26 Ocak 2026 Pazartesi
PROF.DR.MEHMET KAPLAN’A VEFA KONFERANSLARI
KUYU
CUMHURİYET IŞIĞI İHTİYACI
Kendinizi gerçekten sevmeyi biliyor musunuz?
Bulgaristan ile Türkiye arasına yeni kapı!
UNESCO DÜNYA MİRASI BİR KENTTE KENTLİ OLABİLMEK: EDİRNE -1
Recep Çınar
Sanat; “Belli bir uygarlığın anlayış ve beğeni ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım; zanaat” şeklinde tarif edilir.
Bir başka tarifte ise; “Bir şey yapmada gösterilen ustalık” şeklinde.
Estetik ; BuTerimi 1750 yılında ilk ortaya atan Alman düşünür ‘Alexander Gottlieb Baumgarten‘in’ tanımladığı şekliyle estetik, duyusal bilginin bilimidir; konusu da duyusal yetkinliktir. Gerçekleştirmek istediği, güzel üstünde düşünme sanatıdır. Estetik kavramı güzel olanı aramak duyumsamak şeklinde açıklanır.
Mimarlık veya Mimari ise; “Binaları ve diğer fiziki yapıları tasarlama ve kurma sanatı ve bilimi” olarak tarif edilir. Bu üçü bir arada gereği gibi uygulanırsa örnek şehir oluşur!
Bugün toplum olarak yukarıda ele aldığım üç konuda dünya ortalamasının maalesef çok gerisinde kaldık! Hâlbuki bizim bin yıllık medeniyetimizde bu üç konu zirve yapmış ve biz bugün onlardan kalan bir kısmı ile övünüyoruz! Edirne’mizde nereye baksanız bunu çok rahat görürsünüz, bunca tarumara rağmen! Ne yazık ki bugün yüzyıllarca önce ecdadımızın yapmış olduklarını gereği gibi korumaktan bile aciz kaldık, iki yıl öncesine kadar! Son iki yılda bir “şeyler” değil, “çok şeyler” oldu ve olmaya da devam ediyor, Sayın Valimiz sayesinde.
Sanat, estetik ve mimaride ecdadımıza ayak uyduramayınca da ortaya “ucubeler” çıkıyor! Peki, zaman zaman kullanılan bu kelime ne anlam ifade ediyor? “Acayip, çok şaşılacak derecede çirkin olan şey”!
Bir zamanlar şehirler Sultanı ünvanı ile anılan Edirne’mizin günümüzde ise her köşe bucağı “ucubelerle” dolu!
Şehrimizden bazı örnekler seçtim.
Şehrimizin muhtelif yerlerinde değişik şekillerde pek çok “ucube” bina, sembol veya heykeller mevcut. Bunlara aklıselimle bakıldığında şehrimizin tarihi dokusu ile uyum sağladığını söyleyebilir miyiz? Biraz olsun sanat ve estetikten nasibi olan insan, bilhassa son yüzyılda yapılan bu yapıların yüzde doksanını kabul etmesi mümkün değildir. 2014 yılında Belediye’den birileri Billboardlara, 20 yıl önce çekilmiş bir fotoğraf ile yeni çekilmiş bir fotoğrafı yan yana koyup üzerlerine; “böyle idi, böyle oldu” yazmak suretiyle çok büyük işler yapılmış gibi kendilerinden önceki dönemle kendi dönemleri arasındaki farkı göstermeye çalışmışlardı. Hal bu ki en önemli fark ise önceki yıllarda çekilen fotoğraf siyah beyaz, yenisi ise renkli! Fark bu!
Çöp, Yol, Kaldırım, Kanalizasyon, Temizlik, Trafik ve Park… gibi temel hizmetleri dahi gereği gibi yapmayan bir yerel yönetim, bir takım süslemelerle, makyajlarla toplumu oyalamaya çalışıyor. Sonuçta, toplumumuza Sanat, Estetik ve Mimari diye bir takım “ucubeler” yutturulmaya çalışılıyor! Bütün bu yapılanlara pek ses çıkarılmadığı için de “yutturduk” sanıyorlar!
Bilhassa son 50 yıldaki mimari yapılarımız ise ayrı bir ucube oluşturuyor!
Unutmayalım ki, bugün değilse bile gelecek nesiller bu “ucubeleri” yutturmaya çalışanları da ses çıkarmayıp yutanları da müspet yâd etmeyeceklerdir!
Dostça kalın…





Recep Çınar
Dünya işlerinin en zorlarından biri insanları idare etmek, yönetmektir. Çünkü idareciliğin sana bakan yönleri olduğu gibi halka bakan yönleri de vardır. Biz Müslüman bir toplum olduğumuza göre konuya İslami perspektiften bakmamız lazım! Allah (cc) insanlar arasında adaletli davranmamızı ve iyiliği emretmiştir. (En- Nahl Suresi 90.Ayet).
(Hucurat Suresi 9. Ayette) ise, “Zira Allah (cc) adaleti tutanları sever” diyor,
Buna göre yönetici; adil, iyi, merhametli, geniş gönüllü, sabırlı ve düzgün bir kimse olmak durumundadır.
Bu vasıflara sahip olmayan yöneticiler çok hata yaparlar! Bugün bu vasıflarda acaba kaç yöneticimiz var? Elbette bir insanın bu vasıfların tümünü kendisinde toplaması kolay bir iş değil! İşte bu sebepten ötürü büyükler idareciliğe talip olmayı bırakın, idarecilere yakın olmayı bile hoş görmemişler!
Onun için “görev istenmez, verilir” ifadesi bir hadis olarak kabul edilir. Bu söz, Hz. Peygamber’in Abdurrahman b. Semüre’ye yöneticilik görevi konusunda söylediği bir sözdür.
Hz. Muhammed (sav), Abdurrahman b. Semüre’ye şöyle buyurmuştur; “Abdurrahman, sen yöneticilik isteme. Çünkü böyle bir görevi isteyerek alırsan onunla baş başa bırakılırsın, ama sana istemeden verilirse Allah’ın desteğini bulursun” diyor.
Müslüman da olsa değerlerini kaybetmiş toplumlar günümüzde o hale geldi ki, “bu göreve illa ben ve benim adamlarım gelmeli” mücadelesi veriliyor. Bunun için de bir sürü partiler kurulur gruplar oluşturulur.
Onun için kabiliyetli ve ehil olanların sırf zorluğundan ötürü idarecilikten kaçınması da doğru değildir. Çünkü bu durumda vasıfsız kimselerin başa geçmesi söz konusu olur. Unutmayalım ki, nimetler külfetlere göredir. İnsana katlandığı zahmet oranında rahmet ve nimet bahşedilir.
Ehil olmayanların da yöneticilik makamına kendilerini uygun görerek talip olmaları doğru bir davranış değildir. Peygamberimiz (sav); “Siz memuriyet alma konusunda pek istekli davranacaksınız. Hâlbuki o yanıp tutuştuğunuz görev, kıyamet gününde bir pişmanlık sebebi olacaktır” diye uyarıyor!
Hakkını verip vermeyeceğini tam olarak düşünmeden görev/memuriyet alma hırsıyla yanıp tutuşan nicelerinin bulunduğu bir zamanda, görevini iyi bir şekilde yapacağı bilinenlerin yöneticilik görevinden kaçınmaları doğru olmaz. Hatta kendisine teklif edilen böyle bir görevi almak, yerine göre bir zarurettir.
Maharetli/becerikli olmak nasıl faziletse (erdemli ve ahlaklı) , maharetli olanın kıymetini bilmek de fazilettir. Altın çamura düşmekle değerinden bir şey kaybetmez ama altınını çamura düşürüp yitiren elindeki altınından olur! Ehliyetli insan yetiştirmek yıllar alır, sermaye ister. Sapı samandan ayıramayan bir idareciden kime ne hayır gelir?
İyi bir idareci bir de yerli yerince tenkit etmeyi bilecek kadar görgülü, başarılı bir iş gördüğü zaman da o işi yapanı takdir edecek kadar alçakgönüllü olmalıdır. Kimse yerli yersiz eleştirilmekten ve yaptıklarının hiçe sayılmasından hoşlanmaz. Dozu kaçıran artık olumlu yönleri hiç göremez hale gelen kör tenkit tüketir; dostlukları bozar, kalpleri kırar, birlikte iş yapma şevkini dağıtır, yıkar. Özetle; kabiliyetin yoksa yöneticilikten uzak dur! Ne kendi başına dert al ne de başkasına dert ol. Kötü idarecinin çevresinde çok fazla dolanmak da iyi bir şey değildir! Zira bir hatasına olmazsa bir başka hatasına seni muhakkak orta eder! Sonra onu atacakları ateşe seni de atarlar! Eğer idareciliğe yatkın bir yapın varsa da insanlar seni başa geçirmek istediklerinde onları reddetme. Bunu Allah’tan (cc) gelen bir vazife say ve düzgün bir yönetici olmaya gayret et. Milli Görüş Lideri merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan, siyasi hayatında 50 yıl bilhassa şu iki madde üzerinde basa basa durmuştur!
İşte o sorulara cevabı;
Faiz, “Yahudi Vergisidir”! diyerek şu uyarılarda bulunmuştur;
* “Bunların hiçbiri (siyasiler) zihniyetiyle bu iş düzelmez. Size iki tane madde söyledim hepinizden rica ediyorum ben ayrıldıktan sonra yarın bu Erbakan’ın söylediği şu iki madde nedir diye düşünün.”
* “Bu iki madde atom bombasından daha mühim, iki cümle söyledim size, faizler kalkmıştır, bütün vergi kanunları kalkmıştır! Vergi servetten alınacak, hiçbir gelir vergiye tabi tutulmayacak. Çünkü gelirden alınan vergi fakir fukarayı ezmek demektir!”
* “Efendim faiz kalkar mı? Biz İstanbul’u faizle mi fethettik? Sen hangi milletin çocuğusun? Senin faiz dediğin görmüyor musun? Yahudi vergisidir, bunu anlatıyorum! Yahudi koyuyor, o yürütüyor, o destekliyor.”
* “Niye insanı Yahudi’ye çalıştırmak için… Bak, bize İsrail uçağın, tankının parasını ödettiriyor faiz sisteminden! Faiz 100 seneden beri Avrupa’dan gelmiş bir mikroptur.”
“Alın Terini Çürütmek”
* “Bizim ananelerimizde faiz neymiş, bir hastalık! Faiz demek üretmeyen insana haksız olarak tüketim hakkı vermek demektir. Faiz demek alın terini çürütmek demektir. Faiz demek Yahudi vergisi demektir…” Bu mantık günümüz idarecilerinin kaçında var?
Allah (cc) Bakara Suresi 275. Ayette; “…Halbuki, Allah Teâlâ ticareti helâl, ribâyı/Faizi ise haram kılmıştır…” buyurur. Mademki, “Müslüman’ız” diyoruz, hayatımızı her sahada Allah’ın sistemine göre düzenlemeye çalışmalıyız. Bu bizim Müslüman olarak “kulluk” görevimiz. İnsanların uydurdukları sistemlere göre değil! Aksi halde dünyamız da ahretimiz de mahvolur! Çünkü Müslüman, “Allah’ın emirlerine/sistemine teslim olan insan” demektir. Biz bu sözü “Kalu Bela” da (Ruhlar Alemi) verdik! (A’raf Suresi: 172 ve 173.’ncü Ayetler)
Dostça kalın…
Recep Çınar
Kâinatta hiçbir şey “gayesiz” yaratılmamıştır. İnsanın yaratılış gayesi Allah’a kulluktur. O’nun yeryüzündeki Halifesi olarak “Islah” (düzeltme, düzenleme, iyileştirme, imar) görevi vardır. Allah’a kul olmayıp şeytana ve nefsine uyanlar ise “ifsat” (bozucu) edicidir!
Rabbimiz (cc), Bakara Suresi 30.ayette mealen; “Hatırla ki Rabbin Meleklere: Ben yeryüzünde (hükmümü icra edecek) bir halife (insan) yaratacağım, dedi. Onlar: ‘Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat (bozgunculuk) çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: “Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim” dedi.
Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez yıllar önce, “Gayesini kaybeden değerlerini de kaybeder” başlıklı konferansında; İbadet, Hilafet, Emanet ve İmaret konularını anlatmıştı. Gerçekten bunlar, son derece önemli konular!
“Kur’an-ı Kerim’in insanlara en iyi öğrettiği şeylerden biri insanın yaratılış hikâyesidir. İnsanın yaratılış meselesini öğrenebileceği ise son kitap Kur’an-ı kerimdir” diyor, konferansın başlangıcında.
İnsanın Yaratılış Süreci:
“Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu (Hz. Adem`in nesli olan) insanı sarp ve metin bir karargâhta (rahimde) bir nutfe (zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) hâline getirdik, derken o alakayı mudga (bir çiğnem et) yaptık, o bir çiğnem eti kemiklere çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik. Sonra onu başka yaratılışla inşa ettik (can verdik, konuşma verdik)…”(Mü`minun Suresi: 23/12-14) .
Kur’an-ı Kerim’de insanın yaratılışını anlatan daha başka ayetler de var. Ama o bütün ayetleri dört yaratılış gayesi ile anlatabiliyoruz; Bunlar; * İbadet, * Hilafet, * Emanet * İmarettir.
1. İbadet: Tek başına yetmez!İbadetin sadece “kulluk” olarak tercüme edilmesi yanlıştır. Çünkü ibadet bir hayat tarzıdır. İnsanın daima yaratıcısının farkında olarak yaşamasını sağlar. İbadet tek başına yetmiyor. Namaz, Oruç ve Hac bizi kötülükten korumak için emredilmiştir.
2. Her Mümin “Hilafet”le yükümlüdür:
Müslümanlar için ibadetten sonra en büyük görev “hilafet”tir. Hilafet Müslümanlara dünyadan sorumlu kılmayı yükümlüyor. Bu sorumluluk, Dünyanın her tarafına Son Peygamber Hz. Muhammed’in (sav) rahmetini taşıma görevidir. Hilafet’in görevi İslam’ın rahmetini tüm dünyaya yaymaktır.
Biz, Hilafet’i kaldırmakla şahsiyet kazanacağımızı, muasır medeniyet seviyesine ulaşacağımızı, kalkınacağımızı zannettik. Hâlbuki 1999 yılında vefat eden Hindistanlı, İslam dünyasının büyük bir fikir ve aksiyon insanı olan Ebu’l-Hasen en-Nedvi, “Hindistan’daki Müslüman, İstanbul’daki Halife’ye biatli olduğu için başı dik gezerdi” diyor!
3. Bütün Nimetler Emanettir:
Dünyada bütün nimetler emanettir. Bu emanet Allah ile kul arasında bir misakın (anlaşma) ürünü olarak var olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de kul ile insan arasındaki ilişkiyi en iyi anlatan kavramlardan biri de ‘misak’tır. Buna göre Mümin’in Allah ile sözleşmesi vardır. Sözleşme çift taraflıdır. Dolayısıyla Hilafet’ten sonra en önemli görev “Emanet” tir. Mümin bu Misaka (anlaşmaya) uyduğu sürece İbadet, Hilafet ve Emanet görevini yerine getirmiş olur.
4. Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatından öğreniyoruz:
Yaradılış gayesinin anlamının son maddesinin de İmaret olduğudur. İmaret, yeryüzünü “düzene” sokmak, “imar” etmektir. Bunu yaparken, topraktan yaratılan insanı kule gibi yüksek binalar dikerek topraktan uzaklaştırmak değildir! Hanları, hamamları yok edip AVM’ler dikmek hiç değildir!
Dindarlık Ahlak Üretmeli!
Bugün Dünyada küresel ahlak krizi yaşanıyor. Ancak aslında bu “küresel anlam Krizi”dir.
İslamiyet’in Yayılmasında Tacirler (Tüccarlar) Çok Önemli!
İslamiyet’in dünyanın dört bir tarafına yayılmasında Tacirlerin çok büyük etkisi olmuştur. İslamiyet’in yayılması, daha çok sadık tacirler marifeti ile olmuştur. Ulema mahiyetinden daha fazladır. İman ve İslam gitmeden helal ve İslam gitti oraya! Onlar önce helali ve ahlakı gördüler. Bu helal ve ahlak onların çok hoşuna gitti. Bunun kaynağı nedir diye sorunca; “Tacirler bunun kaynağı iman ve İslam”dır dedikten sonra İslamiyet’e teslim oldular. Böylece din, en çok tacirler tarafından taşınmıştır. Bir de günümüz “Tüccarlarına, esnafına bakalım”! (istisnalar hariç “daha fazla nasıl kazanırım’ın, rant’ın” peşindeler!
Bugün ekonomiyi ahtapot gibi saran faiz, ticareti de tüccarı da dünyevileştirdi. Helal haram ölçüsü rafa kalktı. Bununla beraber bereket de kalmadı. Zaten faizci sömürü ekonomisinin anlayışına göre; “İnsanların ihtiyaçları sınırsız, imkânlar ise sınırlıdır”! Hal bu ki bizim medeniyet değerlerimizde, “İhtiyaçlar sınırlı, Allah’ın nimetleri sınırsızdır/sonsuzdur” gerçeği var! Bizim kültürümüzde “kanaat” var. Yani bulduğunla yetinme var. “şükür” var. “Paylaşma” var. Komşusu aç iken tok yatmak yok, “paylaşmak var!” Bugün dünyamızda kimileri “şişmanlarım” korkusu ile eti ekmeksiz yerken, bir kısım insanlar ise kuru ekmeğe muhtaç! Zengin toplumların çöpe attıkları yiyecek fazlaları ile dünyadaki açlık önlenebilir!
Günümüzde Müslümanların sayısı arttı. Ama Müslümanlar gayesini unutunca/kaybedince değerlerini de kaybetti! Netice olarak Siyonizm’in oyuncağı haline geldik/getirildik. Hal bu ki insan, başıboş yaratılmamış, hayatını nasıl tanzim edeceğini, düzenleyeceğini belirten son kitap (Kuran), Uygulayıcısı olarak da son Peygamber (Hz. Muhammet a.s.) gönderilmiştir. Müslümanların Allah’ın kurallarına değil de materyalistlerin (beşerin) kanun ve kurallarına uyması, Allah’ı tanımamak, O’na savaş açmak değil de nedir?
Çare, yeniden yaradılış gayemize dönmek ve değerlerimize gereği gibi sahip çıkmaktır. Aksi halde üzerimizden zulüm ve sömürü eksik olmaz, bilakis artar ve dünyamız da ahiretimiz de berbat olur! (Allah göstermesin)!
Dostça kalın…
Recep Çınar
Edirne’yi, Edirnelilere tanıtacak değilim. Edirne’nin uzun bir geçmişe ve birçok medeniyetlere mekân olduğunu, önemli bir coğrafyada bulunduğunu, Osmanlı’ya 92 yıl başkentlik yaptığını ve istilalarda pek çok yıkım ve tarumara uğramasına rağmen Dünya’da eşine ender rastlanan bir tarihi mirasa sahip olduğunu kitap karıştıran hemen her Edirnelinin bildiğini düşünüyorum!
Bunca özelliklere sahip Edirne’nin bugün ne hale geldiğini ise acı acı seyrediyoruz. Bir zamanlar Edirne’de yaşamak bir ayrıcalık iken, bugün adeta bir zulüm haline getirildi. Yeni yapılaşma ve imar sırıtıyor, insanın gözünü tırmalıyor. Yol ve kaldırımlar birçok yerde ucube. Kanalizasyonlar sorun üstüne sorun çıkarıyor. Trafik ve Otopark sorunu kanayan bir yara. Mahallelerdeki cadde ve sokaklar çer-çöp’ten, toz – topraktan geçilmiyor. Çarşıya yakın bazı caddelerde görünürde “sözde” temizlik yapılıyor gibi. Yapılanlar sadece göze takılan kâğıt, çer çöpü toplamaktan ibaret. O da haftada 1-2 defa! Adam evinin önüne caddeye inşaat veya tadilat için kum vb malzemeler döküyor, bir kısmını kullandıktan sonra kalanlar orada aylarca bekletiliyor. Kalan kumlar toza toprağa karışıyor sonuçta yağan yağmurla kanalizasyona iniyor. Birçok şeyde olduğu gibi temizlikte de gerekli kontrol yok! Bin personelle yönetilecek bir Belediyede ikibin küsur personel olduğu halde acaba personel mi yetersiz!
Geçtiğimiz günlerde halkın onlarca yıldır alışkanlık haline gelen Ulus (Cuma) Pazarının kapatıldığı duyuruldu. Bakalım, bu gidişle daha nelere şahit olunacak! Edirne, her gün bir şeyler kaybediyor!
Trafik sorunu tam bir keşmekeş. Kaleiçi tüm Edirne’nin otoparkı haline getirildi. Sürücüler kural tanımıyor, tek yönlü yollar çift yönlü kullanılıyor. Yasak yerlere park ediliyor. İnsanlar rahatsız ediliyor. Sözde Müslüman olan bu toplum, insanları rahatsız etmenin kul hakkına girdiğini bilmiyorlar mı? Kontrol mekanizması gereği gibi işlemiyor ve de yasalar da gereği gibi uygulanmıyor. Bu örnekler çoğaltılabilir. Tabii bütün bu olumsuzlukları sadece belediyeye yüklemek haksızlık olur. Zaten ciddi bir yatırım yapmayan üstelik bir de gırtlağa kadar borçlanan bir Belediye’den daha ne bekleyebilirsiniz ki!
Bu yazdıklarıma itiraz edenlere sadece kale içinde onlarca örnek gösterebilirim. Mesela, bir ay’ı geçti Kaleiçi semtinde yeni su boruları döşeniyor. Yahu hangi çağda yaşıyoruz? Su borusu döşenen yollar bir aydır berbat bir durumda. Aynı işlerin nasıl yapıldığını başka ülkelerde görmesek, bize bayağı bir şey yaptık diye yutturacaklar. Allah aşkına bu nasıl bir hizmet anlayışı!
Şehrin sorunlarını zaman zaman gündeme getiriyorum. Çünkü toplumumuz “vurdumduymazlık” hastalığına düçar olmuş!
13. Yüzyılda Moğol İmparatorluğunu kuran Cengiz Han öyle diyor; “Bir ihmal yüzünden bir çivi kaybolur Bir çivi yüzünden bir nal kaybolur
Bir nal yüzünden bir bacak kaybolur
Bir bacak yüzünden bir at kaybolur
Bir at yüzünden bir savaş kaybolur. Bir savaş yüzünden bir memleket kaybolur!”.
İhmalkârlık, vurdumduymazlık böyle bir şey. Biz savaş kaybetmiyoruz, ama Şehirler Sultanı Edirne’yi berbat ediyoruz!
Ama pes etmek yok!
Bu şehir bize ecdadımızdan emanet. Bizim de onu gelecek nesillere en güzel bir şekilde devretmek boynumuzun borcudur. Onun için yöneticisi ile halkı ile üzerimize düşen görevleri yapmak zo-run-da-yız. Yoksa arkamızdan “beddualar” okunur!
Kaleiçi semtininbir de batısına, Set boyuna gidin, binlerce tarihe sahip, eskiden “Şehirler Sultanı” olarak anılan bir şehir bu derece mağdur edilir mi? Tabii ki bu sahipsizlikler sadece son dönem yönetimine ait değil, son 50-60 yılın ihmalleri.
Dostça kalın…
İşte, Kaleiçi semtinden Bazı görüntüler! Diğer eski semtler de bundan faksız değil! Ancak Kaleiçi Edirne’nin ilk yerleşim merkezi.





Recep Çınar
Yazımın başlığını “ilginç” bulup, merak etmişsinizdir! “İlginç” Vakıflar bir kitap adı! Türkiye Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bastırdığı, Osmanlı ecdadımız döneminde faal olan Vakıflarla ilgili bilgiler içeren bir kitap.
Vakıf, gerçek ve tüzel kişi veya kişilerin, belirli bir mülk ve hakla belirli ve sürekli bir amaca tahsis edilmesi ile oluşan müessesedir. Geleneksel olarak, bir hizmetin gelecekte de yapılması için belli şartlarla ve resmi bir yolla ayrılarak bir kimse tarafından bırakılan mülk veya paraya “vakfiye” denir.
Kısaca Vakıf; Kişinin mülkiyetinde veya tasarrufunda olan bir menkul ya da gayrimenkulü kamu (Halk) hizmeti yararına, Allah rızası için ebediyen tahsis etmesidir.
Bunun için Okul yaptır, Hastane yaptır, Köprü yaptır, Aş evi yaptır, Öğrenciye burs ver, Muhtaç olan her canlıya yardım et… Bunların hepsi dinimizin emrettiği ve Peygamberimizin (sav) uyguladığı, teşvik ettiği, övdüğü güzel şeylerdir. Bu sebeplerle Ecdadımız memleketin her tarafını vakıf eserleriyle donatmış, bugün Anadolusu ile Trakya’sı ile Türkiye’de veya daha önce Osmanlı’nın hâkim olduğu Balkanlarda, Afrika’da ve Orta doğuda hangi şehre gitsek bizi selamlayan Cami, Çeşme, Han, Hamam, Medrese… gibi hemen her sahada ihtiyacı gideren birçok vakıf eserlerine rastlarız. Bizim medeniyetimiz, dayanağı İslam olan ve sevabı tükenmeyen Vakıf Medeniyetidir.
Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün hazırlamış olduğu “İlginç Vakıflar” adlı kitapta Ecdat Osmanlı döneminde çeşitli sahalarda yapılan pek çok Vakıf eseri hakkında bilgi veriliyor, tanıtılıyor.
“Alan el” ile “veren eli” buluşturan vakıf geleneği, Türk-İslam tarihinde Osmanlı döneminde zirve yapmış. Yaşlı insanların bakımından, sokaktaki kuşlara kadar geniş bir hizmet alanına yayılan Osmanlı’daki vakıflar, hayatın her alanındaki ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermeyi amaçlamış
Tabii ki, onca Vakıf Eserleri ile ilgili bilgileri bir köşe yazısına sığdırmak pek mümkün değil. Ben burada, kitapta adı geçen vakıfların ne zaman ve nerede hizmete açıldığını isimleri ile paylaşıyorum.
1910 yılında İzmir’de Mustafa İzzet Efendi Bin Binbaşı Rüstem Vakfı.
1804 yılında İstanbul’da Seyyid Mehmed Cevher Vakfı.
Hatice Turhan Valide Sultan Vakfı.
1808 yılında Sırbistan-Belgrad’da Ahmed Ağa Bin Hasan Vakfı.
1308 yılında Suriye – ŞAM’da Saliha Hatun Binti Selahaddin Pehlivan Vakfı.
1855 yılında İstanbul’da Kavasbaşı Ahmed Ağa Bin Mustafa Vakfı.
1854 yılında İstanbul’da Mehmet Hüsrev Paşa Vakfı.
1682 yılında İstanbul’da Abdurrahman Paşa Vakfı.
1781 yılında Pirlepe-Makedonya’da Mehmed Efendi Vakfı.
1732 Yılında İstanbul’da Çadırcı Ahmed Ağa Bin Abdullah Vakfı.
1830 Yılında Padişah İmamı Mehmed Zeynelabidin Efendi Vakfı.
1803 yılında Valide Sultan Kethudası Yusuf Ağa Vakfı.
1778 yılında Mustafa Bin Mehmed Vakfı.
1716 yılında İstanbul’da İsmihan Kaya Sultan Binti Murad Han-ı SalisVakfı.
1768 yılında Bulgaristan-Tırnova’ da Tosunzade Mehmed Bin Halil Vakfı.
1743 yılında Yunanistan: Mora-Trapolice’de Şeyhü’l – Harem Hacı Ebubekir Paşa Vakfı.
1699 yılında İstanbul’da Şeyhülislam Feyzullah Efendi Vakfı.
1871 yılında İstanbul’da Şeyhülislam Ömer Hüsameddin Efendi Vakfı.
1815 yılında İstanbul’da Şerife Fatma Binti Mustafa Vakfı.
1884 yılında İstanbul’da Mehmed Reşid Efendi Bin Osman Vakfı.
1586 yılında İstanbul’da Süleyman Subaşı Vakfı.
1782 yılında İstanbul’da Selim Ağa Bin Abdülmennan Vakfı.
1846 yılında İstanbul’da Mehmed Murad Efendi Vakfı:
1700 yılında İstanbul’da Hasan Efendi Bin Hüseyin Vakfı.
1910 yılında Bosna-Hersek Saraybosna’da Hindezade Ahmet Ağa Vakfı.
1669 yılında İstanbul’da Abbas Ağa Bin Abdurrezzak Vakfı.
1323 yılında Tokat’ta Niksarlı Hacı Mehmed (Ahi Pehlivan) Vakfı.
1813 yılında Kudüs’te İslam Fevzi Efendi Bin Hasan Vakfı.
1596 İstanbul/Beykoz’da Hacı Ahmed Efendi Vakfı.
1893 yılında İzmir’de Ahmed Efendi Vakfı.
1911 yılında İstanbul’da Yahya Efendi Türbedarı Şeyh Hasan Hayri Efendi Vakfı.
1896 yılında İstanbul’da Mehmed Asım Efendi Vakfı.
1814 yılında Karaman’da Mataracızade Hacı Hüseyin Ağa Vakfı.
1893 yılında İstanbul’da Hatice Hanım Binti Abdullah Vakfı.
1565 yılında İstanbul’da Hamid Çelebi Vakfı.
1860 yılında İstanbul’da Şerife Hatice Hanım Vakfı.
1882 yılında İstanbul’da Hamid Çelebi Vakfı.
1649 yılında İstanbul’da.
1743 yılında Yunanistan – Mora/Trapoliçe Şeyh’ül Harem Hacı Ebubekir Paşa.
1632 yılında Bursa’da Ashab-ı Hayrat Vakfı.
1682 yılında İstanbul Serkanbaşı Mustafa Ağa Vakfı.
1611 yılında İstanbul’da Kapıcı Mustafa Dede Vakfı.
1764 yılında Emetullah Hanım Vakfı.
1602 yılında İstanbul’da Halime Hatun Binti Abdurrahman Vakfı.
1908 yılında İstanbul’da İsmail Hakkı Efendi Vakfı.
1805 yılında Erzincan’da Sipahi Mahmud Bin Bekir Vakfı.
1640 yılında İstanbul, Şam ve Kıbrıs’ta Mahpeyker (Çinili Köşem) Valide Vakfı.
1730 yılında İstanbul Adalarda Matbah-ı Amire Emini Halil Ağa Vakfı.
1812 yılında İstanbul da Reşide Hatice Hanım Vakfı.
1525 yılında Edirne/İstanbul/Rumeli Defterdar Abdüsselam Çelebi Vakfı.
1795 yılında İstanbul’da Silahdar Ağası Abdullah Ağa Bin Abdülkerim Vakfı.
1766 yılında Gümüşhane’de Dergâh-ı Ali Gediklilerinden Ali Ağa Vakfı.
1846 yılında İstanbul’da Rukiye Hatun Binti Ömer Vakfı.
1654 yılında Gerede – Bolu Katib Mahmud Vakfı.
1574 yılında Lüleburgaz – Edirne Sokullu Mehmet Paşa Vakfı.
1640 yılında İstanbul’da Mahpeyker (Çinili kösem) Valide Sultan Vakfı.
1793 yılında İstanbul’da Ahmed Efendi Bin Mustafa Vakfı.
1708 yılında İstanbul’da İbrahim Paşa Bin Selim Vakfı.
1848 yılında İstanbul’da Ahmed Ağa Bin Hüseyin Vakfı.
1732 yılında İstanbul’da Çadırcı Ahmed Ağa Bin Abdullah Vakfı.
1574 yılında Antalya’da Murat Paşa Vakfı.
1753 İzmit’te Dayızade Hacı Mustafa Ağa Bin Hacı Ali Vakfı.
1633 yılında İstanbul’da Ayni Hatun Vakfı.
1845 yılında İstanbul’da İbrahim Ağa Bin Ahmed Vakfı.
Ülkemiz genelinde binlerce vakıf bulunuyordu. Bunlar sadece bazı örnekler!
Osmanlı döneminde şehirler, ibadet mekânı olan Camilerin yanına kurulurdu. İbadet mekânlarının yanına, Eğitim tesisleri, Hastane, Aşevi, Çarşılar yapılır orası şenlendirilir, şehir de bu yapıların etrafında gelişirdi. Osmanlı döneminde şehirler, sokaklar oldukça düzenli bir şekilde yapılmaktaydı. Ayrıca Vakıf eserlerinin yanına hayvanların beslenmesi ve yaşaması için mekânlar da yapılırdı. Kaldırımlar genel olarak taşla döşenir, Cami, Okul, İmaret gibi yerlerin avluları ve etrafları ise mermerlerle döşenirdi. Ayrıca bunların etrafı sürekli temiz tutulurdu. Zira İslam dininde “temizlik imandandır” düsturu esas alınmaktadır. Bir de bugün, caddelerimizin, çarşılarımızın temizliğine bakalım! Müslüman bir ülkede bu utanç verici hal hiç de yakışmıyor!
Bir Vakıf Medeniyeti kuran Osmanlı Ecdadımız, insan hayatının her noktasında yardımcı olmuştur.
Söz konusu eserde bu 66 Vakıf yer alıyor. Bunlar sadece birer örnek. Bunların dışında yüzlerce vakıf örnekleri mevcut. Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde; “İnsanların faydalanacağı bir eser bırakan kimsenin amel defteri hiç kapanmaz” buyurur!
Adeta tarihi eser müzesi olan Edirne’mizde yaklaşık bir asırdır Ecdat Osmanlı’dan kalan tarihi eserlere gereği gibi sahip çıkılmadı. Ancak, iki yıldır Edirne’mizde görevde olan Sayın Valimiz Yunus Sezer, Meskeninden Dükkânına, Camiiden Hamamına birçoğunu restore ettirdi, ayağa kaldırdı ve kaldırmaya da devam ediyor. Geçen bir asırlık zaman zarfında Edirne’de Merkezi yönetimde olsun, Yerel yönetimde olsun görev yapanlar Sayın Valimizin yaptıklarının dörtte biri kadar bile olsa bir şeyler yapmış olsalardı, bugün Edirne yeniden “Şehirler Sultanı” unvanını kazanırdı! Ama görüyoruz ki, Sayın Valimiz bu konuda kararlı ve azimli! İnşallah olacak. Allah (cc) yar ve yardımcıları olsun.
Ben, söz konusu kitapta geçen Vakıf isimlerini ve ilginç özelliklerini, kuruldukları şehir ve tarihleri ile hangi sahada hizmet verdiklerini özetle belirttim. Vakıflar iyilik, merhamet ve hayırseverlik uygulamalarının ötesinde medeniyetimizin ruh ve şekil vererek toplumun refahı için ortaya koyduğu yüce bir nizamın da adıdır.
Vakıfların hayır yapma gibi işlevi olduğu gibi imar, inşa ve ihya gibi kavramlar da Vakıf uygulamalarında karşılık bulmaktadır.
Vakıf, yaşanılacak Belde ve Şehirler imar ederek, insanların hayat seviyelerini yükseltme amaç ve gayretidir.
Vakıf, her türlü sıkıntı veya ihtiyacında toplumun yanında olur.
Keşke, Ecdadın kurdukları Vakıfları yaşatsaydık da günümüzde de bu tür hizmetlere sahip olabilseydik! Günümüzde de bazı vakıflar mevcut. Ama Osmanlı Ecdadımızın yanında “devede kulak” bile değil!
Toplum olarak Ecdadımız Osmanlıyı acaba ne kadar tanıyoruz? Bunun için gerçekleri yazan tarih kitaplarını okumamız lazım! Ne yazık ki, toplum olarak her şeyimizle o medeniyetten uzaklaştırıldık!
Dostça kalın…