02 Eylül 2026 Çarşamba
4 Nisan 2013 tarihli Aydınlık gazetesinde yayımlanan bu yazımı 13 yıl sonra da okunmasının (anlayana) yararlı olacağını düşündüğüm için ilginize sunuyorum:
Uyanığın biri bir zamanlar, Türkiye’nin bir etnik mozaik olduğunu söylemiş ve Başbakan Erdoğan gibi saymaya başlamış: Laz, Kürt, Zaza, (kimileri saymıyor) Arap, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Pomak…
Ardından bir yığın saftirik, Panurge’ün koyunları¹ gibi kendini safsata denizine atmaya başlamış. (Sıralamayı yapanlar neden Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Süryanileri, Levantenleri bu kafileye katmıyorlar? Irkçılıktan mı acaba?)
Elbette bu ülkede herkes Panurge’ün koyunu değil. Adı Ali Tayyar Önder olan bir yazarımız yeni koyunların kendilerini budalalık denizine atmaması için “Türkiye’nin Etnik Yapısı” (Fark Yayınları) adında bir kitap yayımlamış. “Hayır arkadaş, bir ülkede etnik nüfusun genel nüfusa oranı yüzde 35 olmazsa mozaiklik durumu söz konusu olmaz” diyor.
İsterseniz, etniklik konusunda sakız gibi çiğnenen hurafe ve önyargıları bir yana bırakıp kitabı birlikte okuyalım. (Siz de okuyun gecekondu üniversitelerin cahil eğitmencileri!)
Parantez içindeki cümleyi ağır mı buldunuz? O zaman şu cümleyi gelin birlikte okuyalım:
“Anayasa eşik bence. Özellikle ırkçı vurguların ayıklanması ve 66. Madde’nin değişmesi önem arz ediyor. Bu madde ‘Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ diyor. Oysa Kürt, böyle hissetmiyorsa onu yasa maddesiyle zorla Türk yapamazsın. Bu durumda sosyoloji tekzip eder.”
Adının önünde “Prof. Dr.” yazan adamın adını verip de ne yapayım? Ülkede bunlardan mebzul miktarda var.
Söyledikleri baştan aşağı yanlış. Ne oradaki “Türk”ün ırkçı vurgusu var ne de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bir Kürt’ün ya da Arap’ın kendini “Türk” hissetmemesinin herhangi bir önemi ve yaptırımı var. Bu etnisitesi Kürt ya da Arap olan vatandaş, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir nüfus müdürlüğünün verdiği kimliği ve Emniyet’ten aldığı pasaportu taşıyor mu, taşımıyor mu? Yabancı sınırdan geçmeden önce, doldurmak zorunda olduğu kâğıdın üzerinde “nationalité”, “nationality” yazan yerin karşısına “Türk”, “Turkish”, “Turc (Turque)” diye yazıyor mu, yazmıyor mu?
Akıl ettim hususi (yeşil) pasaportuma (special passport) baktım. Fotoğraflı sayfada “Uyruğu/Nationality” sütununun altında “TUR” yani “TÜRK” yazıyor. Birinin bu sıfatı ister içine sindirsin ister sindirmesin, kendi bileceği iş. Ancak yeryüzünde bir birey, bir varlık olarak var olmak için o “Türk” sıfatına muhtaç!
Yasa kimsenin hislerini dikkate almaz. Kimliğinde ve pasaportunda yazan “Türk” sıfatını içine sindiremeyenlerin yapacakları ilk iş kestirmeden kendi devletini kurmak. Devlet ciddiyeti diye bir şey var!
Gümrük kapısında, Fransız polis “Türkler bu kapıdan” dediği zaman, Türk pasaportu taşıyan ama kendini Türk hissetmeyen biri ne yapacak? “Benim Türk pasaportu taşıdığıma bakmayın, ben kendimi Türk hissetmiyorum. Ben Eskimoyum” mu diyecek.
Ayıptır gecekondu üniversitenin eğitmeni, ayıptır! Okuyalım:
“Tekrar belirtmek gerekir ki temel ilke olarak bir ülkenin etnik yapısının değerlendirilmesinde öncelikli şart ülkedeki etnik grup sayısından çok, ülkedeki toplam etnik nüfusun genel nüfus içindeki yüzde 35 oranıdır.” (s.14)
“Türkiye’de, etnik grup sayı ve nüfuslarını belirtmek amacıyla, 1927 yılından 1965 yılına kadar TUİK (eski adıyla DİE) tarafından genel nüfus sayımlarında anadil tespiti yapılmıştır. Bu tespitler ve sonrasında, günümüze kadar bu konuda yapılan bilimsel nitelikli araştırma ve anketler ile konuyla ilgili göstergeler, yüzde 0.1 (binde bir) oranıyla dahi, Türkiye’de anadil temelinde anlamlı büyüklükte bir nüfusa sahip etnik grup sayısının hiçbir zaman 6’yı ve bu grupların toplam nüfusunun yüzde 14’ü aşmadığı, bu oranın 1955 yılından günümüze yaklaşık yüzde 10 dolaylarında olduğu açık bir gerçek olarak ortaya koymuştur. (2006 itibarıyla; Türk, yüzde 90.06, Kürt yüzde 6.76, Zaza yüzde 1.08, Arap yüzde 1.08, Çerkez yüzde 0.34, Laz yüzde 0.27, diğerleri yüzde 0.41)” (S.15)
“Bugün, Fransa’da, anlamlı büyüklükte nüfusa sahip 16 etnik grubun varlığına rağmen, bu grupların toplam nüfusunun, ülke nüfusunun yüzde 20’si olarak yüzde 35 oranın altında olması nedeniyle Fransa, kendisini ne etnik bir mozaik olarak görür ne de böyle tanıma izin verir.” (s.15)
“Bu tespitlere, AB-Avrupa Komisyonu’nun Eylül 2005 tarihli Avrupalılar ve Diller (Europeans and Languages) başlıklı raporunda yer alan Eurobaromater anketi verileri de dahildir. Bu ankette, anadili Türkçe olan nüfus yüzde 93, anadili Türkçe dışında başka bir dil olan tüm etnik grupların toplam nüfusu yüzde 9 olarak tespit edilmiştir.
Eurobarometer’in, bu verilerinin ortalamasıyla Türkiye’deki toplam etnik nüfus yüzde 7 kabul edilebilir ki bu oran, genel kabul olan yüzde 10’un altındadır.
Tüm bu veriler karşısında, toplam etnik nüfusu yüzde 35’in çok altında olan Türkiye’yi etnik bir mozaik olarak tanımlamak mümkün değildir.” (s.15,16)
***
Fransa’nın kendisini etnik bir mozaik olarak kabul etmemesinin elbette bir politik nedeni vardır kuşkusuz. Fransa ile Türkiye’nin durumları benzeşiyor.
Sözünü ettiğim kitapta Türkiye’nin etnik nüfus dağılımı şöyle verilmiş (s.40):
Türk: 66.650.00 (yüzde 90.06), Kürt: 5.000.000 (yüzde 6.76), Zaza : 800.000 ( yüzde 1.08), Arap: 800.000 (yüzde 1.08), Çerkez: 250.000 (yüzde 0.34), Laz: 200.000 (yüzde 0.27), Diğer: 300.000 ( yüzde 0.41). Toplam: 74 milyon.
Ancak mahalle kahvesi tevatürlerine, gazete yazıcılarının cehalet verilerine göre Türkiye’de 20 milyon dolaylarında Kürt varmış. Bilimsel araştırmaların verilerine göre 5-6 milyon kabul edilen Kürt sayısı, anayasadan pay isteme hakkı verir mi?
***
Verdi diyelim, Zazanın, Arap’ın, Çerkezin, Lazın, Boşnakın, Pomakın ve ötekilerin başı kel mi? Onlar da kendi paylarını istemezler mi ?
¹François Rabelais’nin Gargantua ve Pantagruel romanın kahramanı Panurge tartıştığı tüccarın koyunlarından birini denize atar, bunun üzerine bütün koyunlar sırayla denize atlar. Düşünmeden başkasının peşinden giden insanları anlatan bir deyimdir.
Özdemir İnce Cumhuriyet Gazetesi
30 Ağustos 2026
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın AK Parti’nin kuruluşunun 25. yılı dolayısıyla kaleme aldığı makalesi, Suudi Arabistan merkezli Al Arabiya’da yayımlandı.
Erdoğan, makalesinde 25 yıl önce “AK Parti’yi kurarken Türk milletiyle birlikte Türkiye’nin geleceğini yeniden şekillendirecek uzun soluklu bir yürüyüş başlattıklarını” belirtti.
Oysa, AKP’nin kuruluş gündeminde de sonrasında da “Türk milleti” kavramı yoktur. AKP ve Erdoğan, uzun süre “Türkiyelilik” kavramını savundu. Sonra “Milleti İbrahim”e döndüler. Genel olarak kullandıkları kavram ”aziz millet”tir. “Aziz millet”i, “Türk milleti” demek istemedikleri için kullanıyorlar.
***
Erdoğan, yazısında, “Demokratik meşruiyetin güçlenmesi, bu dönemde verdiğimiz mücadelenin temelini oluşturdu. Bunun en ağır sınavını 15 Temmuz darbe girişiminde yaşadık. Milletimiz o gece seçilmiş iradeye ve anayasal düzene sahip çıkarak Türkiye’nin geleceğine sandık dışı hiçbir gücün yön veremeyeceğini ortaya koydu. Bu kararlı duruş, vesayet döneminin geride bırakılmasında, sivil siyasetin güçlenmesinde ve demokrasimizin kökleşmesinde tarihî bir dönüm noktası oldu.” dedi.
Halbuki milletin sahip çıktığı Anayasal düzen, 15 Temmuz’un “Allah’ın lütfu” olarak kabul edilmesiyle AKP ve MHP tarafından, oylama sırasında mühürsüz oyların kabul edildiği gayrimeşru bir referandumla değiştirildi.
Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, “CHP, gayrimeşru iktidar kurulmasına yeterince direnmiş olsaydı, o gayrimeşru iktidar, hiçbir zaman yargı eliyle hukuku çiğnemeye kalkışamayacaktı. Bu konuda hukukun dediği şudur: Yüksek Seçim Kurulunun mühürsüz oyları geçerli sayan kararı, ne yazık ki, ‘yetki yağması’yla sakat, bu yüzden de hukuk dünyasında hiç ama hiç doğmamıştır. Bu yüzden sıradan ve başka işlemlere gerek duyulan bir ‘geçersizlik’ yaptırımı değil, ‘yokluk’tur. (keenlemyekün, olmamış/yaşanmamış, inexistence, inesistenza). Dolayısıyla günümüzde yaşanan rejim, hukuk açısından asla meşru değildir.” diye yazmıştı.
***
Nitekim rejimin de iktidarın da meşru olmadığını bilen ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, “Erdoğan 71 yaşına geldi. Türkiye bir demokrasi ama otoriter gibi… Başkan Trump, dahice bir şekilde ‘çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim’ dedi. Şu an bu oluyor. Bence bunun sonucunda büyük değişiklikler göreceksiniz.” diye konuşmuştu.
İşte şimdi o değişiklikle yaşanıyor.
Veryansın TV yeniden yayınladı; sürecin nereye doğru gittiğini, referandumdan iki yıl önce Nihat Genç yazmış ve “Hiç kimsenin düşünmek dahi istemediği birliğin, düzenin, hukukun ve sadakatin bittiği son noktaya, seri operasyonlarla sürüklendik. ‘Anayasaya demokratik sadakat’in son günlerine yaklaşıyoruz. Ve maalesef kurtuluşu, kuruluşu, yakın tarihi, kimliği, öz geçmişi, hafızasıyla ipleri kopartmak için yola çıkanların en önünde CHP var.
CHP kendini, tarihini, kuruluşunu çoktan inkâr etti ve ‘süreç’ korosuna katıldı; Süheyl Batum’un partiden atılmasına yol açan olay Anayasa Komisyonu’nda bu ‘Anayasal yurttaşlık’ tanımını reddetmesidir.
CHP de kendi seçmeninin başına çorap örmüş, aynı yasaların geçmesine, aynı ifadelerin kullanılmasına onay vererek AKP’yle yola çıkmıştır.
Son yedi yıldır Türkiye’ye bir yığın operasyon çekildi ve CHP bu operasyonlardan payını alıp ruhunu, kimliğini, tarihini savunamaz suçlu haline getirildi. Ve ulusalcılardan temizlenerek işte bu ‘Anayasal yurttaşlığı’ benimseyen destekleyen bir Yeni CHP oluverdi.
Hızlı çekim konuşursak, dört bin silahlı adamı olan bir terörist yapının, yetmiş milyon insanın kimliğini, yurdunu, tarihini, egemenlik haklarını elinden aldığını gösteren olaylar yaşıyoruz.
Görünen o ki hepsi rüyada ve burunları havada. Anayasa’da yapılacak kimlik değişimi sonrası büyük, geniş milyonlarca kitlenin demokratik sadakatleri sona erdiğinde olup bitecekleri kimse hesap etmiyor, ateşle oynuyorlar!” demişti.
***
Son olarak Prof. Dr. Emre Kongar, “çerçeve yasa”yı kastederek “Sadece ‘Yüz yıllık Cumhuriyet birikimini’ ve Atatürk’ü değil, ‘İnsanlığın bağımsızlıkçı, eşitlikçi, özgürlükçü, barışçı, siyasal evrim çizgisini’ de reddeden… ‘Demokratik Laik ve Sosyal Hukuk Devleti’ olan ‘Cumhuriyet Rejimi’nin ve ‘Anayasa’nın da altını oyan… Emperyalizme de teröre de boyun eğen… Sorun çözmek bir yana, Hukuk Devletini de yok ederek çözülemeyecek yeni sorunlar yaratacak olan bu yasa… Kaç oyla, nerede kabul edilirse edilsin… Türkiye’nin ve Demokratik Rejimin genel ve temel yapısına ters olma niteliğinden asla kurtulamayacaktır!” dedi.
Gerçek şu ki “demokratik meşruiyet”, bir başka bahara kaldı…
Arslan Bulut
Yeniçağ Gazetesi
15.08.2026
Bu hafta Çiçero ile başlamak en iyisi. Romalı devlet adamından bahsediyorum.Çiçero Roma Cumhuriyeti’ni, geleneksel senato yönetimini,doğal hukuk ve evrensel ahlak ilkelerini savunmuştur. Siyasi krizlerde özgürlüğü ve hukukun üstünlüğünü korumaya çalışmıştır.Diyor ki üstat; ”Ahlak ve erdem çöktüğünde devleti yönetemezsiniz.” Demek ki bu konu, dünkü devlet ricali için de bugün bizi yönettiğini düşünen devlet adamları için de önemli bir mesele. Devlet kurmak ne kadar zor ise, devleti yaşatmak da bir o kadar dikkat ve sorumluluk ister.
Çiçero,iktidarı elinde bulunduranlar için aslında bir uyarıda bulunuyor ve aydın sorumluluğu ile vatandaşlık görevini yerine getiriyor. Ama mesela Machiavelli, iktidarı sürdürebilmek için her yolu mübah görmektedir. Halbuki ne kadar demokrasi dışı ve ne kadar tehlikeli bir yoldur bu.En kötüsü ise siyaset erbabındaki ufuksuzluk, savrulma veya kendini inkar psikozudur.
Hayatta hep “ELİF” gibi olmalı, inancımız doğrultusunda yalpalamadan yaşamalı, Mevlana’nın diliyle söylersek, ya olduğumuz gibi görünmeli ya da göründüğümüz gibi olmalıyız. Başka türlü kendisinden emin olunan,kendisine güven duyulan insan olmak mümkün müdür? Karpuzun dışı başka,içi başka renktir. Oysa ahlaklı ve sağlam karakterli bir insanın özü ile sözü birbiriyle çelişmez.Peygamberimiz Hz.Muhammed kafirlerin nazarında bile “Muhammed-ül Emin” değil miydi? O, günümüzün siyaset cambazları gibi dün başka, yarın başka konuşmaz,halkını kandırmazdı.
Bugün olanları nasıl izah edeceğiz! 50000 kişiyi katleden bir terör örgütünün başı caniye umut hakkı sağlanmaya çalışılıyor. Köyleri basıp ateşe veren, kadınları,yaşlıları, kundaktaki bebekleri acımasızca öldüren bu vahşi terör örgütünün eli kanlı katiline statü ayarlanmaya, düz ovada siyaset yapmasına zemin hazırlanmaya çalışılıyor.
360 vekil tarafından imzalanan kanun teklifi, komisyondan da geçiyor. Direnen tek parti İYİ Parti. Yarın da TBMM’ye gelecek.AKP,MHP,CHP,YENİ PARTİ,DEM PARTİ,DSP,HÜDA PAR milletvekillerinin oylarıyla 9000 pkk’lı teröriste af yolu açılacak. Sonra barış gelecek öyle mi? Kuzular bile inanmaz bu emperyal kurt masallarına. Açılımda neler yaşandığını unutmadık biz.Ne gariptir ki dün onları alkışlayanlar, liderleri180 derece tornistan yapsa da gene alkışlıyorlar.Nasıl bir narkozdur bu ki insanları biatçı robotlara dönüştürebiliyor.
Bir TC vatandaşı,bir TÜRK olarak önce Terörsüz Türkiye adıyla, sonra barış, kardeşlik,dayanışma gibi yaldızlanmış kelimelerle bize dayatılan bu çerçeve yasayı reddediyorum.
Kimse laf cambazlığı yapmasın.Benim ailemde kürt damat da var,kürt gelin de. Ne Dersim,ne Koçgiri isyanları çözebildi bu kardeşliği.Şimdi inlerinde boğduğumuz apo ve çapulcu hainler mi başaracak bunu. Lütfen daha sağlıklı düşünelim.Eğer masaya oturacaksak asıl onların ağababaları gelsin karşımıza,tıpkı Lozan’da olduğu gibi.
Kelimeleri yalama etmeden söyleyin, terör zaten bitmemiş miydi? Kalan 50,60 teröristin de ayakkabı numarasını bile biliyor,nefes alışlarını bile dinliyoruz diyen bu hükümetin bakanı değil miydi? 30 silah yakma senaryosunu siz gerçekten silah bırakma olarak mı değerlendiriyorsunuz, yoksa açıklayamayacağınız bir dayatma ile mi karşı karşıyasınız?
Yahu R.T.Erdoğan ile Devlet Bahçeli çok ağır hakaretlerle birbirlerini Dem Parti işbirlikçiliğiyle suçlamadı mı? Sayın Bahçeli’nin Öcalan ve pkk hakkındaki sert sözleri ve suçlamalarını sıralasam bu köşe yetmez.Son seçimde siz CHP ve İYİ Parti’yi DEM’le ittifak yapıyor,bunlar teröristleri affedecekler diye suçlayıp milletten oy alıp yeniden iktidar olmadınız mı? O zaman devlet aklı tatle mi çıkmıştı? Ey umutlarımıza kar yağdıran Yeni Parti, ey özgür özel,siz Sezgin Tanrıkulu ile mi Atatürkçülüğü savunacaksınız? Atamın ruhunu daha fazla incitmeyin yeter.Desene büyük şeytan sizi de şah damarınızdan yakalayıp öptü ve ruhunuzu emdi. Yazık ki ne yazık!
Beyler kendinize gelin! Siz “azılı katilleri, teröristleri affedeceğiz” diyerek mi oy aldınız bu milletten? Yok hayır diyorsanız bizim aklımızla dalga geçmeyin de olan biteni bu millete açık açık söyleyin. Kim zorluyor sizi böyle bir teslimiyete? İngilizler IRA’ya , İspanya ETA’ya silah bıraktırırken örgüt üyelerine hiçbir taviz vermedi,hiçbir örgüt liderini ekrana çıkarmadı,cezaevindeki hiçbir teröristi serbest bırakmadı.Tam tersine teröristleri hapse tıktı,bütün silahları teslim aldı,terör örgütü devletin karşısında diz çökerek af diledi.
Sorulacak o kadar soru var ki… Ya bu terör örgütünü en gelişmiş silahlarla donatıp eğiten (dostumuz!) ABD değil mi? 30 çakar almaz kaleşi yaktılar da binlerce tır dolusu silah kime teslim edildi? Adamlar biz silah bırakmadık,silahlı mücadeleyi bıraktık derken onların ağzına bir dipçik vurabildiniz mi? Allah aşkına, Öcalan dahil, kurucuları Kürt bile olmayan emperyalizmin maşası bir terör örgütünü siz hangi kafa ile bütün Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi olarak kabul edip muhatap alıyorsunuz? Bunların yaptıkları yanlarına kar mı kalacak?
Trilyon dolarla ifade edilen ekonomik kayıplarımızı biz kimden tahsil edeceğiz? Şehitlerimiz ve onların yetimlerinin feryatlarını,gazilerimizin vatan için feda ettiği uzuvlarını gözümüzün önüne getirdiğimizde bu eşkıyaların serbest bırakılmasına vicdanlar nasıl razı olabilir,milletin seçtiği vekiller nasıl evet oyu verebilir! Böyle devlet aklı mı olurmuş?!
ABD’ninki gerçekten, İngiltere’ninki hakikaten devlet aklı.Çünkü 100 sene önce yırttığımız ve ağızlarına soktuğumuz Sevr paçavrasının yeni versiyonuyla yine karşımızdalar. Tom Barrack’ın sömürge valisi gibi destursuz konuşması boşuna değildir. Ulus devlete,onun kahraman mimarı Mustafa Kemal Atatürk’e, aziz Cumhuriyetimiz ve üniter yapımıza düşmanlıkları bundandır. Osmanlıcı kesilmeleri bundandır.
Barış savaşan iki devlet arasında olur. Emperyalizmin taşeron örgütü çapulcu terörist örgütle koskoca Türk devleti aynı masaya oturamaz. Yüce devletimin şanına yakışmaz bu.Suça karışmamış olmak ne demek yahu? Terör örgütüne üye olmak en büyük suç değil mi zaten?
Bu yasa teklifi inşallah TBMM’de reddedilir.İYİ Parti Edirne Milletvekili sevgili kardeşim Prof.Dr.Mehmet Akalın’ı komisyonda yaptığı muhteşem konuşması nedeniyle kutluyor, bağrıma basıyorum. Ne güzel söyledi : “TBMM İmralı’nın noteri değildir.” İktidar partisinin cesareti varsa referanduma gidilsin.
Bu arada İYİ PARTİ ve ZAFER PARTİSİ ile TÜRK OCAKLARI ve ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’ne dik durdukları, onurumuzu ve şerefimizi savundukları ve duygularımıza tercüman olduklarından dolayı teşekkür ediyorum. Onlar bu milletin hayat damarlarıdır.Onlara destek olmalıyız.Ama daha da önemlisi herhangi bir kurtarıcı beklemekten vazgeçip, her Türk, yeniden ATATÜRK olmalıdır.
Mizahtan korksaydık Nasrettin Hoca’mız olur muydu? Hoca’nın fıkraları bütün Türk Dünyası’nda yaygındır. İdil Ural bölgesinden Doğu Türkistan’a kadar. Bazı yerlerde Hoca Nasrettin, bazı yerlerde Nasrettin Efendi, bazı bölgelerde de sadece Efendi’dir.
Fıkralar günlük hayatın her şeyiyle ilgili olabilir. Dinle ilgili inanç ve muamelat da günlük hayatımızın içindedir. Eski tarihlerde daha da fazla böyleydi. Bu sebeple dinî kavram, olgu ve olaylar da fıkraların konusu olmuştur. Hani okuma yazma bilmeyen bir adam elindeki mektubu Nasrettin Hoca’ya okutmak istemiş de Hoca bazı yerleri okuyamayınca adam, “Başındaki koca kavuktan utan.” demiş ya. Hoca da ne demiş? “Keramet kavukta ise al başına geçir de sen oku bakalım.” Ne yapacağız şimdi, kavuk dinî bir simgedir, deyip bu fıkrayı anlatanları içeri mi atacağız?
Daha da ileri giden fıkralar var. Sevimli Hoca’mız bir miktar ceviz getirip köyün çocuklarına dağıtmak istemiş ve sormuş: “Allah taksimi mi, kul taksimi mi istersiniz?” Çocuklar bir ağızdan “Allah taksimi” diye bağırmışlar. Bunun üzerine Hoca kimisine beş, kimisine bir ceviz verir. Bazılarına da hiç vermez. Çocuklar sızlanmaya başlayınca “Allah taksimi böyledir çocuklar; kimine az verir, kimine çok.” demiş. Ne yapacağız şimdi, Allah’ın adaletine dokundurma var, deyip bu fıkrayı anlatmayacak mıyız?
Yalnız Nasrettin Hoca yok. Bektaşi fıkraları var, Bekri Mustafa var. Bugün de en çok Karadeniz fıkralarına gülüyoruz. Karadenizlinin bilmecesinde bile, türküsünde bile mizah var. Ne diyor türküde: “Sevduğumun mezari / Yeşil sandala benzer.” Çünkü sandal Karadenizli’nin en önemli parçalarından biri. “Sarıdır, ağaçtadır, öter.” diye bilmece sormuş da Karadenizli, cevabı verilemeyince “hamsidir.” demiş. Arkası malum: “-Hamsi sarı olur mu? -Boyadım oni. -Ağaçta olur mu? -Ağaca koydum oni. -Hamsi öter mi? -O da şaşırtmacasidur daa.”
Kuru çay üzerine köprü kurup geçenden 33 akça, geçmeyenden döve döve 40 akça alan Deli Dumrul bizden biri değil mi? O da Azrail ile vuruşmaya kalkmadı mı? Azrail, Dumrul’a “Yerine can verecek birini bul da senin canını bağışlayayım.” demedi mi? Ne yapacağız şimdi, “Dinde böyle şey olur mu?” deyip karalar mı bağlayacağız? Üstelik türkülerimizde de bu konu işlenir.
Osmanlı döneminde Letâifnâme denilen ve fıkraları içine alan birçok yazma vardır. Letâif, “latifeler” demektir. Yakın zamana kadar da fıkra yerine latife kelimesini kullanırdık. Kaba bir latife anlatılınca da en fazla “Latife, latif gerek.” derdik, anlatanı içeri atmazdık.
Dîvânu Lugâti’t-Türk’te de mizahla ilgili iki madde var. Biri küg. Şöyle açıklanmış: “Her yıl, her şehirde, halk arasında dilden dile dolaşan güldürücü şeyin adı. Bundan, ‘Bu yıl bu küg keldi.’ denir; ‘Bu yıl bu güldürücü şey geldi.’ demektir.”
Diğer madde külüt. “İnsanlar arasında gülünecek kişi.” İki kelimenin de gülmek fiiliyle ilgili olduğu belli. 11. yüzyıldaki Türkler de Osmanlı Türkleri de gülüyormuş. Bugün gülmeyelim mi?
Türk mizahtan korkmaz, gülmeyi sever. Yöneticilerin hedeflerinden biri de milletin yüzünü güldürmek olmalı.
Türk mizahtan korkmaz. İster uzun ister kısa olsun, adamın yüzüne bakarsınız da Türk mü ceberut mu olduğunu anlarsınız. Mizahtan korkmazsa bilin ki o, Türk’tür.
Bir latife ile bitirelim. Cenaze namazını kıldıracak imam bulunamayınca namazı Bekri Mustafa’ya kıldırmışlar. Namaz bitince Bekri cenazeye bir şeyler fısıldamış. “Ne dedin?” diye sormuşlar. Cevap vermiş: “Ahirette bu dünyanın ahvalini sorarlarsa ‘Bekri Mustafa Ayasofya’ya imam olmuş.’ dersin, onlar her şeyi anlar.”
Galiba biz ahirete gitmeden bu ülkenin ahvalini anladık.
Eskilerin deyimiyle “eyyam-ı bahur“ (kavurucu sıcaklar)denilen sıcak günlerin içindeyiz. Sadece günler değil gündem de alev alev. Ne kadar uzak kalmaya çalışsam da siyasi gelişmelere kayıtsız kalamıyoruz. Siyasi hayatımıza bu iktidar tarafından sokulan “ mutlak butlan” uygulaması, bundan sonra her yeni iktidarın elinde rakibi felç etmek için kullanılacak bir silahtır. Demokrasi dışı bu tür hazımsızlık uygulamaları, politika ve ahlak anlayışımızı da çürüten, halkın sandığa olan inancını zedeleyen, milli iradeyi yaralayan zalimce davranışlardır. Jean Jacques Rousseau; ”Politika ve ahlakı farklı ele alanlar, her ikisini de asla anlayamazlar.” der.
“Birlik ve beraberlik, ölümden başka her şeyi yener.” diyen Atatürk CHP’nin şu halini görseydi acaba ne düşünürdü? Ya da CHP’yi yönetenler gerçekten Atatürkçü olsalardı böyle mi davranırlardı? Bu soruların cevabı doğru olarak verilmediği müddetçe ne CHP örümcek ağlarından kurtulabilir, ne de demokrasimiz sağlıklı günlere ulaşabilir.
Mesele sadece CHP değil aslında. Siyasetin başka kurumlar eliyle dizayn edilmesidir tehlikeli olan.Ama bu yol açıldı artık. Benzer müdahaleler MHP’de de yaşanmıştı. Yeter sayının çok üstünde delegenin imzaları yok sayılmış, genel başkan adayları partiden ihraç edilmiş, kongre yaptırılmamıştı. MHP’den ayrılanlar ayrı ayrı partiler kurmuş, ülkücü oylar darmadağın olmuş, birlik beraberlik bozulmuş, iktidarın ekmeğine yağ sürülmüştü. Bugün CHP’ye yaşatılanlar bire bir aynı operasyondur. Eğer diğer partilerin de desteğiyle CHP’nin iktidar şansı bu kadar artmasaydı bugün yaşananların hiçbirine tanık olmayacaktık.
Peki bu tuzakların ve yargı sopasının amacını halkımız biliyor da CHP’liler yapılmak istenenin farkında değiller mi? Özgür Özel kendisi aday bile değilken yüzbinleri meydanlara toplayabiliyorken Kılıçdaroğlu ve butlancı ekibi halkın bu teveccühünü görmüyor mu? Görüyorsa atanmış genel başkanlık görevini 13 seçim kaybetmesine rağmen neden kabul edip, CHP’nin olası iktidarına engel olmaya çalışıyor?
Mevcut 90 milletvekiliyle beraber 269 eski milletvekilinin bugün CHP’den ayrılıp Yeni Parti’ye geçmesi Kılıçdaroğlu için uyarıcı ve ibretlik bir durum değil midir? Hele Kılıçdaroğlu’nun son toplantısındaki kast ajanslarından sağlanan paralı figüranlar (eğer doğruysa) Kılıçdaroğlu için bu bile onun asıl amacını tartışmaya açmaz mı? Siyaseti bu hale düşürenler ve bu kadar iğrençleştirenler fitnenin kurşun askerleridir.
Cumhuriyetin kurucu partisi CHP ayrışıyor. “İnsanlar doğaları gereği nankör, değişken, içten pazarlıklı, tehlikeden kaçan ve çıkarlarına aşırı derecede düşkündürler.” diyen Machiavelli’nin gözüyle baktığımızda bu ayrışmada sizce kim nereye oturuyor? Bu sorunun cevabı ayrı bir yazı konusu şüphesiz. Ama partililer bunları da konuşuyor açık açık. Bundan sonraki süreç nasıl işler bilemem. Fakat CHP’nin içine düştüğü bu anafora bakıp en çok sevinen AKP iktidarı ve eğer tekrar aday olursa sayın R.T.Erdoğan’dır.
Bakın gün ve gündem alev alev dedim ama gelecek günlerden de emin değiliz. Yoksa sun’i gündemlerle milletin bu tehlikelerin farkına varması mı engellenmeye çalışılıyor? Beni daha çok burası ilgilendiriyor. Çünkü Özgür Özel’in yeni partisinin tüzüğüne bakınca yeniden dehşete kapılıyorum. “Eşit yurttaşlık ve Ana dilde eğitim hakkı” ne demek ey Atatürkçülüğü kimseye bırakmayan CHP’liler? Kürt sorununu kaşıyarak mı ulus devleti savunacaksınız siz! Rusya’da, İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da bir çok yerel dil olmasına rağmen tek resmi dil vardır. Onlar Yugoslavya’yı böyle parçaladılar. Siz gerçekten tehlikenin farkında değil misiniz yahu? Türkiye’de eşit yurttaş olmayan var mı? Yerel yönetimlere özerkliğin bölünmenin ilk adımı olduğunu, bunu dayatan AB ülkelerinin niyetinin 60 yıldır bu olduğunu bilmiyorsanız mevcut iktidar ve destekçilerinden ne farkınız kalır?
Hem CHP’de kalanların hem de Yeni Parti’ye geçenlerin vatan sevgilerinden ve Atatürk’e bağlılıklarından asla şüphe etmiyorum ama onların bu beyanlardan şüphe ederek lider kadrolarını acilen uyarmalarını da gerekli görüyorum. Kimse kimseyi kandırmasın. Kargadan güvercin doğmaz.
Nasıl bir devran yaşıyoruz aziz milletim! Sen halkımızın ferasetini arttır ya Rab.