Kentleşme dar anlamıyla, kentlerin sayısının ve bu kentlerde yaşayan nüfusun artmasını ifade eder. Kentsel nüfus, doğum oranlarının ölüm oranlarından fazla olmasıyla doğal olarak artarken, aynı zamanda köy ve kasabalardan ve diğer kentlerden gerçekleşen göçler yoluyla da büyür.
Dolayısıyla kentleşme olgusu, bir toplumun ekonomik ve toplumsal yapısında meydana gelen değişimlerin sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle kentleşmeyi tanımlarken, nüfus hareketlerine yol açan ekonomik ve toplumsal dönüşümleri de dikkate almak büyük önem taşır. [1]
Bu bağlamda her kentin kendine özgü özellikleri ve ayırt edici nitelikleri, ona belirli bir kimlik kazandırır. Kent kimliğini oluşturan en önemli unsurlar kültür ve tarihtir. Her şehrin kendine ait bir “hikâyesi” bulunur. Bu hikâye, kentin tarihsel geçmişini ve zaman içinde geçirdiği kimlik oluşumu ile dönüşümünü yansıtır.
Bir şehre tarihsel açıdan yaklaşmak, onun tarih boyunca geçirdiği evreleri ve dinamik yapısını daha iyi anlamamızı sağlar. Aynı zamanda bu yaklaşım, şehrin kimliğinin zaman içinde nasıl değiştiğini de açıkça ortaya koyar.[2]
Edirne, tarih boyunca farklı uygarlıklara ev sahipliği yapmış; farklı sınıf ve karakterlere sahip[3] bireylerin kültürel, sanatsal ve sosyal yaşam hikâyelerini geçmişten günümüze taşıyarak kadim kent algısını güçlü bir biçimde besleyen, çok katmanlı bir tarihsel belleğe sahip olmuştur.
Toplumsal süreçlerle biçimlenen yapısı sayesinde, barındırdığı uygarlıkların da mekânsal izlerini günümüze kadar aktarmayı başarmıştır.
Tarihi süreçte Bizans İmparatorluğu döneminde İstanbul’u koruyan kent konumunda iken Osmanlı döneminde İstanbul’u fetheden kent konumuna gelmesi, kentin mekânsal konumunun stratejik önemini göstermektedir.
Bu bağlamda Edirne’nin tarihsel süreç içerisinde biriktirdiği değerler, kentin yalnızca fiziksel bir yerleşim alanı olmanın ötesinde; sosyal, kültürel ve mekânsal unsurların iç içe geçtiği dinamik bir yapı sergilediğini ortaya koymaktadır.
Zaman içerisinde farklı uygarlıkların izleriyle biçimlenen bu yapı, kentin sürekli bir dönüşüm geçirmesine karşın geçmişle olan bağını koparmadan özgün bir karakter kazanmasını sağlamıştır. Bu noktada, tarihsel süreklilik ile mekânsal ve toplumsal dönüşümün kesişimin de yer alan kent kimliği kavramı, kentin nasıl algılandığını ve anlamlandırıldığını açıklamada önemli bir çerçeve sunmaktadır.
Kent kimliği, bir kenti diğer kentlerden ayıran; ona özgünlük, tanınırlık ve anlam kazandıran fiziksel, kültürel, tarihsel ve sosyal özelliklerin bütünüdür. [4] Bu özellikler, kentin ruhunu ve karakterini oluşturarak kimliğini tamamlamaktadır. Kentleri geçmişten geleceğe taşıyan değerler, kentin “kim olduğunu” ortaya koyan temel belirleyiciler olup tarihsel ve kültürel birikimi, fiziksel ve mekânsal özellikleri, toplumsal yapısı, ekonomik ve işlevsel nitelikleri ile kente özgü simge ve imgeleri kapsamaktadır.
Ancak kentleşme süreçleri ele alınırken çoğu zaman kentlerin fiziksel ve demografik özellikleri ön plana çıkarılmaktadır. Toplumun sahip olduğu kültürel kimlik ve sosyal değerler ikinci plana itilmektedir. Oysa kentleri asıl şekillendiren ve onlara ruh kazandıran temel unsurlar, göz ardı edilen bu kültürel ve sosyal değerlerdir.[5] Kentleşmenin yalnızca nüfus artışı ve mekânsal büyüme üzerinden değerlendirilmesi, kentin kültürel ve toplumsal boyutlarının göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Bu süreçle birlikte ortaya çıkan en önemli olgulardan biri ise kentli olma bilinci; yani bireyin kentle kurduğu kültürel, tarihsel ve toplumsal bağdır.
Bir kentteki yapılar, sokaklar, meydanlar ve kamusal alanlar aracılığıyla geçmişle kurulan ilişkiler, mekânsal hafızanın oluşumunda belirleyici rol oynamaktadır. Bu hafızanın korunması ya da tahrip edilmesi, kent kimliği üzerinde doğrudan ve derin etkiler yaratacaktır. Bu etkiler kentin tarihsel sürekliliği ve özgünlüğünün sürdürülebilirliğini de etkileyecektir.
Bu noktada kent kültürü ve kent kimliği, kentin geçmişi ile bugünü arasında kurulan bağın temel unsurları olarak öne çıkmaktadır. Kültürel miras ise bu bağın hem somut hem de somut olmayan değerlerinin sembolik taşıyıcısıdır. Özellikle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan kentlerde, kültürel mirasın korunması ve yaşatılması, kentli bilincinin ve aidiyet duygusunun oluşmasında belirleyici bir rol üstlenmektedir. Bu bağlamda kentleşme, kent kültürü ve kent kimliği arasındaki ilişkinin, kültürel mirasın algılanma ve sahiplenilme biçimleri üzerindeki rolü büyük önem taşımaktadır.
Bu nedenle bireyin yaşadığı kenti algılayabilmesi ve anlamlandırabilmesi, kentteki tarihî yapılar, kamusal alanlar ve kültürel değerler gibi ipuçlarının çeşitliliğiyle doğrudan ilişkilidir.[6] Bu ipuçları, kent kimliğinin içselleştirilmesine ve bireyin kente yönelik aidiyet duygusunun gelişmesine katkı sağlamaktadır.
Bu kuramsal çerçeve, Edirne’nin tarihsel gelişim süreci üzerinden somut biçimde izlenebilmektedir. Edirne’nin nüfus yapısı, fetih sonrası dönemde başlayan yerleştirme politikaları ve göç hareketleriyle şekillenmiş, uzun süre çok kültürlü bir kent kimliği taşımıştır. Sultan I. Murat döneminde Anadolu’dan getirilen Türk nüfusun yanı sıra bazı Hıristiyan grupların da kente yerleştirilmesiyle başlayan bu süreç, II. Bayezid döneminde İber Yarımadası, İtalya ve Akdeniz adalarından sürülen Musevilerin Edirne’ye yerleşmesiyle daha da çeşitlenmiştir. Bu gelişmeler sonucunda Edirne, Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerin bir arada yaşadığı kozmopolit bir şehir hâline gelmiş ve bu çok kültürlü yapı 19. yüzyıla kadar büyük ölçüde korunmuştur. Ancak 19. yüzyılda yaşanan işgaller ve savaşlar, özellikle 1828–1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Balkan Savaşları, kentin demografik, sosyal ve ekonomik dengelerini önemli ölçüde sarsmıştır. Bu dönemlerde yaşanılan göç ve nüfus mübadeleleri Edirne’nin nüfusunu azaltmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kentte yaşayan Musevi nüfusun büyük bir bölümü İsrail Devleti’ne göç etmiş, Balkan ülkelerinde komünist rejimlerin kurulmasıyla birlikte bu ülkelerden Türkiye’ye yönelen Türk nüfusun bir kısmı Edirne’ye yerleşmiştir.[7]
Bu süreçler, Edirne’nin tarihsel çok kültürlü yapısını yeniden şekillendirirken, Cumhuriyet döneminde iç göçlerin de etkisiyle kent nüfusu yeniden artış göstermiştir. Son yıllarda ise Edirne, aldığı göçlerle birlikte demografik ve kültürel yapısında yeni bir dönüşüm sürecine girmiştir.
Devam edecek…
[1] Keleş, Ruşen (2020) Kentleşme politikası, 17. Baskı.-İstanbul: İmge kitabevi, sf.45.
[2] Kaya, Erol (2007) Kentleşme ve kentlileşme.-İstanbul: Okutan yayınları, s.36
[3] Lynch, Kevin (2022) Kent İmgesi, çev:İrem Başaran, 16. Basım.im-İstanbul: İş Bankası Yayınları, s.2
[4] Güler, T.; Şahnagil, S.; Güler, H.; Kent kimliğinin oluşturulmasında kültürel unsurların önemi: Balıkesir üzerine bir inceleme: PARADOKS Ekonomi, Sosyoloji ve Politika Dergisi, Aralık 2016, C:11, Özel Sayı, s.86
[5] Es, Muharrem; Ateş, Hamza. (2010). Kent Yönetimi, Kentlileşme ve Göç: Sorunlar ve Çözüm Önerileri. Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Yıl:2004, Sayı:(48). s.;240
[6] Lynch, Kevin (2022) Kent İmgesi, çev:İrem Başaran, 16. Basım.im-İstanbul: İş Bankası Yayınları, s.8
[7] Erdoğan, Nevnihal (2019) Osmanlı Payitahtı Edirne –mimarı, tarihi, kültürel kent rehberi-. İstanbul: Yem Yayın, s.16
GÜNDEM
23 Ocak 2026GÜNDEM
23 Ocak 2026GÜNDEM
23 Ocak 2026GÜNDEM
23 Ocak 2026GÜNDEM
23 Ocak 2026GÜNDEM
23 Ocak 2026GÜNDEM
23 Ocak 2026Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.