların restore edilerek topluma kazandırılmasıdır. Buralarda hem tarih yeniden hayat buluyor hem de ehil sohbet erbabının anlatımlarıyla kendi kültür kodlarınızı hatırlıyor, yeni dünyaları keşfetmenin hazzını yaşıyorsunuz.
Art niyetsiz, samimi bir eleştiri yapmam bazılarını rahatsız edebilir ama ben yine de söylemeden edemiyorum. Düşündürücü olan; bu vakıf kurumlarının üzerindeki siyasi vesayet. Çok açık ve net. Daha somut cümleler kullanmam gerekiyor. Görünen şu; mevcut sistemde her şey Cumhurbaşkanı’nın iradesine ve imzasına göre şekilleniyor. Vakıf mülklerinin tasarrufu da öyle.
Düşünün ki AKP 25 yıldır iktidarda. Belediyeler de aynı partinin elinde olunca buralarda şekillenen faaliyetlerin türü, konuşmaların içeriği farklı olabilir mi? Buralarda farklı bir düşünceyi dillendirmeniz, hür tefekkürün kıvılcımı olabilecek bir soru sormanız,” öteki” diye yaftalanmanız için yeterlidir. Buralarda bir iki istisnayı göz ardı edemem elbette. Zaten ben de fırsat buldukça onların Türk kültürü ve Türk töresi ile ilgili sohbetlerine katılmaya gayret ediyorum. Çünkü ötekilerin ne Türklük diye bir sevdaları var ne pozitif bilim arayışları.
Ha bu küçük eleştiriyi niçin yaptığımı da belirtmeliyim. Diyelim ki ilk seçimde iktidar değişti, belediyelerin çoğunu da CHP kazandı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde güç merkezi de o zaman solun eline geçmiş olacak. Doğal olarak buralarda kimler hangi ideolojik teorilerin papağanlığına soyunmuş olacaklar kolayca tahmin edebilirsiniz. Lütfen empati yapın. Devlete ait olan kurumlar; babamızın çiftliği, partimizin özel mülkü gibi düşünülmemelidir. Başkası yapınca yanlış olan, ben yaptığımda doğru olmaz. Özel dernekler veya vakıflar konumuzun dışındadır ama onların faaliyetleri de milli güvenliğimiz açısından çok sıkı denetlenmelidir.

Milli güvenlik denilince ne anlaşılmalıdır? Bu konuda devletin, hükümetlere ve hükümeti oluşturan partilere göre zırt pırt değişmeyen temel ilkeleri olmalıdır. Anayasa’nın başlangıcında değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler bellidir. Ne yazıktır ki, Gazi Meclis’in çatısı altında pkk terör örgütünün sözcüsü gibi davranan DEM Partili Milletvekilleri Lozan’a da , Anayasa‘mıza da dil uzatabiliyor; İYİ Parti ve Zafer Partisi dışında kimseden şiddetli itiraz sesi de çıkmıyor. Ülkemiz sisli ve karanlık senaryolar ile yeniden bir kaosa sürüklenmeye çalışılmaktadır.
Genel olarak hem bireysel hem de toplumsal anlamda milli reflekslerimizin çok canlı olduğunu söyleyemeyiz. İtiraz olarak şu söylenebilir; toplumsal dinamikleri daha canlı ve zaruri kılan karşılaşılan iç ve dış tehditlerdir. Tepkilerin dozunu tehditlerin tehlike düzeyi belirler. Bunca pervasızlığa ve densizliğe rağmen toplum nasıl bu kadar duyarsız olabiliyor anlamak mümkün değil. DEM Parti’nin istekleri ile ABD’nin Ankara Büyükelçisi’nin ve İsrail’in talepleri nasıl aynı olabilir? Bu parti Hazinemizden yardım aldığı, milletvekillerinin maaşını bu millet ödediği halde bu düşmanlığa devletimiz nasıl izin verebiliyor? Halkımızın bu gaflet uykusundan uyanması için daha nelerin olması beklenmektedir acaba?
Başa dönersek, derneklerin çalışmalarını bu nedenle önemli ve hayati buluyorum. Ve zaman buldukça programlarına katılmayı görev sayıyorum. Zamanı boşa harcamamak için de seçici oluyor, düşünceme uygun olan derneklerin etkinliklerine gidiyorum. Dostlar paylaşımlarımı görünce “Yorulmuyor musun?” diye soruyorlar. Tam tersine ruhum dinginlik kazanıyor, heyecanlarım inançlarımı yeniden ateşliyor, ülkülerimin peşinden koşarak Mustafa Kemal’le bütünleşiyorum.
Geçtiğimiz hafta TÜRK OCAKLARI’nın İstanbul’da düzenlediği üç etkinliğe katılmak nasip oldu. Birincisi Küçükyalı Elite World Garden Otel’de Türk Ocakları Genel Merkezi ve İlteriş Vakfı tarafından düzenlenen 1.Uluslararası Türk Dünyasında Bozkurt Sempozyumu idi. Türk dünyasının değişik coğrafyalarından 51 akademisyenin katılıp tebliğ sunduğu sempozyum iki gün devam etti.
Çemberlitaş’taki İstanbul Türk Ocağı’nda Cuma akşamı Dr.Selim Erdoğan “Cumhuriyetin Zorlu Yılı: 1930” konusunda önemli açıklamalarda bulundu. Aynı akşam Fındıkzade’deki Kırım Derneği’nde Gazeteci Yazar arkadaşım Ahmet Tüzün, “Kültürel Mirasın Aracılığıyla Türk Milli Değerlerinin Tanıtılması” konusunda güzel bir sunum gerçekleştirdi.

Cumartesi günü Beykoz Türk Ocağı’nın misafiri olduk. Anadolu Hisarı Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi’nde Prof.Dr.Yümni Sezen Hoca ile Araştırmacı Yazar, Sosyolog Nur Meryem Özbek; “Papa’nın Türkiye Ziyareti ve Ardındaki Gerçekler” konulu bir konferans verdiler.
İyi sayılabilecek bir katılım olmasına rağmen Yümni Hoca, “Salon niye ağzına kadar dolu değil?“ diye hayıflandı. ”Halkımız bu kadar önemli konularda bile neden bu kadar duyarsız? Bu bir beka konusu. Sadece konuşuyoruz. Konuşmakla iş bitmiyor. Başka ne yapabiliriz, ne yapmalıyız?” diye sordu. Haklıydı. Yeni bir dünya inşa ediliyor. Yılanlar hep uyanıkken biz uyumaya devam ediyoruz.
Yapılması gerekenlerin en başına da; dinin siyasete alet edilmesinin önüne geçilmesi, Hz. Muhammed ve Sahabe Dönemi Kur’an Müslümanlığı’na önem verilmesi, Ulus Devlet kavramının siyasetin öznesi olması ve partiler üstü bir milli birlik tesisi maddelerini koydu Yümni Hoca. Görüyorsunuz ki yapılacak çok işimiz var. Bilmiyorsak öğrenecek, öğrendiklerimizi bilmeyenlere anlatacak, atalarımızdan emanet aldığımız bu vatanı evlatlarımıza noksansız teslim etmenin mücadelesi içinde olacağız.
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı ve Aydınlar Ocağı’nın Türk milletinin derlenip toparlanması, birleşip bütünleşmesi için yaptığı çalışmaları da hatırlatarak bitiriyorum. Şu da bilinsin ki; kimler hangi ihanet içinde olursa olsun, son sözü TÜRK MİLLETİ söyler.
T.Barrack ABD’nin Ankara Büyükelçisi. Bu Barrack, bölgeye özel olarak görevlendirilmiş bir diplomat. TOM BARRAK BOP ‘un kilit isimlerinden biri. Suriye’deki yeni yapılanmadan, yani bölünmesinden de sorumlu baş aktör. Tıpkı diğer emperyalist devletlerin gönderdiği elçiler gibi mağrur ve de küstah. Muhtemelen, bizim oralara gönderdiğimiz elçiler de özel seçilmiş, özel yetiştirilmiş, iyi eğitilmiş derin adamlardır. Ama en azından devlet adabı ile hareket eder, fitneyi alevlendirecek söz ve davranışlardan uzak dururlar.
Büyükelçilerin önemli defansif görevleri ve iki ülke arasında dostane ilişkileri geliştirme sorumlulukları vardır. Ülkeler bu nedenle Dışişleri’nde en seçkin diplomatlarına alan açarlar. Onlar görev sürelerinde sütre gerisindedirler, pek vitrine çıkmazlar ama vazifelerinde titizdirler. Ülkelerinin çıkarlarını gözetir, o ülkelerde yaşayan yurttaşlarının sorunlarını çözmek için çalışırlar.
Dışişleri prensibimiz bellidir: ”YURTTA BARIŞ, CİHANDA BARIŞ” Ve iddia ediyorum ki, yakın zamana kadar görev yapan diplomatlarımız ülkemizin yüz akı idi. Mevut iktidar “ Monşerler! ” diyerek onları küçümsese , bir çoğunu geri çekse de başarılarını kimse küçümseyemez. Büyükelçilik binaları vatan toprağıdır, orada o ülkenin bayrağı dalgalanır. Bütün ülkeler için geçerlidir bu.
Ne ki; emperyalist ülkelerin büyükelçileri başka görevler için de sahadadırlar. Her türlü diplomatik nezaket kuralını göz ardı ederek, güven duygularını yok ederek, dostane misafirperverliği ayaklar altına alarak, arsız ve utanmaz açıklamalarla varlığımıza ve birliğimize kastetmekten de geri durmazlar. Tarihte çok örneği var bunların.
Tom Barrack bunların son versiyonudur. Milyarder bir işadamı, finansçıdır. Lübnan kökenli katolik bir hristiyandır ve çok iyi Arapça bilmektedir. İngiliz casusu Lawrence, maskelerin arkasındaydı. Çöl Bedevileri, kendilerini “Hadimü’l Haremeyn (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi)“ için feda eden Fahrettin Paşa ve Mehmetçikleri arkadan hançerleyip, İngilizleri “Hakimü’l Haremeyn (Mekke ve Medine’nin Hükümdarı)” yapma alçaklığından, Hz.Peygamber’in lanetine uğramaktan utanmamışlardı. Atatürk’ün “dahili ve harici bedhahlar” dediği güruhtur bunlar. Her ülkenin, maalesef ummadığımız kadar cibilliyetsiz ve kanı bozuk, işgalcinin postalını yalayacak kadar şerefsizi ve haini vardır. Barrack’ların yerli işbirlikçileri bunlardır.
Tom Barrack çok pervasız ve ukalaca konuşuyor. Ve tabii arkasındaki ABD gücüne yaslanarak yapıyor bu konuşmaları. Diplomasinin sınırlarını ve sınırdaki dikenli telleri havaya uçurarak bölgenin haritalarıyla şeytani sudoku oynuyor. Bunlar batının kapitalist şövalyeleri. Burnu büyük, güven serhoşu, narsist , acımasız kovboylar bunlar. Kasabanın Şerif’liği bunlara yetmez, dünyanın başına bela Deli Dumrul’luk peşindedirler.
Barrack daha önce Osmanlı’nın yönetim sistemini överek yine ulus devletlerden şikayetini dile getirmişti. Barrack şöyle demişti: “Dedem 1900’lerde Osmanlı pasaportuyla ve cebinde 13 lira ile Amerika’ya gitti. DNA’mın geldiği yere dönmek ayrıcalık ve onur. Osmanlı İmparatorluğundaki ‘millet sistemi’ yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkân verdi. Türkiye, tüm bunların merkez noktası olabilir.”
Bu sözlerin ne anlama geldiğini bilmiyor halkımızın büyük çoğunluğu. Ben en çarpıcı şekilde, anlayana sivrisinek saz kabilinden söyleyeyim; ulus devlet yıkılmalıdır diyor elçi hazretleri. Yani Atatürk, SEVR haritasını elimizden alıp çöpe attı, bizim bütün planlarımızı bozdu. Siz tekrar ümmet modeline dönmelisiniz, Türkiye çok uluslu bir yapıya dönüşmeli diyor. Atatürk’ten vazgeçin demektir bu! Ve kimsenin gıkı çıkmıyor.
Kimler neyin karşılığında susuyor?! Irak’ın, Suriye’nin , Libya’nın ,Lübnan’ın, tüm Ortadoğu’nun perişan hali sizi korkutmuyor mu? SDG’nin sözcüleri 100.000 silahlı güce sahip olduklarını söylüyor. Hani silah bırakacaklardı? Bunların maaşlarını, silahlarını ABD vermiyor mu? Bu işin şakası yok beyler. Biz, Apo canisine umut hakkı sağlamaya çalışanların şırıngasıyla yatırıldığımız derin uykulardan ne zaman uyanacağız?!
İlgiyle okuduğum Arslan Bulut yazılarından bir alıntıyla bitirmek istiyorum. “ABD, ulus devlet olma yolunda ilerliyor, İsrail bir ulus devlet, ama bölgedeki diğer devletler, kabilelere bölünsün de ABD ve İsrail’e tabi olsun isteniyor!
Hani Erdoğan ve AKP sözcüleri hep eski Türkiye’yi eleştiriyor ya, eski Türkiye’de, böyle konuşan büyükelçinin Ankara’dan derhal alınması istenirdi. Medya, üniversite senatoları ve üniversite gençliği ayağa kalkar ve böyle bir büyükelçinin Türkiye’de bir dakika daha kalmasına izin vermezdi”