18 Mart 2026 Çarşamba
Samanyolu’nda Ziyafet isimli kitabında öyle diyor Sezai Karakoç: “Oruç bir ruh şölenidir.” Şair ve düşünce adamı Karakoç birkaç kelime ile tefekkürün derinliklerine davet ediyor bizi. Gerçekten de öyle değil midir bu oruç ayı? Ona erişebilmek ve onu vahyin duruluğunda hissedebilmek, yaşayabilmek onu, ne büyük bir Tanrı lütfudur inananlar için.
Allah’ın yarattığı her varlık gibi “zaman” da mübarektir. Kendi varlığımızın bir gölgeden ibaret olduğunu, yansıma ve yankının bile sadece O’ndan bir tecelli olduğunu idrak çağıdır ramazan. Yani o kavramanın, Yunus’un ifadesiyle “canlar canını bulmanın” şifrelerini barındırır içinde ramazan. Benlikten kurtulmanın, Dost vaslına erişmenin eyyamıdır oruçlu günler.
“Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı.” diye bir atasözü geldi birden aklıma. Nerden baktığınıza göre farklı anlamlara yelken açabilirsiniz bu sözle birlikte. Eski veya yeni, içeriği itibarıyla değerlendirilirse daha sağlıklı sonuçlarla tanıştırabilir bizi. Eski eski olduğu için kötü, yeni yeni olduğu için iyi değildir. Öyle olsaydı yıllanmış şarap peşinde olmazdı ayş erbabı. Eskimeyen dostlar vardır mesela. Yıllar daha da olgunlaştırır dostlar arasındaki sevgiyi. Hatıralar canlandıkça hayalde birer birer, bir buhurdan gibi tüter mazideki yaşanmışlıklar.
Her ramazan ayı, her sahur ve oturduğum her iftar sofrası da beni eski ramazanlara götürür. Çocukluğumun ramazanlarından başlayarak bugünlere kadar yaşadığım manevi havayı içime bir kere, bir kere daha çekesim gelir. Burada nedenleri üzerinde durmak istemiyorum ama günümüzde o eski tadı ve neşeyi bulamadığımı itiraf etmeliyim.
Duvarları kerpiçten küçük bir muhacir evinde, o tatlı uykudan fırlayıp gözlerimi ovalayarak oturduğum yer sofrasında, yemekten kalkana kadar gözümün bir tanesini açmaya muvaffak olamazdım. Orucu günde bir iki defa beslediğim günlerdi ama sahurda beni uyandırmaları için annemi defalarca uyarırdım. O da kırmazdı beni. Aslında buna bile gerek yoktu. Çünkü sokağın sessizliğini bozan davulcu sanki bizim pencerenin dibinde çalıyor gibiydi. Çocuklar değil sağır sultan bile uyanırdı o gürültüye. Davula inen her tokmak koroya başka köpek ulumasının katılması demekti. Sofrada annem, babam ve kız kardeşim olurdu. Annem ve babam sabah namazı için beklerken biz çoktan uyumuş olurduk.
İftar saatlerinde zaman donardı adeta. Dakikalar geçmez, açlıktan kıvranmaya başlardık. Bu sefer şehrin yüksekçe bir tepesinde kurulmuş olan ramazan topunun patlama sesini duymak için dikkat kesilirdik. Top patlayınca babamın duası ile oruçlar açılır, çala kaşık yeme faslı başlardı.
Ramazan topu ile ilgili bir de unutamadığım bir serencamı da aktarmalıyım. Sanırım ilkokul son sınıftaydım. Son dersten sonra eve gitmemiş, öteki sınıf ile okulun bahçesinde maça kalmıştık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Her akşam patlama sesini duyduğum ramazan topunu yakından görelim dedik arkadaşlarla. Okul ile bizim evin arasında, bugünkü Kaymakam lojmanının üst tarafındaydı ramazan topu. Hatta mahalle gençlerinin çok çekişmeli futbol maçları yaptıkları boş bir alandı oraları.
Gittiğimizde görevli asker topun namlusuna çaputları sıkıştırıyordu. Vakit gelmişti. Görevli, kulaklarınızı parmaklarınızla kapatın, patlarken ağzınız da açık olsun diye bizi uyardı. Kulak zarı zarar görmesin diyeymiş bu. Dediğini yapar yapmaz top büyük bir gürültüyle patladı. Çaputlar etrafa saçılırken çevreye barut kokusu yayıldı. Arkadaşlarım alkışlarla bağrışırken benim parmaklarım hala kulaklarımda ve ağzım açık, ezan okur gibi kalakalmıştım. Çünkü elinde bir çalı sopasıyla babamın bize doğru geldiğini görmüş, donakalmıştım. Ezan saatinden önce evde olmak bir kuraldı. Öteki taraftan korkarak eve doğru koşmaya başlamış, babamdan önce eve gelmiştim. Ramazan hürmetine olsa gerek sadece kulağımın çekilmesiyle kurtulmuştum.
O yıllarda camilerde ramazan vaizi olurdu. Cemaat denemek için gelen her hocayı kürsüde dinler, hangisini beğenirse ona davet gönderirdi. Mahallede boş bir ev lojman gibi bu hocaya tahsis edilir, her iftarda bir mahalle sakini hocayı sofrasına misafir eder, gece de sahur yemeğini kaldığı eve götürürdü. Sakaryalı Behiç Hoca da bir akşam bizim misafirimiz olmuştu. Ben üniversiteye başladığımda Behiç Hoca ile birkaç kere mektuplaşmış, bugün de devam eden bir dostluğun temellerini atmıştık. Behiç Hoca her kandil gecesinde yıllarca babam, annem ve sofrasına oturduğu Atatürk Mahallesi cemaatini hatimleriyle, dualarıyla nasiplendirmeye devam etmektedir. Yıllar sonra eşiyle birlikte Uzunköprü’deki evimizde misafirim olmuş, babamın mezarını ziyaret edip dualar okumuştu.
Ramazan güzelliklerle, hikmetlerle dolu bir zaman dilimidir. Sahur sabır, iftar şükürdür. Şüphesiz oruç sadece aç kalmadan ibaret değildir. Teravihiyle, ilahileriyle, fitresi, zekatıyla, paylaşılan sofralarla bir bereket ve muhabbet çağıdır ramazan. Kur’an’ımızın hediye edildiği bir mukaddes takvimdir. Bayram ise apayrı bir mutluluk şölenidir.
Efendim, ramazan ayına veda ederken, içimizdeki huzurun, soframızdaki bereketin ve dualarımızın bayramla taçlanmasını dilerim.
Hayvan Çiftliği, George Orwell’in, Stalinist Sovyetler Birliği’ni ve komünizmin yolsuzlaşmasını hicveden alegorik içerikli romanıdır. Devrim sonrası totaliter yönetimlerin tehlikelerine ve gücün nasıl yozlaşabileceğine dair güçlü bir eleştiri içeren bu roman, özgürlük amaçlı bir devrimin nasıl tek adamlığa evrilebileceğini gözler önüne serer. George Orwell’in alegorisi, bugün özgürlüğün saldırıya uğradığı her durum ve yerde güncelliğini koruyor.
Kapitalist Donalt Trump’ın küresel zorbalığını, ABD’nin emperyalist haydutluğunu veya Siyonist Netanyahu’nun Filistin ve Gazze katliamlarını, Çin’in Doğu Türkistan’da soydaşlarıma çektirdiklerini de bu içerik perspektifinden değerlendirmemiz gerekir. Siz bunlara halkının özgürlüklerini kısıtlayan Molla rejimini de, iktidarını sürdürebilmek için hukuk dışı uygulamalara başvuran herhangi bir devlet başkanını da ekleyebilirsiniz. Gücü eline geçirenin, en gelişmiş silahlara ve dijital teknolojilere sahip olanın, ne yaparsa yapsın hep haklı olduğu bir dünyanın mahkumları haline geldik. Siz Mehdi’yi bekleye durun, İblis her yerde düzenini inşa ediyor.
Sosyoloji bilimi ile ilgilenen her aydının, klasik demokrasi tanımlarının artık sadece bir fanteziden ibaret olduğunu tartışmaya başladıklarını düşünüyorum. Batı medeniyeti kendi değerleriyle yeniden hesaplaşma mecburiyetini hissetmelidir. Demokrasi, keşke filozofların algoritmalarıyla hep erdemli gelişse ve hukuk adamlarının sistemleştirdiği insan onuruna en uygun yönetim biçimi olarak gezegenimizin huzur ve barışına katkı sağlasaydı. Ne yazık ki, Hümanizm maskesi yırtılınca ortaya çıkan, dişlerinden mazlumların kanı süzülen çağdaş tagutların karanlık ve iğrenç yüzleridir.
Barış ne efsunlu bir kelime. Ama ebedi barış tarihte de hiç olmadı ki! Semavi dinlerin insanlığın ilk atası olarak bildirdiği Hz.Adem, Peygamber olmasına rağmen çocukları Habil ile Kabil’in kavgasını önleyememiş, Kabil kardeşini katletmişti. Koskocaman bir dünyada neyi paylaşamamışlardı? İnsan nasıl doyumsuz bir varlık veya nefs ne dizginlenemez bir puttur! İnsanın doğasında zıtlıklar birlikte yaratılmış. İyi ile kötü, doğru ile yanlış, gece ile gündüz, kavga ve barış, sevgi ve nefret…
C.Orvell’in işaret ettiği gibi, gücü eline geçiren “daha büyük, en büyük, tek büyük” olmak isterken, insanlar da maalesef hep güçlüden yana olmayı yeğliyorlar. Kim bilir belki onun sağlayacağı imkanlardan yararlanmak veya ayakta kalabilmek için kendilerini buna mecbur hissediyorlar. Bir kötünün yedi mahalleye zararı dokunduğu bilinirken, iyiliği ve iyileri seçmek üstün bir ahlakı, zorlu bir sınavı gerektiriyor şüphesiz. O nedenle, güçlü haksız bile olsa zulmüne ortak bulmakta zorlanmıyor. Çünkü etik değerlerden nasipsiz olanlar, çıkarları için fırıldak gibidirler, güç merkezi değiştikçe onlar da o tarafa dönerler. Köpeklerin görevi insafsız avcıya hizmet etmektir.
Şu mübarek günlerde bile katliamlarına devam ediyor Siyonist şeytanlar. ABD ve İsrail’in orantısız güçle devam eden saldırganlığının hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Deli danalar, kırmızı görmüş boğalar gibi akıllarına koydukları her ülkeye saldırıyorlar. Ne hak ne hukuk gözetiyorlar. Merhametsiz, vicdansız, ahlaksız ve acımasız şekilde mazlumların kanını dökmeye devam ediyorlar.
Yalnız Venezuella’da, Filistin, Irak ve Suriye’de yaptıkları hesaplar tutsa da İran bu haydutların planlarını paramparça etmiştir. İran 2500 yıllık kadim bir devlettir. Pehlevi hanedanına kadar bu toprakların sahibi Türklerdi. İran ne kadar dayanabilir, ekonomik ve askeri gücü hangi büyüklüktedir bilemem. Ama bildiğim bir şey var ise; ezanların ve şehadetlerin ayağa kaldırdığı, birleştirdiği İran halkı Evangelist Hristiyan ve Siyonist ittifakının kabusu olmaya devam edecektir. 200 çocuğun çığlıkları ve hedef yapılan hastanelerden yükselen feryatlar arzı da arşı da titretmeye yeter, Hakk bir gün tecelli eder diye umut ediyorum.
Şimdi İngiltere, Fransa ve Almanya da ABD’ye yardım için savaş gemilerini yola çıkardılar. Bu bile Batı ittifakı için işlerin iyi gitmediğinin bir göstergesidir. İran üstelik yapayalnız. Müslüman Arap dünyası bile İsrail’in yanında. Yüz sene önce Atatürk ve Kuva-yı Milliye öncülüğünde böyle bir canavar sürüsüne karşı canımızı dişimize takarak savaşmış, kazanmıştık. Anadolu’da gerçekleştirdiğimiz TÜRK MUCİZESİ tüm mazlum milletleri cesaretlendiren canlı bir örnektir. İran inşallah böyle bir sınava hazırlıklıdır.
Devletlerin yönetimleri, komşularımızın yanlış siyasi tercihleri ayrı bir tartışma konusudur. Biz kendi iktidarımızın yanlışlarına da sessiz kalmayız. Ama halklar masumdur, mazlumdur. O nedenle misyonumuz; zalimin zulmüne karşı, mazlumun, hakkın ve adaletin yanında olmaktır. Parolamız: ”YURTTA BARIŞ, CİHANDA BARIŞ” tır. Allah komşumuzun yardımcısı olsun. Zalimlere lanet yağsın!
He-Man, bildiğiniz gibi Amerikan kılıç ve gezegen animasyon televizyon dizisidir .” He-Man, Kainatın Hakimleri serisindeki ana karakterdir. 1983 ila 1985 yılları arasında çekilen çizgi film; 130 bölüm olarak çekilmiştir. Seride; He-Man ve arkadaşları Eternia’yı ve Şato’sunun sırlarını İskeletor’un kötü emellerinden korumaya çalışır. İskeletor çok kötü bir yaratıktır.” Bu notu düştükten sonra, bugün bu karakteri kim temsil ediyor diye sorduğumuzda hepimizin aklına gelecek ilk isim eminim ki D.Trump olacaktır.
Bir de Batman karakteri vardır, Kara Şovalye veya Superman olarak da bildiğimiz. “Maskeli balolarda takılana benzer bir maske takan karakter bir ipte sallanmaktadır. Yarasadakine benzeyen sabit iki kanadı vardır ve büyük bir amblem de taşımaktadır. Batman olarak genelde geceleri suçla savaşır, herkese gizemli bir şekilde, bir yarasa gibi yaklaşır. Oradadır ama görünmez. Gözleri önünde öldürülen anne ve babasının intikamını almanın, sosyal adaleti sağlamanın mücadelesini verir.”
Bu çizgi filmleri seyrederek büyüyen birçok kişi bu karakterlerin etkisinde kalmış, var olan gücü oranında kendini He-Man gibi görmüştür. Muhtemelen D.Trump’ın rol modelleri de bunlardır. He-Man gücü ve silahları sayesinde, Batman ise zekasını kullanarak amaçlarına ulaşmaya çalışır.
ABD’nin emperyalist saldırganlığını ve D.Trump’ın insanlıktan nasipsiz ve ahlaksız başkanlığını bahsettiğim karakterlerle izah etmek de mümkün değildir. Belki Trump o karakterlerin genetiği bozulmuş, insanlıktan nasipsiz, merhamet duygusu kazınmış vahşi ve zalim bir robotudur. Trump Siyonist şeytanların kuklasıdır. Bence o, Netanyahu celladıyla birlikte He-Man’dan çok İskeletor karakterine daha yatkındır.
Dünya tarihi milletler mücadelesinden ibarettir. Dünyanın hakimi olmak için devletler akıl almaz savaşlara, kanlı kapışmalara, vahşi katliamlara sebep olmaktadırlar. Emperyalizmin metotları değişmemiştir aslında. Saldırganlık ve sömürgecilik dün nasılsa bugün de aynıdır. Ama dün daha mertçe ve üstelik daha dar bölgede yapılırken, günümüzde çok uluslu ve küresel ölçekte çok geniş bölgelerde yaşıyoruz savaş barbarlıklarını.
BOP tıkır tıkır ama acımasızca ve gaddarca işliyor. ABD ve İsrail, dünyamızın huzuruna kan doğramaya, cellatlığa övgü düzmeye devam ediyor. Çünkü doymuyorlar, daha çok semirmek istiyorlar. Bu haksız hukuksuz vandallığın asıl amacı, dünyanın tek hakimi olmak, Rusya,Çin ve Hindistan’ın yeni bir blok oluşturarak paylaşım savaşında rakip olmasını önlemektir. Çünkü komünist sistemi terkettikten sonra bilim ve sanayi devrimiyle ulaşılan teknoloji zirvesi ve 2 milyarı aşan nüfusuyla ÇİN ABD’nin korkulu rüyasıdır.
ABD hegomonyasını sürdürebilmek için enerji kaynaklarını (doğalgaz,petrol, kayagazı) ve nadir elementler dahil stratejik maden sahalarını zor kullanarak ele geçirmeye çalışmaktadır. Ve karşına dikilen hiçbir güç yoktur.En korkutucu olan da budur. AB ülkeleri ve İngiltere de kendi enerji güvenlikleri için ABD zorbalığına desteklerini açıklamaktan utanmamışlardır. Halbuki İran’a yapılan bu saldırganlık uluslararası hukuk kurallarına da, Birleşmiş Milletler Yasasına da ,savaş hukukuna da uymamaktadır.
Venezulla için de, Filistin ve Gazze için de aynı hukuksuzluk ve zorbalık, aynı eşkiyalık geçerlidir. İsrail Gazze’de çoluk çocuk demeden, kadın ve yaşlı gözetmeden binlerce insanı katlederken dünyanın demokrasi havarisi gelişmiş ülkeleri üç maymunu oynamışlardır.
İran mübarek Ramazan günlerinde ve üstelik de barış müzakereleri devam ederken bombalanmıştır. Neymiş, elinde geliştirmekte olduğu nükleer silahlar varmış ve bunlar İsrail’in güvenliği için bir tehditmiş. İsrail’e serbest, İran’a yasak, bana yasak. Seveyim sizin demokrasinizi, sevsinler sizin adaletinizi!
İran rejimini ben de sevmiyorum. Nüfusun neredeyse yarısını oluşturan Türklere getirilen kısıtlamaları ve yapılan haksızlıkları elbette biliyorum. Hem tarihte, hem de günümüzde İran’ın hep düşmanlarımızın safında yer aldığını, Türkiye Cumhuriyeti’ne düşmanlıklar beslediğini biliyorum. Buna rağmen ülkemin menfaati gereği mezhep fitnesini de bir kenara bırakarak, sosyo kültürel ve jeo stratejik açıdan İran’ın yanında durmak gerekir diye düşünüyorum. Elbette tüm Müslüman Arap devletlerinin ABD’nin yanında yer alma alçaklığını gösterdikleri bir ortamda bunu da diplomatik alanla sınırla tutmak şartıyla.
Bir ABD’li politikacının “ İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelecektir.” şeklindeki tehdit sözleri her Türk için kendi kanımızı yeniden hatırlamamıza, Türk olduğumuzun farkına varmamıza vesile olur inşallah. Her zaman söylüyorum: Batılı ülkeler, iki asırdır hayran olduğumuz, klasikleriyle büyütüldüğümüz kendi değerlerini inkar edercesine demokrasiden uzaklaşıp tiranlığa alkış tutmaya başlamışlardır. Bu tercih kıyamete davetiye çıkarmaktır.
Biz, Dedem Korkut’un duaları, Boğaç Han’ın dirayeti, Ertuğrul Gazi’nin celadeti, Ahmet Yesevi’nin samimiyeti, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ların muhabbeti, Mustafa Kemal’in asaleti ile kendi medeniyyet tasavvurumuzu yeniden inşa edip çağın idrakine monte edemezsek bilinsin ki düvel-i muazzamanın faturası bir kez daha önümüze konacak, Türk’ün ateşle imtihanı bir kere daha denenecektir. Dünyanın başına bela olanlara bela olmaya hazır olmalıyız vesselam.
Trakya’nın Karadeniz’e dokunduğu yer…
Kırklareli’nin Vize ilçesine bağlı Kıyıköy; eşsiz doğası, tarihi kalıntıları ve balıkçı kasabası sakinliğiyle bilinir.
Ama bu coğrafya sadece güzel değil, hayati.
Kırklareli’nin meşhur Longoz Ormanları burada ancak bunlar sıradan ormanlar değil. Yağmur rejimiyle, yeraltı sularıyla, gölleri ve dereleriyle yaşayan bir ekosistem. Burası Istranca Dağlarının kalbi.
Son buzul çağını yaşamamış, olağanüstü bir biyoçeşitliliğe sahip. İstanbul’un havasına, suyuna can veren doğal bir sigorta. Aynı zamanda Ergene Havzası’nın içme suyu mutlak koruma alanlarından biri.
İşte bu nadide coğrafyada bir tehdit adım adım ilerliyor.
Ağaçların dili olsa çığlık atacak.
Bir sahibi olsa koşup sarılacak.
Ama doğa konuşamıyor. Ve şimdilik onu koruyacak güçlü bir irade de görünmüyor.
İğneada Longoz Ormanlarının hemen yanı başında bir nükleer santral planı yeniden gündemde. Ortada kamuoyuna açıklanmış bir ihale yok. Ama sahada hareket var. Ağaç kesimleri, yol açma çalışmaları, ölçümler…
“Üçüncü nükleer santral” yıllardır konuşuluyordu. Akkuyu’dan sonra Sinop ve Trakya.
2025 Kasım’ında Trakya Nükleer Santralı için düşünülen adresin Kırklareli Kıyıköy-Kışlacık hattı olduğu ve yer seçiminin onaylandığı haberleri çıktı.
Bir rüzgâr santralı projesinin ÇED başvurusunun, “3’üncü nükleer santral sahasıyla çakışıyor” gerekçesiyle reddedilmesi ise yerin fiilen ilanı oldu.
Geçen haftalarda yolumuz Kıyıköy’e düştü. Ormanların içinden geçerken, denizin kıyısında dururken insan tehlikenin büyüklüğünü hissediyor. Bu sadece bir yatırım meselesi değil; bir yaşam alanı meselesi.
Tekirdağ Kent Konseyi Yönetim Kurulu üyesi çevre aktivisti Özgür Aksun yıllardır bu projeyi izliyor.
Yaklaşık 14 bin dönümlük ormanlık alanın risk altında olduğunu söylüyor:
“Milyonlarca ağaç, sayısız canlı… Geri dönüşü olmayan bir yıkım. Bu bir ekokırım.”
Hukukçular da uyarıyor. Trakya Alt Bölgesi 1/100.000’lik çevre düzeni planında burası “orman” ve “tarım alanı” olarak belirleniyor. Enerji üretim alanı olarak değil. Üstelik içme suyu koruma kuşağında. Anayasanın 169. maddesi devlete ormanları koruma görevi yüklüyor.
Peki Trakyalı ne diyor?
Kahvehanelerde, tarlalarda, pansiyonlarda aynı kaygı konuşuluyor. Yol yatırımları ve kesilen ağaçlar endişeyi artırmış.
Balıkçılar, “Deniz çayırları var burada. Akıntı değişirse, sıcak su verilirse balık biter” diyor.
Turizmle geçinen pansiyoncular soruyor: “Bizim ekmeğimiz doğa. Nükleer gölgesinde kim gelir?”
Çiftçilerin derdi su: “Ergene zaten kirli. Yeraltı suları çekiliyor. Bir de santral gelirse neyle sulayacağız?”
Hükümetin gerekçesi enerji arz güvenliği. Akkuyu’da ilk santral Rusya’ya verildi. Üçüncü santral için Çin’le müzakereler yapıldığı biliniyor. Yeni iddialar Kanadalı bir şirketi işaret ediyor.
Nükleer en pahalı enerji türlerinden biri. İnşaatı yıllar sürüyor, maliyeti katlanıyor, atık sorunu da nesiller boyu kalıyor.
Eğer bu proje ilerlerse kaybedilecek olan yalnızca ağaçlar olmayacak.
Su havzaları, tarım toprağı, balıkçılık, turizm ve en önemlisi bir bölgenin nefesi kesilecek.
Çevre gönüllüleri ve sivil toplum örgütleri bu yıkım projesine karşı ses yükseltiyor.
Aynı cesareti bölgenin belediye başkanlarından görmek ise Trakyalıların en doğal hakkı.
Çünkü bazı coğrafyalar yatırım alanı değil, emanettir.
Jale Özgentürk
23.02.2026
Cumhuriyet Gazetesi
Dünya, en büyük emperyal güç ABD tarafından yeniden biçimlendiriliyor. ABD’nin başında kim olursa olsun Pentagon’un kararı değişmeyecektir. Mesele Donald Trump’ın çılgınlığı ile sınırlı değildir. Amaç; Amerika’nın evrensel gücünü korumak, hatta daha da palazlandırarak devam ettirmektir. ABD’nin Rusya, Çin ve AB ülkelerine yönelttiği ekonomik ve askeri tehditler, Orta Doğu’da yaşanan kanlı zorbalıklar, haydutluklar aynı amaca yöneliktir.
Soğuk savaş yıllarında Nato ve Kızıl Ordu, iki kutuplu dünyanın başat ülkelerinin siyasi hedefleri doğrultusunda bir paylaşım mücadelesi yapıyordu. Komünist ideolojinin öncü devleti Rusya’nın dünya hakimiyeti sıcak denizlere inmesi ile mümkün olabilirdi. Nato üyesi olan Türkiye Cumhuriyeti bu hedefin önünde en büyük engeldi.
Aziz Cumhuriyetimiz üzerinde çok kanlı senaryolar sahneye kondu. Aydınlarımızın sosyalizm tercihi, gençlerin Marksist Leninist devrim için silahlı eylemlere başlaması ve terör estirmesi, ülkede milliyetçi direnişin örgütlenmesi ve silahlanmasına yol açmıştı. Sonra kardeşin kardeşe düşman edilmesi, yitip giden binlerce can, heder olan yıllar…Sonuçta ABD kazandı ve nitekim Sovyetler Birliği dağıldı, Turan coğrafyası yeniden can buldu.
ABD kazandı da iyi mi oldu? Bugün dünya maalesef arlanmaz ,uslanmaz, bıkmaz, utanmaz bir Deli Dumrul’un eline kaldı. Beni kimin kazandığı veya kaybettiğinden çok devletimizin bekası ilgilendiriyor. Rusya daha yakın ve daha büyük bir tehlikeydi o yıllarda. Rusya kazansaydı sanki bugünkü vahşi Amerika’dan daha mı güvenli bir dünya inşa edecekti? Dün Rusya nasıl bizim için bir tehditse, Amerika ve onun emrindeki Nato silahlı gücü de bugün dünya için bir tehdittir.
Dünya yeniden dizayn edilirken biz nasıl konumlanacağız? Asıl soru budur. Hamasi nutuklarla oyalanma lüksü yoktur artık. İdeolojik bağnazlıklarla, haksız hukuksuz uygulamalarla ,politik popülizmle, siyasi fitne, kin ve düşmanlıklarla, koltuk ve makam fetişizmiyle , etnisite tuzaklarıyla bu cennet vatanı cehenneme çevirecek şeytanlıklara asla izin vermemeliyiz. Bunun için de vatanseverler önyargısız, amasız bir araya gelmeli, güçlerini birleştirmelidir.
Türk Ocakları İstanbul Şube Başkanı Cezmi Bayram, Aydınlar Ocağı son genel kurulunda çok çok önemli bir soruyu seslendirmiş ve demişti ki: “ Hepimiz milliyetçilerin birleşmesini istiyoruz. Ayrışarak güçlü olamayız. İyi de, asıl mesele, bu birleşme nasıl ve nerede olacak, bunu kimse söylemiyor.” Rahmetli Galip Erdem de : ” Milliyetçilerin en önemli meselesi gene milliyetçilerdir.” demişti.
Atatürkçülük bir parti veya derneğin tekelinde olmadığı gibi, islam dini de, milliyetçilik te bir derneğin veya bir partinin tekelinde değildir. “TÜRK BAYRAĞI,TÜRK DİLİ, ÜNİTER DEVLET, LAİK VE ÇAĞDAŞ CUMHURİYET” değerlerine inanan her vatandaşımızın , birlikte yaşama arzusu ile kucaklaşması milliyetçiliğimizin amentüsü olmalıdır. Milliyetçilik ırkçılık değildir. Tam tersine, şu kahpe dünyada onurumuzla ve gururumuzla , kendimize güven duyarak var olma mücadelesidir.
ABD’de bir Strateji Enstitüsünde Prof. Dr Oktay Sinanoğlu’na Türkiye’den dönüşte bir soru yöneltilir. Sanırım o zor yıllar, yani 1980 öncesi. “ Türkiye ve bölge için en tehlikeli örgüt hangisidir? “ Ne kadar silahlı devrimci örgüt varsa sayar bir bir. ”Hayır der karşısındaki general. Onların üstesinden gelmek kolay. Asıl baş edilmesi zor olan, en tehlikelisi MHP ve Ülkü Ocakları’dır!”
Siz 12 Eylül faşizminin devrimcilerle birlikte ve daha çok ülkücüleri ezdiğini bir defa daha düşünün. Belki o zaman bugünkü MHP’yi de, milliyetçilerin neden bu kadar param parça olduğunu da daha iyi anlarsınız.
Hayır, hayır, yüz bin kere hayır, ben bir parti çatısı altında olacak birleşmeden bahsetmiyorum. Kibirler ve çıkarlar bu kadar zirve yapmışken bunun kolay olmayacağını da biliyorum ve bir faydasının olacağına da inanmıyorum. Ben tüm şer güçlere karşı, TÜRKİYE SEVDASI ile omuz omuza, kafa kafaya, gönül gönüle olmaya davet ediyorum. İsterseniz adına TÜRKİYE İTTİFAKI da diyebilirsiniz. Ama önce kendi partilerinizdeki devşirmeleri, yalakaları, yağdanlıkları, siyaset hokkabazlarını, bölücü köstebekleri, ATATÜRK düşmanlarını gönlünüzden çıkarmak, partinizden atmak şartıyla.
Dostlar, işimiz kolay değil, ama imkansız da değil.
Uzaktan uzağa dertleşenler, selam size!
Ay yıldızlı bayrağa bakıp gözleri dolanlar, selam size!
Kalbi TÜRKLÜK için atan , NUTUK’tan ilham alanlar selam size.