16 Eylül 2026 Çarşamba
İKTİDARI İKTİDAR MI DEĞİŞTİRECEK?
Anlamını Kaybeden Sinemanın Hikâyesi
19 MAYIS 1919 VE ÖNEMİ
İş Dünyasının Geleceğinde Çalışan Refahının Önemi
Uzunköprüspor’dan kupaya farklı veda
KIRKPINAR: BİR GÜREŞTEN ÇOK DAHA FAZLASI
Cevabı dallanıp budaklanabilecek çok çetrefil bir soru: İktidarı kim değiştirebilir? Ülkelere ve ülkelerin yönetim biçimlerine hatta mevcut yasaları hangi başkanların nasıl yorumlayıp, nasıl uyguladıklarına göre çok farklı cevaplar verilebilir bu soruya.
Mesela; askeri vesayetlerin olduğu ülkelerde Silahlı Kuvvetler, medya patronlarının güçlü olduğu toplumlarda basın, yargı vesayetinde bürokratlar, geri kalmış ülkelerde diktatörler, sömürgelerde emperyal ülkenin gizli servisleri, din kurallarını esas alan ülkelerde mezhep ve cemaat odakları gibi birçok modellemeler yapılabilir. Demokrasilerde esas olan halkın iradesidir. Nitekim padişahlık sisteminden sonra Cumhuriyet’in temelleri atılırken “HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR. KUVVET BİRDİR VE O, MİLLETİNDİR.” demişti Atatürk.
Elbette sistem değişikliklerine aydınların ve toplumun uyum sağlayabilmesi kolay olmuyor. Cumhuriyetimizin 100.yılını geride bıraktık ama demokrasimizi yeterince geliştiremediğimiz de bir gerçek. Dönüp baktığımızda askeri darbelerle yaralanan demokrasi deneyimlerimiz, darağaçlarında sallandırılan devlet adamları ve gençlerimizle hatta katliama uğramıştır. Afrika veya Uzak Asya ülkelerinde daha büyük bedeller ödenmesi, bizdeki askeri darbelerin, darbeci paşaların vebalini hafifletmez, acımızı dindiremez. Sonuçta halkın siyasi tercihleri yok sayılmış, MİLLİ İRADE gasp edilmiştir.
İnsanlar birlikte yaşama standartlarını geliştirirken bunun hukuk normlarını da yeniden düzenlemişler ve modern devlet kurallarını sistemleştirmişlerdir. Gelişmiş ülkelerde halkın devlet yönetimine katılımı demokrasilerin en vazgeçilmez özelliklerindendir. Eksikliklerine rağmen demokrasi, iletişimin ve yönetişimin ulaştığı insan tabiatına en uygun idare tarzıdır.
Ama sonuçta, demokrasinin işlerliği için de; hak ve hukuk, ahlak ve edep kavramlarının yaşaması için de, “halka hizmeti Hakk’a hizmet bilen” devlet adamlarına ve o olgunlukta yetişmiş siyasi kadrolara ihtiyaç vardır.
Ülkemizde son aylarda yaşanan ve haber programlarında ilk sırayı alan gelişmelere baktığımızda maalesef birçok hukuksuz uygulama ile karşılaşmaktayız. İktidarın yargı sopasını kullanarak muhalefet partisi belediyelerine uyguladığı sistematik baskı, halkımız tarafından 80 yıllık demokrasi mücadelemize indirilen bir darbe gibi algılanmaya başlamıştır. Neredeyse her gün bir CHP belediyesine çökülmekte, seçmenlerin tercihi yok sayılmaktadır. Milletvekilleri, belediye başkanları, belediye meclis üyeleri çeşitli tehditlerle veya vaatlerle ikna edilerek transfer edilmektedir. “Milli İrade”, “Halk İradesi” kavramlarına aykırı olan seçilmişlerin görevden alınması, hapse atılması olağan bir olay olarak kabul ediliyor. Oysa Genel ve Yerel seçim sonuçları, ağızlara sakız olan “Milli İrade”nin en önemli göstergeleridir.
Bir AKP’li arkadaşla çay sohbetindeydik. Konu siyasete çevrildi. “Hocam, gördün mü, Üsküdar belediyesi de bize geçti.” dedi. “Sırada başka belediyeler de var!” Nasıl da sevinerek ve gururla söylüyordu bunu. “Sen bunları zafer olarak mı görüyorsun?” diye sordum. Üsküdar AKP’nin kalesiydi. CHP orada Sinem Dedetaş ile bir efsaneyi yerle bir etmişti. Sayın Cumhurbaşkanımız seçim sonucunun açıklandığı gece Kısıklı’daki evinin önünden yaptığı konuşmada; Üsküdar’ı geri almak için o geceden çalışmaya başlamalarını istemişti üzgün seçmenlerinden. Evet Üsküdar geri alındı şimdi. Mutlu mu AKP’liler? Arkadaşımın sevincine bakınca mutlu oldukları anlaşılıyor. Ama yazık! Sandıkta kaybedilen, sandıkla kazanılmalıydı.
Demek ki demokrasi sadece bir aparat bazıları için. Benim verdiğim oyun, sandıkta yaptığım tercihin hiçbir değeri yoksa niye seçim yapılıyor ki? Vali ve Kaymakamlar gibi Belediye Başkanları da atamayla gelsin o zaman.
Hırsızlık, yolsuzluk yapan varsa, hangi partiden olursa olsun yargılansın. Buna itirazı yok kimsenin. Ama suç mahkemede kesinleşmediği müddetçe aylarca, yıllarca insanları içeride tutmanın hak ve hukuk açısından izahı mümkün müdür? 80 ihtilalinde A.Türkeş dahil yüzlerce ülkücü yıllarca cezaevlerinde işkence gördü, yargılandı, sonunda beraat etti. Onların hakkını nasıl ödeyecek bu devlet?!
Ergenekon, Sarıkız, Ayışığı gibi davaların birer Fetö kumpası olduğu anlaşıldı sonradan. Ceza evinde onurlarıyla oynanan, rütbeleri sökülen subayların, öldürülen Kaşif Kozinoğlu ve diğer yiğitlerin hakkını nasıl ödeyeceksiniz? Bütün bu örnekler ortada iken, bizim gibi düşünmeyenlere aynı yöntemlerle aynı acıları yaşatmak insaf ehline, imanlı vicdanlara yakışır mı? “Amaç, araçları haklı çıkarır. Zafer için her yol mübahtır.” diyen Machiavelli’den ne farkımız kalır o zaman!
Olan biteni anlamaya çalışıyorum. Gördüğüm odur ki; “mevcut iktidar, ne pahasına olursa olsun koltuğu devretmeyecek” algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Seçim olacak ama iktidar kendisini zorlayacak bir muhalefete asla nefes aldırmayacak. Bence belediyelerde gerçekleştirilen operasyonlar da bu stratejinin bir parçası. Yani iktidarı rahatsız etmeyecek bir muhalefet. Her şey iktidarın izin verdiği ölçüde var olabilir. Bu nasıl demokrasi diye sorabilirsiniz, Nev-i şahsına münhasır. Yani bize özgü.
O zaman yukarıdaki sorunun da tek cevabı olabilir; iktidarı ancak iktidar değiştirebilir. Yani R.T.Erdoğan isterse tüm milletvekillerinin üstünü çizip, yeni isimlerle, farklı bir kadro ile karşımıza çıkabilir. Kimsenin gıkı bile çıkamaz. Hatta adaylıktan vazgeçip yerine bir başka ismi de aday gösterebilir. Muhalefet adayının kazanma ihtimali güçlenirse, hükümet sisteminde yeni düzenlemelerle yeni başkanın hareket alanı ve imkan kabiliyetini bile sınırlandırabilir.
Ankara B.Ş.Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın saray ziyareti bu plana dahil midir, bilemem. Ama tekrar ediyorum; böyle bir hükümet sisteminde bu iktidarı ancak bu iktidar değiştirebilir.
Bırakmıyorlar ki şiirimin derinliklerinde kendimi kaybedeyim, musikimin ahenginde yok olayım.
Türk Kürt Arap’mış… Yahu ben Türk ülkesinde doğdum. Türk’üm, doğruyum, çalışkanım… diye yetiştim. Gümüşhaneli komşumuz Nafıye Hanım “Bir varmış, bir yokmuş” diye masallarına başladı. Arkadaşlarımla “eşek başı sopacı” oyununu oynayarak eğlendim. Birbirimize bilmecelerimizi “Biz bize biz idik, otuz iki kız idik…” diye sorduk.
Bırakmıyorlar ki bilmecelerimin, masal döşemelerimin ahengindeki sırrı araştırayım. Bırakmıyorlar ki “Mende sığar iki cihan, men bu cihana sığmazam” mısrasındaki büyük hakikati bulmaya çalışayım.
Bırakmıyorlar ki efsanelerimin, destanlarımın büyülü havalarında gezineyim. Tanrılarla evlendirilmek istenen hakan kızının niçin yaşlı bir kurt ile birleştiğinin sırrını araştırayım.
Malazgirt’te Türk Kürt Arap varmış… Çanakkale’de de… Benim ve bütün milletimin hafızasında bu savaşların gazileri de şehitleri de Türk idi. Kökenleri ne olursa olsun Türk idiler.
“Kızıl havaları seyret ki akşam olmaktadır…” diyen Haşim, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri idi. Hazreti Ali cenklerinin kahramanları bile “Yetiş yâ Ali!” diye Türkçe seslenirlerdi.
Pir Sultan Abdal’a bakar mısınız? “Önüme bir çığır geldi / Bir ucu var şar içinde / Abdallar dükkânın açmış / Ne istersen var içinde…” Bırakmıyorsunuz ki Sabahattin Akkiraz’ın berrak sesinden bu türküyü dinleyip kendimden geçeyim: “Kudretten verdi balı / Bahanesi oldu arı / Şimdi dinle âhûzârı / Allah Allah Allah Allah / Arı iner bal içinde…” Hey koca pir! Neler söylüyorsun? Bir dil bu kadar büyülü nasıl olabilir? Bahanesi oldu arı, Allah Allah, Allah… Sadece Allah demiyor ki Pir Sultan. “Ay Ali’dir, gün Muhammed” de diyor. Muhammed’in güneş, Ali’nin ay olduğunu bize hatırlatıyor. Şu mezhep, bu mezhep… Hepimiz Müslüman doğduk, Müslüman olarak yaşıyoruz. Bundan büyük saadet olur mu? Müslümanlığımızı da mı tartıştıracaksınız?
Türk memleketinde büyüdüm ben. Yeşilçam’ın Kara Muratları, Fatih’in, Kanuni’nin fedaileri kâfire savlet ederken “Türk geliyor!” diye bağırırlardı, ağızlarını Türk diye açarlardı. Nereden çıktı Türk Kürt Arap? Fatih de Kanuni de Dördüncü Murat da Türk idi: “Genç Osman dediğin bir küçük uşak / Beline bağlamış ibrişim kuşak…” Bütün hafızamızı, bütün belleğimizi yok mu edeceksiniz? Biz Türk’üz be!..
Bırakmıyorlar ki Atatürk’ün, ata Türk’ün o tiz sesinden “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir.” sözlerini dinleyerek Türklüğümle övüneyim.
Bırakmıyorlar ki Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ile Başkan İlham Aliyev’in ta Bişkek’te su üzerine yaptıkları Türkçe şakalaşmayı dinleme zevkini tadayım.
Bırakmıyorlar ki “Geri Gelen Mektup”un sırrını araştırayım. Ellisini aşmış bir koca Türkçü, nasıl oluyor da “Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı!” diyor, “Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.” diyor. Nasıl bir psikoloji içindeydi koca şair? Sadece gözlerle, evet sadece gözlerle günah işlemiş… Ama bu nasıl bir derin günah ki şaire “Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı / Görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı.” dedirtebiliyor?
Bir aşk, bir yakıcı hasret nasıl bu kadar derin bir şekilde anlatılabilir? Sadece gözlerle günah işliyor ama kendini sonsuza dek cezalandırıyor. Fuzuli haksız mı? “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıylükal imiş ancak” derken Fuzuli haksız mı imiş?
Bırakınız beni, Türklük aşkının, Türkçe aşkının içinde yanayım.
Ahmet Bican Ercilasun
Yeniçağ Gazetesi
6 Eylül 2026
Uzunköprü Belediyesi’nin lider ortağı olduğu Avrupa Birliği destekli “CULTHRA PROJESİ” kapsamında, kent merkezindeki tarihi “ Papazın evi” restore edilerek yeniden işlevlendirilecekmiş. Projeyle Uzunköprü’nün kültürel mirasının korunması ve turizme kazandırılması hedefleniyormuş. Breh breh breh. Bu kilise ve papaz sevdası nereden kaynaklanıyor bilmiyorum ama gayr-ı Müslümlere ait ne kadar ibadethane varsa hem de bizim hükümetlerimiz tarafından aşkla şevkle onarılmaya, ayağa kaldırılmaya çalışılıyor. Pek öyle hayra alamet bir gelişme değil bu.
Uzunköprü’de on yıl önce Aziz İonnis Kilisesi’ni ihya etmiştik. İlçemiz turist akınına uğrayacak, parayı da bulacaktık. Üstelik Fener Rum Patriği Bartelemeos’un açılışını yaptığı kiliseyi duyan Yunanlılar da buraya koşacak, memleketlerine dönünce memnuniyetlerini anlatıp barışa katkı sunacaklardı.
Sanırım beklenen ilgi olmadı. Yunanistan’dan gelen birkaç otobüs dolusu ziyaretçiden sonra kilise bazı sanat etkinliklerinin yeni adresi oldu. Onun dışında ne gelen var ne giden. Ama ümitsiz olmamak lazım. Papazın evini de bulup restore edersek(!), hayallerimiz gerçek olabilir diye samimiyetle düşünen, tarih ve kültür sevdasıyla bu Avrupa Birliği projesini olumlu karşılayanlar da var.
Yerel basınımızın internet sayfalarında okuduğum yorumlar birbirinden farklı. Olumlu bakanlar kadar aykırı görüşler de yabana atılır gibi değil. O zaman ben de kendi düşüncelerimi bir yazıyla anlatmalıyım diye düşündüm. Nereden başlamalıyım sizce?
Rahmetli Uğur MUMCU “Yaşadığımız bu güzel memleketin hiçbir zaman ”C” planı olmadı. Daima A.B.D planları devreye sokuldu!” demişti. İsterseniz oradan başlayalım. Meseleye büyük açıdan bakamazsak kendi gölgemizin esiri oluruz çünkü.
Yorum yapan her birey düşüncenin kapılarını zorladığı için bence çok değerlidir. Fransız filozof ALAİN “ Aslanın vücudu yediği hayvanlardan oluşur.” der. İnsanın düşünce dünyası ve inanç atlasını da okuduğu kitaplar, dinlediği sohbetler, yaptığı gözlemler ve karşılaştığı olaylar şekillendirir.” Yorum ve yaklaşımların farklı olması gayet doğaldır. Bana arkadaşını söyle, senin kim olduğunu söyleyeyim.” Atasözümüz tam da bunu anlatır.
Yani demem o ki, farklı da olsa her yorum değerlidir. Fakat her yorum ne kadar doğrudur ve kime göre doğrudur? Çoğunluğun tercihi her zaman doğru olsaydı Necip Fazıl kollarını makas gibi açarak “Durun kalabalıklar, bu yol çıkmaz sokak!” diye haykırır mıydı?
Sözü tekrar papazın evine bağlamak istiyorum. Kilise uzun yıllar atıl vaziyette beklemiş, daha sonra mülkiyeti özel şahıslara geçmişti. Bir süre zahire deposu olarak kullanılmış, daha sonra kedi kadar büyük farelerin mekanı olmuş, metruk bir mezbeleliğe dönüşmüştü.
Yerel basında köşe yazan arkadaşlarımızın hararetle gündeme taşıdığı kilise Uzunköprü Belediyesi tarafından bedeli ödenerek satın alınmış, sonra da restore edilerek ziyarete açılmıştı.
Kilise olur da papaz olmaz mı? Papaz kilisede yatacak değil ya! Papazın evi de olmalı. Şimdi papazın evini bulmak, bulup restore etmek için seferber olmuş bir belediye başkanımız var Uzunköprü’de. Önceki belediye başkanlarından geri kalacak değil ya! Onlar kilise için ne kadar istekli ise Ediz Martin de papazın evini bulma telaşında.
Ama efendim bu bir Avrupa Birliği projesiymiş, bizim cebimizden bir kuruş para çıkmayacakmış. Projelerin konusunu da onlar belirliyor, kendi amaçlarına ulaşabilmek için parasını da onlar gönderiyor. Biz sadece onların planlarını hayata geçiren paralı işçileriz. Proje için gönderilen paralarla projeyi yürütmede görevli kimlerin nasıl zengin olduğu ayrı bir yazı konusu.
Ama şunu bir türlü anlamıyoruz. Mesele sadece bedavadan gelecek para değil canlar, mesele kimlik meselesi. Tanzimat kıskacından beri zihinlerimiz ve gönüllerimiz tutsak. Celladına aşık bir mahkum gibiyiz. Cephede kaybettikleri savaşları kültür emperyalizmi ile kazanma mücadelesi veriyor bu batılı Hümanistler. Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu bunların niyetlerini Hedef Türkiye kitabında ne güzel dile getirmiş: “ Yıllarca Haçlı seferleri yaptılar, bir türlü beceremediler bu işi. Sonunda dediler ki: Biz bu işi içinden halledeceğiz. Bunları içinden bozarsak, Türklük ve Müslümanlık şuuru bırakmazsak ve nihayet birbirine düşürürsek, kim olduğunu unutturur, feleğini şaşırmış hale getirirsek, dilini, dinini, tarih bilincini yok edersek, o zaman bu işi rahatça hallederiz. Bu plan yürümektedir Türkiye’de.”
Çok açık söylüyorum, benim için “Allah’ın indinde din İslam’dır.” Ayrıca vahiy kalbin ve ruhun neşesidir. Mü’minin batıldan ve butlandan korkusu yoktur. Yani yazdıklarım yanlış anlaşılmasın. Ne kilise, ne havradan korkumuz yoktur. Ne papaz, ne keşiş, ne de haham değildir kaygımız. Laik düşünceye inanan biri olarak insanların inançlarıyla ve din tercihleriyle kavgam olamaz. Ama kültürün şekillenmesinde dinin de önemini kabul etmek zorundayız. Yahya Kemal’in Ezansız Semtler makalesini okurken gözyaşımı tutamamıştım. Cami deyip, kilise deyip geçemeyiz. Çocuklarımız ne görüyorlarsa ona ilgi duymaya başlıyorlar. Medeniyet sadece teknoloji ve zenginlik değildir. Özümüzü kaybettik biz. Şimdi okullarımızda “Değerler Eğitimi” verebilmek için çırpınıyoruz. Amerikanın zencileri bile köklerini ararken bizim AB kapısında 60 yıldan beri dilenci konumunda olmamız sizi rahatsız etmiyorsa ben asıl bundan korkarım.
Tarihi eserler elbette restore edilsin. Bunlar tarihin bize emanet ettiği miraslardır, kültürel değerlerdir. Fakat soruyorum; bir kilisede görev yapan papazın veya papazların yaşadığı evlerin ne gibi bir tarihi özelliği olabilir? Burada bir tek Rum bile yaşamazken papaz için seferber olan siyaset adamlarımızın, Balkan şehirlerindeki boynu bükük, kapısında paslı kilit olan camilerin restorasyonu ve imamların yaşadığı evler için de geliştirdiği bir projesi var mıdır?
Mesela, Silistre’de tanınan ve çevre köylerde de hitabetiyle ve ilmiyle hürmet gören imam Molla Ahmet dedemin Tutrakan’daki mezarı ve evinin restorasyonu için de AB bir projeye destek olur, izin verir mi? Yunanistan bırakın restorasyonu, caminin çatısında kırılan bir kiremitin değişmesine bile izin vermiyorsa bu aşağılanmadan sizin gururunuz incinmiyor mu?
Biz orada kendi müftümüzü bile seçemezken Patrik Bartholemeos’un devlet başkanı gibi ülke ülke dolaşmasına, ekümenik patrik ünvanını kullanmasına isyan etmiyor musunuz? Yahu devletler arasında mütekabiliyet (karşılıklılık) esasından haberiniz yok mu sizin? Masaya oturduğunuzda hür ve bağımsız bir devlet olarak biz onlarla eşit değil miyiz? Onların tarihi ve kültürel eserleri önemli de bizimkiler Yontma Taş Devri eserleri mi?
Kilisenin açılışına bu patriği davet edenler Fener Rum Patrikhanesinin vatan topraklarımızın işgalinde Yunan ordusunun silah deposu olarak kullanıldığını biliyorlar mı acaba? Bu Rum Ortodoks patriğinin her fırsatta eski azınlıkların Türkiye’deki topraklarına yerleşmesi talebinin masum olduğunu mu zannediyorsunuz? İznik’te yüzlerce yıl sonra yeniden konsil toplanmasını sağlayan, Sümela, Akdamar, Ayvalık başta olmak üzere şehir şehir dolaşıp bir çok kilisede ayin başlatan bu papaza muhabbetiniz beni ürkütmektedir. Lozan Antlaşmasında alınan kararla belirlenen statüye göre Patrikhane bir Türk kurumudur ve patrik Fatih ilçesi kaymakamlığına bağlı cami imamı ile eşdeğerde bir devlet memuru iken nasıl böyle eylemlere cüret edebiliyor diye sormak aklınıza gelmiyor mu hiç?
Sayın Enis İşbilen Başkanım, İstanbul’da Türk Ortodoks Patriği Ümit Erenerol, ruhani adıyla Papa IV.Eftim dururken neden Bartholemeos? Türk Ortodoksları Milli Mücadelede Atatürk’ün yanında canla başla vatanı savunurken Fener Rum Patriği Yunan ordusuna kilisesinden silah ve mühimmat desteği ile bu millete ihanet ediyordu. Makarios’un Kıbrıs’ta yaptıklarına da şahit olduktan sonra bırakın papazın evini, iskambil destesindeki papazlara bile tahammülüm yok dostlar. Papazı buldunuz ya, eh evini de bulursunuz artık!
4 Nisan 2013 tarihli Aydınlık gazetesinde yayımlanan bu yazımı 13 yıl sonra da okunmasının (anlayana) yararlı olacağını düşündüğüm için ilginize sunuyorum:
Uyanığın biri bir zamanlar, Türkiye’nin bir etnik mozaik olduğunu söylemiş ve Başbakan Erdoğan gibi saymaya başlamış: Laz, Kürt, Zaza, (kimileri saymıyor) Arap, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Pomak…
Ardından bir yığın saftirik, Panurge’ün koyunları¹ gibi kendini safsata denizine atmaya başlamış. (Sıralamayı yapanlar neden Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Süryanileri, Levantenleri bu kafileye katmıyorlar? Irkçılıktan mı acaba?)
Elbette bu ülkede herkes Panurge’ün koyunu değil. Adı Ali Tayyar Önder olan bir yazarımız yeni koyunların kendilerini budalalık denizine atmaması için “Türkiye’nin Etnik Yapısı” (Fark Yayınları) adında bir kitap yayımlamış. “Hayır arkadaş, bir ülkede etnik nüfusun genel nüfusa oranı yüzde 35 olmazsa mozaiklik durumu söz konusu olmaz” diyor.
İsterseniz, etniklik konusunda sakız gibi çiğnenen hurafe ve önyargıları bir yana bırakıp kitabı birlikte okuyalım. (Siz de okuyun gecekondu üniversitelerin cahil eğitmencileri!)
Parantez içindeki cümleyi ağır mı buldunuz? O zaman şu cümleyi gelin birlikte okuyalım:
“Anayasa eşik bence. Özellikle ırkçı vurguların ayıklanması ve 66. Madde’nin değişmesi önem arz ediyor. Bu madde ‘Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ diyor. Oysa Kürt, böyle hissetmiyorsa onu yasa maddesiyle zorla Türk yapamazsın. Bu durumda sosyoloji tekzip eder.”
Adının önünde “Prof. Dr.” yazan adamın adını verip de ne yapayım? Ülkede bunlardan mebzul miktarda var.
Söyledikleri baştan aşağı yanlış. Ne oradaki “Türk”ün ırkçı vurgusu var ne de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bir Kürt’ün ya da Arap’ın kendini “Türk” hissetmemesinin herhangi bir önemi ve yaptırımı var. Bu etnisitesi Kürt ya da Arap olan vatandaş, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir nüfus müdürlüğünün verdiği kimliği ve Emniyet’ten aldığı pasaportu taşıyor mu, taşımıyor mu? Yabancı sınırdan geçmeden önce, doldurmak zorunda olduğu kâğıdın üzerinde “nationalité”, “nationality” yazan yerin karşısına “Türk”, “Turkish”, “Turc (Turque)” diye yazıyor mu, yazmıyor mu?
Akıl ettim hususi (yeşil) pasaportuma (special passport) baktım. Fotoğraflı sayfada “Uyruğu/Nationality” sütununun altında “TUR” yani “TÜRK” yazıyor. Birinin bu sıfatı ister içine sindirsin ister sindirmesin, kendi bileceği iş. Ancak yeryüzünde bir birey, bir varlık olarak var olmak için o “Türk” sıfatına muhtaç!
Yasa kimsenin hislerini dikkate almaz. Kimliğinde ve pasaportunda yazan “Türk” sıfatını içine sindiremeyenlerin yapacakları ilk iş kestirmeden kendi devletini kurmak. Devlet ciddiyeti diye bir şey var!
Gümrük kapısında, Fransız polis “Türkler bu kapıdan” dediği zaman, Türk pasaportu taşıyan ama kendini Türk hissetmeyen biri ne yapacak? “Benim Türk pasaportu taşıdığıma bakmayın, ben kendimi Türk hissetmiyorum. Ben Eskimoyum” mu diyecek.
Ayıptır gecekondu üniversitenin eğitmeni, ayıptır! Okuyalım:
“Tekrar belirtmek gerekir ki temel ilke olarak bir ülkenin etnik yapısının değerlendirilmesinde öncelikli şart ülkedeki etnik grup sayısından çok, ülkedeki toplam etnik nüfusun genel nüfus içindeki yüzde 35 oranıdır.” (s.14)
“Türkiye’de, etnik grup sayı ve nüfuslarını belirtmek amacıyla, 1927 yılından 1965 yılına kadar TUİK (eski adıyla DİE) tarafından genel nüfus sayımlarında anadil tespiti yapılmıştır. Bu tespitler ve sonrasında, günümüze kadar bu konuda yapılan bilimsel nitelikli araştırma ve anketler ile konuyla ilgili göstergeler, yüzde 0.1 (binde bir) oranıyla dahi, Türkiye’de anadil temelinde anlamlı büyüklükte bir nüfusa sahip etnik grup sayısının hiçbir zaman 6’yı ve bu grupların toplam nüfusunun yüzde 14’ü aşmadığı, bu oranın 1955 yılından günümüze yaklaşık yüzde 10 dolaylarında olduğu açık bir gerçek olarak ortaya koymuştur. (2006 itibarıyla; Türk, yüzde 90.06, Kürt yüzde 6.76, Zaza yüzde 1.08, Arap yüzde 1.08, Çerkez yüzde 0.34, Laz yüzde 0.27, diğerleri yüzde 0.41)” (S.15)
“Bugün, Fransa’da, anlamlı büyüklükte nüfusa sahip 16 etnik grubun varlığına rağmen, bu grupların toplam nüfusunun, ülke nüfusunun yüzde 20’si olarak yüzde 35 oranın altında olması nedeniyle Fransa, kendisini ne etnik bir mozaik olarak görür ne de böyle tanıma izin verir.” (s.15)
“Bu tespitlere, AB-Avrupa Komisyonu’nun Eylül 2005 tarihli Avrupalılar ve Diller (Europeans and Languages) başlıklı raporunda yer alan Eurobaromater anketi verileri de dahildir. Bu ankette, anadili Türkçe olan nüfus yüzde 93, anadili Türkçe dışında başka bir dil olan tüm etnik grupların toplam nüfusu yüzde 9 olarak tespit edilmiştir.
Eurobarometer’in, bu verilerinin ortalamasıyla Türkiye’deki toplam etnik nüfus yüzde 7 kabul edilebilir ki bu oran, genel kabul olan yüzde 10’un altındadır.
Tüm bu veriler karşısında, toplam etnik nüfusu yüzde 35’in çok altında olan Türkiye’yi etnik bir mozaik olarak tanımlamak mümkün değildir.” (s.15,16)
***
Fransa’nın kendisini etnik bir mozaik olarak kabul etmemesinin elbette bir politik nedeni vardır kuşkusuz. Fransa ile Türkiye’nin durumları benzeşiyor.
Sözünü ettiğim kitapta Türkiye’nin etnik nüfus dağılımı şöyle verilmiş (s.40):
Türk: 66.650.00 (yüzde 90.06), Kürt: 5.000.000 (yüzde 6.76), Zaza : 800.000 ( yüzde 1.08), Arap: 800.000 (yüzde 1.08), Çerkez: 250.000 (yüzde 0.34), Laz: 200.000 (yüzde 0.27), Diğer: 300.000 ( yüzde 0.41). Toplam: 74 milyon.
Ancak mahalle kahvesi tevatürlerine, gazete yazıcılarının cehalet verilerine göre Türkiye’de 20 milyon dolaylarında Kürt varmış. Bilimsel araştırmaların verilerine göre 5-6 milyon kabul edilen Kürt sayısı, anayasadan pay isteme hakkı verir mi?
***
Verdi diyelim, Zazanın, Arap’ın, Çerkezin, Lazın, Boşnakın, Pomakın ve ötekilerin başı kel mi? Onlar da kendi paylarını istemezler mi ?
¹François Rabelais’nin Gargantua ve Pantagruel romanın kahramanı Panurge tartıştığı tüccarın koyunlarından birini denize atar, bunun üzerine bütün koyunlar sırayla denize atlar. Düşünmeden başkasının peşinden giden insanları anlatan bir deyimdir.
Özdemir İnce Cumhuriyet Gazetesi
30 Ağustos 2026
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın AK Parti’nin kuruluşunun 25. yılı dolayısıyla kaleme aldığı makalesi, Suudi Arabistan merkezli Al Arabiya’da yayımlandı.
Erdoğan, makalesinde 25 yıl önce “AK Parti’yi kurarken Türk milletiyle birlikte Türkiye’nin geleceğini yeniden şekillendirecek uzun soluklu bir yürüyüş başlattıklarını” belirtti.
Oysa, AKP’nin kuruluş gündeminde de sonrasında da “Türk milleti” kavramı yoktur. AKP ve Erdoğan, uzun süre “Türkiyelilik” kavramını savundu. Sonra “Milleti İbrahim”e döndüler. Genel olarak kullandıkları kavram ”aziz millet”tir. “Aziz millet”i, “Türk milleti” demek istemedikleri için kullanıyorlar.
***
Erdoğan, yazısında, “Demokratik meşruiyetin güçlenmesi, bu dönemde verdiğimiz mücadelenin temelini oluşturdu. Bunun en ağır sınavını 15 Temmuz darbe girişiminde yaşadık. Milletimiz o gece seçilmiş iradeye ve anayasal düzene sahip çıkarak Türkiye’nin geleceğine sandık dışı hiçbir gücün yön veremeyeceğini ortaya koydu. Bu kararlı duruş, vesayet döneminin geride bırakılmasında, sivil siyasetin güçlenmesinde ve demokrasimizin kökleşmesinde tarihî bir dönüm noktası oldu.” dedi.
Halbuki milletin sahip çıktığı Anayasal düzen, 15 Temmuz’un “Allah’ın lütfu” olarak kabul edilmesiyle AKP ve MHP tarafından, oylama sırasında mühürsüz oyların kabul edildiği gayrimeşru bir referandumla değiştirildi.
Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, “CHP, gayrimeşru iktidar kurulmasına yeterince direnmiş olsaydı, o gayrimeşru iktidar, hiçbir zaman yargı eliyle hukuku çiğnemeye kalkışamayacaktı. Bu konuda hukukun dediği şudur: Yüksek Seçim Kurulunun mühürsüz oyları geçerli sayan kararı, ne yazık ki, ‘yetki yağması’yla sakat, bu yüzden de hukuk dünyasında hiç ama hiç doğmamıştır. Bu yüzden sıradan ve başka işlemlere gerek duyulan bir ‘geçersizlik’ yaptırımı değil, ‘yokluk’tur. (keenlemyekün, olmamış/yaşanmamış, inexistence, inesistenza). Dolayısıyla günümüzde yaşanan rejim, hukuk açısından asla meşru değildir.” diye yazmıştı.
***
Nitekim rejimin de iktidarın da meşru olmadığını bilen ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, “Erdoğan 71 yaşına geldi. Türkiye bir demokrasi ama otoriter gibi… Başkan Trump, dahice bir şekilde ‘çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim’ dedi. Şu an bu oluyor. Bence bunun sonucunda büyük değişiklikler göreceksiniz.” diye konuşmuştu.
İşte şimdi o değişiklikle yaşanıyor.
Veryansın TV yeniden yayınladı; sürecin nereye doğru gittiğini, referandumdan iki yıl önce Nihat Genç yazmış ve “Hiç kimsenin düşünmek dahi istemediği birliğin, düzenin, hukukun ve sadakatin bittiği son noktaya, seri operasyonlarla sürüklendik. ‘Anayasaya demokratik sadakat’in son günlerine yaklaşıyoruz. Ve maalesef kurtuluşu, kuruluşu, yakın tarihi, kimliği, öz geçmişi, hafızasıyla ipleri kopartmak için yola çıkanların en önünde CHP var.
CHP kendini, tarihini, kuruluşunu çoktan inkâr etti ve ‘süreç’ korosuna katıldı; Süheyl Batum’un partiden atılmasına yol açan olay Anayasa Komisyonu’nda bu ‘Anayasal yurttaşlık’ tanımını reddetmesidir.
CHP de kendi seçmeninin başına çorap örmüş, aynı yasaların geçmesine, aynı ifadelerin kullanılmasına onay vererek AKP’yle yola çıkmıştır.
Son yedi yıldır Türkiye’ye bir yığın operasyon çekildi ve CHP bu operasyonlardan payını alıp ruhunu, kimliğini, tarihini savunamaz suçlu haline getirildi. Ve ulusalcılardan temizlenerek işte bu ‘Anayasal yurttaşlığı’ benimseyen destekleyen bir Yeni CHP oluverdi.
Hızlı çekim konuşursak, dört bin silahlı adamı olan bir terörist yapının, yetmiş milyon insanın kimliğini, yurdunu, tarihini, egemenlik haklarını elinden aldığını gösteren olaylar yaşıyoruz.
Görünen o ki hepsi rüyada ve burunları havada. Anayasa’da yapılacak kimlik değişimi sonrası büyük, geniş milyonlarca kitlenin demokratik sadakatleri sona erdiğinde olup bitecekleri kimse hesap etmiyor, ateşle oynuyorlar!” demişti.
***
Son olarak Prof. Dr. Emre Kongar, “çerçeve yasa”yı kastederek “Sadece ‘Yüz yıllık Cumhuriyet birikimini’ ve Atatürk’ü değil, ‘İnsanlığın bağımsızlıkçı, eşitlikçi, özgürlükçü, barışçı, siyasal evrim çizgisini’ de reddeden… ‘Demokratik Laik ve Sosyal Hukuk Devleti’ olan ‘Cumhuriyet Rejimi’nin ve ‘Anayasa’nın da altını oyan… Emperyalizme de teröre de boyun eğen… Sorun çözmek bir yana, Hukuk Devletini de yok ederek çözülemeyecek yeni sorunlar yaratacak olan bu yasa… Kaç oyla, nerede kabul edilirse edilsin… Türkiye’nin ve Demokratik Rejimin genel ve temel yapısına ters olma niteliğinden asla kurtulamayacaktır!” dedi.
Gerçek şu ki “demokratik meşruiyet”, bir başka bahara kaldı…
Arslan Bulut
Yeniçağ Gazetesi
15.08.2026