18 Ağustos 2026 Salı
Hayatta çoğu zaman değiştirmek istediğimiz şeyleri dışarıda arıyoruz. Daha iyi bir iş, daha yüksek bir gelir, daha başarılı bir çevre ya da daha uygun koşulların bizi mutlu ve başarılı kılacağını düşünüyoruz. Oysa kalıcı gelişimin ilk adımı, insanın kendi düşüncelerini, davranışlarını ve potansiyelini fark etmesiyle başlıyor. Pozitif psikoloji yaklaşımı da insanı yalnızca sorunları ve eksiklikleri üzerinden değerlendirmek yerine güçlü yönleri, umutları, dayanıklılığı ve gelişme kapasitesiyle birlikte ele almanın önemini vurguluyor (Seligman & Csikszentmihalyi, 2000).
Kişisel gelişim denildiğinde akla çoğu zaman büyük değişimler geliyor. Oysa insan hayatındaki önemli dönüşümler çoğunlukla küçük fakat düzenli adımların sonucunda ortaya çıkıyor. Bir kitabın her gün birkaç sayfasını okumak, düzenli olarak yeni bir beceri öğrenmek veya ertesi günün hedeflerini akşamdan belirlemek tek başına büyük görünmeyebilir. Ancak belirli ve ölçülebilir hedefler, bireyin çabasını belirli bir yöne yönlendirmesine yardımcı olur. Locke ve Latham’ın hedef belirleme kuramı üzerine yürüttükleri araştırmalar, açık ve zorlayıcı hedeflerin, belirsiz biçimde “elimden gelenin en iyisini yapacağım” demekten daha yüksek performansla ilişkili olduğunu göstermektedir (Locke & Latham, 2002).
Fakat hedef koymak kadar önemli başka bir şey daha vardır: Kendimize inanmaktır. İnsan bir hedefi gerçekleştirebileceğine inanmadığında, karşılaştığı ilk güçlükte vazgeçme ihtimali artabilir. Albert Bandura’nın öz-yeterlik kuramı, kişinin belirli bir davranışı başarıyla gerçekleştirebileceğine ilişkin inancının, davranışı başlatma, harcanan çaba ve engeller karşısındaki devamlılık üzerinde önemli bir rol oynadığını ortaya koymaktadır (Bandura, 1977). Bu nedenle “Ben bunu yapamam” düşüncesini “Henüz yapamıyorum ama öğrenebilirim” düşüncesine dönüştürmek, yalnızca olumlu bir cümle kurmak değil, kişinin davranışlarını etkileyebilecek bir bakış açısı geliştirmektir.
Motivasyonu yalnızca dışarıdan gelecek ödüllere bağlamak da uzun vadede yeterli olmayabilir. Para, takdir, makam veya başarı önemli motivasyon kaynakları olabilir; ancak insanın yaptığı işi anlamlı bulması ve kendi seçimleri üzerinde söz sahibi olduğunu hissetmesi de önemlidir. Öz-Belirleme Kuramı’na göre özerklik, yeterlik ve ilişkililik gibi temel psikolojik ihtiyaçların desteklenmesi, içsel motivasyon ve iyi oluşla ilişkilidir (Ryan & Deci, 2000). Bu açıdan bakıldığında gerçek motivasyon, yalnızca “daha fazlasını elde etmek” değil, yaptığımız şeyin bizim için neden anlamlı olduğunu keşfetmekle de ilgilidir.
Bununla birlikte motivasyonun her gün aynı seviyede olmasını beklemek gerçekçi değildir. İnsan bazen enerjik, üretken ve istekli; bazen de yorgun, kararsız ve isteksiz olabilir. İşte tam bu noktada disiplin önem kazanır. Motivasyonun olmadığı günlerde de küçük bir adım atabilmek, hedefi yalnızca o anki duygularımıza bağlı olmaktan çıkarır. Başarıyı yalnızca büyük sonuçlarla ölçmek yerine süreci ve gösterilen çabayı da dikkate almak, kişinin gelişimini daha gerçekçi biçimde değerlendirmesine yardımcı olabilir. Hedeflerin performans üzerindeki etkisini inceleyen araştırmalar da hedefe bağlılık, geri bildirim ve kişinin kapasitesi gibi unsurların sürecin önemli parçaları olduğunu göstermektedir (Locke & Latham, 2002).
Kişisel gelişimin bir başka önemli boyutu ise kendimizi başkalarıyla kıyaslama alışkanlığından uzaklaşabilmektir. Özellikle sosyal medya çağında insanların hayatlarının en başarılı, en mutlu ve en gösterişli anlarını kendi hayatımızın sıradan günleriyle karşılaştırmak kolaylaşıyor. Oysa gerçek gelişim, başkasının hayatını geçmekten çok kendi dünkü halimizden daha bilinçli bir noktaya ulaşabilmektir. Pozitif psikoloji, insanın güçlü yönlerini ve yaşamını anlamlı kılan unsurları incelemeyi merkeze alarak, iyi oluşun yalnızca sorunların yokluğundan ibaret olmadığını savunmaktadır (Seligman & Csikszentmihalyi, 2000).
Belki de kişisel gelişimin en önemli sorusu “Ne kadar başarılı olacağım?” değil, “Nasıl bir insan olmak istiyorum?” sorusudur. Çünkü başarı yalnızca ulaşılan bir sonuç değil, kişinin değerleriyle kurduğu ilişkinin de bir parçasıdır. Kendimizi geliştirmek; daha çok çalışmak, daha çok kazanmak veya daha fazla sorumluluk almak kadar, kendimizi tanımayı, güçlü ve zayıf yönlerimizi kabul etmeyi ve yaşamımıza anlam katmayı da içerir. Bu nedenle gelişim yolculuğunun merkezine yalnızca performansı değil, insanın psikolojik iyi oluşunu da koymak gerekir (Seligman & Csikszentmihalyi, 2000; Ryan & Deci, 2000).
Sonuç olarak değişim, çoğu zaman büyük bir karar anıyla değil, küçük bir davranışla başlar. Bugün ertelenen bir işi tamamlamak, öğrenmek istediğimiz bir konuya on dakika ayırmak, ulaşılabilir bir hedef belirlemek veya kendimiz hakkında kullandığımız olumsuz bir cümleyi yeniden değerlendirmek bunun ilk adımı olabilir. Çünkü insanın geleceği yalnızca sahip olduğu koşullar tarafından değil, bu koşullar karşısında ne yapmayı seçtiği tarafından da şekillenir. Kendine yatırım yapmak, aslında gelecekteki kendine bugünden bir iyilik yapmaktır. Öz-yeterlik, hedef belirleme, içsel motivasyon ve psikolojik iyi oluş üzerine yapılan çalışmalar da bu gelişim yolculuğunun bilimsel açıdan önemli temellere sahip olduğunu göstermektedir (Bandura, 1977; Locke & Latham, 2002; Ryan & Deci, 2000).
Kaynakça
Bandura, A. (1977). Self-efficacy: Toward a unifying theory of behavioral change. Psychological Review, 84(2), 191–215. https://doi.org/10.1037/0033-295X.84.2.191.
Locke, E. A., & Latham, G. P. (2002). Building a practically useful theory of goal setting and task motivation: A 35-year odyssey. American Psychologist, 57(9), 705–717. https://doi.org/10.1037/0003-066X.57.9.705.
Ryan, R. M., & Deci, E. L. (2000). Self-determination theory and the facilitation of intrinsic motivation, social development, and well-being. American Psychologist, 55(1), 68–78. https://doi.org/10.1037/0003-066X.55.1.68.
Seligman, M. E. P., & Csikszentmihalyi, M. (2000). Positive psychology: An introduction. American Psychologist, 55(1), 5–14. https://doi.org/10.1037/0003-066X.55.1.5.
Z kuşağı, dijital teknolojilerin, internetin ve sosyal medyanın günlük yaşamın doğal bir parçası olduğu bir ortamda yetişen bireylerden oluşmaktadır. Bu nedenle Z kuşağı öğrencilerinin öğrenme süreçleri, önceki kuşaklardan farklı olarak dijital kaynaklara, hızlı bilgi erişimine ve etkileşimli öğrenme ortamlarına daha fazla yönelmektedir. Türkiye’de yapılan araştırmalar da Z kuşağı öğrencilerinin teknoloji kullanımının eğitim ve iletişim yaşamlarında önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Ancak teknolojiyi yoğun kullanmak, tek başına etkili öğrenme anlamına gelmemektedir. Bu nedenle Z kuşağı öğrencileri açısından etkili ders çalışma yöntemlerinin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır (Elkatmış, 2024; Dağgeçen & Katıtaş, 2025).
Etkili ders çalışma, yalnızca uzun süre masa başında oturmak anlamına gelmemektedir. Öğrencinin hedef belirlemesi, çalışma sürecini planlaması, kullandığı yöntemleri izlemesi, öğrenme düzeyini değerlendirmesi ve gerektiğinde çalışma biçimini değiştirmesi etkili öğrenmenin temel unsurlarıdır. Bu yaklaşım, eğitim bilimlerinde “öz düzenlemeli öğrenme” olarak ifade edilmektedir. Zimmerman’a (1990) göre öz düzenlemeli öğrenme, öğrencinin kendi öğrenme sürecini amaçları doğrultusunda planlaması, izlemesi ve değerlendirmesini içeren aktif bir süreçtir. Dolayısıyla Z kuşağı öğrencisinin başarılı olabilmesi için yalnızca bilgiye ulaşması değil, ulaştığı bilgiyi nasıl öğreneceğini de bilmesi gerekmektedir (Zimmerman, 1990).
Etkili ders çalışma alışkanlıklarının akademik başarı üzerinde doğrudan önemli bir etkisi bulunmaktadır. Öz düzenlemeli öğrenme üzerine gerçekleştirilen kapsamlı bir meta-analiz, bu tür öğrenme eğitimlerinin üniversite öğrencilerinin akademik performansını, öğrenme stratejilerini ve motivasyonunu geliştirdiğini göstermiştir. Araştırmada 49 çalışma ve 5.786 katılımcının sonuçları incelenmiş; öz düzenlemeli öğrenme müdahalelerinin akademik başarı ve motivasyon üzerinde olumlu etkiler oluşturduğu belirlenmiştir. Bu sonuç, ders çalışma becerisinin doğuştan gelen bir özellik değil, geliştirilebilen bir beceri olduğunu göstermesi açısından önemlidir (Theobald, 2021).
Z kuşağı açısından etkili çalışma özellikle dikkat ve zaman yönetimi bakımından önemlidir. Günümüzde öğrenciler ders çalışırken sosyal medya, kısa videolar, mesajlaşma uygulamaları ve diğer dijital uyaranlarla aynı anda karşılaşabilmektedir. Türkiye’de Z kuşağı öğrencileri üzerine yapılan bir araştırmada sosyal medya kullanımının günlük yaşamın önemli bir parçası olduğu ve öğrencilerin YouTube, WhatsApp, TikTok ve Instagram gibi platformları yoğun biçimde kullandıkları görülmüştür (Elkatmış, 2024). Bu nedenle etkili çalışma, dijital teknolojiden tamamen uzaklaşmak yerine teknolojiyi amaçlı ve kontrollü kullanmayı, dikkat dağıtıcı unsurları sınırlandırmayı ve çalışma süresini bilinçli biçimde düzenlemeyi gerektirmektedir.
Etkili ders çalışma aynı zamanda öğrencinin motivasyonunu güçlendirmektedir. Bir öğrencinin neyi, neden ve hangi hedef doğrultusunda çalıştığını bilmesi, çalışma sürecine daha fazla anlam yüklemesine yardımcı olabilir. Öz düzenlemeli öğrenme eğitimlerini inceleyen meta-analizler, bu uygulamaların öğrencilerin motivasyonu ve özellikle öz yeterlik algısı üzerinde olumlu etkiler oluşturduğunu ortaya koymuştur (Theobald, 2021). Bu nedenle Z kuşağı öğrencilerinin yalnızca sınavdan yüksek not almak amacıyla değil, gelecekte ulaşmak istedikleri akademik ve mesleki hedeflerle bağlantı kurarak çalışmaları önemlidir.
Ders çalışma alışkanlıklarının kişisel gelişim açısından da önemli bir işlevi vardır. Düzenli çalışma; sorumluluk alma, zaman yönetimi, sabır, hedef belirleme, öz disiplin ve problem çözme gibi becerilerin gelişmesine katkı sağlayabilir. Öz düzenlemeli öğrenme yaklaşımında öğrencinin kendi davranışlarını izlemesi, hedeflerine ulaşmak için strateji geliştirmesi ve sonuçlarını değerlendirmesi beklenmektedir. Bu beceriler yalnızca okul başarısında değil, bireyin yaşam boyu öğrenme sürecinde de kullanılabilecek becerilerdir (Zimmerman, 1990; Jansen et al., 2019).
Kişisel gelişim, Z kuşağı için geleceğe hazırlık bakımından da önem taşımaktadır. Türkiye’de Z kuşağı üniversite öğrencileriyle yapılan araştırmalar, öğrencilerin gelecek, eğitim, iş bulma ve kendilerini geliştirme konularında çeşitli kaygılar yaşayabildiğini göstermektedir. Bu durum, öğrencilerin yalnızca akademik bilgi edinmelerinin yeterli olmadığını; aynı zamanda hedef belirleme, kendini tanıma, iletişim kurma, problem çözme ve değişen koşullara uyum sağlama gibi kişisel becerileri de geliştirmeleri gerektiğini göstermektedir (Dikeç et al., 2023).
Z kuşağının teknolojiyle yakın ilişkisi, etkili ders çalışma açısından hem avantaj hem de risk oluşturabilmektedir. Dijital kaynaklar bilgiye hızlı ulaşmayı, farklı öğrenme materyallerinden yararlanmayı ve öğrenmeyi kişiselleştirmeyi kolaylaştırabilir. Örneğin güncel araştırmalar; Z kuşağı öğrencilerinin aktif, etkileşimli, işbirlikli ve teknoloji destekli öğrenme yöntemlerine yönelik ilgisini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte teknolojinin kontrolsüz kullanımı öğrencinin dikkatini dağıtabileceğinden teknolojik araçların öğrenme amacı doğrultusunda bilinçli kullanılması gerekmektedir (Sánchez-Altamirano & Rodríguez-Rodríguez, 2025).
Sonuç olarak Z kuşağı için etkili ders çalışma, yalnızca akademik başarı elde etmek amacıyla gerekli değildir. Düzenli ve bilinçli çalışma alışkanlıkları; öz disiplin, zaman yönetimi, sorumluluk, öz güven, hedef belirleme ve problem çözme gibi kişisel gelişim alanlarını da desteklemektedir. Araştırmalar, öz düzenlemeli öğrenme becerilerinin akademik başarı ve motivasyonla ilişkili olduğunu ve bu becerilerin eğitim yoluyla geliştirilebildiğini göstermektedir. Bu nedenle Z kuşağı öğrencilerinin teknolojiyle olan güçlü ilişkilerini avantaja dönüştürmeleri, etkili çalışma yöntemlerini öğrenmeleri ve akademik hedeflerini kişisel gelişim hedefleriyle birlikte değerlendirmeleri önemlidir (Jansen et al., 2019; Theobald, 2021).
Kaynakça
Dağgeçen, Ö., & Katıtaş, S. (2025). Eğitimde Z kuşağına yönelik yeni nesil öğretmenlik uygulamaları. Batı Anadolu Eğitim Bilimleri Dergisi, 16(2), 2610–2637. https://doi.org/10.51460/baebd.1680346
Dikeç, G., Öztürk, S., Taşbaşı, N., Figenergül, D., & Güler, B. B. (2023). The perceptions of Generation Z university students about their futures: A qualitative study. Sci, 5(4), 45. https://doi.org/10.3390/sci5040045
Elkatmış, M. (2024). Examination of social media usage habits of Generation Z. Frontiers in Education.
Jansen, R. S., van Leeuwen, A., Janssen, J., Jak, S., & Kester, L. (2019). Self-regulated learning partially mediates the effect of self-regulated learning interventions on achievement in higher education: A meta-analysis. Educational Research Review, 28, 100292. https://doi.org/10.1016/j.edurev.2019.100292
Sánchez-Altamirano, F. R., & Rodríguez-Rodríguez, E. M. (2025). Learning preferences in Generation Z college students. Revista Electrónica Educare.
Theobald, M. (2021). Self-regulated learning training programs enhance university students’ academic performance, self-regulated learning strategies, and motivation: A meta-analysis. Contemporary Educational Psychology, 66, 101976. https://doi.org/10.1016/j.cedpsych.2021.101976
Zimmerman, B. J. (1990). Self-regulated learning and academic achievement: An overview. Educational Psychologist, 25(1), 3–17. https://doi.org/10.1207/s15326985ep2501_2
İşyerinde Dijitalleşmeye Uyum Sağlama
Dijitalleşme, günümüz iş dünyasında rekabet avantajı elde etmenin temel unsurlarından biri hâline gelmiştir. Yapay zekâ, bulut bilişim, büyük veri, nesnelerin interneti ve otomasyon teknolojilerinin yaygınlaşması, işletmelerin çalışma biçimlerini önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu değişim yalnızca teknolojik araçların kullanımını değil, aynı zamanda çalışanların bilgi, beceri ve çalışma alışkanlıklarını da dönüştürmektedir. Bu nedenle işyerinde dijitalleşmeye uyum sağlamak, hem bireyler hem de kurumlar için stratejik bir gereklilik olarak değerlendirilmektedir (Schwab, 2016).
Dijital dönüşüme uyum sağlamanın ilk adımı, çalışanların dijital okuryazarlık becerilerini geliştirmektir. Dijital okuryazarlık; bilgisayar, mobil cihazlar, çevrim içi platformlar ve dijital iletişim araçlarını etkili ve güvenli biçimde kullanabilme yetkinliğini ifade eder. Kurumların çalışanlarına düzenli eğitimler sunması ve sürekli öğrenme kültürünü desteklemesi, dijital dönüşümün başarısını artırmaktadır (OECD, 2021).
İşyerinde dijitalleşmeye uyumun bir diğer önemli boyutu ise değişime açık bir kurum kültürünün oluşturulmasıdır. Çalışanların yeni teknolojilere karşı direnç göstermesi yerine bu teknolojileri iş süreçlerini kolaylaştıran araçlar olarak görmeleri sağlanmalıdır. Bu süreçte yöneticilerin açık iletişim kurması, çalışanların görüşlerini dikkate alması ve değişim sürecine katılımı teşvik etmesi önem taşımaktadır (Kotter, 1996).
Ayrıca dijital araçların etkin kullanımı iş verimliliğini artırmaktadır. Bulut tabanlı dosya paylaşım sistemleri, çevrim içi toplantı uygulamaları, proje yönetim yazılımları ve yapay zekâ destekli uygulamalar ekipler arasındaki iş birliğini güçlendirmekte, zaman ve maliyet tasarrufu sağlamaktadır. Ancak bu teknolojilerin kullanımı sırasında bilgi güvenliği ve kişisel verilerin korunması konularına da gerekli özen gösterilmelidir (World Economic Forum, 2023).
Dijitalleşmeye uyum sağlayan çalışanlar, değişen iş dünyasında daha üretken, yenilikçi ve rekabetçi hâle gelmektedir. Kurumlar açısından ise dijital dönüşüm; müşteri memnuniyetinin artmasına, operasyonel süreçlerin hızlanmasına ve sürdürülebilir büyümeye katkı sağlamaktadır. Bu nedenle dijitalleşme yalnızca teknolojik bir yatırım değil, aynı zamanda insan kaynağına yapılan uzun vadeli bir yatırım olarak görülmelidir.
Sonuç
İşyerinde dijitalleşmeye uyum sağlamak, günümüz çalışma yaşamının vazgeçilmez gerekliliklerinden biridir. Bu uyum; sürekli öğrenme, dijital becerilerin geliştirilmesi, değişime açık bir kurum kültürü oluşturulması ve teknolojinin bilinçli kullanımıyla mümkün olmaktadır. Dijital dönüşümü doğru yöneten kurumlar ve çalışanlar, geleceğin iş dünyasında daha başarılı ve sürdürülebilir bir konuma ulaşacaktır.
Kaynakça
Kotter, J. P. (1996). Leading Change. Boston: Harvard Business School Press.
OECD. (2021). The Digital Transformation of SMEs. Paris: OECD Publishing.
Schwab, K. (2016). The Fourth Industrial Revolution. Geneva: World Economic Forum.
World Economic Forum. (2023). The Future of Jobs Report 2023. Geneva: World Economic Forum.
İnsan, sosyal bir varlık olarak yaşamını diğer bireylerle kurduğu ilişkiler sayesinde sürdürür. Arkadaşlarla sohbet etmek, yalnızca günlük iletişim kurmanın bir yolu değil, aynı zamanda bireyin duygusal ihtiyaçlarını karşılayan önemli bir sosyal destek mekanizmasıdır. Yapılan araştırmalar, güçlü sosyal ilişkilerin ruh sağlığını koruduğunu ve yaşam doyumunu artırdığını göstermektedir (Cohen & Wills, 1985).
Arkadaşlarla yapılan samimi sohbetler, bireyin stresini azaltmasına ve duygularını ifade etmesine yardımcı olur. Duyguların paylaşılması, kişinin yaşadığı sorunları farklı bakış açılarıyla değerlendirmesini sağlayarak psikolojik yükünü hafifletebilir. Sosyal destek gören bireylerin kaygı ve depresyon belirtilerini daha az yaşadığı birçok araştırmada ortaya konmuştur (Thoits, 2011).
Sohbet etmek, bireyin kendini değerli ve ait hissetmesini de destekler. Özellikle zor zamanlarda arkadaşlardan alınan moral ve anlayış, kişinin psikolojik dayanıklılığını artırabilir. Güvene dayalı arkadaşlık ilişkileri, yalnızlık hissini azaltırken öz güvenin gelişmesine de katkı sağlar (Holt-Lunstad, Smith, & Layton, 2010).
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte yüz yüze iletişimin yerini zaman zaman dijital iletişim alsa da, kaliteli sosyal etkileşimlerin ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkisi devam etmektedir. Düzenli ve anlamlı sohbetler, bireyin kendini ifade etmesine olanak tanırken sosyal bağlarını güçlendirir ve yaşam kalitesini artırır (World Health Organization, 2022).
Sonuç olarak arkadaşlarla sohbet etmek, ruh sağlığını destekleyen en önemli sosyal etkinliklerden biridir. Duyguların paylaşılması, stresin azaltılması, yalnızlık hissinin önlenmesi ve sosyal desteğin güçlenmesi açısından arkadaşlık ilişkileri büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle bireylerin sağlıklı sosyal ilişkiler kurmaya ve bu ilişkileri sürdürmeye özen göstermeleri, psikolojik iyilik hâllerinin korunmasına önemli katkı sağlayacaktır (Cohen & Wills, 1985).
Kaynakça
Cohen, S., & Wills, T. A. (1985). Stress, social support, and the buffering hypothesis. Psychological Bulletin, 98(2), 310–357. https://doi.org/10.1037/0033-2909.98.2.310
Holt-Lunstad, J., Smith, T. B., & Layton, J. B. (2010). Social relationships and mortality risk: A meta-analytic review. PLoS Medicine, 7(7), e1000316. https://doi.org/10.1371/journal.pmed.1000316
Thoits, P. A. (2011). Mechanisms linking social ties and support to physical and mental health. Journal of Health and Social Behavior, 52(2), 145–161. https://doi.org/10.1177/0022146510395592
World Health Organization. (2022). World mental health report: Transforming mental health for all. World Health Organization.
Başarı, çoğu zaman yalnızca yetenekle açıklanamayacak kadar karmaşık bir süreçtir. Bir hedefe ulaşabilmek için bireyin karşılaştığı zorluklara rağmen çaba göstermeye devam etmesi, başarının en önemli belirleyicilerinden biridir. Bu nedenle azim, bireyin uzun vadeli hedeflerine ulaşmasını sağlayan temel psikolojik özelliklerden biri olarak kabul edilmektedir (Duckworth, Peterson, Matthews, & Kelly, 2007).
Azim, başarısızlıklar karşısında vazgeçmemeyi ve sürekli gelişim göstermeyi ifade eder. Araştırmalar, bireylerin yeteneklerini değiştirilebilir olarak gördüklerinde daha fazla çaba harcadıklarını ve başarısızlıkları öğrenme fırsatı olarak değerlendirdiklerini ortaya koymaktadır. Bu bakış açısı, uzun vadeli başarıyı destekleyen önemli bir etkendir (Dweck, 2006).
Başarmak, yalnızca bireysel çabanın değil, aynı zamanda düzenli çalışma alışkanlıklarının da bir sonucudur. Küçük ama sürekli ilerlemeler zaman içerisinde büyük başarıların temelini oluşturur. Öz disiplin ve planlı çalışma, motivasyonun geçici olduğu dönemlerde bile bireyin hedeflerine bağlı kalmasına yardımcı olur (Clear, 2018).
Azimli bireyler, karşılaştıkları engelleri kişisel gelişim sürecinin doğal bir parçası olarak görmektedir. Psikolojik dayanıklılık üzerine yapılan çalışmalar, zorluklarla mücadele eden bireylerin problem çözme becerilerinin ve öz güvenlerinin zamanla geliştiğini göstermektedir. Bu nedenle başarısızlık, başarının karşıtı değil; çoğu zaman ona giden yolun önemli bir basamağıdır (Masten, 2001).
Sonuç olarak başarmak, doğuştan gelen üstün yeteneklerden çok, kararlılık, disiplin ve azimle ilişkilidir. Hedeflerine ulaşan bireyler, karşılaştıkları engeller karşısında vazgeçmek yerine çözüm üretmeyi tercih ederler. Bu nedenle azim, bireyin hem akademik hem de mesleki yaşamında sürdürülebilir başarının en önemli unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir (Duckworth, 2016).
Kaynakça
Clear, J. (2018). Atomic Habits: An Easy & Proven Way to Build Good Habits & Break Bad Ones. Avery.
Duckworth, A. (2016). Grit: The Power of Passion and Perseverance. Scribner.
Duckworth, A. L., Peterson, C., Matthews, M. D., & Kelly, D. R. (2007). Grit: Perseverance and passion for long-term goals. Journal of Personality and Social Psychology, 92(6), 1087–1101. https://doi.org/10.1037/0022-3514.92.6.1087
Dweck, C. S. (2006). Mindset: The New Psychology of Success. Random House.
Masten, A. S. (2001). Ordinary magic: Resilience processes in development. American Psychologist, 56(3), 227–238. https://doi.org/10.1037/0003-066X.56.3.227