01 Mayıs 2026 Cuma
Türkiye Geri Dönüşümcüler Konfederasyonu Genel Sekreteri Oğuz Kurum, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü kutladı. Kurum, “Bugün birlik olursak güçleneceğimizi, aynı hedefte buluşursak büyüyeceğimizi, dayanışmayı korursak geleceği inşa edeceğimizi büyük bir kararlılıkla hatırlıyoruz” dedi.
Türkiye Geri Dönüşümcüler Konfederasyonu Genel Sekreteri Oğuz Kurum, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü dolayısıyla yayımladığı mesajında, aynı hedefe yürüyen tüm kesimlerle omuz omuza olduklarını belirtti. Kurum, mesajında şunları kaydetti:
“Geri dönüşüm tesislerinde ter döken işçilerimizden, sektörün sürdürülebilirliği için yatırım yapan iş insanlarına; sahada, masada, atölyede, fabrikada üreten tüm paydaşlarımızla birlikte, Türkiye’nin çevresine, ekonomisine ve geleceğine katkı sunuyoruz.
Bu ülkede her başarı; işçinin emeğiyle, iş insanının vizyonuyla, esnafın gayretiyle ve toplumun ortak iradesiyle yükselir. Birimizin çabası diğerimizin emeğiyle anlam kazanır. İşte bu yüzden 1 Mayıs, sadece emekçinin değil; emeğe değer veren tüm iş insanlarının, tüm üreticilerin, tüm girişimcilerin de günüdür.
Bugün birlik olursak güçleneceğimizi, aynı hedefte buluşursak büyüyeceğimizi, dayanışmayı korursak geleceği inşa edeceğimizi büyük bir kararlılıkla hatırlıyoruz
Geri dönüşüm sektöründe çalışan tüm emekçilerin, yatırım yapan tüm iş insanlarının ve alın teriyle Türkiye’yi daha yaşanabilir bir geleceğe taşıyan herkesin 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı en içten duygularımla kutluyorum.” Haber Merkezi
Öğretmen Akademileri etkinlikleri kapsamında, Edirne’nin ruhunu satırlarına taşıyan öykü yazarı Sedat Sayın, Meriç Öğretmenevinde edebiyatseverlerle buluştu. Yazarlık serüvenini ve kentin hikayelerindeki izlerini paylaşan yazar, dinleyicilere keyifli bir akşam yaşattı.
Öğretmen Akademileri kapsamında öykü yazarı Sedat Sayın, Meriç Öğretmenevinde düzenlenen etkinliğe konuk oldu. Sayın, “Öykülerimde Edirne” başlığı altında Tunca’nın Bulanık Rüyasında’ hikayesinde Eşik adlı öyküde geçen Komiser lakaplı Salih Menekşe’ye ve Vayvay’dan Cemal Süreya Mimar Sinan ve Kokoreççi adlı öyküye kadar birçok öykünün içeriği ve yazılma hikayesini anlattı.
Söyleşide sadece karakterler değil, öykü sanatının teknik detayları da masaya yatırıldı. Yazma süreci ve öykü yazmanın zorluklarına değinen öykü yazarı Sayın, Milli Eğitim Şube Müdürü Halil Karadaş’ın katılım belgesini sunmasının ardından öykü kitaplarını okurlara imzaladı. Moderatörlüğünü Marifet’in Marifeti roman yazarı Tuba Yavuz’un yönettiği söyleşi, okurların da sorularıyla keyifli bir atmosfere dönüştü. Haber Tunç Eryonar
İşte Sedat Sayın’ın kaleme aldığı öykü…
CEMAL SÜREYA, MİMAR SİNAN VE KOKOREÇÇİ
Ağır adımlarla caddeyi gezerek hayattan habersiz yürüyordum kaldırım taşlarının simetrisine baka baka… Dışardan gelen seslerin teğet geçtiği ve içime eğildiğim demlerdi. İçteki saatin akışı adeta dış zamanı silip geçiyordu. İçe kapanış… Bu aslında her günkü gibi sıradan bir gündü. Hava günlük güneşlik. İçimde gittikçe ağırlaşan hayat koşullarının ağırlığı… “Biraz gülecek olsan vay sen misin gülen/ hemen yetişir hüzün” dizeleri her an hayat içinde bir atardamarı gibi gittikçe basıncını artırıyordu. Hayatın özünü anlatan bu dizeler bu kadar mı hayatla sarmaş dolaş olurdu? Ardından “Yine zevrakıderunum kırılıp kenâre düştü/ Dayanır mı şişedir bu rehisengsâre düştü” dizeleri zihnimin oyuklarında bir dalga gibi içimin sahillerine vurup vurup oradan çerçöpleri taşıyordu derinlerime…
Ateş yalımı yüzümü ısıtırken önümde bir kalabalığın gürültüleri arttıkça artıyordu. İçimin derinliklerinden dıştaki sesle birden irkildim. Altın sarısı bir kıyafet içindeki adam, Mimar Sinan heykeli olmuş adam, “Bak saygısızlık yapma, heykelimi bozma!” dedi, karşısındaki yetmiş yaşlarında, dişleri çürük, ağzında küfürlerle üzerine yürüdüğü yaşlı adama. N’ oluyor yahu dedim, kendi kendime. Büyük bir kalabalık sarmıştı Saraçlar Caddesi’nde onları. Küçük bir kız çocuğu annesinin elini sımsıkı tutup ağlayarak oradan bir an evvel uzaklaşmak istiyordu. Rüzgâr esiyordu. Kelimeler, sesler rüzgârın içinde yitip gidiyordu. Çocuğun “Anneeeee!” sesinin ardından “Kötü adammmm” sözleri kalabalığın ortasında kaybolup gidiyordu.
“Heykelimi bozma!” Bunu ilk kez duyuyordum. Mimar Sinan olmuş adam elini yukarı kaldırıp adeta taş kesilmişti. Yüzünü sarı yaldızla boyamıştı. Kıyafeti de yüzünün rengiyle uyumlu altın sarısı… Yaptığı işten o kadar gönençli bir havası vardı ki gelip geçenler ona baktıkça adeta kurumlanıyor ve işinin derinliğine daha bir şevkle yürüyordu. Bir süre baktım, izledim. Önünde de bir döviz yazıyordu. Kendi el yazısıdır mutlaka: “Bütün mimarlar yüksek, mühendislerde / Birsen kaldın alçak mimar ey Sinan Usta.” Altında Cemal Süreya yazıyor.
Bu dizeleri daha önce okumuş ve yeni modernleşmenin ince mizahını ne güzel de yapmış demiştim derslerimde. İroninin en güzel örneği… Şimdi karşımda kitaptan ve her gün anıt eserlerini gördüğüm iki büyük insanbir canlı abide gibi önüme dikilmişti bu heykel olmuş kişinin zatında. Kalabalık gittikçe artarken bu yaşlı kokoreççi, adamın üzerine yürüyüp küfürler etmeye devamediyordu. Cemal Süreya’ nın dizelerini gösterip etraftaki insanları kışkırtmaya çalışıyordu. Yediği kokoreçlerden olsa gerek ensesi yağlı, yüzü tombuldu, epey iri kıyım bir adamdı. Mimar Sinan heykeli olmuş adam da kırk yaşlarında ince, uzun boyluydu. Kibar, estetik bir edası vardı. Yahu dedim kendi kendime ne istedin adamdan şimdi, sanatını icra ediyor, insanların bazı değerlere dikkatlerini celbediyor. Belki de bizim derslerde es geçtiğimiz bazı değerleri halkın önüne getirip bir farklılık oluşturuyor. İşin garip yanı kimse de kokoreççi hırçın amcaya bir şey demiyor, herkes film izler gibi bakıyordu. Adamın taarruzlarına dayanamayıp heykelini bozuyor. Bozuyor ama adeta yıkılıyor bu mecburi kararıyla. O kadar yoğunlaştığı dünyasının büyüsünü bozmak zorunda kalıyor. Adeta bir başka dünyadan bizim dünyamıza düşmüş bir kazazede gibi oluyor. Bu, hayatın en mutlu ânını berbat eden bir haber gibi bir şeydi. Uçan kuşun kanadının kırılması gibi… Adam, hırçın bir köpek gibi saldırıyor. Niye saldırıyordu ki? Koskoca caddede bir bu sanat icra eden adama niye takmıştı? Ne vardı o dizelerde? Adam etrafına ağzından salyalar savura savura “Alçak diyor Mimar Sinan’ a” demesin mi? Gülsem mi ağlasam mı? Yaşı yetmişi geçmiş bu adam Mimar Sinan’ ı savunuyor. Savunduğunu zannederken nasıl büyük bir sanatçı duyarlığını zedelediğini bilemiyor. Onu hayata bağlayan yaşam sevinç kaynaklarını nasıl ateş yalımı sözleri ve tavırlarıyla söndürmeye çalıştığının farkında bile değil. Kim bilir sanatçı bu adam saatlerce o sarı yaldızlı kıyafetle aynanın karşısına geçip: “Bugün Mimar Sinan heykeli olacağım. Saraçlar Caddesi’nin en yoğun yerinde Ali Paşa orta kapısının önünde taş kesilip minik gözlerin bana hayranlıkla bakışlarını izleyeceğim. Ellerimi yukarı kaldırıp öylece dikkatlerini çekeceğim. Yaşadıkları şehrin mimari dokusunda Koca Sinan Usta’nın ne kadar kıymetli olduğunu onlara hatırlatacağım. Belki de miniklerin Mimari alanda minicik kalplerinde bir heyecan oluşturacağım. Onların arasından yeni mimarlar yetişecek.” demiştir. Gece uykusu bölünüp kıyafetini tekrar tekrar askıda kontrol etmiştir. “Şurası kırışık kalmış ütülemeden gitmemeliyim. Mükemmel bir sanatsal şölen yapmalıyım. Koskoca Sinan kimliğini taşımak kolay mı?” demiştir.
Kırılan şeyler var ömrümüzde. Hevesimizin yıkıldığı… Bazen kendimi yavrusunu doğurduktan sonra hemen yutan Duman isimli kedimiz gözümün önüne geliyor. Kedimi yavrusunu yiyen kedinin yavrusu gibi hissettiğim oldu son yıllarda… Tam hayata gözlerini açmışken birden hayatla bağın kopması nasıl acı bir şey…
Şimdi tam da bu adamın yaşadığı böyle bir şey… Nerden aklıma geldi bu… Bu öykünün burasına giriverdi gecenin yarısında cırcır böceklerinin öttüğü, rüzgârın sert sert estiği bu zaman diliminde. Hevesle yapılan büyük şeyler nasıl da küçük hesaplarla harcanabiliyor liyakatsiz adamların elinde… İdealizm denilen şey nasıl da çabuk öldürülüveriyor… Bilinç akışı işte…
Bunları burada anlatarak öykünün akışını başka bir yana döndürmenin ne âlemi var öykücü! Bu anlatacakların bir başka öykünün konusu. Derinlikli bir yalnızlık öyküsü olacak zülfüyâre dokunacak imgeler biriktirdin acılı hayatın patikalarında… Tıpkı bu sanatçının kırıldığı gibi kırıldın kalbinin en saf yerinden.
Sadede gelelim. Ne diyordum? Mimar Sinan heykeli olmuş adamın yalnızlığı, çırpınışı, kimsenin kendisine yardım etmeyişi… Gök orada yalnızdı. Tıpkı bu adamın yalnızlığı gibi. Adam feveran ediyordu sanatçı edasıyla… “Cemal Süreya artık ders kitaplarına bile girdi. Kimse onu artık susturamaz!” “Ya sanatçı kardeşim girse ne olur girmese ne olur. O zaten Türk edebiyatına damgasını vurmuş. Adamın derdi o değil ki. Hem zaten öyle kolay anlaşılacak bir şair de değil. Bir öğrencinin hayal gücünde bir şairin peşinden gitmesini sağlayan kaç edebiyat öğretmeni var? Anlatmaya çalışıyor kokoreççi adama bakarak ve etrafından yardım dileyerek. “İroni yapmış şair. İmgesel bir dil kullanmış!” Kokoreççi şişman göbeğini sıvazlayarak çürük dişlerinin arasından gür ve gümrah küfürler savurmaya devam ediyor. Hınç makinesi… Adama doğru yönelip bir tokat atıyor, ardından bir yumruk vuruyor. Zaten heykeli bozulan adam sırt üstü yere uzanıveriyor. Giydiği uzun kıyafeti yerlerde kirleniyor. Herkes film izler gibi izliyor sadece küçük bir kızcağız avazı çıktığı kadar çığlık atıyor. Bu çığlık bütün kulakları pas içinde, gözleri kör insanların duyarlıklarını yerinden depreştiriyor. Saraçlar Caddesi’ nde anlık zaman duruyor. Zaman zaman postane önüne serinlikler indiren yosma güvercinler havalanıyor. Telekleri süzülüyor. Çocuk teleklere önce sonra da Ali Paşa çatılarına yükselen güvercinlere dikkat kesildi. Oradan geçen kalabalık arttıkça arttı. Minik kızın gözlerinden süzülen damlalar arttıkça sanki ortalık sakinleşiyordu. Yaşları sanki bu dünyanın bütün kirlerini arıtıyordu taşlaşmış kalplerden… Sarı saçlı, lacivert gözlü mini mini bu kız çocuğu gözlerini zaman zaman yere dikip iyice kalabalıklaşan ayaklara bakıyordu. Adeta insanların ayak yönlerini takip edip bu acıya seyirci kalmalarına içerliyordu bir eliyle diğer elini tutar ve çimdiklerken. Bembeyaz teninde tırnak izleri yaralı kalbinin yansımasıydı âdeta. Adamın yanına yaklaşıp elinden tutup kaldırdım. Cüssemin iriliğinden olsa gerek kokoreççi işkembe geri çekilip kalabalığın arkasında kalıyor. Adama diyorum ki:
“Sen bu adama ne Cemal Süreya’yı ne ironiyi ne de İkinci Yeni şiirini anlatabilirsin ki. Biz aklı başında öğrencilere anlatmaya zorlanırken sen nasıl anlatacaksın?” O kadar kızgın ve kırgındı ki dediklerimi duydu mu ondan bile emin değildim. Büyülü dünyasının sert bir elle bozulmasının derin kırıklığını yaşıyordu. Bu arada biri, “Polis çağırdım.” dedi. Kokoreççi panikledi. Gözlerini sağa sola devirdi. Şu ana kadar bir adım geri atmayan adam kalabalığın arasından kendine kaçmak için yol aramaya başladı. İki polis gelip kokoreççiyi kıskıvrak yakaladı. Mimar Sinan heykeli olan adam biraz rahatladı. Kendinden emin bir biçimde polis arabasının yanına doğru yürüdü. Başka başka araçlara ikisini de bindirip zamanın karanlığında karakola doğru yol aldılar. Çocuk sustu. Güvercinler yok oldu. Kalabalık dağıldı. … Şimdi tam da olayın olduğu yerde bir bankta oturmuş Mimar Sinan heykeli düşünceli gözlerle gelip geçenlere bakıyor… Sedat Sayın






AK Parti İl Başkanı Belgin İba, Edirne merkez ve ilçelerdeki hastanelerde görev yapmak üzere toplam 16 hekim ataması yapıldığını açıkladı. İba, “Sağlık alanında daha güçlü bir Edirne için çalışmaya devam ediyoruz” dedi.
AK Parti İl Başkanı Belgin İba, yaptığı açıklamada Sağlık Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen 128. Dönem Devlet Hizmeti Yükümlülüğü ve Mazeret Kurası kapsamında Edirne’ye 9 Uzman Hekim ile 7 Pratisyen Hekim ataması yapıldığını bildirdi. İba, ataması yapılan hekimlerin kamu hastaneleri, İl Ambulans Servisi ve Acil Sağlık Hizmetleri İstasyonları, Merkez Toplum Sağlığı Merkezi ve Trakya Üniversitesi Hastanesinde görev yapacağını belirtti.
Yeni kadroların hayırlı olması temennisinde bulunan İba, “Edirne’mize tahsis edilen bu yeni kadroların hayırlı olmasını temenni ediyor; sağlık alanındaki ihtiyaçlarımızın karşılanmasına büyük katkı sağlayacağına inanıyorum.
Destekleri için başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Sağlık Bakanımız Sayın Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’na ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Sağlık alanında daha güçlü bir Edirne için çalışmaya devam ediyoruz” dedi. Haber Merkezi
Edirne’de baharın gelişiyle birlikte sarıya bürünen kanola tarlaları, bu kez gökyüzünden kaydedilen görüntülerle dikkat çekti. Edirneli paramotor pilotu Tolga Eryonar, merkeze bağlı Demirhanlı Köyü çevresinde yer alan kanola ekili arazileri havadan görüntüledi.
Pilot Eryonar’ın paramotoruyla gerçekleştirdiği uçuş sırasında çektiği görüntülerde, baharın en canlı renklerinden biri olan sarının doğayla buluştuğu eşsiz manzaralar ortaya çıktı. Geniş tarım arazilerinin adeta sarı bir örtüyle kaplandığı görüntüler, izleyenlere görsel bir şölen sundu.
Özellikle son yıllarda bölgede yaygınlaşan kanola üretimi, Edirne tarımında önemli bir yer tutuyor. Hem ekonomik değeri hem de doğaya kattığı renklerle dikkat çeken kanola tarlaları, havadan bakıldığında adeta tabloyu andırıyor.
Tolga Eryonar, yaptığı çekimlerle hem bölgenin doğal güzelliklerini tanıtmayı hem de tarımsal üretime dikkat çekmeyi amaçladığını belirtti. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler kısa sürede büyük ilgi görürken, izleyenlerden de beğeni topladı.
Edirne’nin Demirhanlı köyünde kaydedilen bu etkileyici görüntüler, doğa ve tarımın uyumunu bir kez daha gözler önüne serdi. Haber Bahar Oduncu
Edirne Gazeteciler Derneği Başkanı Gökhan Tuzladan, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü dolayısıyla yayımladığı mesajda, emeğin toplumun her alanında en temel değer olduğunu vurguladı. Tuzladan, alın teriyle üretim yapan tüm işçilerin yanı sıra, kamuoyunu bilgilendirmek için zor şartlar altında görev yapan gazetecilerin de büyük bir emek mücadelesi verdiğine dikkat çekti.
Edirne Gazeteciler Derneği Başkanı Gökhan Tuzladan, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü dolayısıyla yayımladığı mesajında şunları kaydetti:
“1 Mayıs; emeğin, dayanışmanın ve hak arayışının en güçlü simgesidir. Bu anlamlı günde yalnızca sanayide, üretimde çalışan emekçilerimizi değil; aynı zamanda gece gündüz demeden, çoğu zaman zorlu koşullar altında görev yapan basın emekçilerimizi de unutmamak gerekir. Gazetecilik; fedakârlık, özveri ve büyük bir sorumluluk gerektiren onurlu bir meslektir” ifadelerine yer verdi.
Basın çalışanlarının toplumun doğru ve tarafsız bilgiye ulaşmasında kritik bir rol üstlendiğini belirten Tuzladan, gazetecilerin emeklerinin daha iyi şartlarda karşılık bulmasının önemine değindi.
Tuzladan mesajında, “Emeğin karşılığını aldığı, basın özgürlüğünün güçlendiği ve tüm emekçilerin hak ettiği yaşam koşullarına kavuştuğu bir gelecek en büyük temennimizdir.”
Tuzladan, başta gazeteci emekçiler olmak üzere tüm işçi ve emekçilerin 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü kutlayarak, dayanışmanın ve emeğin kazandığı yarınlar diledi. Haber Merkezi