eşya depolama
romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
bandstanddiaries.com
sakarya escort belek escort adana escort antalya escort ankara escort aydın escort bursa escort gaziantep escort istanbul escort samsun escort balıkesir escort mersin escort konya escort eskişehir escort izmir escort sınav analizi denizli vip transfer kocaeli escort malatya escortmaltepe escort muğla escort manisa escort sivas escort tekirdağ escort tokat escort uşak escort yalova escort yozgat escort trabzon escort afyon escort aksaray escort amasya escort ardahan escort artvin escort bartın escort bayburt escort bolu escort burdur escort çanakkale escort çankırı escort çorum escort edirne escort elazığ escort erzurum escort erzincan escort kırşehir escort van escort zonguldak escort giresun escort gümüşhane escort hakkari escort ığdır escort ısparta escort kahramanmaraş escort karabük escort karaman escort kars escort kastamonu escort kırklareli escort kütahya escort nevşehir escort niğde escort ordu escort osmaniye escort rize escort şanlıurfa escort siirt escort sinop escort şırnak escort tunceli escort yozgat escort tokat escort tekirdağ escort kütahya escort balıkesir escort aydın escort edirne escort sivas escort uşak escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort vergi konseyi görüntülü sohbet urla siyaset haberleri ankara magazin istanbul magazin yalova magazin kütahya magazin elazığ magazin adıyaman magazin tokat magazin sivas magazin batman magazin erzurum magazin afyon magazin malatya magazin ordu magazin trabzon magazin mardin magazin eskişehir magazin denizli magazin muğla magazin van magazin aydın magazin tekirdağ escort balıkesir magazin samsun magazin kayseri magazin manisa magazin hatay magazin diyarbakır magazin mersin magazin kocaeli magazin gaziantep magazin konya magazin sakarya magazin antalya magazin bursa magazin izmir magazin istanbul otomobil fiyatları istanbul ekonomi istanbul eğitim istanbul seyahat istanbul gezi rehberi antalya alışveriş merkezleri antalya ticaret
Ahmet Acaroğlu

Ahmet Acaroğlu

20 Mayıs 2026 Çarşamba

EDİRNE VE UZUNKÖPRÜ’DE FETİH COŞKUSU

EDİRNE VE UZUNKÖPRÜ’DE FETİH COŞKUSU
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yahya Kemal’in bütün şiirleri güzeldir. “Süleymaniye’de Bayram Sabahı “ şiiri de onlardan biridir ve belki de en güzel dediklerimizin başında gelir. Bayram sabahında camideki cemaatle beraber tekrarladığı tekbirler onu başka bir aleme kanatlandırmış, şanlı tarihimizin muhteşem zaferleri ve kahraman ecdadımızın destansı hatıraları onun tarifsiz duygular yaşamasına vesile olmuştur. O şiirde ihtişamlı mazi , aziz vatan ve köklü millet  sevgisi  ön plandadır. Yahya Kemal kahraman ordumuza da hayrandır. Seher vakti tozlu zaman perdesi aralandıkça şairin hayal ufukları da genişler ve Üstad Türklük ruhu ile coşar adeta. Şiirden seçtiğim dizelerle istedim ki birlikte yaşayalım o duyguları.

SÜLEYMANİYE’DE BAYRAM SABAHI

 Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?

Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..

Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;

Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

Adalar`dan mı? Tunus`dan mı, Cezayir`den mi?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi

Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;

O mübârek gemiler hangi seferden geliyor?

Edirne, ah Edirne’m, benim güzel şehrim. Zafer sevinçlerini de, işgal acılarını da iliklerine kadar yaşamış tarihteki payitahtım, şehitler diyarı Başkentim. Sultan Mehmed’i  büyütüp eğiten, Fatih yapan şehir. Edirne I.Murad Han’ın ,Balkanlar II.Murad’ın ütopyası. Uzunköprü II. Murad Han tarafından Trakya’da kurulan ilk Türk kasabası. Nereye baksa tarihin içinde bulur insan Edirne’de kendini. Camiler, kubbeler, hayatın musıkisi şadırvanlar, insanın içine işleyen ezanlar, dualar, aminler…Köprüler, tabyalar, hanlar, kervansaraylar.

Sebepsiz değil bendeki bu coşku. Hem Edirne hem de Uzunköprü’de geçtiğimiz hafta çok önemli tarihi anma törenleri düzenlendi. Uzunköprülüler Turahan Paşayiğit’in oğlu Mora Fatihi Gazi Tur(a)han Bey’in ruhunu şad ettiler. Uzunköprü Kaymakamlığı ve Uzunköprü Türk Ocağı oldukça iyi hazırlanmış bir programla tarih ve ecdat sevgisini gönüllere nakşettiler. İlçe Kaymakamı sayın Muammer Köken’in bu ilgi ve katkısının başka bir anlamı var elbette. Mülki amirlerin, ilçedeki kurum müdürlerinin bu törenlere katılımı halkımızın da ilgisini arttırmakta, tarih bilincinin yeşermesi ve gelişmesi için olumlu bir enerjiye dönüşmektedir.

Çünkü tarih sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir. Tarih, aynı zamanda gelecektir. Tarih; damarımızda dolaşan kanın gücüne inanmak, yarınlara güvenle yürümek için hayat iksiridir. Türk Ocakları’nın her üyesi, tarihine sevdalı, ecdadına saygılı, devleti kutsal bilen bayrak adamlar, Türklüğe adanmış özge canlardır.

”Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” demişti Atatürk. Atatürk’le birlikte Cumhuriyeti kuran bu derneğin tek hedefi vardır, o da; büyük Türk milletinin hizmetkarı olmak, Mustafa Kemal Atatürk’ten aldıkları ilhamla geleceğin medeniyet ufkunda Türk kültürünü bir güneş gibi parlatmak, Türkiye Cumhuriyeti’ni ne pahasına olursa olsun sonsuza kadar hür ve bağımsız olarak yaşatmaktır.

Edirne’de yapılan fetih törenleri de muhteşemdi. Vali Yunus Sezer Edirne’mizde kültür sanat konularında çok duyarlı bir devlet adamı. Sanırım bu görkemli fetih töreni ile yine bir ilki gerçekleştirdi Edirne’de. Halkımız onu çok seviyor. ”İstanbul’un fethi Edirne’den başlar.” mottosu bile çok şeyler anlatıyor inanmış gönüllere. Bizans’ın canına okuyan o şahi toplar Edirne’de dökülmüştü.  Unutulmaz bir programdı. Emeği olan her görevliyi kutluyorum.

Sözü daha fazla uzatmak yerine Uzunköprü Türk Ocağı Başkanı Murat Selvi’nin tören konuşması ile sizi baş başa bırakmak çok daha iyi olacak diye düşünüyorum. Ne yapmak istediğimizi, ne yapılması gerektiğini çok veciz şekilde o metinde bulabilirsiniz. Trakya ve Balkanlar’ın fethi Murad Han’ların kılıcıyla gerçekleşmişti. Uzunköprü’de gönüllerin fethinde de yine bir Murat vardı. Türk Ocağı Başkanı Murat Selvi seni ve Ocak’lı gençleri alınlarından öpüyorum. Yüce Tanrım sayılarınızı arttırsın.

              Şol gökleri kaldıranın

                Donatarak dolduranın

                Ol deyince olduranın

                Doksan dokuz adı ile                     

                Muhterem Hazirun, konuşmama başlamadan önce artık gelenekselleşmiş olan Gazi Turhan Bey anmalarımızın bu yıl Alî Devletimizin çatısı altında gerçekleşmesine imkan tanıyan Sayın Kaymakamımız Muammer Köken’e ve devlet kurumlarımıza, katkılarından dolayı İlçe Tarım müdürümüz Burak Esen’e,  bu programın gerçekleşmesini mümkün kılan Uzunköprü Türk Ocağı yönetim kuruluna ve Manevi Başkanımız Mustafa Dedeoğlu’na, son olarak Gazi Turhan Bey anmalarını başlatan ve Uzunköprü Türk Ocağı’nın nüvesini oluşturan Uzunköprü Kültür Sanat ve Tanıtma derneğin bütün üyelerine teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

                Muhterem Hazirun, Rumeli’nin manevi fatihlerinden bir Sarı Saltuk baba vardır. Yesi’den, Horasan’dan çıkıp gelmiş, savaş zamanında kılıçla kaleleri, barış zamanında Kur’an-ı Kerim ile gönülleri fethetmiş, hem Yunus’la hem Evrenesoğlu’yla yoldaşlık etmiş bir alperenlik timsalidir.

                Sarı Saltuk Baba bir gün erenlere şöyle demiş: “Ben sağlığımda yedi kafir eline mezarımı kazdırdım, ki bir gün beni sevenler mezarımı düşman elinde bırakmamak için fetih yolunda kılıç çeksinler. Aklınız varsa siz de böyle yapın.” Sarı Saltuk biliyordu ki Türk vefalıdır, Türk unutmaz, atasına sahip çıkar, ceddini Fatiha’sız bırakmaz. Sarı Saltuk’un torunları da bilir ki her türbe bir  ilin tapusudur, her şehit mezarı kızıl elma yolunda bir işaret, kabir başında dalgalanan her bayrak bir davettir.

                İşte biz bugün Sarı Saltuk’un vasiyetine sahip çıkıp yedi makamının yedisini de Türk toprağı, İslam beldesi kılan akıncılardan, Evrenesoğullarından, Mihaloğullarından, Malkoçoğullarından, Turahanoğullarından;  Gazi Turhan Bey’in emanetine sahip çıkmak için buradayız. Gazi Turhan Bey, Sarı Saltuk Bey’e neyse biz de Gazi Turhan Bey’e oyuz.

             Fakat işimiz bitmedi, “evlad-ı fatihan” olarak anılan bizler daha Gazi Mahmut Bey’e sahip çıkacağız.

                İşimiz bitmedi. Madem ki buralarda yatanların kanları ezanların teminatıdır, o halde Türk milleti olarak,, biz  daha Plevne’de yıkılmaya terk edilen Mihaloğlu Türbesini ayağa kaldıracağız.

                İşimiz bitmedi. Madem ki Sarı Saltuk’un vasiyetinin muhatabıyız o halde Türk milleti olarak,, biz daha üstüne kilise dikilen Malkoçoğlu Bali Bey’in Razgrad’daki kabrine sahip çıkacağız.

                İşimiz bitmedi. Biz daha mehterlerle gidip, Libya’da türbesi yıkılan, sandukası parçalanan; Trablusgarp Fatihi Turgut Reis’in türbesini abad, ruhunu şad edeceğiz.

                Biz daha bu mehteri Urumçi’de “Ben ölsem de milletim bu toprakları bir gün geri alacaktır.” diyen Osman Batur’u anarken dinleyeceğiz.

              İşimiz bitmedi. Biz daha Kerkük’te peşmergenin; Musul’da Daeş’in yıktığı mezar taşlarını bir bir yeniden dikeceğiz.

                Biz daha Kudüs’teki son Türk muhafızı, son Osmanlı muhafızı Iğdırlı Hasan Onbaşı’nın kayıp mezarını bulacak, yasinlerimizi orada okuyacağız. İşimiz bitmedi.

                İşimiz bitti sanıp “Sırada Türkiye var.” diyenler, bizi sıraya koyabileceklerini sananlar bilsinler ki işimiz bitmedi.

                Çanakkale’de de, Sakarya’da, Dumlupınar’da da işimiz bitti sanmışlardı. Kıbrıs’ta, Karabağ’da da işimiz bitti sanmışlardı.

                Fakat fillerin hükmü, ebabiller görünene kadardır.

                Değil mi ki bir 18 Kasım sabahı, Mustafa Kemal’in Kuvva’yı Milliyesi,, atlarının nallarındaki, yırtık Sevr paçavrasının üzerine basarak, Kırkkavak Köyü’nde, Gazi Turhan Bey türbesine ay yıldızlı bayrağı dikmiştir. Değil mi ki Mehmetçik Kıbrıs’a “Bir gece ansızın” cemre gibi inmiştir, değil mi ki Karabağ’dan yalınayak çıkanlar tanklarla geri gelmiştir.

                Değil mi ki Kızılelma göklere çıkmıştır, Akıncılar göklerde gezmektedir: O halde bir kilise çanının altında yatmaya mecbur bırakılan Malkoçoğlu’nun ümidi boşa değildir. Taşsız mezarlar altında yatan Kerküklü Türkmen’in umudu boşa değildir. Mezarının bulunmasını bekleyen Iğdırlı Hasan Onbaşı’nın umudu boşa değildir.

                Türk beklenendir, bekleten değildir. İşimiz bitmedi, yeniden başlıyor. Tarihe, bugüne ve geleceğe; arz ederim.

Devamını Oku

Hastane yolu: Alışkanlık mı mecburiyet mi?

Hastane yolu: Alışkanlık mı mecburiyet mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Abdullah Emre Güner bir veri paylaştı. Ama bu veri, aslında bir tabloyu değil, bir ruh hâlini anlatıyor:

“Bir yılda 300 kere doktora giden hastamız var… ‘Alışkanlığım’ diyor.”

Bir yıl 365 gün. 300 gün hastaneye gitmek demek, neredeyse her gün bir sağlık kurumuna uğramak demek. Üstelik bu tekil bir örnek olarak anlatılmıyor. Aynı açıklamada verilen başka bir rakam daha var:

“Kişi başı yıllık muayene sayısı 12. Dünya ortalamasının çok üstünde.”

İki cümle. Ama arası oldukça kalabalık.

Biz gerçekten bu kadar hasta bir toplum muyuz?

Yoksa hastaneye gitmeyi alışkanlık haline mi getirdik?

Ya da daha zor olan ihtimal: Sağlıklı yaşamayı beceremiyor muyuz?

Eskiden insanlar hastaneye gitmemek için direnir, son ana kadar beklerdi. Bugün ise neredeyse tam tersi bir eğilim var. Müdürün bir başka tespiti, meseleyi daha da ilginç hale getiriyor:

“Yoldan geçerken bir acile uğrayayım… pazara gelmişken bir görüne­yim… sosyalleşme aracı olarak kullanılıyor.”

Bu cümle sağlık sistemine değil, doğrudan topluma dair.

Çünkü bir ülkede hastaneler “uğranacak yer” haline gelmişse, orada mesele sadece sağlık değildir.

Orada hayatın ritmi değişmiştir.

Ama burada kolay bir sonuca kaçmak da mümkün: “Hastalık hastası olduk.”

Bu doğru olabilir.

Ama eksik.

Çünkü diğer ihtimal daha sert:

Gerçekten hastayız.

Şehir hayatı insanı yavaş yavaş aşındırıyor. Hareketsizlik, düzensiz uyku, bitmeyen stres, sağlıksız beslenme… Günlük hayatın sıradan parçaları gibi görünen bu unsurlar, aslında kronik hastalıkların temelini oluşturuyor.

Artık insanlar bir anda hasta olmuyor; yavaş yavaş, fark etmeden hastalanıyor.

Sonra ne oluyor?

Hastane.

Yine hastane.

Bir daha hastane.

Beslenme meselesi ise işin en kritik noktalarından biri.

Ne yediğimizi gerçekten biliyor muyuz?

Sofralarımız dolu ama içeriği ne kadar sağlıklı? İşlenmiş gıdalar, katkı maddeleri, hızlı tüketim alışkanlıkları… Bunlar sadece kilo meselesi değil; bağışıklık sisteminden ruh haline kadar her şeyi etkiliyor.

Ve biz çoğu zaman bunun farkına ancak hastanede var

Peki biz tam olarak sağlığı nerede arıyoruz?

Cevap çoğu zaman aynı: Hastanede.

Oysa sağlık, hastanede bulunacak bir şey değil. Sağlık, hastaneye gitmemeyi başarabilmekle ilgili.

Ama biz sanki tersini yaşıyoruz. Sistem büyüyor, hastaneler artıyor, erişim kolaylaşıyor… ama sağlıklı kalma becerimiz aynı hızla artmıyor.

Çünkü mesele sistem değil, alışkanlık.

Abdullah Emre Güner durumu aslında net bir şekilde ortaya koyuyor:

“İki ihtimal var; ya gereksiz yere gidiliyor ya da sağlığımızı korumuyoruz.”

Belki de cevap ikisinin ortasında değil, tam içinde.

Hem gereksiz gidiyoruz…

Hem de gerçekten hastalanıyoruz.

Eğitimde sıkça konuştuğumuz bir sorun var: Bilgi var ama davranış yok.

Sağlıkta da tablo farklı değil.

Herkes sağlıklı beslenmenin önemini biliyor.

Herkes hareket etmesi gerektiğini biliyor.

Herkes stresin zararını biliyor.

Ama uygulayan kaç kişi?

Belki de artık daha temel bir soru sormanın zamanı:

Toplum olarak sağlıklı yaşamak gibi bir derdimiz var mı?

Yoksa hastalandıkça çözüm bulabileceğimiz bir sistemin varlığı bize yeterli mi geliyor?

Eğer ikinciyse, o 300 gün hastaneye giden “teyze” bir istisna değil.

Sadece biraz daha ileri gitmiş bir örnek

300 gün hastaneye gitmek uç bir örnek olabilir.

Ama asıl mesele şu:

Geri kalan 65 günde gerçekten sağlıklı mıyız?

İnanç Uysal

1 Mayıs 2026

Yeniçağ Gazetesi

Devamını Oku

MAYIS AYI VE GAZİ TURHAN BEY’İ ANMA TÖRENİ

MAYIS AYI VE GAZİ TURHAN BEY’İ ANMA TÖRENİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mayıs ayında tarihimizde önemli deniz zaferlerimiz vardır. Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferlerinden olan Cerbe Deniz Zaferi  14 Mayıs 1560 tarihinde kazanılmıştır. 21 Mayıs 1556,Türk ordularının Zigetvar Kalesi’ni kuşattığı tarihtir. 31 Mayıs 1601’de de Kanije Zaferi kazanılmıştır.

Fakat Mayıs ayını bizim için unutulmaz kılan iki tarih daha vardır ki; ikisi de tarihin akışını değiştirmiş, hayal ufuklarımızın sınırlarını sonsuzluğa taşımıştır. İlki 29 Mayıs 1453 İstanbul’un Fethi, ikincisi de Kurtuluş Savaşı’mızın başlangıcı sayılan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 tarihidir.

İstanbul’un fethi, 1000 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılması, Avrupa’da Orta Çağ’ın sonu Yeni Çağ’ın kapılarının açılması demekti. Sultan Mehmed’in Fatih ünvanı ile anılması da bu tarihten sonradır. Hz.Muhammed’in “ İstanbul bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne mübarek asker, onu fetheden kumandan ne güzel  kumandandır.”  sözlerindeki övgüye muhatap olabilmek için daha önce Arap orduları tarafından defalarca kuşatılmasına rağmen düşürülememiş, bu mucize Fatih ve Türk askerinin kahramanlığı ile gerçek olmuştur.

Padişah II.Murad, Trakya ve Balkanlar’ın vatan topraklarına katılmasında büyük emek sarf etmiş, tarihi zaferlere imza atmıştır. Gelibolu’ya geçen ordunun Trakya’da yürürken  asıl hedefi,  İstanbul ve Avrupa hakimiyeti idi. O nedenle Bursa’dan sonra saltanat makamı Edirne’ye taşınmıştır. Fatih, böyle dirayetli ve kahraman bir babanın oğlu olarak Edirne’de doğmuş ,İstanbul rüyasıyla büyümüş, çocukluk ve şehzadelik döneminde çok iyi eğitimden geçirilmiştir.

Tarih dersi gibi algılamayın anlattıklarımı lütfen. Bahara methiye, Mayıs’lara övgü değil amacım. Ama “Fatih Sultan Mehmed- İstanbul -29 Mayıs” denkleminin, gönül atlasımızda ve zihin kodlarımızda ayrı bir yerinin olması gerektiğini bir defa daha hatırlatmak isterim. O, batıla batmış batının, Ezan ile Kur’an ile tanışması, Muhammedi bir muştu ile aydınlanması,ısınmasıdır.

II.Murad ve oğlu Fatih Sultan Mehmed’in adının geçtiği hengamede bir ismi daha zikretmek gerekir ki; o da Gazi Turhan Bey’dir. Aslında Balkanlar’ın fethinde kelle koltukta savaşan uç beyleridir, serdengeçti bir ailedir onlar. Babaları Paşa Yiğit Bey ve çocukları Turhan Bey, Ömer Bey, Ahmet Bey. Turahanlı diye tanınırlar devlet ricalinde. Paşa Yiğit Bey Balkanlar’ın efsane komutanı, Üsküp zaferinin mimarıdır.

Gazi Turhan Bey deyip geçmeyin. O kahraman komutan , II.Murad’ın damadı, Fatih’in eniştesidir aynı zamanda. Mora fatihi diye anılır tarihlerde. Bizans’ın surları can çekişirken Kral’a ve kiliseye Mora’dan gelecek yardımları önlemiş, Konstantiniyye’nin  İstanbul  olmasında, Ayasofya’nın secde ile tanışmasında onun da alın teri vardır. Zaferden sonra Uzunköprü civarındaki vakıf arazileri kendisine ödül olarak verilmiştir. İçinde cami, medrese, aşevi ve hamam bulunan bir külliye yaptırmış, vefatında bu caminin bahçesindeki kabre defnedilmiştir.

Buraya kadar her şey güzel de sonraki vefasızlık ve define arayan yağmacıların tahribatı resmen tarihe bir saygısızlık! Mezbeleliğe dönen bir külliye… Delik deşik edilen bir mezar, temellerinde gömü aranan ve yıkılan minare, çöken mescit…  Aslında yerin dibine geçirilen onurumuz, haysiyetimiz, gururumuzdur. Maziye ihanettir bunun adı!

Ve sonra bir gece görülen bir rüya. Rüyada kollarını açarak içine hayvan gübresi doldurulmuş, yanmış yıkılmış mescidi ve mezarı göstererek, “ Evladım, biz bu topraklar vatan olsun ,kıyamete kadar sizde kalsın diye canlarımızı verdik, kanlarımızı sebil ettik. Bunu mu reva gördünüz bize. Yazıklar olsun!” diye sitemlerini dile getiren Gazi Turhan. Aman Allah’ım. Yatağından ateşler içinde uyanan, terden sırılsıklam olmuş, kalp çarpıntısına tutulmuş Malkara’da Mehmet bey. O anda gelen bir ilhamla yazılan on kıtalık bir şiir. Şu an benim elimde bulunan, daha önce bu gazetede yayınladığım şiir. Bu şiiri gereğini yapmamız için bana ulaştıran Sami Satar  ve gazeteci Hasan Tahsin Arıkan ağabeylerime rahmetler diliyorum.

80’li yıllardı. Her şey bu şiir ve mektupla başladı. Bu rüya bir gafletin perdelerini yırtmış, bir vebalden kurtulmanın işaret fişeği olmuştu. Bu bir kişinin altından kalkabileceği bir iş değildi. Uzunköprü Kültür Sanat ve Tanıtma Derneği ‘ni kurmuştuk kısa bir süre önce. Derneğin üstlenmesi  çabanın kitleselleşmesi demekti. Bir avuçtuk ama  inanmış adamlardık. Yetişkinler hilal bıyıklıydı, gençler deli kurt. Ülkücü derlerdi bize.

Gazi Turhan Bey’in mezarının nerede olduğunu bilen çok az insan vardı. Daha tuhafı, adını taşıyan  ortaokulun öğrencilerini bırakın öğretmenlerin haberi yoktu bu külliyeden. Mayıs ayını seçmiştik anma töreni için. İstanbul’un fethi ile ilgisi vardı çünkü. Günlerden Cuma olsun dedik. Köy camisinde Cuma namazı ile başlayan program, tarumar olmuş mescidin bahçesindeki  makberin başında Mevlid ve Yasin Suresi ile devam etmiş, vakıf geleneğine uygun olarak Muhtarlığın ayran ve poğaça ikramı ile sonlanmıştı.

Her yıl artan bir ilgi ile halkın ve amirlerin dikkatini çekmeyi başarmıştık. Sonraki yıllarda iktidar partisinin mensupları da gayretlerimize destek oldular . Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü devreye sokup restorasyon için büyük bir mali destek sağladılar. Hepsinden Allah razı olsun. Külliye bugün çevre düzenlemesi ve kadrolu bir görevli olmasa da bu haliyle bile Uzunköprü’de ziyaret edilecek önemli eserlerden birisidir artık.

Bazı seneler anma törenleri yapılamadı. Yetki kargaşası yaşandı. Bir kurumun sorumluluğu üstlenmesi bir zarurettir. Sahipsiz kaldığında herkes bu tür sosyal programları bir angarya gibi görmekte, heyecan ölmektedir. Geçen yıl Türk Ocakları’nın düzenlediği anma törenine bu yıl İlçe Kaymakamlığı’mızın da dahil olması güzel bir gelişmedir. Bence bu törenler resmi bir statüye kavuşturulmalı , gerekirse paydaşlar arttırılmalıdır. Zor olan başarılmış, Külliye ayağa kaldırılmış, ecdadın bedduasından inşallah kurtulmuşuzdur. Artık düz ovada sorumluluktan kaçmamalıyız. En azından 15 Mayıs tarihinde yapılacak anma töreninde mutlaka yerimizi almalı, “ben de bu tarihin evladıyım !” diyebilmenin mutluluğunu yaşamalıyız.

Tarih milletlerin hafızasıdır. Tarihi şahsiyetler günahıyla sevabıyla, hataları veya başarılarıyla bizim mazimizdir. Dününden haberi olmayanların yarınları karanlıktır. “Tarihini bilmeyen milletler, başka milletlerin avı olur.” demedi mi Mustafa Kemal?  Mazide kazandığımız her zafer bizim gururumuz, her kaybımız ibret alınacak, ders çıkarılacak bir üzüntümüz olmalıdır.

Vatanımızın her köşesinde baş tacı yapacağımız kahramanlarımız, ecdadımızın hatırası tarihi eserlerimiz vardır. Gazi Turhan Bey bir semboldür. Çevremizdeki Kurt Bey, Demirtaş Bey, Malkoç Bey, Şehsuvar Bey ve diğerleri gibi siz de yörenizdeki tarihi şahsiyetleri  araştırıp öğrenmeli, bu toprakların sahibinin sadece TÜRKLER olduğunu dosta düşmana göğsünüzü gere gere anlatmalı, Atatürk gibi haykırmalısınız; ” Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür, ebediyen Türk olarak yaşayacaktır!”

19 Mayıs 1919 tarihi de işte bunun için önemlidir. Atatürk, vatanın en karanlık günlerinde Samsun’dan doğan güneştir. O, baş eğmeyen, teslim alınamayan , düşmanın önünde diz çökmeyen çelikten bir irade, Türklük için yaşayan bir can, unutulmaz bir kahramandır.

Tarihini bilen, ecdadına saygılı, bağımsızlığa yeminli, esarete isyankar, bayrağa ve vatana aşık gençlere selam olsun.

Devamını Oku

Paul Henze’den Tom Barrack’a tek adam sistemi

Paul Henze’den Tom Barrack’a tek adam sistemi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dörtyol’dan Kazım Yalçın“Tom Barrack, bu monarşi güzellemesini ve demokrasi kötülemesini, hangi ölçüyü esas alarak yaptı, ona da bakmak gerekir. ABD’nin İran saldırısı, bölgede monarşiyle yönetilen devletlerden destek aldı, buna karşılık demokrasiyle yönetilen devletlerden destek alamadı.” diyor.

***

Gerçekten de ABD, bölgede tek adamla yönetilen ülkeler ister.

Burada, CIA eski Türkiye şefi Paul Bernard Henze‘nin 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunu hatırlamak gerekir. Henze, raporunda özetle şöyle demişti:

“Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız.

Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis; Meclis’i ikna ettiğimizde, ordu; orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor.

Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir.

Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarını yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak Amerika için sorun olmaz.”

***

Gazeteci Sedef Kabaş ise konumuzla ilgili olarak şunları söylüyor:

“Trump, Epstein dosyalarının tam orta yerinde ama hala tecavüz ve pedofili suçlarından yargı karşısına çıkarılmıyor.

Yahudiler kendilerini üstün ırk görüyor ama kendilerine karşı olan herkesi ırkçılıkla suçluyor.

Müslüman ülke İran’a saldıran ABD ama Türkiye, Azerbaycan, Mısır, Ürdün, Bahreyn, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve BAE Riyad’da toplanıp Tahran’a ‘dur’ diyor.”

***

Hamburg’da Die Zeit gazetesinin 80. yıl etkinliğinde konuşan AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’nin genişlemesini desteklediğini vurgulayarak, “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz.” dedi.

İşte Türkiye’nin AB’ye alınmamasının asıl gerekçesi de budur. Günü değil, yüzyılı ve sonrasını düşünüyorlar Türklerin Avrupa’ya hâkim olmasından korkuyorlar!

***

Bir İsrail askerinin, Lübnan’ın güneyindeki Deyr Seryan adlı beldede, Hristiyan inancında kutsal kabul edilen çarmıha gerilmiş İsa heykelini parçalaması konusunda ise Kudüs Latin Patrikhanesi Genel Vekili Piskopos William Şomali, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Şahit olduğumuz şey, dinlere karşı bir saygısızlıktır, kesinlikle kabul edilemez ve hoş görülemez. Ancak benim için Lübnan’da masum sivillerin ve çocukların öldürülmesi çok daha ciddi bir olaydır. Haçın yıkılması Lübnan’daki tek trajedi değil bu savaşın sonucu olarak her gün masum kurbanlar ölüyor ve bu savaş sona ermeli.” dedi.

Her ne kadar Netanyahu olayı kınayarak suçlunun cezalandırılacağını söylese de Papa boşuna feryat etmiyor. Trump’ın İsa’ya benzetildiği görüntüler, Katolik dünyasını ayağa kaldırmış durumda…

Trump, İran’a pirince giderken evdeki bulgurdan yani yüzde 20 oranındaki Katolik seçmenden olacak.

Trump da Barrack da ABD yönetimine hâkim olan Hıristiyan Siyonizmini temsil ediyor. Akıllarınca Tanrıyı kıyamete zorluyorlar ama kendi kıyametlerini hazırlıyorlar…

***

Toparlarsak, yaşanan olaylardan, Türkiye’de 15 Temmuz kalkışmasının asıl sebebinin tek adam sistemine geçiş olduğu anlaşılıyor.

Öyle ki 2019’dai Osaka’daki G-20 zirvesinde Türk heyetiyle görüşen Trump, heyettekileri kendi ekibine ve çekim yapan gazetecilere göstererek “Bakın, şu insanlara bakın. Onlarla anlaşmak çok kolay… Hiçbir Hollywood setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız” demişti.

Henze’nin raporu, mühürsüz oyların geçerli sayıldığı gayrimeşru 2017 referandumu ile uygulamaya konulmuş ve Türkiye, tek adam sistemine geçmişti… Barrack, şimdi “Bu da yetmez, monarşiye geçin” diyor…

Devamını Oku

EĞİTİM MESELEMİZ / ULUSAL EGEMENLİK VE TÜRK OCAKLARI

EĞİTİM MESELEMİZ / ULUSAL EGEMENLİK VE TÜRK OCAKLARI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bildiğiniz gibi Türk Ocakları Balkan Savaşı yıllarında kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Dağılan bir büyük imparatorluğun dağılma sürecinde, Türk unsurunun yok sayıldığı veya yok edilmeye çalışıldığı bir kaotik ortamda TÜRKÇÜLÜK idealiyle damarlarımızdaki asil kanı harekete geçirmeyi başaran, TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’nin temellerindeki harcı kanlarıyla yoğuran  inanmışlar ve adanmışlar ordusudur Türk Ocakları.

Onlar bağımsız bir devlet olmanın, emperyalizme başkaldırmanın ancak TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE TÜRKÇÜLÜK fikriyle mümkün olacağına inandılar ve halkı inandırdılar. Osmanlıcılık,Siyasal İslamcılık ve Batıcılık iflas etmiş, onlar kazanmışlardı. Osmanlı Devleti Avrupalılarca karikatürlerde sağmal bir inek olarak çiziliyor, memelerine yapışan her devlet onu iştahla emiyor, sömürüyordu. Batının bize bakışı buydu.

Biz ümmetin kurtuluşu için Yemen çöllerini Mehmetçiklerimizin kanı ile sularken, Lawrence’in  zihinlerini iğfal ettiği Şerif Hüseyin ve çöl bedevileri,  İngiliz askerleriyle birlikte Mehmetçiğin karnını deşerek ümmete ihanet ediyordu. Medine’de, Filistin’de , Zeytindağı’nda Allah’ımızla  baş başa, kanımızla yapayalnızdık. Türkçülük böyle doğdu. İstiklal Savaşı, en büyük Türkçü Atatürk’ün önderliğinde TÜRK MİLLETİ’nin destansı mücadelesidir. Mustafa Kemal Atatürk de bir Türk Ocaklı, eşi Latife Hanım Türk Ocakları Fahri Genel Başkanı idi.

Bu girişi yapmamın bir değil, birçok sebebi var aslında. En başa 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı koymalıyım. Atatürk’ten önce veya sonra çocuklar için böyle bir sevgiyi  bayrama dönüştüren bir devlet adamı yok gezegenimizde. Bu ayrıcalıkla büyüdük biz ve bize hür bir vatan bağışlayan, bir bayramla bizi bağrına basan yüce önderi biz de çok sevdik. Töremiz ve inancımızın gereği de budur.

Fakat kendini farklı kimliklerle tanımlayanlar, soy özürlü bazı aydınlar, siyaset sapkınları veya  Araplaşmayı din zanneden cahiller, tarikat ve cemaat meczupları, emperyalizmin gönüllü köleleri olarak Türk’e de, Atatürk’e de düşmandırlar. Bu kepazelerin nankörlükleri ve hakaretleri artık aleni olmaya başlamış, Cumhuriyet’e düşmanlıkları milli birliğimizi tehdit eder hale gelmiştir. Böyle bir densizliği başka hiçbir ülkede göremezsiniz, hiçbir devlet buna izin vermez.

Bayramlarımızı kutlamak , milli bayramlarımızı bir şölene dönüştürmek, milletimizin de, çocuklarımızın da hakkıdır. Milli bayramlar gençlerin gönüllerinde vatan sevgisinin, aidiyet duygusunun kökleşmesini sağlayan özel günlerdir.

 Bazı edebi metinler de öyledir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri bizim nesiller güne Andımız ile başlar, öğretmenleri n gözlerindeki ışıkta, giyim kuşamlarındaki özende Atatürk’ü görür gibi olurduk. Andımız milli bir dua gibiydi.  Merak ediyorum, mesela Andımız’ı  kaldıranlar acaba hangi sözcüklerden rahatsız olmuşlardır? Doğru ve çalışkan olmak mı, büyüklerimizi saymak, küçüklerimizi korumak, yurdumuzu özümüzden daha çok sevmek midir sizi rahatsız eden? Yoksa TÜRKÜM demek mi? “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykırmak mı?

Ama burası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir ve bu devletin sahibi de Türk Milleti’dir. Bakın daha savaş devam ederken o yiğitler 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’ni açarak egemenliği ilan etmişlerdi. “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.” demişti Atatürk. Egemenlik ortak kabul etmez. Herkes aklını başına toplamalı ve ona göre davranmalıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’a da burasının bağımsız bir ülke olduğu hatırlatılmalı, kendisinin de bir sömürge valisi olmadığı ihtar edilmelidir.Eğer haberi yoksa, mavi gözlü sarışın Bozkurt’un ;” Bağımsızlık benim karakterimdir. Bu millet esir yaşamaktansa ölsün daha iyidir.” dediğini ona hatırlatmalıdır. Biz başkalarına benzemeyiz.

Rus dış politika uzmanı Alexandr DUGİN ; “Türk ordusunu güçlü kılan Nato değildir. Mesele silah da değildir. Mesele TÜRKLÜKTÜR. Türk örgütlenme yeteneğidir, askeri ruhtur. Bu kimsede yoktur.” diyor. Türk’ü tarihten çıkarın inanın anlatacak bir şey kalmaz. Tarihler bu çelikten ruhun kahramanlıklarıyla doludur. Ne diyordu Atatürk: “Taş kırılır, tunç erir, ama TÜRKLÜK ebedidir. Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”  Bunu anlamayanlar ve bu millete ihanet peşinde olanların, şah damarlarının akıbetiyle oynadıklarını da bilmelerinde yarar vardır. Başa dönersek söylemem gereken ikinci konu ; Edirne’de gerçekleştirilen Türk Ocakları Marmara Şubeleri Bölge Toplantısı’dır. Edirne Ocak Başkanı Yakup Öz ile birlikte toplantıya katılan tüm şube başkanlarına en kalbi şükranlarımı bildirmekten  mutluluk duyuyorum. Ben de bir Türk Ocaklıyım.   Cumhuriyeti kanla irfanla kuranlar bu derneğin mensuplarıydı. Bugünkü şubeler ve aziz ocaklılar da bu Cumhuriyeti yaşatmak için onlar gibi azimli ve yeminlidirler. Türk Ocakları sıradan bir dernek değildir, partiler üstüdür  ve politik şarlatanlıklardan azadedir.

Toplantıda bir konuşma yapan Genel Başkan Prof.Dr.Mehmet Öz ‘ün şu cümleleri devlet adamlarımız için de bir yol haritası olmalıdır. ” Biz ne Nato’cu, ne Çinci, ne de Rus’çuyuz. Biz Türkçüyüz. Türk Dünyasının güçlü olmasını, Türk devletlerinin güç birliği oluşturmasını, yeni dünya denkleminde güçlü olarak yer almasını arzu eder, onun için çalışırız.” Üniversite yıllarımızdan beri sloganımız değişmemiştir. “NE AMERİKA, NE RUSYA ,NE ÇİN / HER ŞEY TÜRKE GÖRE,TÜRKLÜK İÇİN.”

Konuyu eğitime bağlayarak bitirmek istiyorum. Şanlıurfa, Kahramanmaraş ve İstanbul’daki okullarda hepimizi üzen silahlı saldırılar yaşandı. Bir öğretmen ve 10 evladımız kurşunlarla can verdi . Çok sayıda yaralımız olduğunu da unutmayalım. Bu bir cinnet hali değil. Bu yönelimleri, çöken eğitim sistemimizin, çürüyen ahlak anlayışımızın, sarsılan aile yapımızın, savrulan toplum ve adalet anlayışımızın bir yansıması olarak kabul etmemiz gerekiyor. Uyuşturucu alışkanlığı ve sosyal medya tuzakları gibi daha bir çok neden sayılabilir. Ama bozulan ekonomik düzenin ve adil olmayan gelir dağılımının etkisini en başa yazmak yanlış olmaz.

Çocuklar bizim çocuklarımız. Bu neslin davranış bozuklukları bu aşamaya geldiyse yarınlardaki tehlikeyi bugünden görüp tedbirler alınmalıdır. Benim çocuğum, senin çocuğun meselesi değil bu. Değerlerimizi kaybettik biz. Milli değerlerimizle dini değerleri çatıştırarak çocuklarımızı ideal boşluğuna mahkum ettik. ”Her insan kendini eğitmek zorundadır ; çünkü en büyük düşman, kontrolsüz bir zihin, eğitilmemiş bir karakter ve alışkanlıkların kölesi olmuş bir ruhtur.”  der Seneca.

Cumhuriyetin ilk yıllarında bir üniversite gibiydi Türk Ocakları. Bilime önem veren, çalışkan, yüksek karakterli, üstün ahlaklı, kültürlü bir toplum için bir AKADEMİ gibi çalışıyordu Ocak’lar, idealist gençler yetiştiriyordu. Vali ve Kaymakamlar, Daire Amirleri, Kurum Müdürleri, Öğretmenler Ocak’ın doğal üyesi idiler. O nedenle Atatürk bir vilayete ziyarete gittiğinde önce Türk Ocağı’na teşrif ederdi, Vali onu orada karşılardı. Yusuf Akçura o günlerde; “Kurtuluş, kim ne derse desin Türkçülüktedir.” diyordu. Ben bugün de aynı düşüncedeyim.

Bugün okullarımız bu ideale ve bu disipline maalesef sahip değildir. Çocuklarımız milli ruh ve heyecanlardan habersizdir. Hocam Prof.Dr.Mehmet Kaplan “Nesillerin Ruhu” kitabını boşuna mı yazdı zannediyorsunuz? Sadece diploma vererek insanları eğittiğimizi zannetmek en korkunç gaflettir. Ne güzel söylemişti rahmetli  Prof.Dr.İlber Ortaylı: “İnsanın ilk önce ahlak okuması gerekir. Diplomalar meslek içindir.”

Eğitimde köklü bir reforma ihtiyacımız var. Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli samimiyeti ve hoşgörüsüne, Dede Korkut hikayelerindeki  Alperenliğe, Göktürk Kitabelerindeki törelere, Şeyh Edebali’deki öğütlere , Atatürk ideallerine, kendi türkülerimize, kendi toylarımıza dönmeye karar verdiğimiz gün kendi Rönesansımızı da gerçekleştirmiş olacağız. Atatürk’ün de, Türkçülerin de asıl “KIZILELMA” sı bu değil miydi zaten?

Devamını Oku
escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
beylikdüzü escort esenyurt escort avcılar escort avcılar escort avcılar escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort esenyurt escort şirinevler escort avrupa escort
Marsbahis
deneme bonusu veren siteler