10 Haziran 2026 Çarşamba
Erich Rothacker kültürü “ekip biçme “olarak tanımlar. Bizim atasözümüzle söylersek; “Ne ekersek onu biçeriz.” O zaman kültüre, özenle değerlendirmemiz gereken ve gereğini yapmak için hassasiyet göstermemizi gerektiren çok önemli bir değerler bütünü olarak bakabiliriz. Kültür; uzun yıllar bir arada yaşayan toplulukların ortaklaşa geliştirdikleri maddi manevi yaşama tarzıdır. İnançlardır, gelenek göreneklerdir, eğlence anlayışı, matem ritüeli, adalet duygusu, özgün sanat anlayışı, hayata bakış, töreye bağlılıktır.
“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, zekâyı eğitmektir.” der M.K.Atatürk. Kültür dinamiktir, devamlılık arz eder. Zaten saydığım özelliklerin çoğunluk tarafından kabul görüp benimsenmesi, yaşanılan coğrafyayı VATAN, halkları kardeş, yığınları da MİLLET yapar. Bu nedenle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Kültür Yolu” projesini önemsiyorum. Yeter ki kültür ile festivali birbirine karıştırmayalım. Bunlar ayrı şeylerdir.
“Kendi kültürü ile ilgisi olmayan insan, ülkesinin yabancısıdır.” diyen Ludwig Tieck haksız mıdır? Bence burada beyin yakan soru ile karşılaşmamız kaçınılmazdır. O da şu; popüler kültürün dijital saldırganlığına ve sosyal medyanın ruhu çürüten seviyesizliğine karşı milli kültürü diri tutabilmek, bizi biz yapan değerleri yaşatabilmek nasıl mümkün olabilecektir? Daha önemlisi, bizim birey veya toplum olarak böyle bir derdimiz var mıdır? Zengin kültürümüzden, tarihe yön çizen bilim, sanat ve medeniyet tasavvurumuzdan haberimiz var mıdır?
Tarihimizin bize yüklediği misyonun farkında mıyız? Nurettin Topçu’nun şu sözleri anlatmaya çalıştıklarımın izdüşümüdür. “Siz Türk çocukları, isimsiz ecdadın toprak altındaki kemiklerini anıtlaştırabiliyor musunuz? O zaman milli kültürün insanı oldunuz demektir. Yoksa aralarında hoyrat sesli sayısız otomobillerin uğuldadığı servet mahzeni apartman kaleleriniz, milli kültürümüzü kurtaramayacaktır.”

Bana bu yazıyı yazma şevkini ve enerjisini veren Prof.Dr.Mualla Uydu Yücel hocamıza teşekkür ediyorum. Cumartesi günü Topkapı Kültür Parkı Yörük Çadırı’nda “ Türk’ün Gücü: Geçmişten Günümüze Kültürel Değerlerimiz” konulu konferansında Mualla Hoca bize unutulmaz bir kültür ziyafeti çekti. Kültürel Mirası Koruma Ve Yaşatma Derneği’nin düzenlediği konferans Haziran sıcağında adeta Tanrı Dağlarının serin esintisi gibi geldi bana. “Bugüne kadar hala anlayamadık ki ilim, bir müzeyi andıran üniversite sarayının dört duvarı arasına hapsedilecek bir esir değildir. O, cemiyetin hayatına, damarlarımızdaki kan gibi yayılarak dağılacak ve benliğimizi idare edecek cevherdir.” demişti Nurettin Topçu. Sevgili Mualla Hoca Türk’lüğe hizmet yolunda sıcak soğuk demeden, yorulmadan usanmadan devam ediyor işte. Kültürümüzü konuşarak benliğimizi yoğuruyor. Tanrım sayılarını arttırsın.
Katılımcıların soru ve cevaplarıyla üç saat süren sohbete ben de bir soru ile katıldım. Soru şuydu: Bu kadar engin kültür varlıklarına ve eserlere sahip olduğumuz bir gerçek. Bunu inkar eden kanı bozukları, ya da Türk’lüğe ihanet peşinde koşanları bir kenara bırakırsak, iktidar olup bizi yöneten siyasetçilerin kültürümüzün tahrip edilmesine bu kadar kayıtsız kalmalarını nasıl izah edebilirsiniz? Parlamentomuzda emperyalizme karşı göğsünü gere gere “Ben bir TÜRK’ÜM. Dinim cinsim uludur!” diye haykıranların sayısı artmadıkça çocuklarımızın TÜRK KÜLTÜRÜ’nü kolayca özümsemesi mümkün müdür?
Yaz sıcakları bastırınca genelde derneklerin faaliyetlerine de ara veriliyor. Tatil her çalışanın hakkı elbette. Bu yazının konusu kültür olduğuna göre musıki dernekleri veya bazı kurumların bahar ve yaz konserlerinden de bahsetmeliyim. Uzunköprü Musıki Derneğinin konserlerine İstanbul’da olduğum için birkaç yıldır katılamıyorum. Dr.Yalçın Doğrugüven’in örnek gösterilecek gayretiyle sürdürdüğü dernek çalışmaları ve mikrofona kazandırdığı solistler son konserde davetlilerin alkışlarıyla ödüllendirildiler. Belediye bünyesinde sanat müziği eğitimi veren, müzik çalışmaları yapan Yusuf Çetin kardeşimi de kutluyor, kısa süre önceki izdivacı için tebrik ediyor, mutluluklar diliyorum.
Pazar günü akşamı yine bir konser davetine katıldık, eğitimci, sendikacı dostum Mehmet Aslan hoca ile. Anadolu’dan Türk Halk Müziği Topluluğu Konseri, Beykoz Anadolu Hisarı Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi’ndeydi ve muhteşemdi. Dolu salon müstesna bir gece yaşadı diyebilirim. Bizim için daha da önemli olan Beykoz Türk Ocağı önceki başkanı değerli kardeşim, okul müdürü Fevzi Geylan ve küçük kızı Aybike’nin solist olarak sahne alıp türkü söylemesiydi. Eğitmen Şef Necip Aydın’ın titiz ve disiplinli çalışması ile koronun seslendirdiği ,solistlerin can verdiği türkülerle adım adım dolaştık Anadolu’muzun her köşesini. Balkanların Güldaniye’sini de unutmadık elbette. Aşık Veysel gibi “Türk’üz ,Türkü çığırırız.”dedik. Neşet Ertaş’ı, Musa Eroğlu’nu,Abdürrahim Karakoç’u andık hasretle.

Musıki derneklerinin sanat çalışmalarını ve bu etkinliklerini kültürümüzün yaşatılması için çok değerli buluyorum. Uzunköprü Musıki Derneği’nin iki konserinde yaptığım sunuculuk hayatımın en değerli anıları arasındadır. Platon’un bir sözüyle bitireyim. “Müzik evrene bir ruh verir, zihne kanat takar, hayalleri uçurur ve her şeye hayat verir.”
Yahya Kemal’in bütün şiirleri güzeldir. “Süleymaniye’de Bayram Sabahı “ şiiri de onlardan biridir ve belki de en güzel dediklerimizin başında gelir. Bayram sabahında camideki cemaatle beraber tekrarladığı tekbirler onu başka bir aleme kanatlandırmış, şanlı tarihimizin muhteşem zaferleri ve kahraman ecdadımızın destansı hatıraları onun tarifsiz duygular yaşamasına vesile olmuştur. O şiirde ihtişamlı mazi , aziz vatan ve köklü millet sevgisi ön plandadır. Yahya Kemal kahraman ordumuza da hayrandır. Seher vakti tozlu zaman perdesi aralandıkça şairin hayal ufukları da genişler ve Üstad Türklük ruhu ile coşar adeta. Şiirden seçtiğim dizelerle istedim ki birlikte yaşayalım o duyguları.
SÜLEYMANİYE’DE BAYRAM SABAHI
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar`dan mı? Tunus`dan mı, Cezayir`den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
O mübârek gemiler hangi seferden geliyor?
Edirne, ah Edirne’m, benim güzel şehrim. Zafer sevinçlerini de, işgal acılarını da iliklerine kadar yaşamış tarihteki payitahtım, şehitler diyarı Başkentim. Sultan Mehmed’i büyütüp eğiten, Fatih yapan şehir. Edirne I.Murad Han’ın ,Balkanlar II.Murad’ın ütopyası. Uzunköprü II. Murad Han tarafından Trakya’da kurulan ilk Türk kasabası. Nereye baksa tarihin içinde bulur insan Edirne’de kendini. Camiler, kubbeler, hayatın musıkisi şadırvanlar, insanın içine işleyen ezanlar, dualar, aminler…Köprüler, tabyalar, hanlar, kervansaraylar.
Sebepsiz değil bendeki bu coşku. Hem Edirne hem de Uzunköprü’de geçtiğimiz hafta çok önemli tarihi anma törenleri düzenlendi. Uzunköprülüler Turahan Paşayiğit’in oğlu Mora Fatihi Gazi Tur(a)han Bey’in ruhunu şad ettiler. Uzunköprü Kaymakamlığı ve Uzunköprü Türk Ocağı oldukça iyi hazırlanmış bir programla tarih ve ecdat sevgisini gönüllere nakşettiler. İlçe Kaymakamı sayın Muammer Köken’in bu ilgi ve katkısının başka bir anlamı var elbette. Mülki amirlerin, ilçedeki kurum müdürlerinin bu törenlere katılımı halkımızın da ilgisini arttırmakta, tarih bilincinin yeşermesi ve gelişmesi için olumlu bir enerjiye dönüşmektedir.
Çünkü tarih sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir. Tarih, aynı zamanda gelecektir. Tarih; damarımızda dolaşan kanın gücüne inanmak, yarınlara güvenle yürümek için hayat iksiridir. Türk Ocakları’nın her üyesi, tarihine sevdalı, ecdadına saygılı, devleti kutsal bilen bayrak adamlar, Türklüğe adanmış özge canlardır.
”Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” demişti Atatürk. Atatürk’le birlikte Cumhuriyeti kuran bu derneğin tek hedefi vardır, o da; büyük Türk milletinin hizmetkarı olmak, Mustafa Kemal Atatürk’ten aldıkları ilhamla geleceğin medeniyet ufkunda Türk kültürünü bir güneş gibi parlatmak, Türkiye Cumhuriyeti’ni ne pahasına olursa olsun sonsuza kadar hür ve bağımsız olarak yaşatmaktır.
Edirne’de yapılan fetih törenleri de muhteşemdi. Vali Yunus Sezer Edirne’mizde kültür sanat konularında çok duyarlı bir devlet adamı. Sanırım bu görkemli fetih töreni ile yine bir ilki gerçekleştirdi Edirne’de. Halkımız onu çok seviyor. ”İstanbul’un fethi Edirne’den başlar.” mottosu bile çok şeyler anlatıyor inanmış gönüllere. Bizans’ın canına okuyan o şahi toplar Edirne’de dökülmüştü. Unutulmaz bir programdı. Emeği olan her görevliyi kutluyorum.
Sözü daha fazla uzatmak yerine Uzunköprü Türk Ocağı Başkanı Murat Selvi’nin tören konuşması ile sizi baş başa bırakmak çok daha iyi olacak diye düşünüyorum. Ne yapmak istediğimizi, ne yapılması gerektiğini çok veciz şekilde o metinde bulabilirsiniz. Trakya ve Balkanlar’ın fethi Murad Han’ların kılıcıyla gerçekleşmişti. Uzunköprü’de gönüllerin fethinde de yine bir Murat vardı. Türk Ocağı Başkanı Murat Selvi seni ve Ocak’lı gençleri alınlarından öpüyorum. Yüce Tanrım sayılarınızı arttırsın.
Şol gökleri kaldıranın
Donatarak dolduranın
Ol deyince olduranın
Doksan dokuz adı ile
Muhterem Hazirun, konuşmama başlamadan önce artık gelenekselleşmiş olan Gazi Turhan Bey anmalarımızın bu yıl Alî Devletimizin çatısı altında gerçekleşmesine imkan tanıyan Sayın Kaymakamımız Muammer Köken’e ve devlet kurumlarımıza, katkılarından dolayı İlçe Tarım müdürümüz Burak Esen’e, bu programın gerçekleşmesini mümkün kılan Uzunköprü Türk Ocağı yönetim kuruluna ve Manevi Başkanımız Mustafa Dedeoğlu’na, son olarak Gazi Turhan Bey anmalarını başlatan ve Uzunköprü Türk Ocağı’nın nüvesini oluşturan Uzunköprü Kültür Sanat ve Tanıtma derneğin bütün üyelerine teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
Muhterem Hazirun, Rumeli’nin manevi fatihlerinden bir Sarı Saltuk baba vardır. Yesi’den, Horasan’dan çıkıp gelmiş, savaş zamanında kılıçla kaleleri, barış zamanında Kur’an-ı Kerim ile gönülleri fethetmiş, hem Yunus’la hem Evrenesoğlu’yla yoldaşlık etmiş bir alperenlik timsalidir.
Sarı Saltuk Baba bir gün erenlere şöyle demiş: “Ben sağlığımda yedi kafir eline mezarımı kazdırdım, ki bir gün beni sevenler mezarımı düşman elinde bırakmamak için fetih yolunda kılıç çeksinler. Aklınız varsa siz de böyle yapın.” Sarı Saltuk biliyordu ki Türk vefalıdır, Türk unutmaz, atasına sahip çıkar, ceddini Fatiha’sız bırakmaz. Sarı Saltuk’un torunları da bilir ki her türbe bir ilin tapusudur, her şehit mezarı kızıl elma yolunda bir işaret, kabir başında dalgalanan her bayrak bir davettir.
İşte biz bugün Sarı Saltuk’un vasiyetine sahip çıkıp yedi makamının yedisini de Türk toprağı, İslam beldesi kılan akıncılardan, Evrenesoğullarından, Mihaloğullarından, Malkoçoğullarından, Turahanoğullarından; Gazi Turhan Bey’in emanetine sahip çıkmak için buradayız. Gazi Turhan Bey, Sarı Saltuk Bey’e neyse biz de Gazi Turhan Bey’e oyuz.
Fakat işimiz bitmedi, “evlad-ı fatihan” olarak anılan bizler daha Gazi Mahmut Bey’e sahip çıkacağız.
İşimiz bitmedi. Madem ki buralarda yatanların kanları ezanların teminatıdır, o halde Türk milleti olarak,, biz daha Plevne’de yıkılmaya terk edilen Mihaloğlu Türbesini ayağa kaldıracağız.
İşimiz bitmedi. Madem ki Sarı Saltuk’un vasiyetinin muhatabıyız o halde Türk milleti olarak,, biz daha üstüne kilise dikilen Malkoçoğlu Bali Bey’in Razgrad’daki kabrine sahip çıkacağız.
İşimiz bitmedi. Biz daha mehterlerle gidip, Libya’da türbesi yıkılan, sandukası parçalanan; Trablusgarp Fatihi Turgut Reis’in türbesini abad, ruhunu şad edeceğiz.
Biz daha bu mehteri Urumçi’de “Ben ölsem de milletim bu toprakları bir gün geri alacaktır.” diyen Osman Batur’u anarken dinleyeceğiz.
İşimiz bitmedi. Biz daha Kerkük’te peşmergenin; Musul’da Daeş’in yıktığı mezar taşlarını bir bir yeniden dikeceğiz.
Biz daha Kudüs’teki son Türk muhafızı, son Osmanlı muhafızı Iğdırlı Hasan Onbaşı’nın kayıp mezarını bulacak, yasinlerimizi orada okuyacağız. İşimiz bitmedi.
İşimiz bitti sanıp “Sırada Türkiye var.” diyenler, bizi sıraya koyabileceklerini sananlar bilsinler ki işimiz bitmedi.
Çanakkale’de de, Sakarya’da, Dumlupınar’da da işimiz bitti sanmışlardı. Kıbrıs’ta, Karabağ’da da işimiz bitti sanmışlardı.
Fakat fillerin hükmü, ebabiller görünene kadardır.
Değil mi ki bir 18 Kasım sabahı, Mustafa Kemal’in Kuvva’yı Milliyesi,, atlarının nallarındaki, yırtık Sevr paçavrasının üzerine basarak, Kırkkavak Köyü’nde, Gazi Turhan Bey türbesine ay yıldızlı bayrağı dikmiştir. Değil mi ki Mehmetçik Kıbrıs’a “Bir gece ansızın” cemre gibi inmiştir, değil mi ki Karabağ’dan yalınayak çıkanlar tanklarla geri gelmiştir.
Değil mi ki Kızılelma göklere çıkmıştır, Akıncılar göklerde gezmektedir: O halde bir kilise çanının altında yatmaya mecbur bırakılan Malkoçoğlu’nun ümidi boşa değildir. Taşsız mezarlar altında yatan Kerküklü Türkmen’in umudu boşa değildir. Mezarının bulunmasını bekleyen Iğdırlı Hasan Onbaşı’nın umudu boşa değildir.
Türk beklenendir, bekleten değildir. İşimiz bitmedi, yeniden başlıyor. Tarihe, bugüne ve geleceğe; arz ederim.
Abdullah Emre Güner bir veri paylaştı. Ama bu veri, aslında bir tabloyu değil, bir ruh hâlini anlatıyor:
“Bir yılda 300 kere doktora giden hastamız var… ‘Alışkanlığım’ diyor.”
Bir yıl 365 gün. 300 gün hastaneye gitmek demek, neredeyse her gün bir sağlık kurumuna uğramak demek. Üstelik bu tekil bir örnek olarak anlatılmıyor. Aynı açıklamada verilen başka bir rakam daha var:
“Kişi başı yıllık muayene sayısı 12. Dünya ortalamasının çok üstünde.”
İki cümle. Ama arası oldukça kalabalık.
Biz gerçekten bu kadar hasta bir toplum muyuz?
Yoksa hastaneye gitmeyi alışkanlık haline mi getirdik?
Ya da daha zor olan ihtimal: Sağlıklı yaşamayı beceremiyor muyuz?
Eskiden insanlar hastaneye gitmemek için direnir, son ana kadar beklerdi. Bugün ise neredeyse tam tersi bir eğilim var. Müdürün bir başka tespiti, meseleyi daha da ilginç hale getiriyor:
“Yoldan geçerken bir acile uğrayayım… pazara gelmişken bir görüneyim… sosyalleşme aracı olarak kullanılıyor.”
Bu cümle sağlık sistemine değil, doğrudan topluma dair.
Çünkü bir ülkede hastaneler “uğranacak yer” haline gelmişse, orada mesele sadece sağlık değildir.
Orada hayatın ritmi değişmiştir.
Ama burada kolay bir sonuca kaçmak da mümkün: “Hastalık hastası olduk.”
Bu doğru olabilir.
Ama eksik.
Çünkü diğer ihtimal daha sert:
Gerçekten hastayız.
Şehir hayatı insanı yavaş yavaş aşındırıyor. Hareketsizlik, düzensiz uyku, bitmeyen stres, sağlıksız beslenme… Günlük hayatın sıradan parçaları gibi görünen bu unsurlar, aslında kronik hastalıkların temelini oluşturuyor.
Artık insanlar bir anda hasta olmuyor; yavaş yavaş, fark etmeden hastalanıyor.
Sonra ne oluyor?
Hastane.
Yine hastane.
Bir daha hastane.
Beslenme meselesi ise işin en kritik noktalarından biri.
Ne yediğimizi gerçekten biliyor muyuz?
Sofralarımız dolu ama içeriği ne kadar sağlıklı? İşlenmiş gıdalar, katkı maddeleri, hızlı tüketim alışkanlıkları… Bunlar sadece kilo meselesi değil; bağışıklık sisteminden ruh haline kadar her şeyi etkiliyor.
Ve biz çoğu zaman bunun farkına ancak hastanede var
Peki biz tam olarak sağlığı nerede arıyoruz?
Cevap çoğu zaman aynı: Hastanede.
Oysa sağlık, hastanede bulunacak bir şey değil. Sağlık, hastaneye gitmemeyi başarabilmekle ilgili.
Ama biz sanki tersini yaşıyoruz. Sistem büyüyor, hastaneler artıyor, erişim kolaylaşıyor… ama sağlıklı kalma becerimiz aynı hızla artmıyor.
Çünkü mesele sistem değil, alışkanlık.
Abdullah Emre Güner durumu aslında net bir şekilde ortaya koyuyor:
“İki ihtimal var; ya gereksiz yere gidiliyor ya da sağlığımızı korumuyoruz.”
Belki de cevap ikisinin ortasında değil, tam içinde.
Hem gereksiz gidiyoruz…
Hem de gerçekten hastalanıyoruz.
Eğitimde sıkça konuştuğumuz bir sorun var: Bilgi var ama davranış yok.
Sağlıkta da tablo farklı değil.
Herkes sağlıklı beslenmenin önemini biliyor.
Herkes hareket etmesi gerektiğini biliyor.
Herkes stresin zararını biliyor.
Ama uygulayan kaç kişi?
Belki de artık daha temel bir soru sormanın zamanı:
Toplum olarak sağlıklı yaşamak gibi bir derdimiz var mı?
Yoksa hastalandıkça çözüm bulabileceğimiz bir sistemin varlığı bize yeterli mi geliyor?
Eğer ikinciyse, o 300 gün hastaneye giden “teyze” bir istisna değil.
Sadece biraz daha ileri gitmiş bir örnek
300 gün hastaneye gitmek uç bir örnek olabilir.
Ama asıl mesele şu:
Geri kalan 65 günde gerçekten sağlıklı mıyız?
İnanç Uysal
1 Mayıs 2026
Yeniçağ Gazetesi
Mayıs ayında tarihimizde önemli deniz zaferlerimiz vardır. Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferlerinden olan Cerbe Deniz Zaferi 14 Mayıs 1560 tarihinde kazanılmıştır. 21 Mayıs 1556,Türk ordularının Zigetvar Kalesi’ni kuşattığı tarihtir. 31 Mayıs 1601’de de Kanije Zaferi kazanılmıştır.
Fakat Mayıs ayını bizim için unutulmaz kılan iki tarih daha vardır ki; ikisi de tarihin akışını değiştirmiş, hayal ufuklarımızın sınırlarını sonsuzluğa taşımıştır. İlki 29 Mayıs 1453 İstanbul’un Fethi, ikincisi de Kurtuluş Savaşı’mızın başlangıcı sayılan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 tarihidir.
İstanbul’un fethi, 1000 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılması, Avrupa’da Orta Çağ’ın sonu Yeni Çağ’ın kapılarının açılması demekti. Sultan Mehmed’in Fatih ünvanı ile anılması da bu tarihten sonradır. Hz.Muhammed’in “ İstanbul bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne mübarek asker, onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır.” sözlerindeki övgüye muhatap olabilmek için daha önce Arap orduları tarafından defalarca kuşatılmasına rağmen düşürülememiş, bu mucize Fatih ve Türk askerinin kahramanlığı ile gerçek olmuştur.
Padişah II.Murad, Trakya ve Balkanlar’ın vatan topraklarına katılmasında büyük emek sarf etmiş, tarihi zaferlere imza atmıştır. Gelibolu’ya geçen ordunun Trakya’da yürürken asıl hedefi, İstanbul ve Avrupa hakimiyeti idi. O nedenle Bursa’dan sonra saltanat makamı Edirne’ye taşınmıştır. Fatih, böyle dirayetli ve kahraman bir babanın oğlu olarak Edirne’de doğmuş ,İstanbul rüyasıyla büyümüş, çocukluk ve şehzadelik döneminde çok iyi eğitimden geçirilmiştir.
Tarih dersi gibi algılamayın anlattıklarımı lütfen. Bahara methiye, Mayıs’lara övgü değil amacım. Ama “Fatih Sultan Mehmed- İstanbul -29 Mayıs” denkleminin, gönül atlasımızda ve zihin kodlarımızda ayrı bir yerinin olması gerektiğini bir defa daha hatırlatmak isterim. O, batıla batmış batının, Ezan ile Kur’an ile tanışması, Muhammedi bir muştu ile aydınlanması,ısınmasıdır.
II.Murad ve oğlu Fatih Sultan Mehmed’in adının geçtiği hengamede bir ismi daha zikretmek gerekir ki; o da Gazi Turhan Bey’dir. Aslında Balkanlar’ın fethinde kelle koltukta savaşan uç beyleridir, serdengeçti bir ailedir onlar. Babaları Paşa Yiğit Bey ve çocukları Turhan Bey, Ömer Bey, Ahmet Bey. Turahanlı diye tanınırlar devlet ricalinde. Paşa Yiğit Bey Balkanlar’ın efsane komutanı, Üsküp zaferinin mimarıdır.
Gazi Turhan Bey deyip geçmeyin. O kahraman komutan , II.Murad’ın damadı, Fatih’in eniştesidir aynı zamanda. Mora fatihi diye anılır tarihlerde. Bizans’ın surları can çekişirken Kral’a ve kiliseye Mora’dan gelecek yardımları önlemiş, Konstantiniyye’nin İstanbul olmasında, Ayasofya’nın secde ile tanışmasında onun da alın teri vardır. Zaferden sonra Uzunköprü civarındaki vakıf arazileri kendisine ödül olarak verilmiştir. İçinde cami, medrese, aşevi ve hamam bulunan bir külliye yaptırmış, vefatında bu caminin bahçesindeki kabre defnedilmiştir.
Buraya kadar her şey güzel de sonraki vefasızlık ve define arayan yağmacıların tahribatı resmen tarihe bir saygısızlık! Mezbeleliğe dönen bir külliye… Delik deşik edilen bir mezar, temellerinde gömü aranan ve yıkılan minare, çöken mescit… Aslında yerin dibine geçirilen onurumuz, haysiyetimiz, gururumuzdur. Maziye ihanettir bunun adı!
Ve sonra bir gece görülen bir rüya. Rüyada kollarını açarak içine hayvan gübresi doldurulmuş, yanmış yıkılmış mescidi ve mezarı göstererek, “ Evladım, biz bu topraklar vatan olsun ,kıyamete kadar sizde kalsın diye canlarımızı verdik, kanlarımızı sebil ettik. Bunu mu reva gördünüz bize. Yazıklar olsun!” diye sitemlerini dile getiren Gazi Turhan. Aman Allah’ım. Yatağından ateşler içinde uyanan, terden sırılsıklam olmuş, kalp çarpıntısına tutulmuş Malkara’da Mehmet bey. O anda gelen bir ilhamla yazılan on kıtalık bir şiir. Şu an benim elimde bulunan, daha önce bu gazetede yayınladığım şiir. Bu şiiri gereğini yapmamız için bana ulaştıran Sami Satar ve gazeteci Hasan Tahsin Arıkan ağabeylerime rahmetler diliyorum.
80’li yıllardı. Her şey bu şiir ve mektupla başladı. Bu rüya bir gafletin perdelerini yırtmış, bir vebalden kurtulmanın işaret fişeği olmuştu. Bu bir kişinin altından kalkabileceği bir iş değildi. Uzunköprü Kültür Sanat ve Tanıtma Derneği ‘ni kurmuştuk kısa bir süre önce. Derneğin üstlenmesi çabanın kitleselleşmesi demekti. Bir avuçtuk ama inanmış adamlardık. Yetişkinler hilal bıyıklıydı, gençler deli kurt. Ülkücü derlerdi bize.
Gazi Turhan Bey’in mezarının nerede olduğunu bilen çok az insan vardı. Daha tuhafı, adını taşıyan ortaokulun öğrencilerini bırakın öğretmenlerin haberi yoktu bu külliyeden. Mayıs ayını seçmiştik anma töreni için. İstanbul’un fethi ile ilgisi vardı çünkü. Günlerden Cuma olsun dedik. Köy camisinde Cuma namazı ile başlayan program, tarumar olmuş mescidin bahçesindeki makberin başında Mevlid ve Yasin Suresi ile devam etmiş, vakıf geleneğine uygun olarak Muhtarlığın ayran ve poğaça ikramı ile sonlanmıştı.
Her yıl artan bir ilgi ile halkın ve amirlerin dikkatini çekmeyi başarmıştık. Sonraki yıllarda iktidar partisinin mensupları da gayretlerimize destek oldular . Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü devreye sokup restorasyon için büyük bir mali destek sağladılar. Hepsinden Allah razı olsun. Külliye bugün çevre düzenlemesi ve kadrolu bir görevli olmasa da bu haliyle bile Uzunköprü’de ziyaret edilecek önemli eserlerden birisidir artık.
Bazı seneler anma törenleri yapılamadı. Yetki kargaşası yaşandı. Bir kurumun sorumluluğu üstlenmesi bir zarurettir. Sahipsiz kaldığında herkes bu tür sosyal programları bir angarya gibi görmekte, heyecan ölmektedir. Geçen yıl Türk Ocakları’nın düzenlediği anma törenine bu yıl İlçe Kaymakamlığı’mızın da dahil olması güzel bir gelişmedir. Bence bu törenler resmi bir statüye kavuşturulmalı , gerekirse paydaşlar arttırılmalıdır. Zor olan başarılmış, Külliye ayağa kaldırılmış, ecdadın bedduasından inşallah kurtulmuşuzdur. Artık düz ovada sorumluluktan kaçmamalıyız. En azından 15 Mayıs tarihinde yapılacak anma töreninde mutlaka yerimizi almalı, “ben de bu tarihin evladıyım !” diyebilmenin mutluluğunu yaşamalıyız.
Tarih milletlerin hafızasıdır. Tarihi şahsiyetler günahıyla sevabıyla, hataları veya başarılarıyla bizim mazimizdir. Dününden haberi olmayanların yarınları karanlıktır. “Tarihini bilmeyen milletler, başka milletlerin avı olur.” demedi mi Mustafa Kemal? Mazide kazandığımız her zafer bizim gururumuz, her kaybımız ibret alınacak, ders çıkarılacak bir üzüntümüz olmalıdır.
Vatanımızın her köşesinde baş tacı yapacağımız kahramanlarımız, ecdadımızın hatırası tarihi eserlerimiz vardır. Gazi Turhan Bey bir semboldür. Çevremizdeki Kurt Bey, Demirtaş Bey, Malkoç Bey, Şehsuvar Bey ve diğerleri gibi siz de yörenizdeki tarihi şahsiyetleri araştırıp öğrenmeli, bu toprakların sahibinin sadece TÜRKLER olduğunu dosta düşmana göğsünüzü gere gere anlatmalı, Atatürk gibi haykırmalısınız; ” Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür, ebediyen Türk olarak yaşayacaktır!”
19 Mayıs 1919 tarihi de işte bunun için önemlidir. Atatürk, vatanın en karanlık günlerinde Samsun’dan doğan güneştir. O, baş eğmeyen, teslim alınamayan , düşmanın önünde diz çökmeyen çelikten bir irade, Türklük için yaşayan bir can, unutulmaz bir kahramandır.
Tarihini bilen, ecdadına saygılı, bağımsızlığa yeminli, esarete isyankar, bayrağa ve vatana aşık gençlere selam olsun.

Dörtyol’dan Kazım Yalçın, “Tom Barrack, bu monarşi güzellemesini ve demokrasi kötülemesini, hangi ölçüyü esas alarak yaptı, ona da bakmak gerekir. ABD’nin İran saldırısı, bölgede monarşiyle yönetilen devletlerden destek aldı, buna karşılık demokrasiyle yönetilen devletlerden destek alamadı.” diyor.
***
Gerçekten de ABD, bölgede tek adamla yönetilen ülkeler ister.
Burada, CIA eski Türkiye şefi Paul Bernard Henze‘nin 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunu hatırlamak gerekir. Henze, raporunda özetle şöyle demişti:
“Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız.
Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis; Meclis’i ikna ettiğimizde, ordu; orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor.
Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir.
Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarını yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak Amerika için sorun olmaz.”
***
Gazeteci Sedef Kabaş ise konumuzla ilgili olarak şunları söylüyor:
“Trump, Epstein dosyalarının tam orta yerinde ama hala tecavüz ve pedofili suçlarından yargı karşısına çıkarılmıyor.
Yahudiler kendilerini üstün ırk görüyor ama kendilerine karşı olan herkesi ırkçılıkla suçluyor.
Müslüman ülke İran’a saldıran ABD ama Türkiye, Azerbaycan, Mısır, Ürdün, Bahreyn, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve BAE Riyad’da toplanıp Tahran’a ‘dur’ diyor.”
***
Hamburg’da Die Zeit gazetesinin 80. yıl etkinliğinde konuşan AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’nin genişlemesini desteklediğini vurgulayarak, “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz.” dedi.
İşte Türkiye’nin AB’ye alınmamasının asıl gerekçesi de budur. Günü değil, yüzyılı ve sonrasını düşünüyorlar Türklerin Avrupa’ya hâkim olmasından korkuyorlar!
***
Bir İsrail askerinin, Lübnan’ın güneyindeki Deyr Seryan adlı beldede, Hristiyan inancında kutsal kabul edilen çarmıha gerilmiş İsa heykelini parçalaması konusunda ise Kudüs Latin Patrikhanesi Genel Vekili Piskopos William Şomali, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Şahit olduğumuz şey, dinlere karşı bir saygısızlıktır, kesinlikle kabul edilemez ve hoş görülemez. Ancak benim için Lübnan’da masum sivillerin ve çocukların öldürülmesi çok daha ciddi bir olaydır. Haçın yıkılması Lübnan’daki tek trajedi değil bu savaşın sonucu olarak her gün masum kurbanlar ölüyor ve bu savaş sona ermeli.” dedi.
Her ne kadar Netanyahu olayı kınayarak suçlunun cezalandırılacağını söylese de Papa boşuna feryat etmiyor. Trump’ın İsa’ya benzetildiği görüntüler, Katolik dünyasını ayağa kaldırmış durumda…
Trump, İran’a pirince giderken evdeki bulgurdan yani yüzde 20 oranındaki Katolik seçmenden olacak.
Trump da Barrack da ABD yönetimine hâkim olan Hıristiyan Siyonizmini temsil ediyor. Akıllarınca Tanrıyı kıyamete zorluyorlar ama kendi kıyametlerini hazırlıyorlar…
***
Toparlarsak, yaşanan olaylardan, Türkiye’de 15 Temmuz kalkışmasının asıl sebebinin tek adam sistemine geçiş olduğu anlaşılıyor.
Öyle ki 2019’dai Osaka’daki G-20 zirvesinde Türk heyetiyle görüşen Trump, heyettekileri kendi ekibine ve çekim yapan gazetecilere göstererek “Bakın, şu insanlara bakın. Onlarla anlaşmak çok kolay… Hiçbir Hollywood setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız” demişti.
Henze’nin raporu, mühürsüz oyların geçerli sayıldığı gayrimeşru 2017 referandumu ile uygulamaya konulmuş ve Türkiye, tek adam sistemine geçmişti… Barrack, şimdi “Bu da yetmez, monarşiye geçin” diyor…