29 Ağustos 2025 Cuma
Dr. Ülkü Varlık Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi
Zafer, ’’Zafer benimdir‘’ diyebilenindir.
Başarı ise, ‘’Başaracağım’’ diye başlayarak sonunda’’Başardım’’ diyebilenindir.Mustafa Kemal Atatürk
Ağustos Ayı Türk Ulusal Yaşamı bakımından hareketli ve kutsal bir aydır. Birçok Büyük Türk zaferi hep bu uğurlu ayın sıcak günlerinde kazanılmıştır. Tarihte on altı büyük imparatorluk kurmuş devletimizin, anılan ay içerisinde kazandığı tüm zaferleri bu sütunun kısıtlı olanakları içinde özet olarak sunmak dahi oldukça zor. Ancak, bunlardan bazılarına aşağıda yer verilmiştir.
Türk Ulusal Yaşamında Ağustos Ayı’nın Önemi
26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı ile Türk Devleti’nin temeli atılmıştır. 22 Ağustos 1389 Kosova’da Rumeli’nin Balkan Savaşlarına kadar süren, beş asırlık yazgısı (kaderi) çizilmiştir. 11 Ağustos 1473 Otlukbeli’nde doğunun egemenliği sağlanmıştır. 23 Ağustos 1514 Çaldıran’da; Bayburt’tan Van’a Maraş’tan Mardin’e, Bitlis’ten Diyarbakır’a kadar, Doğu Anadolu’nun tümü kazanılarak Türk topraklarına eklenmiştir.
24 Ağustos 1516’da Mercidabık’ta sadece dört saatlik bir savaş ile Toros dağlarının ötesinde yer alan Anadolu, Suriye ve Filistin ele geçirilmiştir. 29 Ağustos 1526’da Mohaç’taki ikindiye doğru başlayan cenk, iki saat gibi kısa bir sürede Türk zaferiyle sonuçlanmıştır. Bu çok kısa savaş sonrasında ise, Türk Ulusu yaklaşık iki yüzyıla yakın Avrupa Kıtası’nın ortasında da yer edinmiş, bayraklarını burçlarda dalgalandırmıştır.
Bir ordu ki, hiçbir ulusun ordusuna bu zamanda bu teknik olanaklarla bile sahip olunamayacak beş Kıt’ada at koşturmuştur. Sınırlarını Tuna’dan Viyana kapılarına kadar dayamış, her gittiği yere erdem, merhamet duygularını da birlikte götürerek, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdırmıştır.
Büyük Taarruz ya da Anadolu Mucizesi
İşte bugün, bundan 103 yıl önce, bir Ağustos Ayı’nın yine sıcak günlerinde kazanılan ve Türk tarihinde yepyeni bir dönemin başlayabilmesinin bir işareti olan ve Türk Ulusu’nun yazgısını değiştiren, Ulusal Tarihimize “Başkomutanlık Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz” adı ile geçen bir zaferin yıldönümünü kutluyoruz.
Son Türk Devleti olan Osmanlı İmparatorluğu zamanının en güçlü devletlerinden biri olmasına karşın tarihsel süreç içerisinde çeşitli nedenlerle yıpranarak Birinci Dünya Savaşı sonunda bağlaşıklarının (müttefik) savaşı kaybetmesiyle yenik sayılarak 03 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Silah Bırakışması (mütareke) sonucunda kesin olarak ülke toprakları parçalanmaya tabi tutuluyordu.
“Hasta Adam” olarak nitelendirilen İmparatorluğun bu durumdan yararlanarak Türk’leri ve Türk’lüğü yok ederek Bizans İmparatorluğu’nu yeniden diriltmek sevdasına düşenler 13 Mayıs 1919 günü İzmir Rıhtımı’na çıktılar.
Türk Ulusu’nun yaşayış biçimine ters düşen bir tutum ve davranış karşısında, bu saldırılara ilk karşı koyma 28-29 Mayıs günleri Ayvalık’ta 172. Piyade Alayı tarafından yapıldı. Daha sonra, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları sonrasında saldırganın üstün kuvvetleri, Sakarya Bölgesi’den çekilmek zorunda bırakıldı. Bu savaşlar gerçekten stratejik ve taktik bilgilerin yanı sıra Türk subay ve erlerini cesaretlerini, kahramanlıklarını birlikte ifade edebilecek bir denklem görünümündedir.
13 Ağustos 1921 günü başlayan ve 20 Ağustos sabahı artık önlenmesi olası olmayan bir çığ gibi ilerleyen ‘’Büyük Türk Taarruzu’’ 30 Ağustos 1922 günü düşman ordusu’nun imhası ile sonuçlanarak Türk Ordusunun yenilmezliğini bir kez daha tüm dünyaya ilan ediyordu.
Bir çok yabancının “Anadolu Mucizesi” diye baktıkları Kurtuluş Savaşı’nın gerçek başarısı, toplu tüfekli dövüşten çok fazla, bu yeniden yaratılan ordu için sarf edilen inanılmaz çabada, dökülen terde ve tek bir sözcük ile, bu kağnı seslerinde saklıdır. Gerçek mucize, elindekini avucundakini vererek, gerektiğinde cephaneyi sırtında taşıyarak milletin katlandığı özveri ile pırıl pırıl bir ordu yaratılmasıdır. Türk Kurtuluş Savaşı’nın gerçek kıymeti, gerçek büyüklüğü göğüs göğüse dövüşmekten çok daha önce, yoktan varoluşta yatar. Bu önemli nokta yeterince kavranmadıkça da, Kurtuluş Savaşı’nın ruhunu ve aslını anlamak olası değildir.
Sakarya’dan bir ay sonra Türk Ordusunun Eskişehir-Afyon hattına henüz ulaştığı sıralarda birlik komutanı Ali İhsan Paşa’nın Cephe Komutanlığına verdiği 15 Ekim 1921 tarihli rapor, askerin o günlerdeki halini çok açık bir şekilde gözler önüne serer:
“Dün 8′ nci Tümenin bütün birliklerini teftiş ettim. Birlikler, âdeta ellerine çıplak ve kirli bir tüfek verilmiş bir yığın fukara halindedir. Askeri üniformalı yüzde beş insana rastlamadım. Köylü kıyafetleri vücutlarını koruyacak bir halde olsa yine şükredeceğim, fakat yarıdan fazlası yırtık, tamamen mevsimin şiddetine maruz ve mahkûmdur. Kaput(palto), ancak yüzde beş oranında var, ayakkabıların yarısı kullanılmayacak durumda. Don, gömlek, ve çorap gibi bol olması gereken şeylerde bile ihtiyacın yarısı kadar karşılanabilmişti.’’
Mustafa Kemal Atatürk’ün Askeri Dehası
Ancak, tüm bu güç koşullara karşılık, Büyük Taarruz için hazırlanan plana göre, düşmana hiç beklemediği bir yerden, Afyon güneybatısındaki sarp dağlık bölgeden, kuvvetin büyük kısmıyla taarruz etmeye karar verildi. 30 Km.’lik bu bölgeye 1’nci Ordunun 1’nci, 2’nci ve 4’ncü Kolordularına bağlı 11 tümenle bir müstakil tümen, 5’nci Süvari Kolordusuna bağlı üç tümen getirildi. Bu kuvvetler kuzeye doğru taarruzla düşmanın gerisine düşecek ve batıya doğru çekilmesine fırsat vermeden, onu bir imha muharebesine mecbur edecekti. Afyon’dan Eskişehir’e kadar uzayan 130 km’lik cephe kısmına ise büyük bir cesaretle 7 tümen ayrıldı. Bu kuvvetin de siklet merkezi Afyon’un kuzeyi bölgesinde oluşturuldu. Eskişehir bölgesi ise, hemen hemen boş denecek kadar zayıf tutuldu. Hazırlanan taarruz plânına göre 1nci Ordu kuvvetleri Afyon batısından kuzeye doğru taarruza geçtiklerinde, Afyon doğusu ve kuzeyinde bulunan 2nci Ordu kuvvetleri de taarruzla düşmanın, kesin sonuç almak istediğimiz 1nci Ordu bölgesine kuvvet kaydırmasına engel olacak ve Döğer bölgesinde bulunan düşman ihtiyatlarını (yedeklerini) kendi üzerine çekmeğe çalışacak ve Süvari Kolordusu da Ahır Dağlarından aşarak düşman yan ve gerilerine taarruz edecek, düşmanın İzmir’le telgraf ve demiryolu irtibatını kesecekti.
İki ordunun insan ve tüfek yönünden aşağı yukarı birbirine denk olmasına karşın makineli tüfek, top, uçak ve özellikle motorlu araçlar yönünden üstünlük Yunan Ordusu’ndaydı. Çünkü Türk Ordusunun elindeki tüfek, makineli tüfek ve toplar hem eski model hem de değişik cins ve tipteydi ve bu yönüyle de cephane ikmalinde Türk Ordusu büyük zorlukla karşı karşıyaydı. Bazı topların cephanesi son derece azdı. Örneğin, 2 nci Kolordu emrindeki havan bataryasının sadece 56 mermisi vardı. Ayrıca, Türk Ordusu’ndaki topların hiçbirinin yedek parçası bulunmuyordu. Düşman topları seri ateşli ve bol cephaneliydi. Tüfek ve makineli tüfekleri aynı cins ve üstelik yeniydi, cephaneden yana da herhangi bir sıkıntıları bulunmuyordu.
Yalnız süvari (kılıç) olarak Türk ordusu büyük bir üstünlüğe sahipti. Bir taarruz ve özellikle de takip harekâtında tank ve motorlu araçların bulunmadığı o zamanki savaşlarda, süvarinin oynayacağı rolün çok önemli olduğu yadsınamazdı.
İsmet Paşa bu konuyu anılarında sevinçle ve biraz da gururla anlatır
İsmet Paşa bu savaşla ilgili anılarını şöyle anlatır; “Süvari kolordusu, Türk Ordusunun sayı olarak o zamana kadar görmediği bir süvari kıtası haline geldi. Her türlü silahı ile, topu ile mükemmel bir kıta. Evet, büyük bir süvari kuvveti meydana getirdik. O zaman, Mohaç’tan sonra en büyük süvari kuvvetini ben kullanıyorum diye çalım yapardım.”
Mustafa Kemal Paşa, ordu birlikleri arasında bir futbol maçı organize edilmesi bahanesiyle ordu komutanlarını Akşehir’e davet etti. Böylece Yunan’lıların ve İşgal Devletlerinin dikkatleri çekilmeyecekti. 28 Temmuz gecesini, komutanlarla genel taarruz hakkında konuşarak geçirdi ve gereken direktifleri verdi. Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 20 Ağustos 1922’de Ankara’dan Akşehir’e giderek, 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini verdi. Çok gizli bir şekilde yürütülen bu olayları kamuoyundan saklamak maksadıyla, 21 Ağustos’ta Çankaya köşkünde bir çay daveti verileceği gazete ve ajanslara bildirilmişti.
Savaşın seyri ve sonuç
Savaş başladıktan kısabir süre sonra, Anadolu’daki Yunan kuvvetlerinin yarısı imha veya esir edilmiş kalan bölümü ise 3 grup halinde çekilmekteydi. Bu durum karşısında Çalköy’de yıkık bir evin avlusu içinde Mareşal Gazi Mustafa Kemal, Mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet Paşa ile kırık bir kağnı arabasının başında buluşarak Yunan ordusunun kalıntılarını takip etmesi için Türk ordusunun büyük kısmının İzmir istikametinde ilerlemesini kararlaştırmışlar ve müteakiben de Gazi Mustafa Kemâl «Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!» emrini vermişti. 1 Eylül 1922’de Türk Ordusunun takip harekâtı başladı. Muharebelerden kurtulan Yunanlılar, İzmir’e Dikili’ye ve Mudanya’ya doğru geri çekilmeye başladılar.
30 Ağustos Zaferi, Türk Ulusu’na takılmak istenen tutsaklık zincirinin parça parça edildiği gündür, 30 Ağustos kahramanlıklarla dolu olan Türk tarihinin en parlak güneşlerinden birinin doğduğu gündür. O günleri gören ve yaşayan yazar Falih Rıfkı Atay‘ın 30 Ağustosla ilgili değerlendirmesi ise şöyle: ’’Bugün bağımsız bir devlet kurmuşsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini ve her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.’’
Bu yıl dönümü nedeniyle, Türk Ulusu’nun devamlılığı ve yükselmesi için ölümü hiçe sayarak kan döken ve savaşan başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, onun yakın silah arkadaşları İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir paşalar ile tüm şehitlerimizi, gazilerimizi sonsuz şükranlarımla anarken, dün olduğu gibi bugün de Türk Ulusu’nun gururu, iftiharı olan gözbebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetlerimize gönülden başarılar diliyorum.
Kaynaklar
*Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, Ekim, 1999.
*Fahri Belen, Büyük Türk Zaferi, Ankara, 1962.
*Türk Silahları Kuvvetleri ve Atatürkçülük, Genel Kurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1973.
*Dr. Ülkü Varlık Arşivi