13 Mart 2026 Cuma

ABD ve İsrail’in İran’a karşı sürdürdükleri insanlık dışı bombalamalara karşı cılız ve korkak reaksiyon gösteren ülkeler için çok ilginç ve esprili bir anım var.
Mersin’deki çocukluk yıllarımda mahallemizde Arap asıllı bir genç ile Roman bir genç kavga ediyordu. Toz kalkmış, bağrışmalar yükselmişti. Araya giren Arap asıllı bir başka genç yüksek sesle “Yapma yapma” diyordu.
Ama aynı anda Arapça bir şey mırıldanıyordu: “Dırbo, dırbo…”
Mahalledeki Roman genç, iç içe yaşadıkları komşularının dilini az da olsa biliyordu.
“Dırbo”nun “Vur” demek olduğunu hatırlıyordu.
Roman kökenli genç dayanamadı ve Roman şivesi ile bağırdı:
“Aaaa… Hem yapma yapma dersin, hem de dırbo dırbo dersin!”

O gün mahallede herkes gülmüştü. Çünkü dalavere ortadaydı. İki yüzlülük saklanamıyordu.
Dünya siyasetine bakıyorum.
Aynı sahne.
ABD ve İsrail İran’ı vuruyor.
Bombalar düşüyor.
Siviller ölüyor.
Şehirler sarsılıyor.
Anneler çocuklarını enkazdan çıkarıyor.
Duman göğe yükseliyor.

Bir kısım devlet başkanları ekrana çıkıyor.
“Gerilim artmasın.”
“Taraflar itidalli olsun.”
“Uluslararası hukuk gözetilmeli.”
Sözler süslü. Ton ciddi. Yüz ifadeleri kaygılı.
Ama aynı devletlerin hava sahaları açık.
Askeri anlaşmaları yürürlükte.
Silah ticareti sürüyor.
Stratejik iş birlikleri tıkır tıkır işliyor.
Yani devlet başkanları ve başbakanlar kürsüde “Yapma yapma” diyorlar.
Koridorlarda ise “Dırbo dırbo.”
Bu kadar net.
Bu kadar çıplak.
İran’da bir rejim var. Eleştirilebilir. Tartışılabilir. Hatta sert biçimde karşı çıkılabilir.
Ama bir rejimi hedef aldığını söyleyip bir halkı bombalamak hangi vicdana sığar?
Bir ülkeye demokrasi götürmenin yolu füze midir?
Çocukların üzerine yağan bombalar mıdır?
Gece yarısı düşen ateş topları mıdır?
Eğer gerçekten bir değişim isteniyorsa; büyükelçilikler geri çekilir.
Ticaret kesilir.
Uçuşlar durdurulur.
Ekonomik ve diplomatik izolasyon uygulanır.
Rejim uluslararası alanda yalnızlaştırılır.

Ama hayır.
Bombalar yağıyor.
Sonra mikrofon başına geçiliyor: “Biz aslında gerilim istemiyoruz.”
Mahalledeki Roman gencin itirazı hâlâ geçerli: “Yapma yapma dersin, bir de dırbo dırbo dersin.”
Bugün İran üzerinden oynanan oyunda mesele sadece bir ülke değil.
Mesele, dünyanın gözüne baka baka sergilenen bu ikiyüzlülük.
Açıkça destek veremeyenler yarım ağızla kınıyor.
Kınar gibi yapıp alan açıyor.
Üzülür gibi yapıp lojistik sağlıyor.
Barış derken mühimmat gönderiyor.

Bir de ABD ve İsrail bombalamalarının akabinde ellerine ABD bayrağı alarak Hamaney’in ölümü karşısında sevinç gösterileri yapan sözde İranlılar var.
Rejim diktatör diye ülkelerini bombalayanlara karşı hayranlık duyan insanlara insan denir mi?
Bir ülkenin yönetimini beğenmeyebilirsiniz.
O rejime karşı demokratik mücadele verebilirsiniz.
Sokağa çıkarsınız. Sandığa gidersiniz. Boykot yaparsınız. Tepki gösterirsiniz.
Ama ülkenizin üzerine bomba yağdıran güce alkış tutmak, özgürlük talebi değildir.
Bu, kendi toprağına yabancılaşmaktır.
Diktatör rejimi devirmek için demokratik mücadele şarttır.
Uluslararası kurallar nettir.
Birleşmiş Milletler Şartı açıktır.
Hiçbir devlet, başka bir devlete rejim değiştirmek amacıyla saldırı düzenleyemez.
Hiçbir ülke, “ben beğenmedim” diyerek başka bir ülkenin liderini hedef alamaz.
Egemenlik ilkesi vardır.
Toprak bütünlüğü ilkesi vardır.
Devletlerin iç işlerine karışmama kuralı vardır.
Bu kurallar zayıf ülkeler için yazılıp güçlü ülkeler için askıya alınamaz.
Eğer bugün “rejimi beğenmiyorum” bahanesiyle bombalama meşru sayılırsa, yarın aynı gerekçe herkes için kullanılabilir.
O zaman uluslararası hukuk diye bir şey kalmaz.
Sadece güç kalır.
Sadece füze kalır.
Sadece korku kalır.
Mahalledeki Roman gencin feraseti, dünya siyasetinden daha dürüsttü.
Çünkü o, iki yüzlülüğü anında yakalamıştı.
Bugün de tablo değişmedi.
Kürsülerde: “Yapma yapma…”
Arka odalarda: “Dırbo dırbo…”
Ve dünya, bu mırıltının bedelini insan hayatıyla ödüyor.
Mahalle kavgasında bile bu kadarına kimse inanmazdı.
Ama dünya siyasetinde herkes rolünü oynamaya devam ediyor: “Yapma yapma…”
Ve alçak sesle: “Dırbo… dırbo…”
‘Yapma’ diye bağırıp ‘dırbo’ diye fısıldayanlar, insanlığın vicdanında mahkûm olmaya mahkûmdur.
Süleyman Koyuncu’nun ısrarlı mücadelesi sonucunda Amsterdam’da Göç Anıtı yükselecek.
“Sömürülmenin anıtı mı olur” diye haklı itirazlara, “Bu anıtlar bir övünme aracı değil, bir hatırlatma biçimidir.” denilebilir.
Amsterdam’da savaş sonrası dönemde, kenti emeğiyle ayağa kaldıran misafir işçiler için yapılacak anıt projesi resmiyet kazandı. Uzun yıllara yayılan girişimlerin ardından Amsterdam Belediye Meclisi’nde alınan kararla, “2025 Bahar Bütçesinden” 400 bin euro ayrıldı ve anıtın 2027 yılında tamamlanması hedeflendi.
Bu karar yalnızca bir sanat projesinin başlaması anlamına gelmiyor. Bu karar, yıllardır görünmez kalan emeğin, göçün ve fedakârlığın resmen tanınması anlamına geliyor.
Karaman, İstanbul Kadıköy ve Rotterdam’da daha önce açılan göç anıtlarının oluşturduğu hafıza zincirine Amsterdam’ın da ekleniyor.

Bu projenin arkasında başından beri aynı isim var:
DENK Partisi Amsterdam Belediye Meclisi Üyesi Süleyman Koyuncu. Projenin belediye gündemine taşınmasından, toplumsal destek oluşturulmasına kadar geçen süreçte, Koyuncu’nun ısrarlı takibi belirleyici oldu.

Amsterdam’ın bugünkü refahı yalnızca ekonomik planların ve yerel yatırımların sonucu değil. Limanlarda, fabrikalarda, inşaatlarda, atölyelerde çalışan bir kuşak var bu şehrin arkasında. Anadolu’dan, Fas’tan, İtalya’dan, İspanya’dan, Portekiz’den, Yunanistan’dan ve eski Yugoslavya’dan gelen misafir işçiler.
Onlar bu ülkeye geçici olarak geldiklerini düşündüler. Çoğu yalnızdı. Çoğu dil bilmiyordu. Çoğu en ağır işlerde çalıştı. Ama sonuç değişmedi. Amsterdam’ın büyümesinde ve yeniden yapılanmasında bu insanların emeği belirleyici oldu.
Bugün yapılacak anıt, bu emeğin yalnızca hatırlanması değil, kamusal alanda kalıcı yer bulması anlamına geliyor. Bu yönüyle anıt bir teşekkür olduğu kadar gecikmiş bir vefa borcu olarak görülüyor.

Misafir İşçi Anıtı fikri bir gün içinde ortaya çıkmadı. Yıllar süren temaslar, siyasi girişimler ve toplumsal farkındalık çalışmaları sonucunda şekillendi. Süleyman Koyuncu’nun belediye meclisinde defalarca gündeme getirdiği öneri, kamuoyunun desteğiyle büyüdü ve sonunda meclis kararı haline geldi.
Koyuncu’nun temel yaklaşımı netti. Misafir işçiler bu şehrin geçici misafirleri değil, kurucu emekçileridir. Bu gerçek kamusal hafızaya kazınmalıdır.
Bugün gelinen noktada bireysel siyasi çabanın toplumsal karşılık bulduğu nadir örneklerden biri yaşanıyor. Çünkü bu karar bir meclis maddesinden öte, bir kuşağın hikâyesinin kabul edilmesi anlamına geliyor.
BELEDİYE MECLİSİNDE TARİHİ ANLAR

Kararın alındığı toplantı sembolik açıdan güçlü bir buluşmaya sahne oldu. Süleyman Koyuncu’nun öncülüğündeki süreçte toplantıya Belediye Başkan Yardımcısı Touria Meliani, Türkiye’nin Amersfoort Fahri Başkonsolosu Titus Kramer, birinci nesil misafir işçilerden İbrahim Görmez ve Ali Sarı gibi isimler katıldı.
Birinci kuşağın temsilcilerinin meclis salonunda yer alması, alınan kararın yalnızca siyasi değil vicdani bir anlam taşıdığını da ortaya koydu. Çünkü bu kararın gerçek muhatapları, yıllarca fabrikalarda çalışan, çocuklarını memleket hasretiyle büyüten ve çoğu zaman görünmeden yaşayan o insanlar.
AMBTSWONING TOPLANTISI VE TOPLUMSAL DESTEK

Anıt sürecinin önemli aşamalarından biri Ambtswoning’da gerçekleştirilen geniş katılımlı toplantı oldu. Süleyman Koyuncu, Anissa Bouhassani ve Yasmine Bentoumya’nın girişimiyle düzenlenen programda Touria Meliani ve Araf Ahmadali açılış konuşmaları yaptı.
Marlies van Opheusden, “Plaats van Herinnering” başlıklı toplumsal destek araştırmasını paylaştı. Toplantıya İtalyan, Faslı, Türk, Portekizli, İspanyol, Yunan ve eski Yugoslav topluluklarının birinci kuşak temsilcileri katıldı.
Bu tablo misafir işçilik tarihinin yalnızca bir ülkenin değil, Avrupa’nın ortak hikâyesi olduğunu bir kez daha gösterdi.

Amsterdam Belediyesi’nin talebiyle yürütülen katılımcı araştırma, anıt fikrinin toplumda güçlü bir karşılık bulduğunu ortaya koydu. Sekiz toplantı, iki kent buluşması ve dokuz saha görüşmesi aracılığıyla 85 kişiye ulaşıldı.
Katılımcılar misafir işçilik tarihinin unutulmasından endişe duyduklarını dile getirdi. Bir anıtın yalnızca sembolik olmayacağı, eğitime katkı sağlayacağı ve kuşaklar arası aktarımı güçlendireceği görüşü öne çıktı.

Bugün ikinci ve üçüncü kuşak Amsterdamlılar için misafir işçilik çoğu zaman bir aile hatırası gibi anlatılıyor. Ama birinci kuşak için bu bir hayat mücadelesiydi.
Gurbet demek ayrılık demekti. Çocuklarını yıllarca görememek demekti. Dil bilmeden çalışmak demekti. Aynı odada beş kişi kalmak demekti. Memlekete gönderilen paralarla kurulan hayatlar demekti.
Anıtın taşıyacağı anlam da tam burada ortaya çıkıyor. Bu bir heykel değil. Bu bir hikâye. Bu bir hayatın özeti. Bu, emeğin taşlaşmış hali.
ANITIN YERİ VE SANATSAL FORMU NASIL BELİRLENECEK

Önümüzdeki süreçte anıtın yeri, ismi ve sanatsal formu geniş katılımlı görüşmelerle belirlenecek. Bu karar yalnızca bürokratik bir süreçle alınmayacak. Toplumun farklı kesimleri sürece dahil edilecek.
Sanatçının kim olacağı, anıtın hangi mesajı taşıyacağı ve şehrin neresine konumlandırılacağı da bu görüşmelerin ardından netleşecek. Ancak değişmeyecek tek yaklaşım var. Misafir işçilerin hikâyesi Amsterdam’ın ortak hikâyesidir.
SİYASİ BİR PROJEDEN ÖTE TOPLUMSAL BİR HAFIZA İNŞASI
Bu girişim, klasik bir belediye projesi değil. Bu girişim bir hafıza inşasıdır. Çünkü yıllar boyunca göçmen emeği çoğu zaman istatistiklerin ve ekonomik raporların içinde kaldı. İnsan hikâyeleri geri planda kaldı.
Bugün yapılan şey, bu hikâyeleri kamusal alana taşımak. Şehrin merkezine taşımak. Herkesin görebileceği bir noktaya taşımak.
Süleyman Koyuncu’nun ısrarı da tam olarak burada anlam kazanıyor. Bu proje yalnızca bir siyasi hedef değil. Bir kuşağın görünür olma mücadelesi.
GEÇ GELEN AMA GÜÇLÜ BİR ADALET DUYGUSU

“Göçün hafızasını yaşatacak Amsterdam abidesi henüz çizilmedi. İşte benim hayalimdeki olası anıt tasarımları.”
Amsterdam’da yükselecek Misafir İşçi Anıtı, geçmişi hatırlatan bir yapı olacak. Ama aynı zamanda geleceğe konuşacak.
Çünkü bu anıt, yalnızca dedelerin ve babaların hikâyesini anlatmayacak. Aynı zamanda bugünün gençlerine şunu söyleyecek. Bu şehirde sizin de emeğiniz var. Bu şehirde sizin de iziniz var.
Ve belki de en önemlisi şu gerçek bir kez daha kabul edilmiş olacak. Misafir işçiler bu şehrin kenarında değil, merkezindedir.
Bu anıt, geç gelen ama güçlü bir adalet duygusunun sembolü olarak Amsterdam’ın hafızasında yerini alacak.
Teşekkür edilen katkı sunanlar: Onno van den Muysenberg, Cigdem Ozcelik, Eva Govan, Havva Betül Çetinkaya, Dok Gerritsen, Asuman Doğan, Sara Aljić, Olivia Tudor, Laura Van Hasselt, Helene de Scharnes, Duygu A., Raquel Kurpershoek, Filip Schriver.

Amsterdam’da atılan bu adım, Avrupa ve Türkiye’de daha önce hayata geçirilen göç anıtlarının devamı niteliğinde.
Rotterdam’da savaş sonrası yeniden inşaya katkı sunan birinci kuşak işçiler için yapılan Misafir İşçi Anıtı ve etrafında düzenlenen anma etkinlikleri, bu hafızanın en güçlü örneklerinden biri oldu. Kent yönetimi ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla gerçekleştirilen etkinliklerde, birinci kuşağın emeğinin Rotterdam’ın kimliğinin parçası olduğu vurgulandı.

Türkiye’de ise İstanbul Kadıköy’de açılan “Umuda Yolculuk” anıtı, Avrupa’ya giden ilk işçi kuşağına adandı. Anadolu’dan yola çıkan insanların bilinmezliğe doğru yaptığı yolculuğu simgeleyen bu anıt, Hollanda’daki Türk kuruluşlarının girişimiyle hayata geçirildi.
Karaman’daki anıt:

Karaman Tren Garı önünde açılan Göç Anıtı ise işçi göçünün 50. yılı anısına dikildi ve
birinci kuşağa “ahde vefa” olarak değerlendirildi.
2018 YILINDAKİ İLK TÜRK GÖÇMEN KAHRAMANLARI PORTRELENMİŞTİ

Amsterdam’da 2018 yılında gerçekleştirilen bir sanat etkinliği kapsamında, Türk göçmen işçileri konu alan dikkat çekici bir çalışma hayata geçirilmişti. Sanatçı Suat Öğüt tarafından hazırlanan “İlk Türk Göçmen ya da Devrimin İsimsiz Kahramanları” başlıklı eser, Türkiye’den Avrupa’ya göç eden ilk kuşağı temsil eden bronz büstlerden oluşuyordu.
Söz konusu çalışma, Public Art Amsterdam programı çerçevesinde sanatseverlerle buluştu. Sergi, Amsterdam Noord bölgesinde bulunan eski NDSM tersanesinin sanatkârlar merkezi olarak düzenlenen alanında açıldı. Kentin endüstriyel geçmişi ile göç hikâyelerini buluşturan bu mekân seçimi, çalışmanın anlamını daha da güçlendirdi.
Projede yer alan büstler, Türkiye’den ekonomik zorunluluklarla Avrupa’ya göç eden ve Hollanda’da “misafir işçi” olarak anılan ilk kuşağa bir saygı duruşu niteliği taşıyordu. Eser, yalnızca bireysel portreleri değil, bir dönemin emeğini, mücadelesini ve görünmeyen hikâyelerini görünür kılmayı amaçladı.
Amsterdam’da o yıllarda hızla değişen kent yapısı ve özellikle Noord bölgesindeki dönüşüm süreci de çalışmanın arka planını oluşturdu. Bir zamanlar işçi göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerin dönüşmesi ve yeni ekonomik dengeler, bu anıtsal çalışmanın verdiği mesajı daha anlamlı hale getirdi.
Sergi, kalıcı bir anıt olarak değil, belirli süreyle kamusal alanda sergilenen bir sanat projesi olarak planlandı. Ancak buna rağmen, Türk göçmenlerin kent tarihindeki yerini hatırlatan en güçlü görsel çalışmalardan biri olarak hafızalarda yer etti.
Bugün Avrupa’nın farklı kentlerinde açılan göçmen işçi anıtları konuşulurken, Amsterdam’da 2018 yılında gerçekleştirilen bu bronz büst çalışması da aynı hafızanın önemli parçalarından biri olarak dikkat çekiyor.
Bu anıtların ortak noktası aynıydı. Hepsi, gurbetin yükünü taşıyan bir kuşağın hikâyesini görünür kılma çabasıydı.
GÖÇ ANITLARI ÜZERİNE BİR NOT
Son günlerde göç anıtlarıyla ilgili olarak bazı okuyuculardan dikkat çekici tepkiler geliyor. “Sömürülen insanların anıtı mı olur?”, “Acıların heykeli dikilir mi?”, “Bu bir övünç değil, bir dramdır” diyenler var. Bu itirazlar, duygusal yönü güçlü ve üzerinde düşünülmesi gereken görüşlerdir.
Göç anıtlarına itiraz edenlerin söyledikleri yabana atılacak sözler değildir. Evet, bu insanların önemli bir bölümü ağır koşullarda çalıştı. Evet, sömürüye uğrayanlar oldu. Evet, yalnızlık, ayrılık ve hasret bu hikâyenin ayrılmaz parçalarıdır. Bu yüzden bazı okuyucuların “Sömürülmenin anıtı mı olur” diye tepki göstermesi anlaşılır bir duygudur.
Ama meseleye yalnızca bugünün duygusuyla bakmak eksik kalır. Çünkü anıtlar sadece başarıları değil, acıları da hatırlatır. Savaşların, sürgünlerin, felaketlerin ve kayıpların da anıtları vardır. Onlar yaşananları yüceltmek için değil, unutulmaması için yapılır.
Misafir işçi anıtları da böyledir. Bu anıtlar bir övünme aracı değil, bir hatırlatma biçimidir. Bir kuşağın hangi şartlarda yaşadığını, neleri göze aldığını, neleri kaybettiğini ve buna rağmen nasıl ayakta kaldığını gelecek nesillere anlatan sessiz tanıklardır.
Bugün bu hikâyeyi yaşayanlar aramızda. Yarın olmayacaklar. Ama onların emeği, fedakârlığı ve bıraktıkları izler şehirlerin dokusunda yaşamaya devam edecek. Anıt dediğimiz şey tam olarak budur. Hafızayı taşlaştırmak.
Gerçekten de birinci kuşağın hikâyesi kolay değildir. Gurbet vardır. Ayrılık vardır. Dil bilmeden çalışmak vardır. En ağır işlerde alın teri dökmek, yıllarca çocuklarından uzak kalmak, çoğu zaman dışlanmak ve yok sayılmak vardır. Bu açıdan bakıldığında “sömürünün anıtı olmaz” diyenlerin haklılık payı olduğu açıktır.
Ama mesele yalnızca buradan ibaret değildir. Anıtlar sadece zaferleri temsil etmez. Acıları da temsil eder. Savaşların, sürgünlerin, felaketlerin ve kayıpların da anıtları vardır. Onlar yaşananları yüceltmek için değil, unutulmaması için yapılır.
Misafir işçi anıtları da bu yüzden önemlidir. Bu anıtlar bir övünç simgesi değildir. Bir hatırlatma biçimidir. Bir kuşağın hangi şartlarda yaşadığını, neleri göze aldığını, neleri kaybettiğini ve buna rağmen nasıl ayakta kaldığını gelecek nesillere anlatan sessiz tanıklardır.
Bugün bu hikâyeyi yaşayanlar hayatta. Yarın olmayacaklar. Ama onların emeği, fedakârlığı ve bıraktıkları izler şehirlerin dokusunda yaşamaya devam edecek. Anıt dediğimiz şey tam da budur. Hafızayı kalıcı hale getirmek.
Belki bugün tartışılır. Belki bugün eleştirilir. Ama yüzyıllar sonra bir çocuk o anıtın önünde durduğunda şu soruyu soracaktır. “Kimdi bu insanlar?” İşte o soru, bütün tartışmalardan daha değerlidir. Çünkü o soru sayesinde bir kuşak yeniden hatırlanacaktır.
İsrafın ve gösterişin gölgesinde büyüyen iftar davetleri Ramazan’ın ruhunu zedeliyor. Bu ayın anlamını kalabalık masalarda değil, paylaşmada ve vicdanda arıyorum.
Bir gazeteci, hergün iftar sofrası yazarsa ne olur?
Okuyucu bunu görür ve şunu sorar: Bu bir haber mi, yoksa bir davet günlüğü mü? İşte gülünçlük burada ortaya çıkar.
Ramazan yaklaşınca aynı tartışmalar yeniden başlıyor. İsraf konuşuluyor. Gösteriş konuşuluyor. İftar sofralarının ruhundan uzaklaştığı söyleniyor. Herkes eleştiriyor. Herkes itiraz ediyor. Herkes söz söylüyor. Ama akşam olunca aynı isimler yine aynı sofralarda buluşuyor.
Bir yanda eleştiri. Diğer yanda davetler. Bir yanda israf vurgusu. Diğer yanda kalabalık masalar. Bu çelişkiyi yıllardır izliyorum. Bu yıl ise ilk kez kendi adıma net bir karar alıyorum. Bundan sonra hiçbir iftar sofrasına gitmeyeceğimi açıkça ilan ediyorum.

Bunu bir tepki olarak değil, bir duruş olarak ifade ediyorum. Çünkü Ramazan’ın ruhu ile son yıllarda kurulan pek çok iftar sofrası arasında derin bir mesafe oluştuğunu düşünüyorum.
Bu yazıyı da bu yüzden kaleme alıyorum. Ramazan’ın gerçek anlamını, orucun insana kazandırdıklarını, iftar sofralarının aslında ne olması gerektiğini ve bugün neden gereksiz hale geldiğini tüm yönleriyle anlatmak için.
Ramazan, insanın kendine dönmesi demektir. Günlük hayatın hızından sıyrılması demektir. Kalbini yoklaması demektir.
Oruç sadece mideyi değil, dili ve kalbi de tutmaktır.
Kırmamaktır. Sabretmektir. Şükretmektir. Paylaşmaktır.
İslam inancında oruç bir ceza değildir. Bir terbiye biçimidir. İnsan, hayatın içinde fark etmeden tüketir. Yer. İçer. Harcar. Konuşur. Kırar. Ramazan bu akışı durdurur.
Açlık bir amaç değildir. Açlık bir hatırlatmadır. Sofraya ulaşamayanların varlığını hatırlatır. Sabretmenin ne olduğunu öğretir.
Oruç tutan insan akşam sofraya oturduğunda lokmanın değerini hisseder.
İsrafın ne demek olduğunu anlar. Her nimetin kıymetini daha derinden kavrar.
Bugün modern bilim aralıklı beslenmeden söz ediyor. Metabolizmanın dinlenmesinden söz ediyor. Vücudun kendini yenilemesinden söz ediyor.
Oruç asırlardır bunun doğal bir uygulaması olarak hayatın içinde yer alıyor. Bedenin ritmini düzenliyor. Zihni sakinleştiriyor. İnsana denge kazandırıyor.
Ama oruç sağlık için tutulmaz. Sağlık bunun yanında gelen bir kazanımdır.
Asıl olan insanın kendini kontrol etmeyi öğrenmesidir.
Azla yetinmek. Sabretmek. Paylaşmak. Şükretmek.
Ramazan bu değerlerin yeniden hatırlandığı bir aydır.
Ramazan yalnızca bireysel bir ibadet değildir. Aynı zamanda toplumsal bir dayanışma dönemidir.
Kapılar açılır. Komşular hatırlanır. Yardımlar artar. İnsanlar birbirinin hâlini sorar.
Bu yönüyle Ramazan toplumları birbirine yaklaştıran güçlü bir köprüdür.
Nitekim Ramazan’ın sadece dini değil, kültürel ve toplumsal bir bağ kurma dönemi olduğuna dair örnekler de giderek çoğalıyor.
Hollanda’daki yayın kurumlarının Ramazan’a özel hazırladığı programlar da bu ayın toplumları bir araya getiren yönünü açık biçimde ortaya koyuyor.
Ramazan aynı sofrada buluşmayı değil, aynı duyguda buluşmayı öğretir.

İftar sofralarına dair eleştiriler yapılırken, çoğu zaman en görünür ama en az konuşulan alanlardan biri protokol masalarıdır. Oysa meselenin en dikkat çekici boyutlarından biri tam da buradadır.
Birçok iftar organizasyonunda en gösterişli yer protokol masasıdır. Kimlerin oturacağı önceden belirlenir. İsimler yazılır. Yerler ayrılır. Davetler buna göre yapılır.
Hatta bazı ortamlarda o masada yer almak için sessiz ama sert bir rekabet yaşandığını görmek zor değildir. Kim öne oturacak. Kim merkeze alınacak. Kim yan yana gelecek.
Oysa Ramazan’ın ruhunda protokol yoktur.
Ramazan eşitliktir. Aynı sofrada buluşmaktır. Zengin ile yoksulun, yönetici ile vatandaşın, tanınmış ile sıradan insanın aynı lokmayı paylaşmasıdır.
Protokol masası ise bu ruhu zedeler.
Çünkü o masa ayrıştırır. Üst ve alt duygusu oluşturur. Gösterişi büyütür. Samimiyeti küçültür.
İftarın özünde sadelik vardır. Sadelik bozulduğunda geriye sadece yemek kalır. Ruh kaybolur.
Bu nedenle bugün iftar sofralarının en gereksiz unsurlarından biri protokol masasıdır. Ramazan’ın eşitleyen diline, paylaşma kültürüne ve içtenliğine uymayan bir görüntü verir.

İftar sofraları geçmişte sadeydi. Evlerde kurulurdu. Komşular çağrılırdı. Bir tabak yemek paylaşılırdı.
Bugün ise birçok iftar daveti bir gösteriye dönüşmüş durumda. Uzun masalar. Kalabalık organizasyonlar. Davetliler. Fotoğraflar. Paylaşımlar.
Eleştirdiğimiz şey tam da budur.
Ramazan sadeliğin ayıdır. İsrafın değil.
Oruç, azla yetinmeyi öğretirken iftar sofralarında ölçüsüzlük yaşanıyorsa burada bir çelişki vardır.
Oruç, fakirin hâlini anlamayı öğretirken iftar sofralarında binlerce euroluk organizasyonlar kuruluyorsa burada bir kopuş vardır.
Oruç, nefsi terbiye etmeyi öğretirken iftar davetleri bir prestij yarışına dönüşüyorsa burada bir sorun vardır.
Bugün en büyük çelişki burada yaşanıyor.
İsrafı eleştirenler aynı sofralarda yer alıyor. Gösterişten şikâyet edenler aynı davetlere gidiyor.
Söz ile davranış arasındaki mesafe büyüyor.
Bu yüzden ben kendi adıma bir karar alıyorum.
Artık hiçbir iftar sofrasına gitmeyeceğim.
Çünkü eleştirirken içinde yer almanın doğru olmadığını düşünüyorum.
İFTAR PARASI NEREYE GİTMELİ

Bugün tek bir iftar daveti için harcanan parayla kaç ailenin mutfağına destek olunabilir.
Kaç öğrencinin ihtiyacı karşılanabilir.
Kaç yaşlının ilaç masrafı ödenebilir.
Ramazan paylaşma ayı ise, paylaşmanın en doğru yolu da buradan geçer.
Gösterişsiz. Sessiz. Samimi.
Gerçek yardım böyle yapılır.
Elbette hayır.
Aile içinde kurulan sofralar gereklidir. Komşularla paylaşılan sofralar gereklidir. Gerçek dayanışma için kurulan sofralar gereklidir.
Ama organizasyon haline gelen, amacından uzaklaşan ve ruhunu kaybeden iftar sofraları gereksizdir.
Ramazan kalabalık masalarla değil, samimiyetle anlam kazanır.
BENİM KARARIM VE DURUŞUM
Yıllardır pek çok konuda ilk adımı atanlardan biri oldum.
Bu kez de kendi adıma yeni bir ilk başlatıyorum.
Hiçbir iftar davetine katılmayacağım.
Bunu kimseyi kırmak için değil, Ramazan’ın ruhuna saygı için yapıyorum.
İnancım şudur.
Ramazan sofrada değil kalpte yaşanır.
Oruç mide ile değil vicdan ile tutulur.
Paylaşmak kalabalık masalarda değil, sessiz yardımlarda anlam kazanır.
Ramazan geldiğinde insan biraz yavaşlar. Biraz düşünür. Biraz kendine bakar.
Belki de en çok buna ihtiyacımız vardır.
Gösterişsiz bir Ramazan.
İsrafsız bir Ramazan.
Sessiz ama derin bir Ramazan.
Ben bu Ramazan’ı böyle yaşamak istiyorum.
Ve bunu da açıkça ilan ediyorum.
GAZETECİNİN İFTAR MARATONU

Bir başka mesele de gazetecilerin durumu.
Bir gazeteci her gün bir iftar sofrasına giderse, her akşam başka bir davette görünürse ve ertesi gün bunları tek tek haberleştirirse ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor.
Haber olmaktan çok listeye dönüşen yazılar.
Toplumsal mesele olmaktan çok davet kroniğine dönen yayınlar.
Bugün bakıyoruz. Aynı gazeteci bir gün bir derneğin sofrasında. Ertesi gün başka bir kurumda. Sonra bir belediyede. Ardından bir vakıfta.
Her akşam başka bir masa. Her gün başka bir fotoğraf.
Bir süre sonra bu durum gazetecilikten çok davet takibine benzemeye başlıyor.
Gazeteci, gözlem yapan kişidir. Mesafesini koruyan kişidir. Eleştiren kişidir. Toplumu anlatan kişidir.
Ama sürekli davet sofralarında yer aldığında bu mesafe kaybolur.
Okuyucu da bunu görür. Ve şu soruyu sormaya başlar:
Bu bir haber mi, yoksa bir davet günlüğü mü?
İşte gülünçlük burada ortaya çıkar.
Hoş, geçmiş yıllarda ben de farklı bir yol izlerdim. Ramazan boyunca davetleri tek tek yazmaz, ayın sonunu beklerdim. Ardından katıldığım iftarları kısa kısa özetler, fotoğraflarla birlikte geniş bir değerlendirme halinde okura sunardım.
Bu yöntem hem Ramazan’ın ruhuna daha uygundu hem de gazeteciliğin ciddiyetini koruyordu.
Çünkü mesele tek tek sofraları yazmak değil, Ramazan’ın toplumda nasıl yaşandığını göstermekti.
Bugün ise her akşam bir masa, her gün bir haber anlayışı giderek yaygınlaşıyor. Bu da hem gazeteciliğin ağırlığını azaltıyor hem de iftar sofralarını olduğundan fazla büyütüyor.
Oysa Ramazan’ın merkezinde haber değeri taşıyan şey yemek değil, insanın değişimidir. Dayanışmadır. Yardımdır. İç muhasebedir.
Gazeteci de tam burada durmalıdır. Sofranın içinde değil, toplumun kalbinde.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamak isterim.
İftar sofrası kuran herkes gösteriş peşinde değildir. Tam tersine, çoğu insan bu sofraları samimi bir paylaşma duygusuyla kurar. Komşusunu düşünerek, öğrenciyi hatırlayarak, yalnızları davet ederek kurar. Bu iyi niyetin farkındayım. Bu gayreti tenzih ederim.
Yazdıklarım hiçbir şekilde samimiyetle kapısını açan, elindekini paylaşan, gönlünü ortaya koyan insanlara yönelik değildir. Eğer bu yazıdan böyle bir anlam çıkarsa, o iyi niyetli insanlardan peşinen özür dilerim.
Eleştirim kişilere değil, zamanla büyüyen gösteriş kültürünedir.
Bir başka husus da gazeteci dostlarım.
Bu yazı, iftar davetlerini takip eden, haberleştiren ya da bu alanı gündeme taşıyan meslektaşlarıma yönelik bir itham değildir. Her gazeteci kendi bakış açısıyla, kendi yayın politikasına göre çalışır. Buna saygı duyarım.
Benim işaret ettiğim nokta, gazeteciliğin mesafe ve denge meselesidir. Bu, bir tercih ve yöntem tartışmasıdır. Kimseyi hedef alan bir yargı değildir.
Yanlış anlaşılma ihtimaline karşı özellikle belirtmek isterim ki, bu satırlar bir meslek eleştirisi değil, kişisel bir muhasebedir.
Samimiyetle kurulan sofralara saygım var. Gösterişe ise mesafem var. Benim itirazım insanlara değil, bu dönüşümedir.
1-Hollanda’da konut krizine Türk çözümü:Rönesans Holding sahnede
2-Hollanda’da Müslümanları gizlice araştıran 10 belediyeye ceza
3-Corendon’a Türkiye güneş tatili ödülü
4-Lale gül için “bilgisiz” iddiam raporlandı. Dekolte kıyafetler de yayınevini kızdırdı…
HOLLANDA’DA KONUT KRİZİNE TÜRK ÇÖZÜMÜ: RÖNESANS HOLDİNG SAHNEDE
Her hükümetin “Yılda 100.000 konut” vaadinin güvencesi: Rönesans Holding’in satın aldığı Ballast Nedam
Hollanda yıllardır derinleşen bir konut sıkıntısı ile mücadele ediyor. Artan nüfus, yükselen kiralar ve yetersiz yeni konut üretimi özellikle gençleri ve öğrencileri zor durumda bırakıyor. Konut sorunu bugün ülkenin en büyük toplumsal ve ekonomik meselelerinden biri olarak kabul ediliyor.
Hollanda’da ardı ardına gelen hükümetlerin en büyük vaatlerinden biri, her yıl yaklaşık 100.000 yeni konut üretmek oldu. Ancak uygulamada bu hedefe ulaşmakta zorlanılıyor. Talep hızla artarken üretim aynı tempoda ilerlemiyor. Bu durum kiraların yükselmesine, ev bulmanın zorlaşmasına ve şehirlerde yaşam maliyetinin ciddi biçimde artmasına yol açıyor.

Tam da bu noktada Türk sermayesinin güçlü temsilcilerinden Rönesans Holding’in attığı adımlar dikkat çekici bir çözüm adresi olarak öne çıkıyor.
Rönesans Holding’in Hollanda’nın köklü ve büyük inşaat ve gayrimenkul şirketlerinden Ballast Nedam’ı satın alması yalnızca bir şirket devri değildi. Bu adım Hollanda konut piyasasında dengeleri değiştiren stratejik bir hamle olarak kayda geçti. Türk yatırımcının Avrupa’daki en önemli açılımlarından biri olan bu satın alma ile birlikte Ballast Nedam yeniden yapılandı, büyüdü ve özellikle konut üretiminde güçlü bir aktör haline geldi.
Rönesans Holding’in vizyonu netti. Hollanda gibi planlı ve disiplinli bir ülkede büyük ölçekli projelerle hem ekonomik değer üretmek hem de sosyal bir soruna çözüm sunmak. Bugün gelinen noktada sayılar bu hedefin somutlaştığını gösteriyor.

Ballast Nedam yalnızca konut projeleri ile değil, altyapı yatırımları ile de Hollanda’nın gelişiminde kritik rol oynayan bir şirket. Hava limanları, otoyollar ve tüneller gibi ülkenin stratejik altyapı projelerinde önemli görevler üstlenmiş köklü bir kuruluş. Bu birikim ve mühendislik gücü, konut projelerine de aynı kalite ve ölçek anlayışının taşınmasını sağlıyor.
Ballast Nedam’ın imzasını taşıyan projeler sadece bina üretmekten ibaret değil. Şehir yaşamını yeniden kurgulayan, konut ile iş hayatını ve sosyal yaşam ile kültürü bir araya getiren modern yaşam alanları ortaya çıkarılıyor. Bu yaklaşım Hollanda’daki konut sıkıntısının yalnızca sayı meselesi olmadığını, aynı zamanda yaşam kalitesi sorunu olduğunu da ortaya koyuyor.
Bu vizyonun en çarpıcı örneklerinden biri Amsterdam’da yükselen Eleven Square projesi oldu. Türk Rönesans Holding’in Hollanda’daki gayrimenkul iştiraki Ballast Nedam, bu projede yer alan 933 konutu Bouwinvest’e satarak ülke tarihine geçen bir anlaşmaya imza attı. Satılan konut sayısı bakımından Hollanda’da bugüne kadar gerçekleştirilen en büyük tek seferlik konut işlemi olarak kayıtlara geçen bu satış, projenin büyüklüğünü ve etkisini açıkça ortaya koydu.

Eleven Square Amsterdam’da Johan Cruijff ArenA’nın yanında yükseliyor. 145 metre yüksekliği ile tamamlandığında şehrin en yüksek konut kulesi olacak. Yaklaşık 170 bin metrekarelik bir alanda geliştirilen proje büyüklük olarak 28 futbol sahasına eşdeğer bir alanı kapsıyor.
Toplamda 1.100 konutun yer alacağı Eleven Square yalnızca bir konut projesi değil. Aynı zamanda çalışma alanları ile kültür, spor ve sosyal yaşam noktaları da içeren çok işlevli bir şehir parçası olarak tasarlanıyor.
İşte bu noktada ana tablo daha net görülüyor. Hollanda’da yıllık konut ihtiyacı yaklaşık 100 bin konut seviyesinde. Ancak üretim uzun süredir bu ihtiyacın gerisinde kalıyor. Gençler ev bulamıyor. Öğrenciler barınma sorunu yaşıyor. Orta gelir grubu şehir merkezlerinden uzaklaşmak zorunda kalıyor.

Rönesans Holding’in Ballast Nedam üzerinden yürüttüğü projeler tam olarak bu sorunun kalbine dokunuyor. Şirket yalnızca konut üretmiyor. Aynı zamanda konut piyasasına yeni giren gençlere ve öğrencilere hitap eden ulaşılabilir ve sürdürülebilir yaşam alanları oluşturmayı hedefliyor.
Eleven Square projesi bu stratejinin güçlü bir örneği. Projenin Hollanda’daki konut açığının azaltılmasına doğrudan katkı sağlaması bekleniyor. Aynı zamanda her yıl büyüyen konut ihtiyacına anlamlı bir destek sunması hedefleniyor.
Amsterdam Belediyesi proje alanını inşaata hazır hale getirdi. Konut kulelerinin yapımının 2026 yılının ikinci çeyreğinde başlaması planlanıyor.
Bugün gelinen noktada şu gerçek açıkça görülüyor. Rönesans Holding yalnızca bir yatırımcı değil. Hollanda’daki konut krizinin çözümünde aktif rol üstlenen bir güç haline gelmiş durumda.
Türk sermayesinin Hollanda’nın planlı şehircilik anlayışı ile buluşması hem ekonomik hem sosyal değeri yüksek projeler ortaya çıkarıyor. Ballast Nedam’ın yeniden yükselişi ve ardı ardına gelen büyük ölçekli konut yatırımları bunun en somut göstergesi.
Hollanda yıllardır konuştuğu konut sorununa çözüm arıyor. Hükümetler her yıl yüz binlerce yeni konut hedefi açıklıyor. Piyasa ise bu hedefleri karşılamakta zorlanıyor. Bu tabloda özel sektör yatırımlarının ve uluslararası sermayenin rolü her geçen gün daha da önem kazanıyor.
Görünen o ki bu çözümün en güçlü adaylarından biri artık net biçimde ortada:Rönesans Holding.
HOLLANDA’DA MÜSLÜMANLARI GİZLİCE ARAŞTIRAN 10 BELEDİYEYE CEZA
Hollanda’da camiler ve Müslüman topluluklar hakkında gizlice veri toplayan 10 belediyeye toplam 250 bin euro para cezası verildi.
“Kişisel Verileri Koruma Kurumu” (Autoriteit Persoonsgegevens) her belediyeye 25 bin euro idari ceza uyguladı.
Kurum, belediyelerin bireylerin dini inançlarına ilişkin hassas kişisel verileri herhangi bir hukuki dayanak olmadan topladığını ve işlediğini açıkladı. Bu nedenle yapılan çalışmaların açık şekilde hukuka aykırı olduğu vurgulandı.

Ceza verilen belediyeler Eindhoven, Tilburg, Zoetermeer, Delft, Ede, Haarlemmermeer, Hilversum, Veenendaal, Huizen ve Gooise Meren oldu. Belediyeler hatalı davrandıklarını kabul ettiklerini ve kesilen cezalara itiraz etmeyeceklerini duyurdu.
Araştırmalar, merkezi hükümet ve Ulusal Terörle Mücadele ve Güvenlik Koordinatörlüğü’nün belediyeleri radikalleşmenin önlenmesinde daha aktif rol almaya çağırdığı bir dönemde başlatıldı.
O dönemde NCTV’nin başında bugün geçici hükümette başbakanlık görevini yürüten Dick Schoof bulunuyordu.
Bu çağrılar sonrasında bazı belediye başkanları “güç alanı analizi” ve “hızlı tarama” adı verilen çalışmalar için dışarıdan bir araştırma şirketiyle anlaştı. Belediyelerin bir bölümü bu adımı NCTV’nin tavsiyesi ile atarken bazıları kendi inisiyatifi ile harekete geçti.
Yürütülen çalışmalarda özellikle cami cemaatleri mercek altına alındı. Camilere giden kişilerin isimleri toplandı. Dini inançları incelendi. Kimlerin kimlerle temas halinde olduğu araştırıldı ve ilişkiler haritalandırıldı.
Araştırma şirketi belediye başkanları adına İslami topluluklar hakkında raporlar hazırladı. Bazı belediyelerin bu raporları diğer kamu kurumlarıyla da paylaştığı ortaya çıktı.
Kişisel Verileri Koruma Kurumu’na göre söz konusu raporlar polis birimleri ile birlikte NCTV’ye ve Sosyal İşler ve İstihdam Bakanlığı’na da gönderildi.
Raporların içeriği belediyeden belediyeye değişse de tamamında incelenen kişilerin dini inançlarına ve İslam içindeki eğilimlerine dair bilgilerin yer aldığı belirtildi. Bazı raporlarda isimler, fotoğraflar, aile bilgileri ve cami içindeki gerilimlere ilişkin ayrıntılı notlar bulunduğu ifade edildi. Bazı kişiler hakkında ise kapsamlı kişisel profiller hazırlandı.
Kamuoyunda dile getirilen sahte kimlikle araştırma yapıldığı iddiaları hakkında ise kurum somut bir bulguya ulaşmadığını açıkladı. Ancak araştırmacıların bilgileri farklı kaynaklardan topladığı ve bu kaynaklar arasında durumdan habersiz Müslümanlarla yapılan görüşmelerin de bulunduğu belirtildi.
Autoriteit Persoonsgegevens, belediyelerin bu tür verilere sahip olmasının ve işlemesinin açık biçimde hukuka aykırı olduğunu vurguladı. Kurum sözcüsü, kişilerin dini inançları ve siyasi eğilimleri gibi özel nitelikli verilerin işlenmesinin neredeyse her durumda yasak olduğunu söyledi.

Kurum Başkanı Aleid Wolfsen de belediyelerin hiçbir hukuki dayanak olmadan bu bilgilere ulaştığını belirtti. Wolfsen, araştırmaya konu olan kişilerin mahremiyetinin ağır şekilde ihlal edildiğini ve bu durumun belediyelere duyulan güveni ciddi biçimde zedelediğini ifade etti.
Soruşturma kapsamındaki belediyeler hatalı davrandıklarını kabul etti ve para cezalarına itiraz etmeyeceklerini açıkladı.
Öte yandan bazı belediyelerin söz konusu raporları hâlâ elinde bulundurduğu belirtildi. Kuruma göre bu belgeler yalnızca mağdur kişilerin açabileceği tazminat davalarında kullanılabilecek. Bunun dışında kullanılmalarına izin verilmeyecek ve süreçlerin tamamlanmasının ardından imha edilmeleri gerekecek.
Almere gibi bazı belediyelerin de aynı araştırma şirketiyle çalıştığı ancak bu belediyelere ceza verilmediği bildirildi. Kurum bu soruşturmada bir seçim yapıldığını doğruladı ancak hangi kriterlerin esas alındığına dair ayrıntılı açıklama paylaşmadı.
Bu olay Hollanda’da devlet, güvenlik ve temel haklar dengesinin yeniden tartışılmasına yol açtı. Radikalleşme ile mücadele gerekçesiyle başlatılan çalışmaların, bireylerin dini kimliklerini ve özel hayatını hedef alacak boyuta ulaşması ciddi bir kırılma olarak değerlendiriliyor.
Uzmanlara göre burada iki hassas alan çarpışıyor. Bir yanda güvenlik kaygısı ve radikalleşmeyi önleme çabası bulunuyor. Diğer yanda ise hukuk devleti ilkesi, mahremiyet hakkı ve din özgürlüğü yer alıyor. Bu dosya, kamu otoritelerinin güvenlik gerekçesiyle sınırları ne kadar zorlayabileceği sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Belediyelerin doğrudan cami cemaatlerini hedef alması ve kişilerin dini aidiyetlerine göre veri toplaması, Hollanda’nın uzun yıllardır savunduğu özgürlük ve eşitlik ilkeleriyle ne kadar örtüştüğü sorusunu da beraberinde getirdi.
Olayın bir başka dikkat çekici yönü ise hazırlanan raporların polis ve bakanlıklarla paylaşılması oldu. Bu durum, yerel düzeyde başlatılan bir çalışmanın kısa sürede merkezi güvenlik mekanizmasının parçası haline geldiğini gösterdi.
Bugün gelinen noktada verilen para cezaları yalnızca idari bir yaptırım olarak görülmüyor. Aynı zamanda kamu kurumlarına verilen güçlü bir uyarı niteliği taşıyor. Kişisel verilerin korunması ve özellikle dini kimliğe ilişkin bilgilerin işlenmesi konusunda sınırların açık olduğu mesajı veriliyor.
Ancak tartışma burada bitmiş değil. Çünkü bazı belediyelerin aynı araştırma şirketi ile çalışmasına rağmen ceza almamış olması, soruşturmanın kapsamı ve kriterleri konusunda yeni soru işaretleri doğuruyor.
Bu dosya Hollanda’da uzun süre konuşulacağa benziyor. Güvenlik mi özgürlük mü sorusu, bir kez daha ülkenin gündeminin merkezine yerleşmiş durumda.
CORENDON’A TÜRKİYE GÜNEŞ TATİLİ ÖDÜLÜ
Turizm sektörünün prestijli organizasyonlarından Vakantie Awards’ın 26’ncı edisyonunda Corendon, Türkiye Güneş Tatili kategorisinde bir kez daha ödüle layık görüldü. Ödül töreni Hollanda’daki Grand Hotel Huis ter Duin’de düzenlendi ve sektörden çok sayıda davetlinin katılımıyla gerçekleşti.

Corendon adına ödülü Dick Gussen ve Tineke Boele teslim aldı. Törende yapılan değerlendirmelerde, Türkiye’nin güneş tatili destinasyonu olarak güçlü konumunu koruduğu ve Corendon’un bu alandaki etkin rolünün sektör temsilcileri tarafından açık biçimde takdir edildiği vurgulandı.

Yetkililer, ödülün özellikle seyahat sektöründeki meslektaşlar ve iş ortaklarının oylarıyla kazanılmasının ayrı bir anlam taşıdığını ifade etti. Bu sonuç, Türkiye’de yıllardır sürdürülen turizm yatırımlarının ve hizmet kalitesinin karşılık bulduğunu gösteriyor.
Corendon yönetimi, Türkiye’de görev yapan ekipler ile yerel iş ortaklarının katkısına da dikkat çekti. Sahadaki yoğun emek, misafirperverlik anlayışı ve operasyonel başarı bu ödülün alınmasında belirleyici unsurlar arasında yer aldı.

Turizm çevreleri, söz konusu ödülün hem Corendon’un hem de Türkiye’nin uluslararası tatil pazarındaki güçlü konumunu pekiştirdiği görüşünde birleşiyor. Özellikle son yıllarda artan talep ve sürdürülen iş birlikleri, Türkiye’nin güneş tatili kategorisinde lider destinasyonlardan biri olmayı sürdürdüğünü ortaya koyuyor.
LALE GÜL HAKKINDAKİ “BİLGİSİZ” İDDİAM RAPORLANDI.
DEKOLTE KIYAFETLER DE YAYINEVİNİ KIZDIRDI…
Monitor Politieke Ontwikkeling (MPO)’nun raporuna göre, Hollanda’da İslam üzerine yürütülen tartışmalarda en görünür 13 konuşmacının hiçbirinin, İslami ilimler alanında kanıtlanabilir akademik yeterliliğe sahip olmadığı ortaya çıktı. 13 isim arasında Lale Gül de var.
Lale Gül’ün eğitimi lise düzeyinin ötesine geçmemiş durumda. Buna rağmen rapora göre bu kişi, talk show’larda, gazetelerde ve çevrim içi yayınlarda düzenli olarak söz hakkı buluyor ve açıklamaları çoğu zaman uzman görüşü gibi sunuluyor.
Lale Gül’ün destekçisi yayınevi,Televizyon ve gazetelerdeki dekolte kıyafetleri için uyarıda bulundu.
Değerli Okurlarım,
Daha önce yayımladığım yazılarda, Lale Gül’ün edebi niteliğinden çok, İslam karşıtı çıkışları sayesinde medyada geniş yer bulduğunu ve bu ilginin yapay biçimde büyütüldüğünü dile getirmiştim. Bugün ortaya çıkan gelişmeler, bu değerlendirmemin tesadüf olmadığını gösteriyor. Nitekim hem televizyon programlarındaki görünürlüğü hem de kamuoyuna servis edilen fotoğraflar, yazarın edebi kimliğinden çok tartışma yaratan yönleri üzerinden öne çıkarıldığını bir kez daha ortaya koydu.
Özellikle SBS 6 ve Vandaag Inside gibi TV programlarında sık görünmesi ve haberlerde kullanılan dekolte fotoğraflar, tartışmayı yeni bir boyuta taşıdı. Dahası, yayınevinin bu durumdan rahatsızlık duyduğu yönündeki iddialar, daha önce dikkat çektiğim “medyatik kimlik inşası” eleştirisini güçlendirdi. Yayınevi cephesinden gelen uyarılar, edebiyat ile popüler görünürlük arasındaki gerilimin artık kurum içinde de hissedildiğini gösteriyor.
Bugünkü tablo, Lale Gül’ün kamuoyunda nasıl konumlandırıldığına dair tartışmayı yeniden alevlendirirken, medyanın kimi isimleri hangi gerekçelerle öne çıkardığı sorusunu da daha görünür hale getiriyor.
13 İSLAM DÜŞMANI, AKADEMİK YETERLİLİĞE SAHİP DEĞİL
Hollanda’da İslam üzerine yürütülen tartışmalarda en görünür 13 konuşmacının hiçbirinin, İslami ilimler alanında kanıtlanabilir akademik yeterliliğe sahip olmadığı ortaya çıktı.
Bu sonuca, Monitor Politieke Ontwikkeling (MPO) tarafından kısa süre önce yayımlanan “Niteliksiz – İslam tartışmasında sıkça dile getirilen sözde uzmanların teşhiri” başlıklı raporda varıldı.

Araştırma, medyada sık sık İslam ve Müslümanlar konusunda “uzman” olarak sunulan siyasetçiler, köşe yazarları ve aktivistlere odaklanıyor. Bu isimler arasında Geert Wilders, Lale Gül, Wierd Duk ve Annabel Nanninga da bulunuyor.
MPO’ya göre, bu kişilerin hiçbirinde bu alanda onları içerik açısından uzman kılacak ilgili bir akademik altyapı mevcut değil.
YÜKSEKÖĞRENİM DİPLOMASI YOK
Araştırmaya dahil edilen grubun yüzde 40’ının yükseköğretimde tamamlanmış bir eğitimi bulunmuyor. Annabel Nanninga ve Lale Gül’ün eğitimleri lise düzeyinin ötesine geçmemiş durumda. Buna rağmen rapora göre bu kişiler, talk show’larda, gazetelerde ve çevrim içi yayınlarda düzenli olarak söz hakkı buluyor ve açıklamaları çoğu zaman uzman görüşü gibi sunuluyor.
Bölgesel cami çatı örgütlerinin iş birliğiyle (K9) kurulan bir platform olan MPO, raporda bu konuşmacıların, araştırmacılara göre nasıl inatçı mitleri yaydığını analiz ediyor.
Bunlar arasında, İslam’ın doğası gereği şiddet içerdiği ya da Müslümanların topluca topluma tehdit oluşturduğu iddiaları da yer alıyor.
MPO’ya göre bu tür bir algı, kamuoyunu etkiliyor ve sosyal uyum ile hukuk devleti üzerinde olumsuz sonuçlar doğuracak şekilde politika ve mevzuatı şekillendiriyor.
KUTUPLAŞMA
Araştırmanın çıkış noktası, MPO’ya göre Hollanda’da İslam ve Müslümanlar etrafında artan kutuplaşma. Bu kutuplaşmanın, son siyasi gelişmeler ve tek taraflı medya çerçeveleri tarafından daha da körüklendiği belirtiliyor.
MPO, raporun kesinlikle bir sansür çağrısı olmadığının altını çiziyor. Ancak araştırmacılar, editoryal kadrolara görüş ile uzmanlık arasındaki farkın daha net gözetilmesi ve karmaşık dini ve toplumsal konular ele alınırken akademik eğitim almış uzmanlara daha fazla söz verilmesi çağrısında bulunuyor.
KASITLI VURGULAMALAR
“Hükümet karşıtı”, “radikal”, “ırkçı”, “aşırı sağcı” ve “İslam karşıtı” gibi kavramlar, Hollanda’daki İslam tartışmalarında sıkça kullanılan etiketlerdir. Bu nitelemeler çoğu zaman dikkatle tanımlanmadan ve bağlamı sorgulanmadan kullanılmaktadır. Bunun sonucunda, kamusal tartışma giderek daha tek taraflı ve yüzeysel bir hâl almaktadır.
Bu rapor, Hollanda’daki İslam tartışmasını mercek altına almaktadır.
Araştırma, medyada sıkça “uzman” olarak sunulan kişilerin büyük bölümünün İslami ilimler alanında akademik bir yeterliliğe sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Buna rağmen bu kişilerin görüşleri, kamuoyunda belirleyici bir ağırlık kazanmaktadır.
Raporda, bu ‘sözde uzmanların’ çoğu zaman yanlış genellemeler yaptıkları ve İslam ile Müslümanlar hakkında kalıplaşmış önyargıları besledikleri belirtilmektedir. Bu tür söylemler, toplumsal kutuplaşmayı artırmakta ve sağlıklı bir kamusal tartışma ortamını zedelemektedir.
Rapor, aynı zamanda eleştirinin ve ifade özgürlüğünün meşru olduğunu vurguluyor. Ancak bu özgürlüğün bilgi, uzmanlık ve sorumluluk temelinde kullanılması gerektiğine de dikkat çekiyor.
Bu rapor, Hollanda’daki İslam tartışmasının bir analizidir.
Akademik uzmanlık iddiasında bulunan kişilerin kimler olduğunu ortaya koymakta ve bunun ne gibi sonuçlar doğurduğunu göstermektedir.
Aynı zamanda, dürüst, bilgili ve dengeli bir tartışma için nerelerde fırsatlar bulunduğuna işaret etmektedir.
Yazar Lale Gül, dinleyicilerden gelen saldırgan tepkiler nedeniyle büyük olasılıkla konferanslar vermeyi bırakacak. Gül, televizyondaki ‘WNL op Zondag’ programında, her yıl 5 Mayıs öncesinde düzenlenen ‘Özgürlük Kolejleri’ kapsamında verdiği bir konferansta yaşadığı olumsuz deneyimi anlattı.
“Bu çok rahatsız ediciydi. O erkekler yarım saat ile kırk beş dakika boyunca bana saldırdılar. İnancı aşağıladığımı, topluluğa saldırdığımı ve bu ülkede Müslümanlara yönelik nefreti artırdığımı söylediler,” diye anlattı Gül sunucu Rick Nieman’a ve şöyle devam etti:
“Salondaki insanlar tarafından bana her türlü suçlama yöneltiliyor. Buna hakları olabilir ama bunu son derece yıldırıcı ve korkutucu bir şekilde yapıyorlar.”
LALE GÜL’ÜN TELEVİZYON VE FOTOĞRAF TARTIŞMASI YAYINEVİNİ RAHATSIZ ETTİ

Yazar Lale Gül’ün televizyon programlarına katılması ve medyada yer alan bazı fotoğrafları, yayınevi cephesinde rahatsızlık yarattı. Özellikle Vandaag Inside programındaki görünürlüğü ve haberlerde kullanılan dekolte fotoğrafların ardından yayınevinin temkinli bir tutum aldığı konuşuluyor.
SBS 6 Televizyonu’na sık sık katılmasının eleştirilmesi konusunda konuşan Lale Gül yaptığı açıklamada, yayınevinden bir kişinin kendisine “Artık bir SBS 6 kızısın” dediğini aktardı.
Bu sözlerin, televizyon programlarına katılımın yazarın ciddiyetine zarar verebileceği endişesiyle söylendiği ifade ediliyor. Yeni bir kitabın tanıtımı sırasında bazı televizyon programlarında yer bulmanın zorlaşabileceği yönünde uyarı yapıldığı da dile getirildi.
Lale Gül için yayımlanan son haberlerde kullanılan dekolte fotoğrafların da yayınevinin hoşuna gitmediği iddia ediliyor. Televizyon görünürlüğü ile birlikte bu tür görsellerin, yazarın kamuoyundaki algısını etkileyebileceği yönünde kurum içinde değerlendirmeler yapıldığı konuşuluyor.
Tartışma, edebiyat dünyasında yazarın medyadaki görünürlüğü ile yayıncılık çizgisi arasındaki hassas dengeyi bir kez daha gündeme getirdi.
Lale Gül cephesinde ise geri adım sinyali yok. Yazarın hem televizyon programlarına katılmayı hem de kamuoyunda görünür olmaya devam etmeyi planladığı ifade ediliyor.
Gambiya’da üniformasız öğrenciler okullara alınmıyor. Corendon firması, Türkiye, Hollanda ve Curaçao’daki otellerinde kullanılmayan üniformaları Gambiyalı öğrenciler için topluyor ve giyilir hale getirerek gönderiyor.
Corendon’un böylesi anlamlı yardım kampanyasının tüm dünyada örnek teşkil etmesi bekleniyor.
İlhan KARAÇAY’ın haberi:
Avrupa’da bir otelin deposunda, “artık bize yakışmıyor” denilerek rafa kaldırılan bir ceket, Gambiya’da bir çocuğun hayatını değiştiriyor.
Biz çoğu zaman fark etmiyoruz. Bir gömlek eskidiğinde, bir ceket modası geçtiğinde, bir üniforma yenisiyle değiştirildiğinde mesele bizim için bitiyor. Oysa dünyanın başka bir köşesinde, o kıyafet bir çocuğun okula girip giremeyeceğini belirliyor.

Afrika’nın batısında Senegal’in içine girip kaybolmuş gibi olan Gambiya haritası ve çocuklar…
Evet, yanlış okumadınız.
Gambiya’nın birçok bölgesinde okula gidebilmek için üniforma giymek şart.
Üniforman yoksa kapıdan içeri adım atamıyorsun. Yani yoksulluk, sadece açlıkla değil, eğitim kapısında da karşına çıkıyor. Çocuk var ama öğrenci olamıyor. Heves var ama umut kapıda kalıyor.
İşte tam bu noktada, Avrupa’daki bir otel odasında asılı duran bir ceket, Afrika’da bir sınıfın anahtarı hâline geliyor.

Bu hikâyenin arkasında, Hollanda merkezli Corendon Hotels & Resorts grubunun başlattığı örnek bir girişim var. Corendon Foundation’un Başkanı ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Hollanda’daki Fahri Konsolosu olan Titus F. P. Kramer, geçtiğimiz yıl bu projeyi başlatan hayırsever Corendon’cuları överken, meseleyi bir yardım faaliyeti olarak değil, bir vicdan sorumluluğu olarak ele aldı.

Kramer’in sözleri, aslında bütün bu çalışmanın ruhunu özetliyor: “Gambiya’nın birçok bölgesinde çocuklar üniforma olmadan okula gidemiyor. Artık kullanılmayan ama hâlâ giyilebilir durumdaki otel üniformalarını bağışlayarak, çocukların eğitime erişmesine ve dolayısıyla daha iyi bir geleceğe sahip olmasına yardımcı olunuyor.”
Bu bakış açısı, otelcilik sektöründe alışılmışın dışında bir kapı aralıyor. Çünkü burada bağışlanan şey yalnızca bir kıyafet değil. Burada bir çocuğun kaderine dokunuluyor.

Projenin sahadaki mimarlarından biri ise Corendon Hotels & Resorts’un İnsan Kaynakları yöneticisi Cindy Kasanmoeseni. Onun ifadesiyle, “Otelcilikte üniforma günlük hayatın parçasıdır. Gambiya’da ise bir üniforma, okula gidip gidememek arasındaki farktır.”
Kasanmoeseni’nin öncülüğünde yürütülen çalışma, sadece “kullanmadığımızı gönderelim” basitliğinde değil. Üniformalar, Gambiya’ya ulaştıktan sonra yerel terzihanelerde elden geçiriliyor. Logolar kapatılıyor, düğmeler değiştiriliyor, küçük onarımlar yapılıyor. Böylece hem kıyafetler yeniden hayat buluyor hem de yerel kadınlar üretim sürecine katılıyor, emek kazanıyor, ayakta duruyor.
Sonra o ceket, o pantolon, o gömlek, bir çocuğun omuzlarına geçiyor.
Ve bir anda bir şey değişiyor.
Dün kapıdan çevrilen çocuk, bugün sınıfta. Defteri var. Kalemi var. Üniforması var.
Yani artık “öğrenci”.

Fotoğraflara baktığınızda bunu açıkça görüyorsunuz. Bir otel çalışanının yıllarca giydiği ceket, Afrika’da bir gencin omzunda gururla duruyor. Bir terzinin makinesinde yeniden biçimlenen kumaş, bir çocuğun geleceğine dikiliyor.
Bu sadece yardım değil. Bu, onur kazandırmak.
Çünkü çocuk, kendisine “eski kıyafet” verilmiş gibi hissetmiyor. Aksine, “Ben de okullu oldum” diyor. “Ben de varım” diyor.
Bu proje, bize şunu hatırlatıyor: “Dünya, sadece para göndererek değişmiyor. Bazen bir gömlekle, bazen bir ceketle, bazen de bir düğmeyle değişiyor.”
Bir düğme düşünün.
Bizim için önemsiz. Ama o düğme tamamlandığında bir çocuk okula girebiliyor.
Corendon’un bu girişimi, aynı zamanda bütün otelcilik sektörüne güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.
Bir otel, bir tatil köyü, bir işletme olarak ne yapabilirsiniz?
Kullanılmayan üniformalarınızı çöpe atmak yerine, bir çocuğun hayatına gönderebilirsiniz. Polo tişörtler, gömlekler, bluzlar, pantolonlar, etekler, ceketler. Markanızın vitrininde artık yer bulamayan ama bir çocuğun hayatında başköşe olacak kıyafetler.

Bununla da sınırlı değil.
Çocuk kıyafetleri, oyuncaklar, kadın iç çamaşırları, okul malzemeleri, İngilizce kitaplar, defterler, kalemler, dikiş makineleri.
Bunların her biri, bir insanın hayatında gerçek bir fark yaratıyor.
Üstelik bu iş, “uzaktan seyredilen bir iyilik” değil. Lojistiği var, emeği var, sahada karşılığı var. Üniforma, depodan çıkıyor, bavula giriyor, uçakla gidiyor, terzinin masasına düşüyor, sonra bir çocuğun omzuna konuyor.

Bu bir yolculuk.
Bir otel üniformasının, bir sınıfa uzanan yolculuğu.
Ve bu yolculuk, bize şunu söylüyor: “İnsanlık hâlâ nefes alıyor.”
Dünyada hâlâ “Bana artık lazım değil ama sana hayat olabilir” diyebilen insanlar var.
Bugün belki bir ceketle başlıyor bu hikâye. Yarın bir defterle, bir kalemle, bir kitapla devam ediyor.
Ama her seferinde aynı kapıyı açıyor.
Eğitim kapısını.
Ve o kapı açıldığında, sadece bir sınıf değil, bir gelecek aydınlanıyor.
Belki de evimizde, dolabımızda, bir köşede duran ve “bir gün lazım olur” diye sakladığımız nice eşya vardır. Oysa bazı şeyler vardır ki, bize artık yük, başkasına ise hayattır. Bu hikâye, bize sadece Gambiya’daki çocukları değil, kendi hayatlarımızdaki fazlalıkları da yeniden düşünmeyi öğretiyor. Çünkü bazen vermek, sadece vermek değildir. Bazen vermek, bir çocuğun dünyaya tutunmasına izin vermektir.