24 Nisan 2026 Cuma
EGEMENLİK TÜRK’ÜN KARAKTERİDİR
Atatürk,19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Sonra, sırasıyla Amasya Tamimi’ni yayınladı, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaparak, 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı. Böylece,19 Mayıs 1919 günü başlatmış olduğu kurtuluş mücadelesini 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’in kurtuluşu ile zaferle sonuçlandırmış oldu.
Yukarıda işaret etmek istediğim tarihler arasında olan bitenleri, bir çırpıda sıralayarak bir paragraf içinde anlatmak çok kolay. Ancak, bu süre içinde gerçekleşen ve anlatılmaya muhtaç o kadar çok konu var ki anlatmakla bitmez. Sadece, düşmanla olan çarpışmaları anlatmak için bile ciltler dolusu kitaplar yazılmış olup, halen de yazılmaktadır.
Bilindiği gibi, Mondros Ateşkesi’nden sonra İtilâf Kuvvetleri Anadolu’ya asker çıkararak yurdumuzu işgale başlamışlardı. İngilizler, önceleri Musul, Antep, Urfa, Maraş’ı işgal etmişler, daha sonra Antep, Urfa, Maraş’ı Fransızlara bırakarak Afyon, Eskişehir, Samsun, Merzifon, Batum’a asker çıkarmışlardı. Fransızlar ise, işgali kendilerine bırakılan Antep, Urfa, Maraş’a Adana’yı da eklemişlerdi. İtalyanlar, Antalya ve Konya tarafları ile yetinmişlerdi. Bu devletlerin, adeta taşeron olarak kullandıkları Yunanlılar da İzmir, Balıkesir, Bursa, Uşak Trakya’yı gözlerine kestirerek işgal etmişlerdi.
Mustafa Kemal için, adına İtilâf Devletleri denen bu işgal kuvvetleri ile çarpışmak ve onlarla mücadele ederek zafere ulaşmak zaten Allah’ın emriydi. Bu işi nasıl yapacağını da çok iyi bilirdi. Zira, o çok zeki ve mükemmel bir asker, aynı zamanda da ömrünün belirli bir kısmını değişik cephelerde çarpışarak geçirmiş, yani bizzat uygulamanın içinde olmuş muzaffer bir kumandandı. Yani, demem o ki, Gazi Paşa, düşmanla çarpışmaktan yılmayan, gözünü budaktan sakınmayan yiğit ve kahraman bir askerdi. Ancak, onu rahatsız eden, kahreden,en az düşmanlar kadar uğraştıran, hani büyük şairin “ateşi ve ihaneti gördük” diye nitelediği “bedhâh”ların oluşturduğu hainler gürûhuydu.
Dolayısıyla, ben, bu yazımda, Atatürk’ün 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışından itibaren, gerek heyet-i temsiliye, gerekse meclis içinde bulunan muhaliflerin çıkardığı sıkıntılardan, İstanbul hükümetinin kışkırtmalarından, memleketin değişik yerlerinde çıban başı oluşturan asi gruplardan, adına “mütareke matbuatı” denilen kepazeliklerle dolu bir basından ve her yerde sık sık karşılaşılan hainlerin yapıp ettiklerinden birkaç örnek vererek 23 Nisan 1920’nin önemini ortaya koymaya çalışacağım.
Önce, sık sık isyan çıkararak(tabiî ki İstanbul hükümetinin kışkırtmalarıyla),memleket yanarken, yangından mal kaçırırcasına kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ederek talanlara kalkışan isyancılardan başlayalım.
“Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmasti, Karacabey, Biga ve havalisinde; İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı havalisinde; Bozkır’da, Konya, Ilgın, Kadınhanı, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar havalisinde; Yozgat, Yenihan, Boğazlayan, Zile, Erbaa, Refahiye, Zara havalisinde; Viranşehir havalisinde alevlenen isyan ateşleri bütün memleketi akıyordu. Hıyanet, cehalet, kin ve taassup dumanları bütün vatan göklerini kesif karanlıklar içinde bırakıyordu.
İsyan dalgaları, Ankara’da karargâhımızın duvarlarına kadar çarptı. Karargâhımızla şehir arasındaki telefon ve telgraf hatlarını kesmeye kadar varan akûrâne (kudurmuşça) kasıtlar karşısında kaldık. Garbî Anadolu ise, İzmir’den sonra yeniden mühim mıntıkalarla, Yunan ordusunun taarruzlarıyla çiğnenmeye başladı. (Genelkurmay Tarih Encümeni Başkanlığı,114 sayılı Askerî Mecmua’dan) Başlarında Kör İmam, Anzavur, Çopur Musa, Delibaş Mehmet gibi sergerdelerin oluşturduğu isyanlarla ortaya çıkan müthiş ürkütücü bir tablo. Memleket yangın yerine dönmüş, düşman yetmiyormuş gibi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bir de bunlarla amansız mücadelesi. Bu işin bir tarafı.
Diğer yanda, İstanbul’daki matbuatın(ki sonradan bu matbuatın adı hep “mütareke matbuatı” olarak anılacaktır)yedikleri herzeler, halkı, hem kuvayı milliyeye, hem de Mustafa Kemal ve arkadaşlarına karşı olarak yapılan, sistemli, sürekli onları kötüleyici, aşağılayıcı yayınlar.
Meselâ! Meselâ, Refik Halit şöyle diyor gazetelerdeki yazılarının iki tanesinde:
“Anadolu’da bir patırtı, bir gürültü, kongreler, beyannâmeler falan, sanki bir şey yapabilecekler. Blöf yapmanın sırası mı? Hangi teşkilâtın, hangi kuvvetin var? Bu ne hayal! Kuzum Mustafa, sen deli misin?”
Yine, bir başka yazısında, Misak-ı Milli’yi alaya alarak şöyle diyor hazret:
“Bereketli olsun, başımıza bir millî daha çıktı, geceler bir millî daha doğurdu. Millet anamız yine varlığını gösterdi. Ortaya bir millî yavru daha attı.Galiba millîler yarım düzineyi geçti. Millî Kongre, Millî Blok, Millî Hareket, Millî Talim Terbiye, Millî Ahrar ve ilahir…
Hülâsa, bu millîlerin ne biçim marifetler olduğunu cümle alem anladı. Acaba Millî Misak nedir?”
Meselâ! Meselâ, bir başkası, Ref’i Cevat, Alemdar gazetesindeki yazılarında şöyle diyor:
“Düşmanlarımız insaflıdırlar, medenîdirler. Eski dostluğu unutmazlar. Ancak dostlarımızı rahat bırakmadılar. İttihatçılar isimlerini değiştirdiler ve Kuva-yı Milliye nâmı altında yine ortaya atıldılar. İşte,son vakitleri yaklaştı. Bu günlerde ne olacaksa olacak. Son kararlar verilmek üzeredir. Yangından ne kurtarırlarsa memleket için kârdır. Kurtarılması mümkün olanları kurtaramazsak, gayet akıllı bir siyaset takip etmeye mecburuz. Mütareke ahkâmını(hükümlerini)tamamen icra edip hiç değilse hüsnüniyet göstermemiz icap eder.”
Hazret, bir başka yazısında da, fikirdaşı Refik Halit’ten hiç de aşağı kalmayarak Misak-ı Millî’yi, kendince şöyle aşağılayıp, alay ediyor:
“Aman Allahım!
Söylenmesi ne güç!
Ne çirkin!
Misâk-ı Millî imiş.
Ne kadar millî olmayan bir ifâde.
Misâk-ı Millî, tamlama, iki kelime.
Misâk-ı Millî tamlaması bana; Manukyan kumpanyasının aktörü soytarı Hacı Misak’ı anlatıyor.”
Meselâ! Meselâ, bütün bu matbuatın ağababası, en gözde aktörü Ali Kemal’e(Artin Kemal)kulak verelim bir de. Bakalım ne herzeler yumurtlamış:
“Avrupa’yla zıt gitmek, hele tepişmek, bu devlete hiçbir zaman fayda temin etmedi; lâkin tamamen zarara soktu.
Ankara’daki sergerdelerin aklı malûm, amma bereket versin ki hükümetimizin içinde hakikati görenler pek çok.
Onlar, Mustafa Kemal mecnununu gemlemek için ellerinden geleni yapacaklardır.”
İşte, bu Sabah, Peyâm-ı Sabah, Peyâm gibi gazetelerde yazan, İngiliz dostu, Fransa’yı vatan kabul etmeyi düşünen, sürekli Ermeni ve Rum patrikleriyle görüşerek, onları Kuva-yı Millîye’ye karşı kışkırtan, İngilizlere yaranmak için, sürekli sözde Ermeni kırımını savunan, Kuva-yı Millîye’cileri serseri gürûhu diye niteleyip, Mustafa Kemal’e hakaretler yağdıran, ona Selânik yâdigârı, şaki, sergerde,
idamlık, ipsiz sapsız, akılsız, fikirsiz, zorba diyen ve 10 Eylül 1922’de yazdığı gazetesinde hiç utanmadan, sıkılmadan “Gayeler bir idi ve birdir!” diyerek zaferi alkışlayan, aslında kendisi için “mecnun”,”sergerde” denmesi gereken bir zât-ı muhterem! Ali Kemal.
Şimdi de işin bir başka tarafına bakarak, gelelim hem Kurtuluş Savaşı sırası, hem de ondan sonrasında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin içinde neler olup bitmiş, bir de onu anlamaya çalışalım bir iki örnekle.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yeni açıldığı sıralarda, o zaman İstanbul Meclisi Reisi olan Celâlettin Arif Bey bakın neler söylüyor:
“Bu meclis, İstanbul Meclisi’nin devamıdır. Ben de zaten İstanbul Meclisi’nin Reisiyim. Yeni intihaplara, yeni kanunlara ne lüzûm var? Ben reislik sandalyesine oturayım, siz de benim işlemiş iki aylık maaşımı vermenin yolunu arayın.”
Meclis binasının çatısını örtecek kiremetlerin parasını bile bulamayacak durumda olan meclisten adamın istediğine bak yahu! Hani derler ya “Koyun can derdinde, kasap et derdinde.” diye. Celâlettin Arif Bey’in derdi de bu deyimin anlamına tam cuk oturuyor. Ortalık yangın yeri. Vatanın elden çıkmaması için herkes canını dişine takmış, uğraşıyor, savaşı-
yor. Sen neyin peşindesin be adam. El insaf be kardeşim, el insaf!
Kurtuluş Mücadelesi muzafferiyetle tamamlanmıştır. Tarihler Aralık 1922’yi göstermektedir. Bu tarihlerde, yeni yapılacak seçimler için çalışmalar vardır. Bu çalışmalar içersinde, seçim kanuna bazı eklemeler yapmak da söz konusudur. Mustafa Kemal’e sert muhalefetleriyle tanınan Erzurum Mebusu Süleyman Necati Bey, Canik Mebusu Emin Bey, Mersin Mebusu Salâhattin Bey, verdikleri kanun teklifinin 14.maddesinde şöyle bir istekte bulunurlar:”Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçilebilmek için Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki mahaller ahalisinden olmak zorunludur. Ondan sonra göçle gelenlerden Türk ve Kürtler, iskân tarihinden itibaren beş sene geçmişse seçilebilirler.”
Büyük zaferin kazanılmasının üzerinden
henüz dört ay bile geçmeden Mustafa Kemal Paşa’yı vatandaşlık haklarından mahrum bırakarak, mecliste yer almamasını sağlamak. Böylece, o zaman bile, farklı zihniyette insanların seçimlere girip başarı sağlamasını gerçekleştirerek, kendi çıkarları doğrultusundaki düşünceleri hayata geçirmek bütün amaç. Evet. İnanılması zor bir masal gibi geliyor insana ama bütün bu olan bitenlerin hepsi ayniyle vaki.
23 Nisan 1920.Gelecek nesillerin bu vatan toprağında ayaklarının daha sağlam yere basmaları açısından, bu tarihin önü ve arkasının çok ama çok iyi irdelenmesi gerek. Zira, çocuklarımız ve torunlarımız için 23 Nisan 1920’den daha güzel bir ibret vesikası ve yol gösterici olamaz.
Dünya durdukça 23 Nisan’ların, daha nice yüzyıllarda en içten duygularla kutlanması dileğiyle, bayramınız kutlu olsun.