23 Nisan 2026 Perşembe
EĞİTİM MESELEMİZ / ULUSAL EGEMENLİK VE TÜRK OCAKLARI
Anlamını Kaybeden Sinemanın Hikâyesi
CUMHURİYET IŞIĞI İHTİYACI
Yetenek Yönetimi ve Kişisel Gelişim İlişkisi
CHP ve ADD’den ortak tören
EDİRNE'NİN YEŞİL HAZİNESİ: AYŞE KADIN
Recep Çınar
Geçtiğimiz günlerde okullarımızda bu güne kadar pek görülmemiş facialar yaşandı!
2 Mart’ta İstanbul’un Çekmeköy ilçesindeki Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde okuyan Furkan Samet, okulda üç kişiyi bıçaklayarak yaralamıştı.
14 Nisan’da Şanlıurfa Siverek’te bir lisede eski bir öğrenci Silahlı Saldırı düzenledi. O saldırıda, aralarında öğrencilerin de bulunduğu 16 kişi yaralandı. Saldırgan hayatına son vermişti.
16 Nisan 2026 sabahı ise Kahramanmaraş, Oniki Şubat ilçesinden gelen ve yürekleri dağlayan bir katliam haberiyle sarsıldı. Ayser Çalık Ortaokulu’na düzenlenen ve bir eğitim yuvasını savaş alanına çeviren silahlı saldırı, geride silinmeyecek acılar bıraktı. Basında yer alan haberlere göre, bir öğrencinin babasına ait silahlarla gerçekleştirdiği öne sürülen bu vahşi baskında; 8 masum çocuk ve öğrencilerini korumak için göğsünü kurşunlara siper eden 56 yaşındaki bir bayan öğretmen hayatını kaybetti. Olayda 17 öğrenci de çeşitli yerlerinden yaralanarak hastanelere kaldırıldı. Türkiye genelinde büyük infiale neden olan bu olaylar günlerdir gündemden düşmüyor.
Köşe yazılarımı takip edenler, yeni eğitim yılının başlamasından önce (8 Eylül 2025 tarihli köşemde) “Eğitim, Eğitim… İlla Eğitim” başlıklı yazım Toplumumuzun çocuğu, genci ve yaşlısı ile herkesin eğitime ihtiyacı olduğunu ve eğitimin beşikten mezara kadar olması gerektiğine vurgu yapmıştım. Ama nasıl eğitim? İnsanların ihtiyacı olan sadece dünyevi eğitim değil, ayni zamanda uhrevi eğitim de gerekli. Zira, tek kanatlı kuş uçamaz!
Onun için eğitim önce ailede başlar, okulda devam eder. Ama çocuklarımız ailede ne kadar ve nasıl eğitim alıyor? Günümüz okullarında eğitim neye göre düzenlenmiş? Hangi sahada olursak olalım “Önce ahlak ve Maneviyat” ilkesini önde tutmalıyız. Kötülükler ancak böyle önlenir,
Ahlak, “insanın ruh ve beden bütünlüğü içerisinde, kalbi ve fiili davranışlarını Allah ve Resulünün emrettiği istikamette kullanma yeteneği” olarak tarif edilir.
Her işin ahlakı vardır. Bizim eğitimimizde “ahlak” var mı? Varsa ne kadar? İşte Ahlak’ın olmadığı veya yetersiz olduğu yerde her türlü kötülükler, facialar yaşanır!
Biz, bin yıllık medeniyet değerlerimizden uzaklaştırıldık! Ahlak, tüm insanlık, tüm inançlar için önemlidir. Bugün bazı Gayrimüslim birçok ülke bile kendi inanç prensiplerine göre “Ahlak”a önem verirler.
ABD’nin 26. Başkanı “Franklin D. Roosevelt” ne demiş? “Bir insanı ahlaken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir bela kazandırmaktır!” Gayrimüslimler bile “Ahlak”ın önemini anlamışlar, peki ya biz?
O’nun için birçok Gayri Müslim ülkeler dünyevi gelişme sağlarken biz hala birbirimizi katletmekle meşgulüz!
Ülkemizin en önemli sorunlarından biri eğitim! Bizim bin yıllık medeniyet değerlerimiz var. Peki, biz eğitimi hangi değerlere göre yapıyoruz?
Yaklaşık 15 yıllık köşe yazılarım içerisinde enaz 5-6 defa ülkemizde uygulanan “Fulbright Eğitim Sistemi”ne dikkat çektim!
Fulbrihgt Eğitim Sistemi Anlaşması , 27 Aralık 1949 tarihinde, yani Milli Şef İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde ABD ile imzalanan ikili anlaşma gereği, sekiz kişiden oluşan bir eğitim komisyonu kuruldu. Bu anlaşmanın adı, “Fulbrihgt Anlaşması” idi. Milli Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin, 2025-26 Eğitim yılı başlarken bir soru üzerine bu konuda ilk kez konuştu ve şunları dile getirdi;
* “Evet, anılan yıllarda böyle bir anlaşma yapılmış, Amerika Birleşik Devletleri ile…”
* “Bizim bakanlığımızdan da bazı arkadaşlarımız bu komisyonda görev almışlar!” (çoğunluk ABD’de)!
* “2013 öncesini bilmem; ancak ben Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarı olarak görev aldıktan sonra ve Haziran 2023’te Milli Eğitim bakanı olarak görevlendirildiğim tarihten bugüne kadar Fulbrihgt Komisyonu ile hiçbir çalışmamız olmadı!”
* “Bakanlığımızın yeni müfredat programı çalışmalarının hiçbir aşamasında Fulbrihgt Komisyonu’ndan hiçbir üye dâhil olmamıştır ve bu komisyonun hiçbir katkısı söz konusu değildir!”
* “Bakanlığımızın yeni müfredat programı çalışmalarının hiçbir aşamasına Fulbrihgt Komisyonu’ndan bir talebimiz de olmadı, bu komisyondan görüş de istemedik!”
* “Fulbrihgt Komisyonu, mevcut haliyle ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında bir bursiyer programı. Her yıl belli sayıda bursiyer programı uygulanmaktadır…”
İyi de günümüzde uygulanan eğitim sistemimizin neresi değişti? Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri olan Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın, birkaç yıl önce Konya’da, öğretmenler toplantısında çok ama çok önemli bir anekdotu paylaşmıştı! Konya Milli Eğitim Müdürü de o programdaydı.
Ali Yalçın Bey şunları ifade etmişti: “Ne zaman Milli Eğitim’le ilgili bir müfredat taslağı hazırlamaya kalksak, ABD Büyükelçisi kapımıza dayanıp, ‘Aman, yapmayın!’ diye uyarıyor…”
Memur-Sen Genel Başkanı, yine Konya’da yaptığı bir açıklamada da şu cümleleri sarf etmişti;
“ABD, Türkiye eğitim sistemiyle yakından ilgileniyor. Fulbright anlaşması, 27 Aralık 1949 tarihli Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması hakkında anlaşmadır. En önemli özelliği; Türkiye’de kazanılacak Amerikan yanlısı kadroların eğitilme biçiminin saptanması ve bu iş için gerekli giderleri karşılama yöntemlerinin belirlenmesidir. Belirlemeler aynı zamanda, Amerika’nın Türkiye’ye göndereceği uzman, araştırmacı, öğretim üyesi adı altındaki personel için de yapılmaktadır. ABD’ye, Türkiye’de ‘yardım’ edip ‘iş birliği’ yapacak, geleceğin ‘Türk’ yöneticilerini yetiştirmek üzere, Amerika’ya götürülecek Türk öğrenci, öğretim üyesi ve kamu görevlilerinin konumları da bu anlaşmayla belirlenmektedir. Bu antlaşma Türk Milli Eğitimi’ne yön verecek iradeye, ABD’nin önce ortak edilmesi, daha sonra belirleyici olmasını sağlayacak koşulları yaratan bir antlaşmadır” diyor. (Milli Gazete/21.12.2025)
Unutmayalım ki, Her İşin Başı Önce Eğitim !
Bazı “reddi mirasçılar” (geçmişini reddedenler), önce “yalan söyleyen tarih”i değil, gerçek tarihlerini okumalılar! Okumalılar ki, ‘Batıcılık’ kompleksinden kurtulsunlar. Tabii ki batı medeniyetlerinde de iyi olan da kötü olan da var. Ama biz onlardan hep kötüleri almışız! Selçuklusu, Osmanlısı ile bizim ecdadımız kurdukları medeniyet ve Adil Düzen ile bin yıl insanlığa barış, huzur, refah ve saadet getirmişlerdir. Bunu, önce ilme ve eğitime verilen önemle yaptılar.
Toplum olarak önce alfabemiz değiştirilerek, bin yıllık medeniyet değerlerimizden uzaklaştırıldık, Bununla da kalınmadı Batı’nın (ABD) düzenlediği Fullbright eğitim sistemini alarak temelimiz dinamitlendi!
Tarihe baktığımızda ilmin, Müslüman âlimlerin büyük gayretleri neticesinde çok ileri derecelere yükseldiğini görürüz. Batılılar ise İlmi, çoğunlukla Müslümanlardan aldılar!
Yeniden o eski halimize dönebilir miyiz? Elbette döneriz! “Önce ahlak ve maneviyat” la birlikte “Eğitim, Eğitim, yine de Eğitim”! Ama hangi eğitim? Gerçek Milli ve Manevi eğitim! Bunlar olmadan her okula onlarca koruma görevlisi yerleştirseniz sorun çözülemez!
Bunun için her sahada bin yıllık medeniyet değerlerimize sahip çıkılmalı ve uygulamaya çalışmalıyız. Yoksa haçlı emperyalistlerin baskı ve sultası altında ömrümüz sömürülmekle ve de sürünmekle devam eder.
Peygamber Efendimiz (sav) her konuda olduğu gibi bu konuda da bize yol gösteriyor ve “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” hadisi ile misyon ve görevini çok açık ve öz bir şekilde ifade ederek, İslam ahlakının temelini gösteriyor. Ama günümüz gençliği, (hatta toplu diyebiliriz) birçoğu bundan habersiz ! Mevcut sistem ile Ahlaksızlık teşvik edildi. Sosyal medya, ahlak yoksunu TV dizileri evlenme çağına gelmiş genç kızlar göbekleri meydanda şortla çarşı Pazar dolaşıyor! Gayri Müslim ülkelerde bile bu derece ahlaksızlık pek görülmez.
Onun için, her şeyden önce, toplum olarak bin yıllık kendi medeniyet değerlerimize ve önce “ahlakımıza” göre yaşamımızı düzenlememiz gerekir. Aksi halde dünyamız da ahretimiz de berbat olur, Allah (cc) korusun!
Dostça kalın…
Recep Çınar
Son günlerde Elektronik sigaranın yasallaşacağı iddiaları tartışmalara neden olurken, uzmanlar ve Yeşilay’dan peş peşe uyarılar geldi. “Mutlak zararlı ve bağımlılık yapıcı” vurgusu öne çıkarken, gençler için riskin giderek büyüdüğüne dikkat çekildi.
Çeşitli medya kaynaklarından yansıyan haberlere göre, yeni bir tütün kontrolü kanun teklifi hazırlanıyormuş!
Günümüzde her geçen gün artarak yayılan tehlikelerden biri de sigara içimidir. Birçok insanımızın (erkiği ile kadını ile) 15 yaşlarında başlattıkları bu tehlike, insanımızı hem maddi hem de sağlık açısından zarara sokmaktadır. Bu konu vakit geçirmeden Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığınca ele alınmalıdır.
Sigara konusunda “fetva” verecek değilim! “Sorularla İslamiyet” bölümüne girerek “Sigara haram mıdır” sorusu sorulunca bu konuda detaylı bilgi ve cevaplar görülür.
Tütün 15. asırdan sonra yeni dünyadan İslâm ülkelerine girmiş, o zamandan beri de İslâm uleması tütünün hükmü üzerinde durmuşlar.
1) Tütünün mubah olduğunu söyleyenler zararı olmadığı ve Şârî’ (Allah) tarafından menedilmediği deliline dayanmışlardır. Halbu ki:
a) Sigaranın zararı bugün ilmen, kesin olarak bilindiği için zararsız denemez!
b) Şâri’in (Allah’ın) menetmediğini söylemek de isabetli değildir. Çünkü Şârî’ her haramı ismen zikretmemiştir. Hüküm kaynakları yalnız sarîh ve husûsî nasslar değildir. Nasslarda geçenlerin haram kılınış sebeplerine bakılarak yapılan kıyaslar ve diğer istidlâl (delil ortaya koyma) yolları vardır.
2)” Sigara içmek mekruhtur” diyenlerin dayanağı, kıyasla sabit bir hükme “haram” demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sahibi olmamalarıdır.
3) Sigara içmek (özellikle tiryakilik) haramdır diyenlerin dayanağı zarar, israf ve nafaka mükellefiyetidir.
Zarar: Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vermektedir.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır.”buyurarak zarar vermeyi menetmiş. (Ahmed, Müsned 5/327; Muvatta’, Akdiye, 31; İbn Mâce Ahkâm, 17)
Allah Teâlâ da: “kendinizi elinizle tehlikeye atmayın…”(Bakara: 2/195.
“kendinizi öldürmeyin….”(Nisâ: /29) buyurmuştur.
İsrâf: İsrâf malı faydasız yere harcamaktır: “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz” ayeti (A’râf: 7/31) ile “Peygamber (s.a.v.) “malın boşa harcanmasını yasakladı.”hadisi israfı haram kılmaktadır (Buhârî, Zekât, 18; Husûmât, 3; İ’tisâm, 3; Müslim, Akdiye, 14)
Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedavi… ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftirler. Bundan keserek sigaraya para vermek haramdır.
Nargile ve enfiye gibi alışkanlıkların hükmü de sigara alışkanlığı gibidir.
Sigaranın hükmü için Kur’an’da“Sigarayı haram kıldım”gibi bir cümle aramak bilgisizliktir. Kuran-ı Kerim 600 sayfa civarındadır, ondan ve sünnet kaynağından çıkarılan/üretilen bilgi ve hükümler kütüphaneleri dolduracak kadar çoktur ve bu hükümlerin içinde haram, mekruh, mubah, mendub, vacib ve farz olanlar vardır.
Konumuzla ilgili olarak araştırılacak husus sigaranın ne kadar zararlı, israf ve zulüm olduğu ve bu nitelikte olan bir şeyin İslam’da hükmünün ne olacağıdır. “Zararı kesin ve büyük, hükmü de haramdır.”
UZMAN GÖRÜŞLERİ:
Uzmanlar, sigaranın hemen hemen her kronik hastalığın risk faktörü olduğuna dikkat çekiyor ancak anlık olumsuz etkileri de var. Sigara hemen birçok ana sistemin veya organların işlevlerine müdahale eder. Sadece bir sigara, sinüslerinizi doldurup midenizi sıkıştırabilir ve kalp atış hızınızı ve tansiyonunuzu yükseltebilir. Hatta beyindeki duygusal merkezleri değiştirmeye başlar.
Nobel ödülü sahibi olan Türk bilim insanı Aziz Sancar’ın liderliğinde yapılan çalışmada sigara tarafından DNA’ya verilen zararın yüksek çözünürlüğe sahip bir haritası çıkarıldı. Sigarayı bırakmayı tavsiye eden Aziz Sancar, “Kanser hastalıklarının %30’u sigara yüzünden oluyor. Nereye gidiyorsak sigarayı bırakmalarını söylüyoruz. Biz kendimiz sigarayı bırakmak için geniş kampanyalar yapıyoruz. Hasarlı hücreler tamir edilebilir. Fakat sigara içtiğiniz takdirde bizim uyguladığımız terapilerin hiçbir faydası olmayacak” diyor.
Sigaranın zararlı maddesi nikotindir. Nikotin çok zehirli bir alkoloiddir. Ağız yoluyla alınacak 1-2 gram nikotin insanı ölüme kadar götürebilir. İçilmeye başlanan bir sigaranın nikotini önce dumana geçmez, çünkü tamamen yanar. Sigara içilmeye devam edilirse yavaş yavaş bazı maddeler nikotini serbest hale geçirir. Böylece ağıza damıtılan nikotin tükürük ile vücuda geçer. Dumanın akciğere çekilmesiyle kana karışan nikotin nispeti % 25 artar.
Devamlı tütün zehirlenmesi ağız, boğaz ve üst solunum yollarında iltihaplara yol açar. Kalp çarpıntısı, kalp bölgesinde ağrılar, baygınlıklar, bazen astım belirtileri, solunum bozuklukları görülebilir. Bu arada en çok damarlar fonksiyonel ve organik bozukluklar sonucu daralır. Tansiyon yükselir. İncelemelere göre tütünün bir iki ay gibi kısa, fakat aşırı derecede fazla kullanılması bile kalbin adaptasyon (uyum sağlama) kabiliyetini azaltır.
Çok sigara içenlerin göz sinirlerinde de bozukluklar görülür. Meselâ kısmî renk körlüğü, gece körlüğü, görme alanında boşluklar olur; merkezî sinir sisteminde meydana gelen düzensizlikler, baş ağrıları, uykusuzluk, el titremesi, sinirlilik, nevralji, mizaç değişmeleri şeklinde kendisini gösterir. Sindirim sisteminde; mide ekşiliğinin artması, ya da azalması, tükürük salgısının artması, ishal, kabız vs. gibi belirtiler olur.
Sigaranın kanserle olan ilgisi yıllardan beri tartışma ve araştırma konusudur. Tütünün kanseri arttırdığı bir gerçektir. Sigara içenlerdeki kanser nispeti içmeyenlerden yüksektir.
Bir tıp uzmanının daha tespitlerini aktardıktan sonra ulemanın fetvalarına geçelim!.
“Erkeklerde tüm kansere bağlı ölümlerin %35’inin, kadınlarda ise %15’inin nedeni sigaradır. Akciğer kanserine bağlı ölümlerin %90’ının nedeni sigaradır. Sigara içmeyen ancak dumanına maruz kalanlarda akciğer kanseri riski 3 kat artmıştır. Sigara içenlerde akciğer kanseri dışında ağız, dil, dudak, gırtlak, yemek borusu, pankreas, mesane, böbrek, prostat ve rahim ağzı kanseri riski de 30 kat yükseliyor. Sigara, kronik bronşit ve amfizem gibi nefes darlığı yapan akciğer hastalıklarının en önde gelen sebebidir. Kullananlarda bu hastalıklardan ölüm riski, içmeyenlerden
40 kat fazladır. Bağımlılık ortaya çıkarma özelliği açısından sigaranın, eroin, kokain ve alkolden hiçbir farkı yoktur. Sigarayı ilk kez deneyen her üç kişiden birinin tek bir sigara ile bağımlı hale geldiği biliniyor. Bir dal sigara içildiğinde, ortalama 10 saniye gibi kısa bir sürede yanaktan emilen nikotin beyne ulaşarak etkisini gösteriyor.
Sigara hakkındaki görüşlerini ve fetvalarını nakleden âlimler, İslam dünyasında fıkıh konusunda söz sahibi olan âlimlerdir:
1. el-Ezher Fetva Komisyonu: “Sigara içmeyi şeriat (İslami kurallar ve yasalar) hoş görmez ve haram kılar” demiş ve bu fetva 22 Mart 1979 da Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır.
2. el-Ezher Başkanı Câdu’l-Hak Tıp Uzmanlarının sigaranın zararları hakkındaki tespitlerini öğrendikten sonra “Sigara kesin olarak haramdır, içenler terk etmeli, içmeyenler de içenin yakınında bulunmamalıdır.” demiştir.
3. İslam Araştırmaları Merkezi Üyesi Dr. Abdulcelil Şelebî: “Aklıma yatan ve beni tatmin eden hüküm sigaranın tadı, dumanı ve izmaritinin rahatsız eden kokusu bakımından pis (habîs) ve hem içene hem de çevresindekilere zararları olması sebebiyle haram olduğudur” demiştir.
4. Dr. Hâmid Câmi (el-Ezher Genel Sekreteri ve Kuveyt Fıkıh Ansiklopedisi Uzmanlarından): “Artık İslam uleması tıpçıların raporlarına bakarak sigara hakkında kesin hükme varmışlardır. Âlimlere göre sigaranın hükmü haram ile tahrimen mekruh arasındadır (Tahrîmen mekruh uygulamada haram gibidir). Bu sebeple hem içenler bırakmalı hem de bunun ticareti yapılmamalıdır.
5. Atıyye Sakr (el-Ezher Fetva Komisyonu ve Araştırma Enstitüsü Üyesi): “Tıpçıların ortaya koyduğu tartışmasız zararları ve malın hakkı olmayan bir yere sarfına sebep olduğu için din yönünden haramdır, akıl da ondan uzak durmayı emreder”.
6. İlmi ve cihadıyla meşhur olan, 2022 yılında vefat eden Mısırlı Din Alimi ve Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf el-Karadâvî de sigara içmenin ve ticaretinin haram olduğuna dair fetva veren ve uzunca makaleler yazmış bulunan bir âlimdir. Bu âlim fetvasına bazı önemli kayıtlar koymuştur ki, bunları da özetle şöyle;
“Bazı kimseler sigaranın zararlı ve haram olduğunu bildikleri halde bağımlı hale geldikleri, bırakmayı istedikleri halde iradeleri buna yetmediği için içmeye devam ederler. Bu kimselerin bırakma niyetleri, mücadeleleri ve aciz kalmaları ölçüsünde mazeretli oldukları söylenebilir. Fıkhın usulünü ve bilimin verilerini göz önüne alarak sigaranın haram olduğunu açıklıyoruz, ancak bunun zina, hırsızlık, sarhoşluk veren içkileri kullanma derecesinde haram olduğunu söylemiyoruz. İslam’da haramların da büyüğü ve küçüğü ve her birinin kendine mahsus hükümleri vardır.
Bugün zararı kesinleştiği için haram dediğimiz sigaraya eskiden bilgi eksikliği yüzünden mübah, tenzihen mekruh diyenler de olmuştur. “ Bu seviyede daha birçok âlim benzer fetvalara imza atmışlardır.
Dostça kalın…
(Köye döneceklere devletten büyük yardım kararı!)
Recep Çınar
05.04.2026 tarihli Ulusal Basında yer alan bir haber, “Tarım ve Orman Bakanlığı, kırsal kalkınma hedefleri doğrultusunda hazırladığı dev projeyi ilan ederek köylere dönüş için başvuruları kabul etmeye başladı” şeklinde. “Kırsalda Bereket Küçükbaşa Destek Projesi” ismiyle duyurulan bu girişim, 2028 yılına kadar sürecek olan 3 yıllık bir dönemi kapsadığı belirtiliyor.
Haberin detaylarında ise şunlara yer verilmiş;
“Devletten hayvancılık ve tarımla uğraşmak isteyenlere yeni teşvik kararı geldi. Toplamda 150 bin küçükbaş hayvanın ekonomiye kazandırılacağı bu hamle, özellikle kadınların ve gençlerin üretimdeki payını artırmayı” hedefliyormuş!
Bölgesel Irklarla Verimli Üretim;
Projenin en dikkat çekici detaylarından biri ise hayvan ırklarının seçimi konusunda titiz bir çalışma yürütülecek olması. Dağıtılacak olan 100’er adet küçükbaş hayvan, rastgele değil, o yörenin coğrafi yapısına ve otlak kapasitesine en uygun damızlık ırklar arasından seçilecekmiş. Bu strateji sayesinde hayvan kayıplarının önüne geçilmesi ve doğum oranlarının en yüksek seviyede tutulması hedefleniyor. TİGEM tarafından titizlikle seçilen bu damızlıklar, bölgelerindeki genetik çeşitliliğin korunmasına da hizmet edecekmiş.
Başvuru Sürecinde Nelere Dikkat Edilmeli?
30 Nisan tarihine kadar devam edecek olan başvurularda adaylardan temel belgeler talep ediliyor. Nüfus cüzdanı fotokopisi, dilekçe ve başvuru formunun yanı sıra; eğer varsa öncelik durumunu belirten belgelerin (diploma, engelli kartı veya şehit yakını belgesi… gibi) ibraz edilmesi gerekiyor. İşletmesi olmayan hak sahiplerine, bilgilendirme yapıldıktan sonra yerlerini hazırlamaları için kısa bir süre tanınacakmış. Bu yaklaşım, sadece mevcut işletmelerin değil, sektöre yeni girmek isteyen heyecanlı girişimcilerin de önünü açıyormuş.
Ekonomik Destek Paketinin Ayrıntıları;
Geri ödeme şartları incelendiğinde, projenin tamamen üreticiyi korumaya yönelik olduğu belirtiliyor. 7 yıl gibi uzun bir vadeye yayılan geri ödemeler, faizsiz kredi imkânıyla birleşince hayvancılık yapmak son derece cazip bir hale geleceği de belirtiliyor.
Yetiştiricilerden istenenler;
* Yetiştiriciler ilk 2 yıl boyunca hiçbir ödeme yapmayacak.
* Sürüleri büyütme ve düzenli gelir elde etme imkânı sağlanacak.
* Hayvan başına yıllık 450 liraya varan bakım desteği verilecek.
* Küçükbaş hayvanların beslenme kalitesi artırılarak verimlilik en üst düzeye çıkarılacak.
Güzel bir proje! Ama şunu hatırlatıyor!; “Bad-el harab-ül basra!” (Basra/Köyler harab olduktan sonra)!
Son çeyrek asırda Tarım ve Hayvancılık büyük darbe yedi. Daha önce Tarım ve Hayvancılıkta Dünya’da kendine yeten 7 ülkeden biri iken ve de tahıl ihracatı yaparken bugün, önceleri ihraç ettiklerimizi şimdi ithal eder hale geldik. Köylerin birçoğu şehirlere göç etti. Acaba geri dönüş kolay olur mu?
Eskiden Ferdi Tayfur’un meşhur köy şarkılarından biri idi; “Hadi gel köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğününde alay çekelim!”
Yıllar önce köyünü terk edip şehre yerleşenlerin tekrar geri dönüşü acaba kolay olur mu! 3-5 yaşında köyden çıkanlar şimdi 20-25 yaşlarında! Şehirde alışılan yaşam imkânlarını köylerde bulacaklar mı? Ancak şehir merkezine yakın köylerde, şehirde ikamet ederek bu proje yürütülebilir.
Tabii ki şartları uygun olanlar için hayvan bakımı güzel bir fırsat. Bu sahada ihtiyaç ta var, Pazarımız hazır. Hem kendi, hem de ülke ekonomisine katkı sağlanmış olunur, et ithalatından da kurtuluruz! Zararın neresinden dönülürse kârdır.
Bu arada ulusal basında yer alan bir haber ise, “Avrupa Ülkeleri İşçi arıyor” şeklinde!
Portekiz, son yılların en kapsamlı göçmen alımı projesine start vererek Türkiye’den 50 bin işçi alacağını duyurdu. Küresel ekonomik dinamiklerin değişmesiyle birlikte iş gücü arzında sıkıntı yaşayan Lizbon yönetimi, çareyi Türk insanının dinamizminde bulmuş! Bizde işsiz insan çok!
Dostça kalın…
Recep Çınar
Son bir asrın yaklaşık üçte ikisinde kadim şehir Edirne’yi CHP’li belediyeler yönetti. Peki, “Edirne’ye ihtiyacı olan ne yapıldı, ne kadar yapıldı, Edirne’nin sorunları ne kadar çözüldü?” desek, Edirne’nin bu günkü haline bakıldığında Edirne’nin belediyecilikte ne kadar mahzun olduğu görülür. Bir zamanlar “Şehirler Sultanı/Sultanlar Şehri” olarak anılan Edirne’nin günümüzdeki halini görenler “Edirne böyle olmamalıydı” diyorlar!
Her şeye rağmen Edirne günümüzde turist ağırlamada birçok şehrin önünde geliyor. Bu ise Ecdat Osmanlı’dan kalan ve eşine ender rastlan bir kısım “tarihi eser” (miras) ve derin bir “tarihe”, bu tarihin içinde 92 yıl da başkentlik yapma ve Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı olma özelliği var!
Edirne’de “güya bir şeyler yapılıyor” gibi gösterilmeye çalışılsa da günün şartlarına uygun ve olması gereken pek bir şey yapıldığı söylenemez! (Belediye hizmetleri bakımından). Yapılanlar hizmetten ziyade adeta rezalet!
Bir taraftan yeni su boruları döşeniyor, halk aylarca toz toprak içinde yaşatılmaya mahkûm ediliyor, diğer taraftan gün geçmiyor kanalizasyonda patlaklar oluşuyor!

Zaten eski yerleşim semtleri adeta “daracık sokakları duman bürüdü!” türküsünü andırıyor! Bu sokaklardaki 1-2 katlı binaların çoğu yıkıldı ve yerlerine 4-5 katlı “ucubeler” yapıldı. Bazı yıkılmayan, restore edilerek kullanılan tarihi binalar da var. Ama 2 katlı tarihi binanın bitişiğine bilhassa son 50 yılda 4-5 katlı bina yapılmasına izin verildi ve birçok tarihi binalar bu ucubelerin gölgesinde bırakıldı. Böyle bir ülke yok!
Bizim kültürümüzde sadece yediğimiz içtiğimiz değil, inşa ettiğimiz binalar ve ticari hamlelerimiz bile komşuluk hukukuna tabidir. Komşunun rızası ve helalliği olmadan, onun evinin rüzgârını kesecek veya güneşine mani olacak şekilde binayı yükseltmek İslam hukukuna ve ahlakına sığmaz. Aksi halde Güneşini ve Rüzgârını kestiğiniz komşunun ahı yakanızı bırakmaz!

Eskiden mahallelerde birkaç otomobil vardı, şimdi ise yüzlerce! Ama yollar ve park edilecek yerler çoğalmadı!
Trafik sorunu, park sorunu, yol sorunu, kaldırım sorunu, temizlik sorunu, kanalizasyon sorunu… eski semtler adeta sorunlar yumağı haline geldi. Dünya standartlarında yaya kaldırımları yüksekliği azami 15 Cm. Peki Edirne’de ne kadar? Caddenin bir tarafında yaya kaldırımı yüksekliği 30 Cm, diğer bir tarafında ise asfalta/caddeye sıfır !

Şehrimizde iki ay kadar önce başlatılan yeni yer altı su borularının döşenmesi işi ise halka “gına” getirdi! Bakalım daha ne kadar devam edecek! Önce bu işe yanlış mevsimde başlanıldı! İlk düğme yanlış iliklenirse son düğmeye kadar hepsi yanlış olur! Uzmanlar bu işlerin Haziran – Eylül aylarında yapılmasının uygun olduğunu söylüyor! Yağmur yağıyor her taraf gölcük ve çamur! Çamurlar duvarlara, pencerelere sıçrıyor. Güneş oluyor toz topraktan geçilmiyor! Semt adeta “çöl”e dönüşüyor. İnsanlar evlerini havalandırmak için pencerelerini bile açamıyor! Bazı yerlere yığılan kumların kullanılmayanları aylardır yerinde duruyor ve sağa-sola dağılıyor. Yağmur yağdığında da yağmur suları ile kanalizasyonlara akıyor! Bırakın Avrupa’yı, şahsen Afrika’da da 4-5 ülke gezdim. Muz Cumhuriyetlerinde bile böyle şehirciliğe rastlamadım!
6 Nisan 2026 tarihli yerel basında (nihayet) halkın da bu durumdan rahatsız ve şikâyetçi olduğu haberi yayınlandı. Kendileri ile görüştüğüm ve CHP’ye oy vermiş birçokları bile Edirne’de olup bitenlerden şikâyetçi.
Tabii ki Edirne’nin sorunları sadece su boruları döşemekten ibaret değil! Trafik – Park – Temizlik – WC yetersizliği – Caddelerin işgal edilerek Çadır Gastronomisi oluşturulduğu… Say, say bitmez!
Şunu unutmayalım ki, her güzel ve faydalı iş, işin ehli ve dürüst insanlarla yapılır!
Peki çözüm mü? Basit! Bu iş, parti – pırtı meselesi değil, “Görevi ehil olana ve dürüstl insanlara vermek”!
Peki, suç sadece yöneticilerin mi? Buna Nasreddin Hoca güzel bir cevap vermiş!
Bir gün Nasreddin Hocanın eşeği çalınmış. Can sıkıntısı içinde durumu komşularına anlatınca her kafadan bir ses çıkmaya başlamış!
* Birisi: Hocam demiş niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki?
* Bir başkası: Evine hırsız giriyor da senin nasıl haberin olmuyor? diye konuşmuş.
* Bir diğeri de: “Hocam demiş, kusura bakma ama eşeğin çalınmasına en büyük sebep yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok. Nerden baksan dökülüyor” demiş.
* Hoca kızmış: “Yahu” demiş, iyi, güzel de kabahatin hepsi benim mi? Hırsızın hiç mi suçu yok?
Edirne halkı bu zihniyetten şikâyetçi! Ama Edirme’nin layık olmadığı bu duruma gelmesinde suç sadece yönetenlerin mi? Bu yöneticilere inadına peş peşe oy verenlerin hiç mi suçu yok? Biraz da kendimizi hesaba çekelim!
Dostça kalın…


Recep Çınar
Bahar dönemi, yılın kış mevsiminden sonra gelen ilk aylarını ifade eder. Eğitim ve öğretimde ise bahar dönemi, ikinci yarıyılı ifade eder. Üniversitelerde bahar dönemi ise genellikle şubat ayında başlar ve haziran ayında sona erer. Ancak bu tarihler, üniversiteden üniversiteye değişebilir.
Peki, İlkbahar nedir ve ne zaman başlar?
İlkbahar ya da ilkyaz, doğa döngüsünde kış ile yaz arasında yer alan bir mevsimdir. Mevsimler şöyle belirlenir; KIŞ: Aralık, Ocak, Şubat. İLKBAHAR: Mart, Nisan, Mayıs. YAZ: Haziran, Temmuz, Ağustos. SONBAHAR: Eylül, Ekim, Kasım.
Konumuz olan İlkbahar ile ilgili bazı özellikler:
* Bu mevsimde ağaçlar doğa uyanır, çiçek açar ve hava sıcaklığı artmaya başlar.
* Karların erimesi ve yağışların artması sonucu göller, dereler, barajlar ve göletler su ile dolar.
* İlkbahar, canlılık faaliyetlerinin başladığı mevsim olarak da bilinir; doğma ve üreme olaylarının gerçekleştiği bir dönemdir.
* İnsanlar üzerinde de sağlık açısından etkileri olabilir. Mesela; yorgunluk ve bitkinlik gibi durumlar görülebilir.
İlkbahar, birçok şair ve yazar için ilham kaynağı olmuş, yenilenme, umut ve tazelenme temalarıyla şiirlerde ve edebi eserlerde yer almıştır.
Cenabı Allah’ın nimetleri saymakla bitmez. İşte bahar da O’nun nimetlerinden biri. Şair, her ne kadar “Bahar’a ermedi mevsim, Hazan olup gidiyor” dese de, biz bir Bahar’a daha eriştik ve yaşıyoruz! Rabbimize şükürler olsun.
Rabbimiz (cc) Kur’an-ı Kerimde; “O, Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size verdi. Allah’ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür” diyor. (İbrahim Suresi:34)
Bir gün Mevlânâ Hazretlerinin hizmetçilerinden biri, malının ve parasının azlığından şikâyet etti.
Hz. Mevlânâ:“–Eğer sana bin altın verip kulağını, burnunu ve diğer bir uzvunu kesseler razı olur musun?” diye sordu. Hizmetçi: “–Hayır” dedi.
Mevlânâ:“–O hâlde niçin yoksulluk iddiasında bulunuyorsun. Mademki bunlara sahipsin, o hâlde fakir değil, zenginsin. Sende bu kadar kıymetli şeyler olduğu halde niçin onların kıymetini bilmiyor, şükretmiyor ve fakirlerin sabrını sermaye yapmıyorsun?” dedi. (Ahmet Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, I, 419).
İnsan ömrü de mevsimlere benzemiyor mu, mevsimler gibi değil mi? insan (aşağı yukarı) 20 yaşına kadar ilkbaharını, 40 yaşına kadar yazını, 60 yaşına kadar son baharını, 80 yaşına kadar da ihtiyarlığını yaşıyor.
Karacaoğlan bir dörtlüğünde; “Bülbül ne yatarsın bahar erişti / Ulu sular göl olduğu zamandır / Kat kat oldu gül yaprağa karıştı / Gene bülbül kul olduğu zamandır” diyor, baharla ilgili.
Kul olmak elbette sadece “gül’e” değil, tüm yaratıklara mahsus. Yaratan’a kul olmaktan daha büyük saadet mi olur!
Bahar, Kupkuru dallara suyun yürüme mucizesidir. Canlanma ve dirilme zamanıdır bahar. Baharla birlikte tüm tabiat, ölümden sonra tekrar canlanıyor. Aynen insanların ölümden sonra canlanacakları gibi! Yüce Kitabımız Kur’an, bu konuda bakın ne buyuruyor; RUM Suresi 19. Ayet; “Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.”
(Ayette, öldükten sonra dirilmenin hiç de öyle akıl almaz bir şey olmadığı, yeryüzündeki sürekli yenilenme olaylarına işaretle özlü bir şekilde anlatılmış olmaktadır. Gerçekten, kupkuru topraktan ve ağaçlardan, yemyeşil bitkiler ve yapraklar, rengârenk çiçekler ve meyveler çıkaran ilahi kudret için, yoktan var ettiği insanı tekrar diriltmesinin zor olacağı düşünülemez. Sayısız “ba’s ba’de’l-mevt” (öldükten sonra dirilme) olayına sahne olan yeryüzüne bir kez ibret gözüyle bakıvermek bile, Allah’ın kudretini kavramak için yetecektir.)
20. Ayette; “Sizi topraktan yaratması, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz.” 21. Ayette ise; “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi )nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”
HUCURAT Suresi 13. Ayette; “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”
RUM suresi 22. Ayette; “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”
23. ayette; “Geceleyin uyumanız ve gündüzün O’nun lütfundan istemeniz de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.”
24. ayette de; “Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır.”
Evet. Sonunda da ölüm var, ahret var ve de hesap var! Hesabın kolay verilmesi ise “akıl” nimetini iyi kullanıp Rabbimize gerçek manada “kul” olmamıza bağlı.
Akıl, insanları diğer yaratıklardan ayıran en önemli özelliklerden biri. Ancak akıl, “vahyin” emrine verilmez, her şeyi aklımızla halletmeye çalışırsak nefsimizin esiri olur, yanlışlıklara düşer sınırları ihlal etmiş oluruz!
Allah (cc), yardımcımız olsun, BAHAR’ımız da tüm ÖMRÜMÜZ de hayırlı ve bereketli olsun.
Dostça kalın…