13 Mayıs 2026 Çarşamba
Hastane yolu: Alışkanlık mı mecburiyet mi?
Anlamını Kaybeden Sinemanın Hikâyesi
19 MAYIS 1919 VE ÖNEMİ
“Kişisel Gelişim Demişken Farklı Açılardan Kişisel Gelişim 1” Adlı Kitabımın Analizi
İzel Erim’den bir başarı daha
HARUN ÖZEN, EDESOB’A ÖZEN’LE GELİYOR…
Abdullah Emre Güner bir veri paylaştı. Ama bu veri, aslında bir tabloyu değil, bir ruh hâlini anlatıyor:
“Bir yılda 300 kere doktora giden hastamız var… ‘Alışkanlığım’ diyor.”
Bir yıl 365 gün. 300 gün hastaneye gitmek demek, neredeyse her gün bir sağlık kurumuna uğramak demek. Üstelik bu tekil bir örnek olarak anlatılmıyor. Aynı açıklamada verilen başka bir rakam daha var:
“Kişi başı yıllık muayene sayısı 12. Dünya ortalamasının çok üstünde.”
İki cümle. Ama arası oldukça kalabalık.
Biz gerçekten bu kadar hasta bir toplum muyuz?
Yoksa hastaneye gitmeyi alışkanlık haline mi getirdik?
Ya da daha zor olan ihtimal: Sağlıklı yaşamayı beceremiyor muyuz?
Eskiden insanlar hastaneye gitmemek için direnir, son ana kadar beklerdi. Bugün ise neredeyse tam tersi bir eğilim var. Müdürün bir başka tespiti, meseleyi daha da ilginç hale getiriyor:
“Yoldan geçerken bir acile uğrayayım… pazara gelmişken bir görüneyim… sosyalleşme aracı olarak kullanılıyor.”
Bu cümle sağlık sistemine değil, doğrudan topluma dair.
Çünkü bir ülkede hastaneler “uğranacak yer” haline gelmişse, orada mesele sadece sağlık değildir.
Orada hayatın ritmi değişmiştir.
Ama burada kolay bir sonuca kaçmak da mümkün: “Hastalık hastası olduk.”
Bu doğru olabilir.
Ama eksik.
Çünkü diğer ihtimal daha sert:
Gerçekten hastayız.
Şehir hayatı insanı yavaş yavaş aşındırıyor. Hareketsizlik, düzensiz uyku, bitmeyen stres, sağlıksız beslenme… Günlük hayatın sıradan parçaları gibi görünen bu unsurlar, aslında kronik hastalıkların temelini oluşturuyor.
Artık insanlar bir anda hasta olmuyor; yavaş yavaş, fark etmeden hastalanıyor.
Sonra ne oluyor?
Hastane.
Yine hastane.
Bir daha hastane.
Beslenme meselesi ise işin en kritik noktalarından biri.
Ne yediğimizi gerçekten biliyor muyuz?
Sofralarımız dolu ama içeriği ne kadar sağlıklı? İşlenmiş gıdalar, katkı maddeleri, hızlı tüketim alışkanlıkları… Bunlar sadece kilo meselesi değil; bağışıklık sisteminden ruh haline kadar her şeyi etkiliyor.
Ve biz çoğu zaman bunun farkına ancak hastanede var
Peki biz tam olarak sağlığı nerede arıyoruz?
Cevap çoğu zaman aynı: Hastanede.
Oysa sağlık, hastanede bulunacak bir şey değil. Sağlık, hastaneye gitmemeyi başarabilmekle ilgili.
Ama biz sanki tersini yaşıyoruz. Sistem büyüyor, hastaneler artıyor, erişim kolaylaşıyor… ama sağlıklı kalma becerimiz aynı hızla artmıyor.
Çünkü mesele sistem değil, alışkanlık.
Abdullah Emre Güner durumu aslında net bir şekilde ortaya koyuyor:
“İki ihtimal var; ya gereksiz yere gidiliyor ya da sağlığımızı korumuyoruz.”
Belki de cevap ikisinin ortasında değil, tam içinde.
Hem gereksiz gidiyoruz…
Hem de gerçekten hastalanıyoruz.
Eğitimde sıkça konuştuğumuz bir sorun var: Bilgi var ama davranış yok.
Sağlıkta da tablo farklı değil.
Herkes sağlıklı beslenmenin önemini biliyor.
Herkes hareket etmesi gerektiğini biliyor.
Herkes stresin zararını biliyor.
Ama uygulayan kaç kişi?
Belki de artık daha temel bir soru sormanın zamanı:
Toplum olarak sağlıklı yaşamak gibi bir derdimiz var mı?
Yoksa hastalandıkça çözüm bulabileceğimiz bir sistemin varlığı bize yeterli mi geliyor?
Eğer ikinciyse, o 300 gün hastaneye giden “teyze” bir istisna değil.
Sadece biraz daha ileri gitmiş bir örnek
300 gün hastaneye gitmek uç bir örnek olabilir.
Ama asıl mesele şu:
Geri kalan 65 günde gerçekten sağlıklı mıyız?
İnanç Uysal
1 Mayıs 2026
Yeniçağ Gazetesi
Mayıs ayında tarihimizde önemli deniz zaferlerimiz vardır. Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferlerinden olan Cerbe Deniz Zaferi 14 Mayıs 1560 tarihinde kazanılmıştır. 21 Mayıs 1556,Türk ordularının Zigetvar Kalesi’ni kuşattığı tarihtir. 31 Mayıs 1601’de de Kanije Zaferi kazanılmıştır.
Fakat Mayıs ayını bizim için unutulmaz kılan iki tarih daha vardır ki; ikisi de tarihin akışını değiştirmiş, hayal ufuklarımızın sınırlarını sonsuzluğa taşımıştır. İlki 29 Mayıs 1453 İstanbul’un Fethi, ikincisi de Kurtuluş Savaşı’mızın başlangıcı sayılan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 tarihidir.
İstanbul’un fethi, 1000 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılması, Avrupa’da Orta Çağ’ın sonu Yeni Çağ’ın kapılarının açılması demekti. Sultan Mehmed’in Fatih ünvanı ile anılması da bu tarihten sonradır. Hz.Muhammed’in “ İstanbul bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne mübarek asker, onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır.” sözlerindeki övgüye muhatap olabilmek için daha önce Arap orduları tarafından defalarca kuşatılmasına rağmen düşürülememiş, bu mucize Fatih ve Türk askerinin kahramanlığı ile gerçek olmuştur.
Padişah II.Murad, Trakya ve Balkanlar’ın vatan topraklarına katılmasında büyük emek sarf etmiş, tarihi zaferlere imza atmıştır. Gelibolu’ya geçen ordunun Trakya’da yürürken asıl hedefi, İstanbul ve Avrupa hakimiyeti idi. O nedenle Bursa’dan sonra saltanat makamı Edirne’ye taşınmıştır. Fatih, böyle dirayetli ve kahraman bir babanın oğlu olarak Edirne’de doğmuş ,İstanbul rüyasıyla büyümüş, çocukluk ve şehzadelik döneminde çok iyi eğitimden geçirilmiştir.
Tarih dersi gibi algılamayın anlattıklarımı lütfen. Bahara methiye, Mayıs’lara övgü değil amacım. Ama “Fatih Sultan Mehmed- İstanbul -29 Mayıs” denkleminin, gönül atlasımızda ve zihin kodlarımızda ayrı bir yerinin olması gerektiğini bir defa daha hatırlatmak isterim. O, batıla batmış batının, Ezan ile Kur’an ile tanışması, Muhammedi bir muştu ile aydınlanması,ısınmasıdır.
II.Murad ve oğlu Fatih Sultan Mehmed’in adının geçtiği hengamede bir ismi daha zikretmek gerekir ki; o da Gazi Turhan Bey’dir. Aslında Balkanlar’ın fethinde kelle koltukta savaşan uç beyleridir, serdengeçti bir ailedir onlar. Babaları Paşa Yiğit Bey ve çocukları Turhan Bey, Ömer Bey, Ahmet Bey. Turahanlı diye tanınırlar devlet ricalinde. Paşa Yiğit Bey Balkanlar’ın efsane komutanı, Üsküp zaferinin mimarıdır.
Gazi Turhan Bey deyip geçmeyin. O kahraman komutan , II.Murad’ın damadı, Fatih’in eniştesidir aynı zamanda. Mora fatihi diye anılır tarihlerde. Bizans’ın surları can çekişirken Kral’a ve kiliseye Mora’dan gelecek yardımları önlemiş, Konstantiniyye’nin İstanbul olmasında, Ayasofya’nın secde ile tanışmasında onun da alın teri vardır. Zaferden sonra Uzunköprü civarındaki vakıf arazileri kendisine ödül olarak verilmiştir. İçinde cami, medrese, aşevi ve hamam bulunan bir külliye yaptırmış, vefatında bu caminin bahçesindeki kabre defnedilmiştir.
Buraya kadar her şey güzel de sonraki vefasızlık ve define arayan yağmacıların tahribatı resmen tarihe bir saygısızlık! Mezbeleliğe dönen bir külliye… Delik deşik edilen bir mezar, temellerinde gömü aranan ve yıkılan minare, çöken mescit… Aslında yerin dibine geçirilen onurumuz, haysiyetimiz, gururumuzdur. Maziye ihanettir bunun adı!
Ve sonra bir gece görülen bir rüya. Rüyada kollarını açarak içine hayvan gübresi doldurulmuş, yanmış yıkılmış mescidi ve mezarı göstererek, “ Evladım, biz bu topraklar vatan olsun ,kıyamete kadar sizde kalsın diye canlarımızı verdik, kanlarımızı sebil ettik. Bunu mu reva gördünüz bize. Yazıklar olsun!” diye sitemlerini dile getiren Gazi Turhan. Aman Allah’ım. Yatağından ateşler içinde uyanan, terden sırılsıklam olmuş, kalp çarpıntısına tutulmuş Malkara’da Mehmet bey. O anda gelen bir ilhamla yazılan on kıtalık bir şiir. Şu an benim elimde bulunan, daha önce bu gazetede yayınladığım şiir. Bu şiiri gereğini yapmamız için bana ulaştıran Sami Satar ve gazeteci Hasan Tahsin Arıkan ağabeylerime rahmetler diliyorum.
80’li yıllardı. Her şey bu şiir ve mektupla başladı. Bu rüya bir gafletin perdelerini yırtmış, bir vebalden kurtulmanın işaret fişeği olmuştu. Bu bir kişinin altından kalkabileceği bir iş değildi. Uzunköprü Kültür Sanat ve Tanıtma Derneği ‘ni kurmuştuk kısa bir süre önce. Derneğin üstlenmesi çabanın kitleselleşmesi demekti. Bir avuçtuk ama inanmış adamlardık. Yetişkinler hilal bıyıklıydı, gençler deli kurt. Ülkücü derlerdi bize.
Gazi Turhan Bey’in mezarının nerede olduğunu bilen çok az insan vardı. Daha tuhafı, adını taşıyan ortaokulun öğrencilerini bırakın öğretmenlerin haberi yoktu bu külliyeden. Mayıs ayını seçmiştik anma töreni için. İstanbul’un fethi ile ilgisi vardı çünkü. Günlerden Cuma olsun dedik. Köy camisinde Cuma namazı ile başlayan program, tarumar olmuş mescidin bahçesindeki makberin başında Mevlid ve Yasin Suresi ile devam etmiş, vakıf geleneğine uygun olarak Muhtarlığın ayran ve poğaça ikramı ile sonlanmıştı.
Her yıl artan bir ilgi ile halkın ve amirlerin dikkatini çekmeyi başarmıştık. Sonraki yıllarda iktidar partisinin mensupları da gayretlerimize destek oldular . Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü devreye sokup restorasyon için büyük bir mali destek sağladılar. Hepsinden Allah razı olsun. Külliye bugün çevre düzenlemesi ve kadrolu bir görevli olmasa da bu haliyle bile Uzunköprü’de ziyaret edilecek önemli eserlerden birisidir artık.
Bazı seneler anma törenleri yapılamadı. Yetki kargaşası yaşandı. Bir kurumun sorumluluğu üstlenmesi bir zarurettir. Sahipsiz kaldığında herkes bu tür sosyal programları bir angarya gibi görmekte, heyecan ölmektedir. Geçen yıl Türk Ocakları’nın düzenlediği anma törenine bu yıl İlçe Kaymakamlığı’mızın da dahil olması güzel bir gelişmedir. Bence bu törenler resmi bir statüye kavuşturulmalı , gerekirse paydaşlar arttırılmalıdır. Zor olan başarılmış, Külliye ayağa kaldırılmış, ecdadın bedduasından inşallah kurtulmuşuzdur. Artık düz ovada sorumluluktan kaçmamalıyız. En azından 15 Mayıs tarihinde yapılacak anma töreninde mutlaka yerimizi almalı, “ben de bu tarihin evladıyım !” diyebilmenin mutluluğunu yaşamalıyız.
Tarih milletlerin hafızasıdır. Tarihi şahsiyetler günahıyla sevabıyla, hataları veya başarılarıyla bizim mazimizdir. Dününden haberi olmayanların yarınları karanlıktır. “Tarihini bilmeyen milletler, başka milletlerin avı olur.” demedi mi Mustafa Kemal? Mazide kazandığımız her zafer bizim gururumuz, her kaybımız ibret alınacak, ders çıkarılacak bir üzüntümüz olmalıdır.
Vatanımızın her köşesinde baş tacı yapacağımız kahramanlarımız, ecdadımızın hatırası tarihi eserlerimiz vardır. Gazi Turhan Bey bir semboldür. Çevremizdeki Kurt Bey, Demirtaş Bey, Malkoç Bey, Şehsuvar Bey ve diğerleri gibi siz de yörenizdeki tarihi şahsiyetleri araştırıp öğrenmeli, bu toprakların sahibinin sadece TÜRKLER olduğunu dosta düşmana göğsünüzü gere gere anlatmalı, Atatürk gibi haykırmalısınız; ” Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür, ebediyen Türk olarak yaşayacaktır!”
19 Mayıs 1919 tarihi de işte bunun için önemlidir. Atatürk, vatanın en karanlık günlerinde Samsun’dan doğan güneştir. O, baş eğmeyen, teslim alınamayan , düşmanın önünde diz çökmeyen çelikten bir irade, Türklük için yaşayan bir can, unutulmaz bir kahramandır.
Tarihini bilen, ecdadına saygılı, bağımsızlığa yeminli, esarete isyankar, bayrağa ve vatana aşık gençlere selam olsun.

Dörtyol’dan Kazım Yalçın, “Tom Barrack, bu monarşi güzellemesini ve demokrasi kötülemesini, hangi ölçüyü esas alarak yaptı, ona da bakmak gerekir. ABD’nin İran saldırısı, bölgede monarşiyle yönetilen devletlerden destek aldı, buna karşılık demokrasiyle yönetilen devletlerden destek alamadı.” diyor.
***
Gerçekten de ABD, bölgede tek adamla yönetilen ülkeler ister.
Burada, CIA eski Türkiye şefi Paul Bernard Henze‘nin 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunu hatırlamak gerekir. Henze, raporunda özetle şöyle demişti:
“Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız.
Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis; Meclis’i ikna ettiğimizde, ordu; orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor.
Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir.
Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarını yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak Amerika için sorun olmaz.”
***
Gazeteci Sedef Kabaş ise konumuzla ilgili olarak şunları söylüyor:
“Trump, Epstein dosyalarının tam orta yerinde ama hala tecavüz ve pedofili suçlarından yargı karşısına çıkarılmıyor.
Yahudiler kendilerini üstün ırk görüyor ama kendilerine karşı olan herkesi ırkçılıkla suçluyor.
Müslüman ülke İran’a saldıran ABD ama Türkiye, Azerbaycan, Mısır, Ürdün, Bahreyn, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve BAE Riyad’da toplanıp Tahran’a ‘dur’ diyor.”
***
Hamburg’da Die Zeit gazetesinin 80. yıl etkinliğinde konuşan AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’nin genişlemesini desteklediğini vurgulayarak, “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz.” dedi.
İşte Türkiye’nin AB’ye alınmamasının asıl gerekçesi de budur. Günü değil, yüzyılı ve sonrasını düşünüyorlar Türklerin Avrupa’ya hâkim olmasından korkuyorlar!
***
Bir İsrail askerinin, Lübnan’ın güneyindeki Deyr Seryan adlı beldede, Hristiyan inancında kutsal kabul edilen çarmıha gerilmiş İsa heykelini parçalaması konusunda ise Kudüs Latin Patrikhanesi Genel Vekili Piskopos William Şomali, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Şahit olduğumuz şey, dinlere karşı bir saygısızlıktır, kesinlikle kabul edilemez ve hoş görülemez. Ancak benim için Lübnan’da masum sivillerin ve çocukların öldürülmesi çok daha ciddi bir olaydır. Haçın yıkılması Lübnan’daki tek trajedi değil bu savaşın sonucu olarak her gün masum kurbanlar ölüyor ve bu savaş sona ermeli.” dedi.
Her ne kadar Netanyahu olayı kınayarak suçlunun cezalandırılacağını söylese de Papa boşuna feryat etmiyor. Trump’ın İsa’ya benzetildiği görüntüler, Katolik dünyasını ayağa kaldırmış durumda…
Trump, İran’a pirince giderken evdeki bulgurdan yani yüzde 20 oranındaki Katolik seçmenden olacak.
Trump da Barrack da ABD yönetimine hâkim olan Hıristiyan Siyonizmini temsil ediyor. Akıllarınca Tanrıyı kıyamete zorluyorlar ama kendi kıyametlerini hazırlıyorlar…
***
Toparlarsak, yaşanan olaylardan, Türkiye’de 15 Temmuz kalkışmasının asıl sebebinin tek adam sistemine geçiş olduğu anlaşılıyor.
Öyle ki 2019’dai Osaka’daki G-20 zirvesinde Türk heyetiyle görüşen Trump, heyettekileri kendi ekibine ve çekim yapan gazetecilere göstererek “Bakın, şu insanlara bakın. Onlarla anlaşmak çok kolay… Hiçbir Hollywood setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız” demişti.
Henze’nin raporu, mühürsüz oyların geçerli sayıldığı gayrimeşru 2017 referandumu ile uygulamaya konulmuş ve Türkiye, tek adam sistemine geçmişti… Barrack, şimdi “Bu da yetmez, monarşiye geçin” diyor…
Bildiğiniz gibi Türk Ocakları Balkan Savaşı yıllarında kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Dağılan bir büyük imparatorluğun dağılma sürecinde, Türk unsurunun yok sayıldığı veya yok edilmeye çalışıldığı bir kaotik ortamda TÜRKÇÜLÜK idealiyle damarlarımızdaki asil kanı harekete geçirmeyi başaran, TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’nin temellerindeki harcı kanlarıyla yoğuran inanmışlar ve adanmışlar ordusudur Türk Ocakları.
Onlar bağımsız bir devlet olmanın, emperyalizme başkaldırmanın ancak TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE TÜRKÇÜLÜK fikriyle mümkün olacağına inandılar ve halkı inandırdılar. Osmanlıcılık,Siyasal İslamcılık ve Batıcılık iflas etmiş, onlar kazanmışlardı. Osmanlı Devleti Avrupalılarca karikatürlerde sağmal bir inek olarak çiziliyor, memelerine yapışan her devlet onu iştahla emiyor, sömürüyordu. Batının bize bakışı buydu.
Biz ümmetin kurtuluşu için Yemen çöllerini Mehmetçiklerimizin kanı ile sularken, Lawrence’in zihinlerini iğfal ettiği Şerif Hüseyin ve çöl bedevileri, İngiliz askerleriyle birlikte Mehmetçiğin karnını deşerek ümmete ihanet ediyordu. Medine’de, Filistin’de , Zeytindağı’nda Allah’ımızla baş başa, kanımızla yapayalnızdık. Türkçülük böyle doğdu. İstiklal Savaşı, en büyük Türkçü Atatürk’ün önderliğinde TÜRK MİLLETİ’nin destansı mücadelesidir. Mustafa Kemal Atatürk de bir Türk Ocaklı, eşi Latife Hanım Türk Ocakları Fahri Genel Başkanı idi.
Bu girişi yapmamın bir değil, birçok sebebi var aslında. En başa 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı koymalıyım. Atatürk’ten önce veya sonra çocuklar için böyle bir sevgiyi bayrama dönüştüren bir devlet adamı yok gezegenimizde. Bu ayrıcalıkla büyüdük biz ve bize hür bir vatan bağışlayan, bir bayramla bizi bağrına basan yüce önderi biz de çok sevdik. Töremiz ve inancımızın gereği de budur.
Fakat kendini farklı kimliklerle tanımlayanlar, soy özürlü bazı aydınlar, siyaset sapkınları veya Araplaşmayı din zanneden cahiller, tarikat ve cemaat meczupları, emperyalizmin gönüllü köleleri olarak Türk’e de, Atatürk’e de düşmandırlar. Bu kepazelerin nankörlükleri ve hakaretleri artık aleni olmaya başlamış, Cumhuriyet’e düşmanlıkları milli birliğimizi tehdit eder hale gelmiştir. Böyle bir densizliği başka hiçbir ülkede göremezsiniz, hiçbir devlet buna izin vermez.
Bayramlarımızı kutlamak , milli bayramlarımızı bir şölene dönüştürmek, milletimizin de, çocuklarımızın da hakkıdır. Milli bayramlar gençlerin gönüllerinde vatan sevgisinin, aidiyet duygusunun kökleşmesini sağlayan özel günlerdir.
Bazı edebi metinler de öyledir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri bizim nesiller güne Andımız ile başlar, öğretmenleri n gözlerindeki ışıkta, giyim kuşamlarındaki özende Atatürk’ü görür gibi olurduk. Andımız milli bir dua gibiydi. Merak ediyorum, mesela Andımız’ı kaldıranlar acaba hangi sözcüklerden rahatsız olmuşlardır? Doğru ve çalışkan olmak mı, büyüklerimizi saymak, küçüklerimizi korumak, yurdumuzu özümüzden daha çok sevmek midir sizi rahatsız eden? Yoksa TÜRKÜM demek mi? “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykırmak mı?
Ama burası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir ve bu devletin sahibi de Türk Milleti’dir. Bakın daha savaş devam ederken o yiğitler 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’ni açarak egemenliği ilan etmişlerdi. “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.” demişti Atatürk. Egemenlik ortak kabul etmez. Herkes aklını başına toplamalı ve ona göre davranmalıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’a da burasının bağımsız bir ülke olduğu hatırlatılmalı, kendisinin de bir sömürge valisi olmadığı ihtar edilmelidir.Eğer haberi yoksa, mavi gözlü sarışın Bozkurt’un ;” Bağımsızlık benim karakterimdir. Bu millet esir yaşamaktansa ölsün daha iyidir.” dediğini ona hatırlatmalıdır. Biz başkalarına benzemeyiz.
Rus dış politika uzmanı Alexandr DUGİN ; “Türk ordusunu güçlü kılan Nato değildir. Mesele silah da değildir. Mesele TÜRKLÜKTÜR. Türk örgütlenme yeteneğidir, askeri ruhtur. Bu kimsede yoktur.” diyor. Türk’ü tarihten çıkarın inanın anlatacak bir şey kalmaz. Tarihler bu çelikten ruhun kahramanlıklarıyla doludur. Ne diyordu Atatürk: “Taş kırılır, tunç erir, ama TÜRKLÜK ebedidir. Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” Bunu anlamayanlar ve bu millete ihanet peşinde olanların, şah damarlarının akıbetiyle oynadıklarını da bilmelerinde yarar vardır. Başa dönersek söylemem gereken ikinci konu ; Edirne’de gerçekleştirilen Türk Ocakları Marmara Şubeleri Bölge Toplantısı’dır. Edirne Ocak Başkanı Yakup Öz ile birlikte toplantıya katılan tüm şube başkanlarına en kalbi şükranlarımı bildirmekten mutluluk duyuyorum. Ben de bir Türk Ocaklıyım. Cumhuriyeti kanla irfanla kuranlar bu derneğin mensuplarıydı. Bugünkü şubeler ve aziz ocaklılar da bu Cumhuriyeti yaşatmak için onlar gibi azimli ve yeminlidirler. Türk Ocakları sıradan bir dernek değildir, partiler üstüdür ve politik şarlatanlıklardan azadedir.
Toplantıda bir konuşma yapan Genel Başkan Prof.Dr.Mehmet Öz ‘ün şu cümleleri devlet adamlarımız için de bir yol haritası olmalıdır. ” Biz ne Nato’cu, ne Çinci, ne de Rus’çuyuz. Biz Türkçüyüz. Türk Dünyasının güçlü olmasını, Türk devletlerinin güç birliği oluşturmasını, yeni dünya denkleminde güçlü olarak yer almasını arzu eder, onun için çalışırız.” Üniversite yıllarımızdan beri sloganımız değişmemiştir. “NE AMERİKA, NE RUSYA ,NE ÇİN / HER ŞEY TÜRKE GÖRE,TÜRKLÜK İÇİN.”
Konuyu eğitime bağlayarak bitirmek istiyorum. Şanlıurfa, Kahramanmaraş ve İstanbul’daki okullarda hepimizi üzen silahlı saldırılar yaşandı. Bir öğretmen ve 10 evladımız kurşunlarla can verdi . Çok sayıda yaralımız olduğunu da unutmayalım. Bu bir cinnet hali değil. Bu yönelimleri, çöken eğitim sistemimizin, çürüyen ahlak anlayışımızın, sarsılan aile yapımızın, savrulan toplum ve adalet anlayışımızın bir yansıması olarak kabul etmemiz gerekiyor. Uyuşturucu alışkanlığı ve sosyal medya tuzakları gibi daha bir çok neden sayılabilir. Ama bozulan ekonomik düzenin ve adil olmayan gelir dağılımının etkisini en başa yazmak yanlış olmaz.
Çocuklar bizim çocuklarımız. Bu neslin davranış bozuklukları bu aşamaya geldiyse yarınlardaki tehlikeyi bugünden görüp tedbirler alınmalıdır. Benim çocuğum, senin çocuğun meselesi değil bu. Değerlerimizi kaybettik biz. Milli değerlerimizle dini değerleri çatıştırarak çocuklarımızı ideal boşluğuna mahkum ettik. ”Her insan kendini eğitmek zorundadır ; çünkü en büyük düşman, kontrolsüz bir zihin, eğitilmemiş bir karakter ve alışkanlıkların kölesi olmuş bir ruhtur.” der Seneca.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bir üniversite gibiydi Türk Ocakları. Bilime önem veren, çalışkan, yüksek karakterli, üstün ahlaklı, kültürlü bir toplum için bir AKADEMİ gibi çalışıyordu Ocak’lar, idealist gençler yetiştiriyordu. Vali ve Kaymakamlar, Daire Amirleri, Kurum Müdürleri, Öğretmenler Ocak’ın doğal üyesi idiler. O nedenle Atatürk bir vilayete ziyarete gittiğinde önce Türk Ocağı’na teşrif ederdi, Vali onu orada karşılardı. Yusuf Akçura o günlerde; “Kurtuluş, kim ne derse desin Türkçülüktedir.” diyordu. Ben bugün de aynı düşüncedeyim.
Bugün okullarımız bu ideale ve bu disipline maalesef sahip değildir. Çocuklarımız milli ruh ve heyecanlardan habersizdir. Hocam Prof.Dr.Mehmet Kaplan “Nesillerin Ruhu” kitabını boşuna mı yazdı zannediyorsunuz? Sadece diploma vererek insanları eğittiğimizi zannetmek en korkunç gaflettir. Ne güzel söylemişti rahmetli Prof.Dr.İlber Ortaylı: “İnsanın ilk önce ahlak okuması gerekir. Diplomalar meslek içindir.”
Eğitimde köklü bir reforma ihtiyacımız var. Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli samimiyeti ve hoşgörüsüne, Dede Korkut hikayelerindeki Alperenliğe, Göktürk Kitabelerindeki törelere, Şeyh Edebali’deki öğütlere , Atatürk ideallerine, kendi türkülerimize, kendi toylarımıza dönmeye karar verdiğimiz gün kendi Rönesansımızı da gerçekleştirmiş olacağız. Atatürk’ün de, Türkçülerin de asıl “KIZILELMA” sı bu değil miydi zaten?
Her ne kadar uzakta olsam da yerel basından Edirne’de olup bitenlerden haberdar olabiliyorum. Mesela ayağı çukura giren kişi belediyeden şikayetçi olmuş. Yine de şükretmeli. Çünkü çukura düşüp hayatını da kaybedebilirdi. Sanayi Sitesi’nin yollarını görmüyor mu Başkan? Belediye başkanları maalesef CHP mitinglerinde boy gösterip genel başkanın gözüne girmeyi tercih ettiklerinden belde sakinlerinin canhıraş feryatlarını duymuyorlar. Edirne’mizde ve ilçelerinde otopark sorununu çözen belediye var mı mesela? DSİ Emekli Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Erkin soruyor mesela;” Edirne Belediyesi’nin su analiz raporu sitesinde neden yok?”
****
Edirne böyle de Uzunköprü farklı mı? Hep doğalgaz çalışmalarına sığınılıyor ama borular döşendikten sonra da aylarca yol tamiratlarının yapılmadığı da bir gerçek. Atatürk mahallesi sakinlerine durumu bir sorarsanız konu daha iyi anlaşılır. Halbuki belediyelerin öncelikli görevi alt yapı olmalıdır. Ana arterler bile sürücüleri bıktırıyor sayın başkanlar!
***
Uzunköprü’de Atatürk Organize Sanayi Bölgesinin temeli atıldı nihayet. Uzun yıllardan beri sürüp giden tartışmalardan sonra bu noktaya gelinmesi sevindirici. Hiç kimse Sivil Toplum Örgütlerinin ve Kavacık Köylülerinin sert muhalefetini karalamaya kalkmasın. Onlar verimli toprakların heba edilmesinin ve köy sınırına yaslanan bir sanayinin doğru olmadığını haykırmışlardı. Bugün seçilen yer daha önceden öngörülüp uzlaşmayla yola çıkılsaydı bugüne kadar bırakın temel atma törenini, çatılar kapanmış, bacalar tütüyor olacaktı. Ama maalesef bizde her güzel adım, siyasetin ve siyasetçilerin politik rant hesaplarıyla patikalarda çamura saplanıyor.
Temel atma törenleri siyasi partilerin şovlarına dönüşüyor. İktidar veya muhalefet partileri sanki paralar halkın cebinden çıkmıyormuş gibi yatırımları kendilerine mal edip törenleri birbirlerini suçlama seanslarına dönüştürüyor. Halbuki vergiler toplanırken hiç kimsenin yakasındaki parti rozetine bakılmıyor. Kim yaparsa yapsın, protokolda eşitlik olsa, her siyasi temsilciye konuşma ve bu mutluluğu paylaşma fırsatı verilse toplum kucaklaşması daha kolay sağlanabilir diye düşünüyorum.
Bu dediğim dün zordu ama bugün imkansız gibi görünüyor. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, muhalefeti yok sayan bir iktidar anlayışını ileri demokrasi gibi sunmaya ve kabul ettirmeye çalışmaktadır. Devletin Valisi, Kaymakamı, Savcısı, Hakimi, Polisi, Öğretmeni kendisini iktidar partisinin bir üyesi gibi görürse tarafsızlık yemininin bir anlamı olabilir mi? Siz CHP’li belediye başkanlarına reva görülen uygulamaları adil yargılama olarak kabul edebilir misiniz?
“Bir ülkede adalet yoksa, kanunlar sadece güçlünün sopasıdır.” diyor Maurice Duverger. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir partinin genel başkanı ise, istese bile bu konumuyla tüm partilere eşit davranabilir mi? İktidar değiştiğinde yeni iktidar devr-i sabık yaratırsa ne diyeceksiniz?
Neyse OSB’de atılan temeller çoğalır da iş bulamayıp başka diyarlara akan göç tersine döner inşallah. İlçemizin bu hayırlı teşebbüsüne önderlik eden, katkı koyan her kuruma ve onların yöneticilerine teşekkür etmemiz sorumluluğumuzun ve Uzunköprü sevdamızın gereğidir.
****
Yine yerel basında bir haber dikkatimi çekti geçen hafta. Tarihi Enez Kalesi restorasyonuna yatırım programında 1000 tl, yazıyla bin lira ödenek ayrılmış. Şaka gibi. Bu ne anlama geliyor belli. Demek ki Saros Körfezi’nin incisi olabilecek bu ilçeye iktidarın yaptığı üvey evlat muamelesidir. Zaten Belediyenin de yaptığı önemli bir çalışma olmadığı gibi, sahildeki konutlardan bunca vergi toplamasına rağmen oraya da bir çivi çaktığı yok! Yazık oluyor güzelim ilçeye. Belediye Başkanı Sahil Dernek üyelerinin raporlarına ve önerilerine ilgi gösterse inanın güzel şeyler başarılabilir hem sahilde, hem de ilçe merkezinde.
***
Uzunköprü İlçe Milli Eğitim Müdürü bir açıklama yaparak ilçede artık mescidi olmayan okul kalmadığını açıklamış. Ne desem yanlış anlaşılacak biliyorum ama yine de sormak isterim: Sayın Müdürüm, elini vicdanına koyarak cevap vereceksin, eğitim kurumlarımızın tek ve en acil ihtiyacı bu mudur? Bu çalışmanız bir anket sonucu mu gerçekleştirilmiştir? Uzunköprü’de okullarımızda kaç öğrencimiz eğitim görmekte ve kaç öğrencimizin mescid talebi bulunmaktadır?
Acaba kaç çocuğumuz okula aç geliyor, cebine harçlık konulamadığı için kaç çocuğumuz kantini uzaktan seyredip evine aç dönüyor? Devlet tüm kademelerde öğrencilerimize bir öğün ücretsiz yemek vermeyi de ihtiyaç olarak kabul etmekte ve gereğini yapmakta mıdır?
Okullarımızın temizliği ve hijyen koşullarının sağlıklı olabilmesi için yeterli personel sağlanabilmiş midir? Öğretmen açığı giderilmiş, sözleşmeli öğretmenlerin mağduriyeti önlenmiş midir?
Mesele mescid değildir. Müslüman için yeryüzünün her yeri mesciddir. Uygun bir alan, boş bir oda varsa orası mescid için kullanılabilir. Talep bence bazı öğretmenlerden gelmiştir ve haklarıdır. Ama bunun basın açıklamasıyla duyurulması talep kadar masum değildir. Öğretmenlerin manevi ihtiyaçları için bu kadar duyarlı olan Bakanlığın, aynı hassasiyeti öğretmenlerin maddi talepleri için de göstermesi genel arzumuzdur.
Biz eğitim başarısında Avrupa ülkelerinden çok gerilerdeyiz. PISA sonuçları ortadadır. Eğitimde sık sık yaşanan sistem değişiklikleri çocukları da, velileri de canından bezdirmiştir. Mescid meselesini çözdüğümüze göre acilen okullarımızın teknik donanımlarını arttırmaya yönelmeli, mesleki eğitimi canlandırmalı, başarı odaklı bir eğitimin planlarını yapmalıyız.