15 Temmuz 2026 Çarşamba
Yer önemli değil. İstanbul’da uzak bir semt. Güçlü klimanın efil efil rüzgar üflediği salonda zamanı donduran, yorumları durduran ama bir o kadar da ruhumda fırtınalar yoğuran derin bir sohbet. Derin devlet, derin millet olur da derin sohbet olmaz mı? Hikmetli bir mekandayız. Üç kişiyiz masada. Keşke anlatılanları duysanız, gerçekleri öğrenseniz de “ biz” olsak, çoğalsak diye bir özlem hissediyorum içimde. Çünkü başka türlü kurtulamayız muktedirlerin irademize koyduğu prangalardan.
Aklımdan Ahmet Telli’nin dizeleri geçiyor, kirli siyasetin esir alamadığı bu Karadenizli dostu dinlerken.
“Ey masalcı otur şu geyik postuna
ve anlat şimdi bütün bunları
Önce yaşadıklarımızı koy ortaya
hatamızı ve sevabımızı anlat.” diyesim geliyor.
Ona da gerek yok, samimiyetime kefil olmuşçasına o konuşuyor zaten. Rahmetli Erbakan’dan günümüze uzanan Milli Görüş çizgisinin “Gelenekçiler-Yenilikçiler” gibi yapılanmalarla materyalizmin doymak bilmez iştah baronlarına nasıl dönüştüğünü ve halkın umudu olmaktan nasıl uzaklaştıklarını ürperten örneklerle anlattı, hataları ve sevapları üst üste dizerek. Siyasetin ahlakımızı ve inancımızı, kültürümüzü ve örfümüzü çürüten yapılanmasını yaşayarak test ettiği için her cümlesi, şairin istediği masal bir kenara, siyaset belgesi niteliğindeydi. Her kelimesi namludan yeni kurtulmuş kurşun gibiydi.
Sen konuştukça içim acıyor, geleceğe ait umutlarım yok oluyor birer birer, dedim. Allah’ı Kur’an’ı, Peygamberi Ashabı referans göstererek iktidar olanların uygulamaları ne adaletle, ne hukukla, ne de devlet geleneklerimizle izah edilebilir mi?
Ne diyorsun hocam, aksine hiç olmayan umudum canlanmaya başladı benim, dedi arı duru bu inanç adamı. Sokaklara, meydanlara sığmayan muhalif kalabalıkları görmüyor musun? Bir zamanlar biz böyleydik. Halkımıza söyleyecek yeni bir hikayemiz yok artık. AKP’yi bugün AKP’liler bile eleştirmeye başladı.
Sezai Karakoç’un sözleri yankılandı karşıkı ormanın derinliklerinde.; “Geceye yenilmeyen her insana ödül olarak bir sabah, bir gündüz ve bir güneş vardır. Umutsuzluk yok! Gün gelir gül de açar, bülbül de öter.”
Elbette yeneceğiz karanlıkları. Partilerin birbirinden farkı yok aslında. Her şey güzel olacak diye geliyorlar iktidara, her şey kötüye dönüşse bile umursamıyorlar halkın feryatlarını. Direniyorlar koltuğu kaptırmamak için.
Doğru tespitler bunlar. Şu CHP’li belediyelerin başına örülen çuvallar, yargı yoluyla uygulanan baskılar AKP’li seçmenleri bile rahatsız etmiyor mu? Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanı adaylığını açıklamasaydı bunlar başına gelir miydi? Ya Allah aşkına, 35 yıldır geçerli olan diploma bugün iptal ediliyorsa buradaki amaç belli değil midir? ” Hukuk 40 telli bir sazdır. Hangi tele vurursan ona göre ses duyarsın.” Kim demişti tam hatırlamıyorum ama bizdeki uygulamaları tarif ediyor sanki.140 davadan yargılanan bir insana yarım günde kendini savun denilebilir mi? Anketlerin diliyle söylersek, iktidarı kaybetme telaşının yol açtığı, demokrasimize de zarar veren haksız uygulamalardır bunlar. Kaybetmek de, sonuçları itibarıyla kazanmak kadar değerli bir sınavdır. Milli İradeyi kutsal sayanlar, halkın tercihlerine de saygılı olmalıdırlar.
Bunları dile getirince, sen CHP’li mi oldun diyorlar. Ne CHP’li oldum, ne de AKP düşmanıyım. Her partide iyi insanlar olduğu gibi, çıkar peşinde koşan kötü amaçlı insanlar da olabilir. Mesele kötüleri ayıklayıp, iyilere destek olmak, parti taassubuna, lider sultasına boyun eğmemek, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmektir. Başka türlü erdemli, karakterli insan olunamaz ki!
Ama o zaman senin siyasi hayatını bitirirler diyebilirsiniz. Dostumun da benim de anlatmaya çalıştığımız tam da bu. Siyaset bir hizmet alanı olmaktan çıkmışsa bizim orada ne işimiz var zaten! Ne diyor Namık Kemal Hürriyet Kasidesi’nde:
Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbal ile bâb-ı hükûmetten.
(Çağın yöneticilerini doğruluk ve güvenlikten uzaklaşmış görünce
Şerefle ve mutlulukla hükümet kapısından ayrıldık.)
Geçmiş yıllarda yerel ve genel seçim adaylıklarımda bunları bizzat yaşamış birisiyim. Ben gözlemlerimi ve vicdanımın sesini dinliyorum. Herhangi bir partiye üye olsam bile haksızlıklara, yanlış bulduğum uygulamalara sessiz kalamam.
Derin sohbet dediğin bu mu diye sitem etmeyin. Sığ sularda gezinmek bile tehlikelidir bazen. Doğruları konuşmak güzeldir, ama her doğruyu her yerde konuşmak da doğru olmayabilir. Anlatılanların bir kısmı kamuoyunun malumu. Ama bazı bilgiler ve bazı isimler hatıralar mahzeninde saklı kalsın.
Şunu mutlaka bir milli iman haline getirmeliyiz; vatanın bağımsızlığını namus bilenlerin, özgürlüğü ekmek kadar kutsal bulanların, adı ister devrimci olsun, ister milliyetçi, ister laik, ister dinci…Bekamız için hepsi TÜRKLÜK bilinci ile, emperyalizme karşı el ele, gönül gönüle olmalı, birbirine kenetlenmelliyiz. Atatürk’ümüzün işaret ettiği dahili ve harici ihanet ittifakının musibetlerinden kurtulamayız.
O nedenle, elif gibi doğru, kalbinin aydınlığı yüzüne yansıyan bu değerli dosta, anlattıkların sadece AKP’nin değil, siyaset tarihimizin de bir belgeseli olma niteliği taşıyor, o sebeple bunları yazmalısın, dedim. Bir çalışma içinde olduğunu duyunca da sevindim.
Niye böyle başladım ki? Hem yazıyorum, hem de okumasanız da olur diyorum. Bu giriş elbette bir usanmışlığın, tükenmişliğin, bir çaresizliğin dışa vurumu. Yani yazıyoruz da ne değişiyor peki? Hiç! Peki toplumu kendi düşüncelerimiz ve idelerimiz doğrultusunda güdülemek midir yazarın görevi?
Aslında bir şeyler değişsin diye yazmak da okuru koşullandırmak gibi geliyor bana. Kendi düşüncesini dayatan bir yazarın okuruna saygısı yoktur diye düşünürüm. Uzun süre tahammül edemem o tür kitap sayfalarına. Sabrımı zorlayıp okumak için dirensem de sonunda harcadığım zamana acırım. Fransız şair ve denemeci Paul Valéry; “Sanat eserinde fikir, meyvenin içindeki besleyici gıda gibi erimiş olmalıdır.” Der.
Klasik tartışmayı bilir herkes; sanat sanat için mi, sanat toplum için mi olmalıdır? İki tarafın da güçlü savunucuları olmuş edebiyat dünyasında. Mesela Divan Edebiyatı şairleri genellikle sosyal konulara pek değinmemişler, kelimelerin arka odalarına girerek, mana hazinelerine nüfuz ederek hünerli söz söylemeyi, yaldızlı üslubu erişilmez kılmayı marifet saymışlardır.
Bâkî’nin “Bu devr içinde benüm pâdişeh-i mülk-i suhen” mısraı, şairin “ söz mülkünün hükümdarı “olduğunu vurguladığı bir dizedir. Nef’İ ve Şeyh Galib’in de benzer övünme mısraları vardır. Onlarda ideolojik bir dikte veya sosyal bir eleştiri söz konusu değildir. Şair özgün bir söyleyişle kendini ifade etmekte, koca bir imparatorluğun meydan okuyan bir sanatçısı olarak kelimelere sihirli dokunuşlar yapmaktadır.
17.YY da Avrupa’da başlayan siyasi ve sosyal dönüşümler edebi akımların doğmasına yol açmış, dolayısıyla sanat ve fikir adamları siyasi ve sosyal konulara eserlerinde yer vermeye başlamışlardır. Bu dalga bizde de toplumcu edebiyatın doğmasına yol açmıştır. O tartışma o gün bugün devam etmektedir.
Edebiyat toplumun aynasıdır. Yazar elbette toplumdan azade, bir uzlet köşesinde kendi içine doğru da keşiflere yelken açabilir, ama düşünce adamlarının toplumsal sorumlulukları da vardır. “Güzel gören güzel düşünür” demiş atalarımız. Sanat adamları gördükleri bu güzellikleri toplumla da paylaşmayı, bu konularda örnek olmayı bir görev saymalıdırlar. İşte asıl zorluk burada karşımıza çıkmaktadır. Yani sanatçı bunu nasıl yapmalıdır?
Sanatçı elbette fikir akımlarından etkilenir. Ama sanatçı bir ideolog değildir. İdeolojilerin toplumu sürüklediği tehlikeler karşısında elbette sessiz kalmamalı, ama bir düşüncenin militanı da olmamalıdır. Çalışmalarında insanlığa ulaştırmak istediği bir takım mesajlara da yer verecektir mutlaka. Ama o eseriyle, daha da önemlisi yaşam tarzıyla, dürüstlüğü ve ahlakıyla topluma örnek olmalıdr. Lev Tolstoy; ” Gerçek ahlak, dıştan dayatılan kurallarda değil, vicdanın derin sessizliğinde filizlenir.” der.
Yazmak, insanlığın en soylu eylemidir bence. Yazmak, sesli düşünmenin en somut belgesidir. Öyle kabul ettiğimiz zaman, yazarın okurla bir problemi de kalmaz. Yazmak öznel bir var olma direncidir de aslında. Herkes her yazılanı kabul etmek zorunda değildir. Zaten yazarın da böyle bir dayatması olamaz.
Şimdi bu durumda, bu denemenin veya diğer yazıların içine serpiştirilen siyasi ve sosyal eleştirileri de bu hoşgörü çerçevesinde değerlendirmeyi beklemek yazarın en temel hakkıdır. Örneklemek gerekirse ahlak konusunda şöyle devam edebilirim. Mesela, Milli İradenin temsilcileri diye seçip gönderdiklerimiz, senelerce bakıp beslediklerimizde bile ahlak kalmadıysa siz hangi modelin peşine takılıp adalet ve kalkınma masalları ile avunabilirsiniz. TBMM’ye Gazi Meclis diyoruz. Oylamada mevcut olmayan milletvekilleri adına nasıl oy kullanılabiliyor?! Ben yazarken utanıyorum, bunlarda hiç mi utanma duygusu kalmamış diye soruyor insanlar. Bu kadar haksız ve hukuksuz uygulamalara Meclis Başkanının azarlamasına rağmen yine nasıl teşebbüs edilebiliyor?
Mesela, ortada Anayasa varken, onun değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek maddelerine yemin edenler emperyalizmin Truva atı olmaya nasıl teşebbüs edebilir, terör örgütü pkk’nın elebaşına nasıl siyasi bir statü hazırlığı yapılabilir! Cumhuriyet döneminin kazanımları birer birer kemirilirken Milli İradenin derin uykusu nasıl normal karşılanabilir! Bu sorular, yazarın okura dayatması değil, tam tersine milli öfke ve yazarın vicdan isyanıdır.
Herkes kendi cemaatine gömülmüş, kendi kliğinde mutlu. Hırsız bendense ne dava kalıyor ortada, ne Allah korkusu, ne Peygamber sözü. Adam veya kadın, milletvekili veya belediye başkanı, seçmenlerine ihanet edip baba ocağı dediği partiye geçince vicdan azabı duymuyor, utanmıyor, baba ocağından birisi başka partiye geçince onun arkasından en çok o çemkiriyor. İktidar partisi transfer şampiyonu. AKP’ye geçen paçayı kurtarıyor. Bu bir karakter erozyonu değil midir? Olan biteni herkes görüyor. Ama kimse “O zaman neden biz seçim yapıyoruz ki?” diye de sormuyor. Benim “hal ehli” diye baktıklarım keyfe ma yeşa! İblis ile muhlisi ayırmakta zorlanır olduk be kardeşim.
Hafta sonu bir derneğin sohbetindeydim. Yine Necip Fazıl denildi, yine DAVA denildi, ÜMMET denildi, hatta aşka gelinip coşkuyla TEKBİİİİR de çekildi. Demek ki bütün Müslümanlar olan bitenlerden memnun. Herhalde “Dar’ül harp” maymuncuğu herkesin işine geliyor. Konuşan da dinleyen de halinden memnun. İşte o nedenle yazımın başlığını “OKUMASANIZ DA OLUR” şeklinde düşündüm. Belki “YAZMASAM DA OLUR” da diyebilirdim. Ama can kardeşim, sen okuma lütfunda bulunduğun için sana müteşekkirim, iyi ki de yazmışım.
Yeni Adalet Gazetesi’nin 10 Haziran 2026 tarihli sayısının manşetini okuyan, üzerinde düşünen kaç kişi olmuştur bilmiyorum. Yalnız Edirne Valimiz sayın Yunus Sezer ve Uzunköprü kaymakamı sayın Muammer Köken’in okuduğundan eminim. Önce o manşet haberi aktarayım da konu daha bir netlik kazansın diye düşünüyorum.
Gazetenin manşeti şöyle: ” Uzunköprü halkından tarihi çağrı: TÜRK OCAĞI BİNASINI GERİ İSTİYORUZ.”
Heyecan veren bu haber için Y.Adalet Gazetesi’ni tebrik ediyorum. Aslında ben sadece Uzunköprü ve Edirne Türk Ocakları’nın tarihi binalarıyla 100 yıl önce kurulan ve 1931 yılına kadar mülkiyeti bize ait olan Genel Merkez Binası’nın da asıl sahiplerine verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi Binası 1927 yılında Türk Ocakları Merkez Binası olarak kurulan binadır. Devlet Resim ve Heykel Müzesi (Türk Ocağı) binası, güneybatısında yer alan Etnografya Müzesi binası ile birlikte Ankara’nın Namazgâh Tepesi’ni taçlandıran yapılardan biridir.
Ben Uzunköprü Türk Ocağı üyesiyim. Genel Merkez binası ile aynı tarihte, 1927’de inşa edilen bu aziz Ocak’ın 2006 yılında ikinci defa açılışını gerçekleştirmiş,12 yıl boyunca Şube Başkanı olarak görev üstlenmiştim. Bu nedenle bu konuda düşüncelerimi açıklamayı da bir görev sayarım.
Türk Ocağı’nın bu milletin gönlünde özel ve müstesna bir yeri vardır. Türk Ocağı’na gösterilen bu sevgi sebepsiz değildir. Cumhuriyet’imizin temellerinde Ocaklı’ların alın terleri ve vatan uğrunda akan sıcacık kanları vardır. Türk Ocağı demek Atatürk demek, Türk milliyetçiliği demektir. Nitekim Gazi Mustafa Kemal Atatürk; “Türk Ocağı, Türk’ün has ocağı, varlık ve birlik ocağı, yüksek alevlerle tütsün, muhitine nurlar saçsın; yaşasın ve yaşatsın. Türk Ocağı, Türklük güneşinin ocağıdır.” demiştir.
O zorlu yıllarda bir beldede, bir şehirde Türk Ocağı açılmışsa Atatürk Valilik veya Kaymakamlık binasından önce Türk Ocağı’nı ziyaret eder, yorgunluk kahvesini orada içer, gençlerle sohbet etmekten mutluluk duyardı. Cumhuriyetin mayası bu ocaklarda kabardı, Türklük hamuru bu ocaklarda karıldı. Biliyor musunuz, İstanbul’un işgalinde İngiliz ordusunun bastığı ve kapattığı ilk merkez de Türk Ocağı idi.
Konuyu çok genişletmeden sadede gelmek istiyorum. 1931 de Ocak kapatılıp, mal varlıkları yeni kurulan Halkevi’ne devredildi. Bu gelişmeler ve döndürülen siyasi entrikalar ayrı bir yazının konusudur. Değişik tarihlerde yapılan ihtilal veya askeri darbelerde bütün derneklerle beraber Türk Ocakları’da kapatılmıştır. En son 1983 yılında tekrar açılmış, bugün 100’ü aşkın şubesi ile Türk kültürüne hizmet aşkıyla çalışmalarına devam etmektedir.
Ocak binalarının asıl sahiplerine verilmesi, üyelerin ve halkımızın en büyük beklentisidir. Halkevleri’ne dönüştürülürken, varlıkları zaman içinde Hazine’ye bırakılırken itiraz edilmemesi elbette o günkü yönetimin ihmali veya hatasıdır. Ama azınlıkların el konulan vakıf varlıkları bu iktidar tarafından bir kararla nasıl iade edilmeye başlanmışsa, TÜRK OCAKLARI’nın Hazine’ye devredilen varlıkları ve binaları da TBMM’de düzenlenecek bir kanun teklifi ile, çıkarılacak bir yasal düzenleme ile asıl sahiplerine geri verilebilir. İktidarın bunu yapabilecek milletvekili sayısına sahip olduğu da bir gerçekliktir.
Üyeler müsterih olsun ki; Türk Ocakları Genel Merkez Yönetimi bu konuda büyük bir gayretle çalışmaktadır. Bugüne kadar sonuç alınamamış olması, bundan sonra da amaca ulaşılamayacağı anlamına gelmemektedir. Edirne, Kırklareli ve Uzunköprü Türk Ocağı binaları mimari özellikleri ve güzellikleri ile halen ayaktadır. Şimdilik mülkiyetleri bizde olmasa da kullanım haklarının verilmesi vicdanları rahatlatacak, Ocaklılar’ın hizmet aşkını daha da ateşleyecektir.
Sayın Ertuğrul Günay döneminde Kültür Bakanlığı’na başvurumuza dönüş de yapılmış, Bakan Sekreteri hanım amacımızı sormuştu. Ben de Şube Başkanı olarak; “Uzunköprü’de tarihi yeniden canlandırmak, Cumhuriyet’imizin değerlerine sahip çıkmak, şehrimizin hikayesini yeni nesillere kaynağında yeniden anlatmak” demiştim. Sonradan alt salonda bir TÜRK OCAĞI KÖŞESİ düzenlememize izin verilmişti.
Uzunköprü Türk Ocağı binası günümüzde İlçe Kütüphanesi olarak hizmet vermektedir. Geçmişte önemli bir restorasyon geçirmesine rağmen bugün modern bir donanımdan uzaktır. Ahşap zemin yürürken rahatsız edici ses çıkarmakta, çalışan öğrencilerin dikkatini dağıtmaktadır. Uzunköprü çok daha modern ve kullanışlı, dijital alt yapısı geliştirilmiş, daha merkezi ve okullar bölgesine yakın konumda yeni bir kütüphaneye kavuşturulabilir.
Mülkiyeti kamuda olsa bile Kütüphane binası da Türk Ocağı’nın kullanımına tahsis edilebilir. Bahçesi, Türk Ocağı bünyesinde kurduğumuz Geleneksel Türk Okçuluk Takımı’nın geliştirilmesine katkı sağlayacağı gibi, Ocak bünyesinde kurulma aşamasında olan KURTAR Arama Kurtarma Ekibi için de güvenli bir çatı olabilecektir. Ama bence acilen yapılması gereken, bir mermer tablet üzerine TARİHİ TÜRK OCAĞI BİNASI yazdırıp (İlçe Halk Kütüphanesi) levhasının üstüne monte etmektir. Sayın Vali’mizin, sayın Kaymakam’ımızın tarihi eserlere ve halkımızın haklı taleplerine gösterdiği özeni bilmesem bu yazıyı yazmazdım.
İstiklal Şairimiz M.Akif Ersoy’dan bir anekdotla bitiriyorum. Mehmet Akif Ersoy, Millî Mücadele yıllarında Balıkesir’de bulunduğu sırada, bir arkadaşının Yunan mezalimini anlatıp “Orada milli teşkilatı boğmaya çalışıyorlar” demesi üzerine kükreyerek şu tarihi cevabı vermiştir: “Orada bir Türk Ocağı açınız ve mücadele ediniz! … Türk’e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!”
Türk’üm coşkuluyum. Türk olduğum için yüreğimde bir coşku var. İçim gururla dolu. Çünkü tarihimde Motun Yabgu var, İstemi Kağan, Köl Tigin, Alpaslan, Fatih Sultan Mehmet var. 20. yüzyılın büyük ve yakışıklı kahramanı Mustafa Kemal Atatürk var.
Türk’üm coşkuluyum. İçim gururla dolu. Çünkü destanlarımda Oğuz Kağan var, altı oku birleştirmesi, okların kırılamaması var. Destanlarımda Ergenekon var. Dişi bir kamın kurt donuna girerek beni dağlardan aşırması var. Yemyeşil ve sulak bir vadide beslenişim, çoğalışım var. Yetmiş yere yetmiş körük kurarak demir dağı eritişim var. Körükleri çalıştırırken yüreğimden sökülüp çıkan emek sesleri, “hay hay!” sesleri hâlâ kulağımda çınlıyor. Pazularımın şişkinliği, alnımdan dökülen ter hâlâ gözlerimin önünde.
Türk’üm coşkuluyum. “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” diyen şairim var. “Mende sığar iki cihan, men bu cihana sığmazam” deyip deveran eden Nesîmî gibi bir ozanım var. Sadece geçmişin sisleri arasından seslenmiyor ozanlarım. Yirminci yüzyılın şafağından, gün ortasından seslenenler de var. Mehtabı sularda sürükleyen, yamaçları durgun suda dinlendiren Yahya Kemal var; yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında, mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzmekte olan Tanpınar var. Mağcan Cumabayoğlu var, Çolpan var, Şehriyar var; Çalıkuşu, Sinekli Bakkal, Yalnızız romanlarım var. Cengizlerim var. Anar Muallim var, Aybek var, Kemal Abdulla var.
Türk’üm coşkuluyum. Orhun’da yükselen bengü taşlarım, barklarım, balballarım var. Ahlat’ta göğü delen mezar taşlarım var. Süleymaniye’m, Selimiye’m, Sultan Ahmed’im var. Registan’ım, Tac Mahal’im var. Anıtkabir’im, Astana’da Bayterek’im var.
Zamane denilen zillet dünyasını bir yana koydum. Zillet çukurunda debelenen kötücül ruhların esfel-i sâfilîn’e yuvarlanması gerilerde kaldı. Ufukta parlayıp duran aydınlık yarınlara baktım. Coşkum arttı, heyecanım katlandı. Türk’ün geleceğini gördüm.
Edirne’de, Bursa’da, Antep’te, Erzurum’da yükselen anıtlara baktım. Parklara, bahçelere baktım. Bahçelerde oynaşan ak yüzlü, pak giysili balalara baktım. Çiçekler üstünde vızıldaşan bal arılarına baktım. Elbruz’un, Pamir’in, Tanrı Dağları’nın karlarına baktım. Issık Göl’de, Hazar’da, Akdeniz’de yıkanan kadınlı erkekli Türk gençlerine baktım. Aşulaları, aydımları, mahnıları dinledim. Türkmen güzelinin ayağındaki halhala, yüzündeki altın hızmaya vuruldum.
Türk’üm coşkuluyum. Üzeyir Hacıbeyli’nin Köroğlu’suna, Arazbarı’na, bahşıların Alpamış’ına, manasçıların Manas’ına, hayçıların haylarına, Lena boyunda söylenen olonholara kulak verdim. Kara jorga ile dört nal koştum. Kartal dansı ile kanat çırptım. Kaytarma ile süzüldüm. Şeyh Şamil oyununa, zeybeğe baktım içim kıpırdadı, ellerim kollarım oynadı, ayaklarım oynadı, kendimi pistin ortasında buluverdim. Ne büyüksün ey Türk, bu yaşta beni coşturuyor, gençlerin arasına katıveriyorsun.
Yarının musikisini dinliyorum. Kuraylardan, âşık sazlarından, dutarlardan, komuzlardan, dombralardan, kıl kopuzlardan, ağız kopuzlardan, tamburlardan, meydan sazlarından, davul zurnadan, nağaralardan, surnaylardan, kernaylardan yükselen ahenge kulak veriyorum. Opera sahnesinde demir dağı eriten körüklere, körükleri işleten emekçi Türklere bakıyorum. Horayda oynayan, yallı oynayan, çayda çıra oynayan baletlere, balerinlere bakıyorum.
Balkanlardan mı geliyor o büyüleyici, coşkun ses: Mayadağ’dan kalkan kazlar / Al topuklu beyaz kızlar // Vardar ovası Vardar ovası…
14 Haziran 2026
Yeniçağ Gazetesi
Erich Rothacker kültürü “ekip biçme “olarak tanımlar. Bizim atasözümüzle söylersek; “Ne ekersek onu biçeriz.” O zaman kültüre, özenle değerlendirmemiz gereken ve gereğini yapmak için hassasiyet göstermemizi gerektiren çok önemli bir değerler bütünü olarak bakabiliriz. Kültür; uzun yıllar bir arada yaşayan toplulukların ortaklaşa geliştirdikleri maddi manevi yaşama tarzıdır. İnançlardır, gelenek göreneklerdir, eğlence anlayışı, matem ritüeli, adalet duygusu, özgün sanat anlayışı, hayata bakış, töreye bağlılıktır.
“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, zekâyı eğitmektir.” der M.K.Atatürk. Kültür dinamiktir, devamlılık arz eder. Zaten saydığım özelliklerin çoğunluk tarafından kabul görüp benimsenmesi, yaşanılan coğrafyayı VATAN, halkları kardeş, yığınları da MİLLET yapar. Bu nedenle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Kültür Yolu” projesini önemsiyorum. Yeter ki kültür ile festivali birbirine karıştırmayalım. Bunlar ayrı şeylerdir.
“Kendi kültürü ile ilgisi olmayan insan, ülkesinin yabancısıdır.” diyen Ludwig Tieck haksız mıdır? Bence burada beyin yakan soru ile karşılaşmamız kaçınılmazdır. O da şu; popüler kültürün dijital saldırganlığına ve sosyal medyanın ruhu çürüten seviyesizliğine karşı milli kültürü diri tutabilmek, bizi biz yapan değerleri yaşatabilmek nasıl mümkün olabilecektir? Daha önemlisi, bizim birey veya toplum olarak böyle bir derdimiz var mıdır? Zengin kültürümüzden, tarihe yön çizen bilim, sanat ve medeniyet tasavvurumuzdan haberimiz var mıdır?
Tarihimizin bize yüklediği misyonun farkında mıyız? Nurettin Topçu’nun şu sözleri anlatmaya çalıştıklarımın izdüşümüdür. “Siz Türk çocukları, isimsiz ecdadın toprak altındaki kemiklerini anıtlaştırabiliyor musunuz? O zaman milli kültürün insanı oldunuz demektir. Yoksa aralarında hoyrat sesli sayısız otomobillerin uğuldadığı servet mahzeni apartman kaleleriniz, milli kültürümüzü kurtaramayacaktır.”

Bana bu yazıyı yazma şevkini ve enerjisini veren Prof.Dr.Mualla Uydu Yücel hocamıza teşekkür ediyorum. Cumartesi günü Topkapı Kültür Parkı Yörük Çadırı’nda “ Türk’ün Gücü: Geçmişten Günümüze Kültürel Değerlerimiz” konulu konferansında Mualla Hoca bize unutulmaz bir kültür ziyafeti çekti. Kültürel Mirası Koruma Ve Yaşatma Derneği’nin düzenlediği konferans Haziran sıcağında adeta Tanrı Dağlarının serin esintisi gibi geldi bana. “Bugüne kadar hala anlayamadık ki ilim, bir müzeyi andıran üniversite sarayının dört duvarı arasına hapsedilecek bir esir değildir. O, cemiyetin hayatına, damarlarımızdaki kan gibi yayılarak dağılacak ve benliğimizi idare edecek cevherdir.” demişti Nurettin Topçu. Sevgili Mualla Hoca Türk’lüğe hizmet yolunda sıcak soğuk demeden, yorulmadan usanmadan devam ediyor işte. Kültürümüzü konuşarak benliğimizi yoğuruyor. Tanrım sayılarını arttırsın.
Katılımcıların soru ve cevaplarıyla üç saat süren sohbete ben de bir soru ile katıldım. Soru şuydu: Bu kadar engin kültür varlıklarına ve eserlere sahip olduğumuz bir gerçek. Bunu inkar eden kanı bozukları, ya da Türk’lüğe ihanet peşinde koşanları bir kenara bırakırsak, iktidar olup bizi yöneten siyasetçilerin kültürümüzün tahrip edilmesine bu kadar kayıtsız kalmalarını nasıl izah edebilirsiniz? Parlamentomuzda emperyalizme karşı göğsünü gere gere “Ben bir TÜRK’ÜM. Dinim cinsim uludur!” diye haykıranların sayısı artmadıkça çocuklarımızın TÜRK KÜLTÜRÜ’nü kolayca özümsemesi mümkün müdür?
Yaz sıcakları bastırınca genelde derneklerin faaliyetlerine de ara veriliyor. Tatil her çalışanın hakkı elbette. Bu yazının konusu kültür olduğuna göre musıki dernekleri veya bazı kurumların bahar ve yaz konserlerinden de bahsetmeliyim. Uzunköprü Musıki Derneğinin konserlerine İstanbul’da olduğum için birkaç yıldır katılamıyorum. Dr.Yalçın Doğrugüven’in örnek gösterilecek gayretiyle sürdürdüğü dernek çalışmaları ve mikrofona kazandırdığı solistler son konserde davetlilerin alkışlarıyla ödüllendirildiler. Belediye bünyesinde sanat müziği eğitimi veren, müzik çalışmaları yapan Yusuf Çetin kardeşimi de kutluyor, kısa süre önceki izdivacı için tebrik ediyor, mutluluklar diliyorum.
Pazar günü akşamı yine bir konser davetine katıldık, eğitimci, sendikacı dostum Mehmet Aslan hoca ile. Anadolu’dan Türk Halk Müziği Topluluğu Konseri, Beykoz Anadolu Hisarı Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi’ndeydi ve muhteşemdi. Dolu salon müstesna bir gece yaşadı diyebilirim. Bizim için daha da önemli olan Beykoz Türk Ocağı önceki başkanı değerli kardeşim, okul müdürü Fevzi Geylan ve küçük kızı Aybike’nin solist olarak sahne alıp türkü söylemesiydi. Eğitmen Şef Necip Aydın’ın titiz ve disiplinli çalışması ile koronun seslendirdiği ,solistlerin can verdiği türkülerle adım adım dolaştık Anadolu’muzun her köşesini. Balkanların Güldaniye’sini de unutmadık elbette. Aşık Veysel gibi “Türk’üz ,Türkü çığırırız.”dedik. Neşet Ertaş’ı, Musa Eroğlu’nu,Abdürrahim Karakoç’u andık hasretle.

Musıki derneklerinin sanat çalışmalarını ve bu etkinliklerini kültürümüzün yaşatılması için çok değerli buluyorum. Uzunköprü Musıki Derneği’nin iki konserinde yaptığım sunuculuk hayatımın en değerli anıları arasındadır. Platon’un bir sözüyle bitireyim. “Müzik evrene bir ruh verir, zihne kanat takar, hayalleri uçurur ve her şeye hayat verir.”