22 Temmuz 2026 Çarşamba
KIBRIS konusuna ilgi duyan değerli okurlarıma, belge ve tanıklıklara dayanan bu kapsamlı dosyayı okumalarını ve ileride yeniden başvurmak üzere saklamalarını tavsiye ederim. Çünkü Kıbrıs meselesi, tek bir tarihten ibaret değildir.
Maarten van Aalderen’in yazısından hareketle hazırlanmış belge ve tanıklık dosyası.
Kıbrıs’ı doğru anlamak için sadece 1974’e değil, öncesine de bakmak gerekir.
De Telegraaf’ta yayımlanan bir Kıbrıs yazısı, beni yarım asırlık arşivimi yeniden açmaya yöneltti. Çünkü bazı tarihî gerçeklerin eksik kaldığını düşündüm.
Bu yazı dizisi, herhangi bir tarafı haklı çıkarmak için değil; Kıbrıs meselesinin eksik anlatılan sayfalarını belge, tanıklık ve uluslararası kaynaklar ışığında tamamlamak amacıyla hazırlandı.
Üç ayrı Kıbrıs ziyareti, dönemin devlet adamlarıyla yaptığım röportajlar, yıllar içinde oluşturduğum gazetecilik arşivi ve uluslararası belgeler, bu dosyanın temelini oluşturdu.
Kıbrıs, yalnızca 20 Temmuz 1974’ten ibaret değildir. Bu dosya, 1960’tan günümüze uzanan süreci, çoğu zaman göz ardı edilen gelişmeleriyle birlikte kronolojik olarak ele alıyor.
Gazeteciliğin görevi hüküm vermek değil, eksik kalan bilgileri tamamlayarak okuyucunun kendi değerlendirmesini yapmasına yardımcı olmaktır. Elinizdeki çalışma da bu anlayışla kaleme alındı.
Bu dosya, tarihe yeni bir hüküm vermek için değil; eksik kalan sayfaları tamamlayarak okuyucunun kendi hükmünü oluşturmasına katkı sağlamak amacıyla hazırlandı.
Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs konusunda yeniden girişimde bulunması ve Avrupa Birliği’nin çözüm çağrılarını artırması üzerine, Hollanda’nın en çok okunan gazetelerinden De Telegraaf, deneyimli dış politika yazarı Maarten van Aalderen imzasıyla geniş bir Kıbrıs dosyası yayımladı.
Yazıyı büyük bir dikkatle okudum.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, Van Aalderen bugünkü Avrupa basınında pek rastlanmayan bir gazetecilik anlayışı sergilemiş. Sadece Rum kesimini değil, Kuzey Kıbrıs’ı da ziyaret etmiş; Türklerle konuşmuş, onların görüşlerine de yer vermiş. Bu yönüyle yazısının objektif olmaya çalışan bir çalışma olduğunu söylemek mümkündür.
Ancak…
Kıbrıs gibi yarım asrı aşan, acılarla dolu bir meseleyi anlatırken bazı tarihî gerçekler eksik bırakıldığında, ortaya çıkan tablo da ister istemez eksik kalıyor.
Bu nedenle, Hollandalı meslektaşımın yazısında yer alan bazı değerlendirmelere, tarihin diğer sayfasından da bakmak istiyorum.
Van Aalderen yazmış: “Magosa’nın Maraş bölgesi, 1974’ten sonra hayalet şehre dönüştü.”

İşin gerçeği şu:
Evet…
Maraş bugün gerçekten de hüzün veren bir hayalet bölgesidir.
Ancak Maraş’ın neden bu hâle geldiğini anlayabilmek için, sadece 20 Temmuz 1974’e bakmak yeterli değildir.
Çünkü olaylar o gün başlamadı.

Bundan beş gün önce, 15 Temmuz 1974’te, Yunanistan’daki askerî cunta, Nikos Sampson aracılığıyla Cumhurbaşkanı Makarios’a darbe yaptı. Darbenin amacı, Kıbrıs’ı bağımsız bir devlet olarak yaşatmak değil, adayı Yunanistan’a bağlamaktı.
İşte Türkiye’nin garantörlük hakkına dayanarak gerçekleştirdiği askerî harekât da bu gelişmelerin ardından geldi.
Dolayısıyla 20 Temmuz’u anlatırken, 15 Temmuz’u görmezden gelmek okuyucuya eksik bilgi vermek olur.
Van Aalderen yazmış: Makarios bağımsız Kıbrıs’ın ilk cumhurbaşkanıydı…

Meslektaşım Maarten van Aalderen, Makarios’u bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak tanıtıyor. Bu bilgi doğrudur.
Ancak eksik olan nokta, Makarios’un sadece devlet başkanı olmadığı, aynı zamanda Kıbrıs’ın kaderini değiştiren olayların da tam merkezinde yer aldığıdır.
1950’li yıllarda Rum toplumunun önemli bir kesimi, “Enosis”, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını savunuyordu. Bu hedef doğrultusunda kurulan EOKA örgütü, İngiliz yönetimine karşı silahlı mücadele başlatmıştı.
Fakat 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte Makarios, zaman içinde farklı bir çizgiye yöneldi. Artık hedefi, Kıbrıs’ın ne Yunanistan’a bağlanması ne de Türkiye ile paylaşılmasıydı. Bağımsız bir Kıbrıs devleti istiyordu.
İşte kırılma noktası da burada yaşandı.
Yunanistan’daki askerî cunta, Makarios’un bu politikasını ihanet olarak gördü.
15 Temmuz 1974’te, Nikos Sampson’un öncülüğünde gerçekleştirilen askerî darbeyle Makarios görevden uzaklaştırıldı. Cumhurbaşkanlığı Sarayı ağır silahlarla saldırıya uğradı. Makarios son anda kurtularak adadan kaçmayı başardı ve daha sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, darbeyi açıkça Yunan cuntasının gerçekleştirdiğini dünyaya anlattı.
Van Aalderen yazısında bu darbeye yalnızca dolaylı biçimde değiniyor.
Oysa bu ayrıntı, Kıbrıs tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir.
Çünkü Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te gerçekleştirdiği askerî harekât, beş gün önce anayasal düzeni ortadan kaldıran bu darbenin hemen ardından başladı.

1974’ü değerlendirmek isteyen herkesin önce 15 Temmuz’u, 15 Temmuz’u anlayabilmek için de 1960’tan sonra yaşanan gelişmeleri bilmesi gerekir.
Tarih, yalnızca sonuçları anlatarak değil, o sonuçlara götüren sebepleri de ortaya koyarak yazıldığında gerçek anlamına kavuşur.
Van Aalderen yazmış: Kıbrıs sorunu 1974’ten sonra bugünkü hâlini aldı…

İşin gerçeği şu:
Kıbrıs meselesini yalnızca 1974’ten başlatmak, yarım asırlık bir filmi son sahnesinden izlemek gibidir. Oysa adadaki acılar çok daha önce başladı.
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkler ile Rumların ortaklığına dayanıyordu. Anayasa, her iki topluma da siyasi haklar ve güvence sağlıyordu. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık ise bu düzenin garantörü olmuştu.
Ne var ki bu ortaklık uzun ömürlü olmadı.
Rum yönetimi, anayasanın Türk toplumuna tanıdığı hakları zamanla kısıtlamak istedi. Cumhurbaşkanı Makarios’un hazırladığı ve tarihe “13 Madde” olarak geçen anayasa değişikliği önerileri, Türk toplumunda büyük endişe yarattı. Çünkü bu değişiklikler, Kıbrıs Türklerini devletin eşit ortağı olmaktan çıkaracak nitelikte görülüyordu.
Gerilim giderek arttı.
Ve 21 Aralık 1963 gecesi, tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen olaylar yaşandı.
Silahlı Rum grupları, Lefkoşa başta olmak üzere birçok bölgede Türk mahallelerine saldırdı. Evler kurşunlandı, insanlar öldürüldü, yüzlerce aile evlerini terk etmek zorunda kaldı.

O günlerde yaşanan vahşetin simgelerinden biri de, banyolarında öldürülen kadınlar ve çocuklar oldu. Bu fotoğraflar, aradan geçen onlarca yıla rağmen Kıbrıs Türklerinin hafızasından hiç silinmedi.
Saldırılar yalnızca Lefkoşa ile sınırlı kalmadı.
Türk köyleri kuşatma altına alındı, yollar kapatıldı, birçok yerleşim yeri boşaltıldı. Binlerce Kıbrıs Türkü, yıllarca küçük ve birbirinden kopuk bölgelerde, uluslararası literatürde “enklav” olarak adlandırılan yerleşim alanlarında yaşamak zorunda kaldı.
Oysa Van Aalderen yazısında bu döneme hemen hiç değinmiyor.1974’e giden yolu anlamanın anahtarı tam da burada yatıyor.Kıbrıs Türklerinin hafızasında 20 Temmuz’dan önce, 21 Aralık 1963 vardır.Bu gerçeği görmeden yazılan her Kıbrıs değerlendirmesi, ister istemez eksik kalacaktır.
Van Aalderen yazmış: “Rumlar Kuzey Kıbrıs’ı işgal edilmiş toprak olarak görüyor.”
İşin gerçeği şu: Evet…
Bugün Güney Kıbrıs’ta yaşayan Rumların büyük bölümü, Kuzey Kıbrıs’ı “işgal altındaki toprak” olarak görüyor.Bu bakış açısı yıllardır değişmedi.
Ancak Kıbrıs meselesini yalnızca bu ifadeyle anlatmak, madalyonun sadece bir yüzünü göstermektir.
Çünkü 15 Temmuz 1974’te, Yunanistan’daki askerî cunta tarafından desteklenen Nikos Sampson darbesiyle, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni fiilen ortadan kaldırıldı.
Darbenin amacı, bağımsız Kıbrıs’ı yaşatmak değil, adayı Enosis yoluyla Yunanistan’a bağlamaktı.
Cumhurbaşkanı Makarios canını zor kurtararak adadan kaçtı.
Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada da, darbenin arkasında Atina’daki cuntanın bulunduğunu açıkça dile getirdi.
İşte Türkiye, beş gün sonra, 1960 Garanti Antlaşması’nın kendisine tanıdığı hakka dayanarak askerî harekât başlattığını açıkladı.
Bugün de Ankara’nın resmî görüşü değişmiş değildir.
Türkiye, bu harekâtı bir “işgal” değil, garantör devlet olarak anayasal düzeni yeniden tesis etmeye ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağlamaya yönelik bir müdahale olarak değerlendirmektedir.

Kuzey Kıbrıs’ı, sadece Rumlar değil, Avrupa Birliği de “işgal” dedi.
Rum tarafı ise aynı olaya farklı bakmaktadır.
Onlara göre Türkiye’nin müdahalesi, ilk aşamadan sonra sınırlarını aşmış ve adanın kuzeyinde kalıcı bir askerî varlığa dönüşmüştür.
Aradan yarım asır geçti.
Tarafların hukukî ve siyasî tezleri değişmedi.
Değişmeyen bir başka gerçek daha var.
Her iki toplum da yaşadıklarını kendi hafızasında derin acılar olarak taşımaya devam ediyor.
İşte bu nedenle, Kıbrıs meselesini anlatan her gazeteci, yalnızca bir tarafın kullandığı kavramlarla yetinmemeli; diğer tarafın gerekçelerini de okuyucuya aktarmalıdır.
Gazeteciliğin görevi karar vermek değil, gerçeğin bütün yönlerini ortaya koymaktır.
Van Aalderen yazmış: “İki toplumun yeniden bir arada yaşaması kolay değil.”
İşin gerçeği şu:
Bu tespit, büyük ölçüde doğrudur.Aradan yarım asır geçti.Bu süre içinde yeni nesiller yetişti.Bugün adanın kuzeyinde doğan birçok genç, Güney Kıbrıs’ı hiç tanımıyor.Güneyde doğan gençlerin önemli bir bölümü de kuzeyi yalnızca uzaktan biliyor.Buna rağmen hayat devam ediyor.
Sınır kapılarının açılmasından sonra her gün binlerce kişi iki kesim arasında geçiş yapıyor.
Kimi çalışmak için…
Kimi alışveriş yapmak için…
Kimi de yıllardır görmediği doğduğu köyü ziyaret etmek için…
Bu tablo gösteriyor ki, siyasetin çözemediği birçok engel, insanlar arasında yavaş yavaş aşılmaya başlanmış durumda.
Van Aalderen’in yazısında da buna ilişkin bazı örnekler yer alıyor.
Bu, geleceğe dair umut veren bir gelişmedir.
Ancak kalıcı bir çözüm için sadece iyi niyet yetmez.
Her iki tarafın da geçmişte yaşanan acıları inkâr etmekten vazgeçmesi gerekir.
Çünkü sadece Rumların acıları anlatılırsa, Türkler kendilerini unutulmuş hisseder.
Sadece Türklerin yaşadıkları dile getirilirse de, Rumlar aynı duyguyu yaşar.
Oysa acının milliyeti olmaz.
Ölen bir çocuk…
Hangi milletten olursa olsun…
İnsanlığın ortak kaybıdır.
Kıbrıs’ta kalıcı barışın yolu da, geçmişi tek taraflı yazmaktan değil, bütün gerçekleri cesaretle kabul etmekten geçmektedir.
PEKİ ÇÖZÜM NEDİR?
Bugün elli yılı aşkın süredir süren bu anlaşmazlığın kolay bir çözümü yok.
Ama çözümü daha da zorlaştıracak yaklaşımlardan kaçınmak mümkündür.
Her şeyden önce, iki taraf da birbirinin varlığını ve güvenlik kaygılarını samimiyetle kabul etmelidir.
Geçmişte yaşanan katliamlar, zorunlu göçler ve kayıplar, kim tarafından yapılmış olursa olsun, ortak bir vicdanla değerlendirilmelidir.
Siyasi çözüm hangi model üzerine kurulursa kurulsun, iki toplum arasında ekonomik, kültürel ve sosyal ilişkilerin geliştirilmesi desteklenmelidir.
Dış güçlerin değil, adada yaşayan insanların iradesi ön planda tutulmalıdır.
Ve belki de en önemlisi…
Yeni nesiller, geçmişin nefretiyle değil, geleceğin umuduyla yetiştirilmelidir.
VAN ALDEREN’E…

Sayın Maarten van Aalderen…
Kıbrıs dosyanızı ilgiyle okudum.
Objektif olmaya çalıştığınız açıkça görülüyor.
Ancak Kıbrıs’ın hikâyesi, birkaç sayfalık bir gazete dosyasına sığmayacak kadar uzun, karmaşık ve acılarla doludur.
Bu nedenle yazınızda eksik kaldığını düşündüğüm bazı tarihî gerçekleri, bir meslektaşınız olarak okurlarımızla paylaşmak istedim.
Çünkü gazetecilik, yalnızca anlatılanı aktarmak değildir.
Bazen anlatılmayanı da hatırlatmaktır.
Kıbrıs’ın artık yeni acılara değil, yeni umutlara ihtiyacı var.
Bunun yolu ise tarihi yeniden yazmaktan değil, tarihi bütün yönleriyle kabul etmekten geçiyor.
Buraya kadar De Telegraaf’ta yer alan değerlendirmeleri tarihî belgeler ışığında ele almaya çalıştım. Şimdi ise, Kıbrıs tarihinin çoğu zaman eksik anlatılan bazı önemli dönüm noktalarını kronolojik olarak hatırlatmak istiyorum.
Bugün, De Telegraaf’ta yayımlanan Kıbrıs dosyasında eksik kaldığını düşündüğüm bazı tarihî noktalara değindim. Ancak bunlar, Kıbrıs meselesinin yalnızca giriş sayfalarıdır. Asıl hikâye, 1963 ile 1974 yılları arasında yaşanan ve adanın kaderini değiştiren olaylarda gizlidir.
Yarın, belgeler, tanıklıklar ve tarihî gelişmeler ışığında şu sorunun cevabını arayacağız:
Rotterdam Başkonsolosluğumuzun rezidansında düzenlenen resepsiyonda, SS Karadeniz Gemisi’nin Hollanda’ya gelişinin 100’üncü yılı törenle kutlandı.
Atatürk’ün talimatıyla Avrupa’ya gönderilen SS Karadeniz, yalnızca Türk ürünlerini değil, genç Cumhuriyet’in çağdaş yüzünü de dünyaya tanıttı.
Rotterdam’daki 100. yıl resepsiyonu, Türkiye ile Hollanda’nın ortak tarihine ışık tutan unutulmuş bir başarı hikâyesini yeniden gündeme taşıdı.
Yakın zamanda gizliliği kaldırılan diplomatik bir belge, SS Karadeniz’in Amsterdam’a uğramasının tesadüfî bir tercih değil, dönemin diplomatik planlamasının sonucu olduğunu ortaya koyuyor.
Bundan tam 100 yıl önce genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş yüzünü Avrupa’ya tanıtmak amacıyla yola çıkan SS Karadeniz, bu kez Rotterdam’da tarihî bir anmayla yeniden gündeme geldi. Geminin Hollanda’ya gelişinin 100. yılı dolayısıyla düzenlenen etkinlikte, aynı zamanda Kabotaj Bayramı’nın 100. yılı da anıldı. Böylece yalnızca tarihî bir gemi değil, Türkiye ile Hollanda’nın ortak tarihine ışık tutan unutulmuş bir başarı hikâyesi de yeniden gündeme taşındı.
Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan’ın himayelerinde, Rotterdam Başkonsolosluğumuzun rezidansında düzenlenen anlamlı resepsiyon, yalnızca bir yıl dönümü kutlaması değil, Cumhuriyet tarihinin önemli bir sayfasını yeniden hatırlatan özel bir buluşma oldu.
Denizcilik sektörü temsilcileri, iş dünyası, davetliler ve Türk toplumunun önde gelen isimlerinin katıldığı gecede, Türkiye’nin denizlerdeki bağımsızlığının simgesi olan Kabotaj Bayramı’nın 100. yılı ile SS Karadeniz Gemisi’nin Hollanda’ya gelişinin 100. yılı birlikte anıldı.
Resepsiyonda açılan “SS Karadeniz: Denizcilik Dostluğunun Bir Asrı” sergisi büyük ilgi gördü. Canlı müzik dinletisi ve Türk mutfağından ikramlarla zenginleşen programda, bundan tam bir asır önce Amsterdam Limanı’na ulaşan SS Karadeniz’in, Türkiye ile Hollanda arasında kurduğu dostluk köprüsü bir kez daha hatırlandı. Sergide yer alan fotoğraflar, belgeler ve yakın zamanda gizliliği kaldırılan diplomatik yazışmalar, genç Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki modernleşme ve dışa açılma vizyonunu gözler önüne serdi.

Kutlama, yalnızca tarihî bir anma programı olmanın ötesinde, denizcilik sektörünün önemli temsilcilerini de bir araya getirdi. Hollanda’da faaliyet gösteren Türk denizcilik profesyonelleri, Türkiye’den gelen sektör temsilcileri ve uluslararası denizcilik camiasından davetliler, hem Cumhuriyetimizin denizcilik mirasını birlikte andılar hem de meslekî ilişkilerini geliştirme fırsatı buldular. Katılımcılar, bu tür buluşmaların Türkiye ile Hollanda arasındaki denizcilik iş birliğini daha da güçlendirdiğini dile getirdiler.
Nitekim Hollanda’da faaliyet gösteren uluslararası denizcilik şirketlerinden Miklagard Ship Management da resepsiyona katılarak, etkinliği Türkiye’nin denizcilik mirasını yaşatan önemli bir buluşma olarak değerlendirdi.
Kutlamaya katılanların ortak görüşü ise dikkat çekiciydi. Kabotaj Bayramı’nın 100. yılı vesilesiyle yapılan değerlendirmelerde, Türkiye’nin denizlerdeki egemenliğinin temelini atan Gazi Mustafa Kemal Atatürk saygı ve minnetle anıldı.
Bugün unutulmuş gibi görünen SS Karadeniz, aslında Cumhuriyet tarihinin en vizyoner projelerinden biriydi. Pek çok kişinin adını ilk kez duyduğu bu gemi, Cumhuriyet’in uluslararası alandaki ilk büyük tanıtım hamlelerinden biriydi.
Atatürk’ün talimatıyla hazırlanan bu yüzen sergi, yalnızca Türk ürünlerini Avrupa’ya tanıtmakla kalmamış; sanatçıları, yazarları, gazetecileri ve Cumhurbaşkanlığı Orkestrası ile birlikte genç Cumhuriyet’in çağdaş yüzünü de Avrupa limanlarına taşımıştı. Bu tarihî yolculuğun en önemli duraklarından biri Amsterdam’dı.

Üstteki fotoğraflarda solda: Rotterdam Başkonsolosluğumuzun rezidansında açılan “SS Karadeniz – Denizcilik Dostluğunun Bir Asrı” sergisinin afişi, Cumhuriyet’in denizcilik vizyonunu ve Türkiye ile Hollanda arasındaki tarihî dostluğu simgeliyor.
Sağda: SS Karadeniz’in 1926 yılında Amsterdam Limanı’na gelişini gösteren fotoğraf ile, bu tarihî ziyareti haber yapan dönemin Hollanda gazetelerinden bir kupür. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa’ya açılan bu önemli tanıtım hamlesi, Hollanda basınında da geniş yer bulmuştu.
Geminin Amsterdam’a gelişi, dönemin Hollanda gazetelerinde geniş yer bulmuş; genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş yüzünü Avrupa’ya tanıtmayı amaçlayan bu girişim, kamuoyunda büyük ilgiyle karşılanmıştı. Bu konu yıllar önce dikkatimi çekmiş; Hollanda televizyonunun hazırladığı belgeseli, dönemin gazete arşivlerini ve çeşitli tarihî kaynakları inceleyerek kapsamlı bir araştırma dosyası hazırlamıştım. Aradan yıllar geçti… Ancak SS Karadeniz’in taşıdığı vizyon hiç değişmedi. O, bugün de Cumhuriyetimizin dünyaya açılan ilk büyük tanıtım hamlelerinden biri olarak aynı gururla hatırlanıyor.

Kutlamanın ardından görüştüğüm, Lahey Büyükelçimiz Sayın Fatma Ceren Yazgan, etkinliğin yalnızca bir anma programı olmadığını, aynı zamanda Türkiye ile Hollanda’nın ortak tarihine yeniden dikkat çekmeyi amaçladığını ifade etti.
Büyükelçi Yazgan, “Beni düşündüren konulardan biri de, iki ülkenin ortak geçmişine ait bu kadar ilginç hikâyelerin bugün Hollanda basınında neden yeterince yer bulmadığıdır.” değerlendirmesinde bulundu.

Sergide yer alan ve yakın zamanda gizliliği kaldırılan aşağıdaki tarihî belge de büyük ilgi gördü. Amsterdam Başkonsolosu Numan Tahir’in Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği yazıda, SS Karadeniz’in Rotterdam yerine Amsterdam’a uğramasının Türkiye’nin tanıtımı açısından daha uygun olacağı savunuluyor. Mektupta ayrıca, geminin tanıtım faaliyetlerinin Lahey Büyükelçiliği ile Amsterdam Başkonsolosluğu tarafından başarıyla yürütülebileceği belirtilirken, yalnızca bu ziyaret için Rotterdam’da yeni bir başkonsolosluk açılmasına gerek olmadığı ifade ediliyor. Bununla birlikte, ileride ticari ilişkiler açısından yararlı görülmesi hâlinde Rotterdam’da bir fahri başkonsolosluk kurulabileceği, ancak bu görev için uygun kişinin şimdiden belirlenmesi gerektiği de Dışişleri Bakanlığı’nın dikkatine sunuluyor.
Bu belge, SS Karadeniz’in Amsterdam’a uğramasının tesadüfî bir tercih değil, dönemin diplomatik değerlendirmeleri sonucunda şekillendiğini göstermesi bakımından ayrı bir önem taşıyor.
Aşağıda okuyacağınız araştırma yazısı, yıllar önce hazırlanmış olup, tarihî bütünlüğünü korumak amacıyla hiçbir değişiklik yapılmadan yeniden yayımlanmaktadır.
Avrupa limanlarına gönderilen Karadeniz Gemisi’nde, Kütahya Çinileri, halılar, Hacı Bekir lokumları, kehribar ve kıymetli taşlarla yapılmış süslemeler, yerli bezler ve işlemeler, antikalar, hububat, tıbbi ilaç, ahşap ve deri mamülleri, madenler, Bursa ve Hereke kumaşları teşhiri yanında, Türk insanının modernliği sergilenmişti.

Hollanda televizyonu, Atatürk’ün 96 yıl önce Avrupa gezisine çıkan Karadeniz Gemisi hakkında “Türkiye 1926”dan bu yana Avrupalı olmak istiyor” başlıklı bir belgesel yayınlamıştı.
Üçüncü Kanal’da yayınlanan, ‘Andere Tijden’ (Başka Zamanlar) adlı programda, 1926 yılında Karadeniz Gemisi’nin 3 aylık Avrupa gezisi anlatıldı.
“Türkiye 1926’dan bu yana Avrupalı olmak istiyor” başlığıyla yayınlanan belgeselde, Türkiye’nin AB’ye üyelik başvurusuyla değil, cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarından bu yana çağdaş batı değerlerini benimsemiş bir ülke olduğu görüşüne yer verildi. Belgeselde, Türkiye’nin Karadeniz Gemisi ile başlayan tanıtım gezisinde, Batı ile arasındaki bütün engelleri
kaldırmak istediği, bunun için “Seyyar Sergi” adıyla 1926 yılında 12 ülkenin 16 limanına uğradığı, bunlar arasında Amsterdam’ın da yer aldığı anlatıldı.

Karadeniz Vapuru’nun seyahatinde izleyeceği güzergah haritası.
Hollanda’dan 1924 yılında alınan Karadeniz Gemisi, 1926’da üç aylık bir süre için dönemin tanınmış sanat ve kültür adamları ve Türk ihraç ürünlerinin yer aldığı bir sergiyle Avrupa ülkeleri turuna çıktı. Ziyaretler sırasında, gemideki sergi gezildi, akşamları ise balo düzenlendi. Zeki Üngör yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde dans edildi. Ziyaret edilen kentin ileri gelenleri bu balolara katıldı.
Belgeseli hazırlayan Fatush Production, tura katılanlar arasında Vala Nurettin, Kemalettin Kamu, Celal Esat Arseven, Bal Mahmut, ilk kadın milletvekili Mebrure Gönenç, Celal Bayar’ın gelini Zekiye Hanım ve Galip Bahtiyar. Atatürk tanıtım turuna gemiyi teftiş ettikten sonra Mudanya’dan katıldı ve Bandırma’da indi.

Hollanda’dan 1924 yılında (Rotterdamsche Lloyd) firmasından alınan Karadeniz Gemisi, Atatürk’ün
isteğiyle 1926 yılında Batı’ya üç aylık bir süre için, dönemin tanınmış sanat ve kültür adamları ve Türk ihraç ürünlerinin yer aldığı bir sergiyle, Avrupa ülkeleri turuna çıktı.
13 Haziran 1926 sabahı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Mudanya Limanında gemiyi denetledikten sonra, bu yüzer serginin tarihi misyonunu tamamlaması dileğiyle startı verildi ve 10/07/1926’da S/S Karadeniz doğduğu sulara dönmenin sevinci içinde Hollanda kara sularındaydı.
Gemi, Amsterdam’da Venler Doku’na alındı ve serginin ziyareti süresince halka sunulan etkinliklerin en unutulmazı, Zeki Öngören şefliğindeki orkestranın Centraal Park’ta verdiği klasik Batı Müziği konseriydi. 10 Temmuz 1926 günü Amsterdam limanına vardığında, geminin güvertesinde çalınan Hollanda Milli Marşı, Hollandalıları çok duygulandırdı ve binlerce ziyaretçi gemiye akın etti. Aynı gün Amsterdam Belediye Başkanı Willem de Vlugt ve T.C.Lahey Büyükelçisi Esat Bey de gemiyi karşılayıp gezdiler.
Her şey Hollanda’daki Fatusch firmasından araştırmacı Eray Ergeç’in, gazete ve arşivlerini tararken, 1926 yılında Hollanda’ya gelen bir Türk sergi gemisinin haberini görmesiyle başladı. Haber, Atatürk’ün isteğiyle, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıtmak amacıyla Avrupa limanlarını dolaşan seyyar sergi gemisi Karadeniz’in, Amsterdam limanına konuk oluşunu anlatıyordu.
Tarihin tozlu raflarında unutulan bu gemi ve düzenlenen sefer üzerine başlayan araştırmaların kapsamı, devreye Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bülent Çaplı ve ekibinin girmesiyle genişletildi. Bülent Özkam’ın desteğiyle ulaşılan arşivler taranıp, serginin son tanıkları ve onların yakınlarıyla görüşmeler yapıldıkça, gemi ve seyahatle ilgili ilginç hikayeler ortaya çıkmaya başladı.

İki yılı aşkın bir süre boyunca, dünyanın önemli arşivlerinde konu ve döneme dair araştırmalar yapıldı. Karadeniz’in Avrupa limanlarındaki ziyaretlerini gösteren görüntü, fotoğraf ve belgelere ulaşıldı. Seyyar serginin izini süren ekip, Garanti Bankası ve Netherlands Culture Fund’un katkılarıyla hazırladığı belgeselle Karadeniz gemisini gün ışığına çıkardı.
Genel koordinatörlüğünü Fatusch firmasından Gülay Orhan’ın üstlendiği belgeselin hazırlıkları, dört merkezden sürdürüldü. Araştırma ve koordinasyon için Amsterdam kullanılırken, Bülent Çaplı ve Bülent Özkam çalışmalarını Ankara’dan yürüttü. Metin, Tannur Arat ve Nedim Olgun tarafından Ankara’da kaleme alınırken, belgeselin “seyir defteri” bölümleri Kaptan Süreyya Gürsu, Celal Esat Arseven ve Orhan Kızıldemir’in anılarından derlenerek hazırlandı. Birçok başarılı belgesel ve reklam filminin müziklerine imza atan Emre Irmak, belgeselin özgün müziklerini İstanbul’da yaptı. Belgeselin yönetmeni Soner Sevgili ise projeye ekibiyle birlikte Denizli’den katıldı. Kurgu ve post prodüksiyon, Kapo yönetimindeki genç bir ekip tarafından gerçekleştirildi.
* 4.731 gros tonluk Karadeniz gemisi, Avrupa yolculuğu öncesinde Haliç’e alınarak 3 ay boyunca bakım ve onarımdan geçti. Sefer kabiliyetini artırmak amacıyla her yeri elden geçirilen gemide, teksimatı Mimar Asım Bey tarafından yapılan satış ve numune daireleri oluşturuldu.

Satış dairesine tekel ürünleri, İş Bankası şubesi, Kütahya Çinileri, halılar, Hacı Bekir lokumları, kehribar ve kıymetli taşlarla yapılmış süslemeler, yerli bezler ve işlemeler, sanayi nefise meşheri ve antikalar yerleştirildi. Numune dairesinde ise hububat, tıbbi ilaç, ahşap ve deri mamülleri, Beykoz fabrikası ürünleri, madenler, Bursa ve Hereke kumaşları teşhir edildi.
*Geminin sigara salonu, istihbarat bürosu olarak ayrıldı. Kışlık bahçesine TCDD’ nin reklamları kondu.
* Seferde, bir süvari, bir 2. kaptan, üç 3. kaptan , 7 güverte zabiti kaptan, bir doktor , 2 telsiz memuru ve 7 makine zabiti görev aldı.
* Kamalaralarda çalışacaklar, güverte ve makina görevlileriyle birlikte toplam 125 kişilik bir kadro oluştu.
* 95 kişilik sergi heyeti ve memurlarının yanı sıra, 47 kişiik Riyaset-i Cumhur Orkestrası, iaşe işleriyle meşgul olan 18 kişi de dahil edildiğinde, sefere toplam 285 kişi katıldı.
* Limanlara giriş-çıkış için 44 kılavuz kaptanın eşlik ettiği Karadeniz gemisinin seferi, 40 gün 16 saati seyir, 16 gün 6 saati limanda olmak üzere toplam 86 gün 22 saat sürdü. 2.778 ton kömür tüketerek 9.986 deniz mili kat eden gemi, 12 Avrupa ülkesinin 16 limanına uğradı.
* Gemide 16 balo düzenlendi, hariçte 36 ziyafete iştirak edildi.
* Sefer masraflarının 600.000 lira olduğu, bütün limanlarda gemiyi ziyaret edenlerin 65.000 kişiye ulaştığı tahmi ediliyor.

Belgeseli izleyenler, Avrupa yolculuğu öncesi Haliç’te üç ay süren özel bir bakıma alınmış Karadeniz Vapuru’nun dümen suyuna kapılıp, tam seksen altı gün süren yolculuğu, sefere katılan sanatçı, gazeteci, milletvekili, öğretmen, müzisyen ve denizcilerden oluşan toplam 285 kişinin, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni “dosta düşmana tanıtmak için” nasıl olağanüstü bir çaba gösterdiğini, henüz üç yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti milletvekillerinin buna kaynak bulmak için nasıl çırpındıklarını ibret ve gururla izliyor.
Ticaret Vekili Ali Cenani Bey’in meclis kürsüsünde, “Efendiler… Bir ticaret sergisi meydana getirmek kolay bir şey değildir. Bunun yerine bir seyyar sergi teşkilini düşündüm. Seyr-i Sefain’den bir vapur alalım. Mesela Karadeniz Vapuru’nu…” diye başlayan konuşmasının yarattığı ateşi, hummalı çalışmaları ve sonunda Marmara’nın solgun mavi sularını köpürterek yola çıkan beyaz bir geminin, Dolmabahçe’deki bir yatta, mavi gözleri çakmak çakmak, sarışın bir adam tarafından beyaz bir mendil sallanarak nasıl uğurlandığını görüyor. O sarışın adamın daha yedi yıl önce, 19 Mayıs 1919’da ülkeyi kurtarmak için Samsun’a böyle bir vapur yolculuğu yapmış olduğunu düşünenler de bir cumhuriyetin nasıl doğduğunu görüp alabildiğine gururlanıyor.


Değerli Okurlarım,
Atatürk’ün, modern Türkiye’yi sergilemek için Avrupa limanlarına gönderdiği Karadeniz Gemisi ile ilgili olarak pek çok yayın yapılmıştı. Bu yayınlarda bazı hayalci yazarlar, Türk imajının bir parçası olan Fes konusunu suistimal etmişlerdir. Sizlere, o zaman Hollandalı bayan yazar Laura van Hasselt’in kaleme almış olduğu yazıyı tercüme olarak sunuyorum.
Van Hasselt, Hollandalı bir meslektaşının, Fes konusunu nasıl suistimal ettiğini anlatan yazısının orijinal Hollandacasını altta bulacaksınız.

Gemide Türk ürünlerinden bir seçki vardı ve seçkin bir grup gemiyle yola çıktı. Devlet orkestrası dahil. Temmuz 1926’da SS Karadeniz vapuru birkaç günlüğüne Amsterdam’a uğradı. Kemal Atatürk’ün modern Türkiye’sini tanıtmak için yüzen bir sergi. Ziyaret oldukça heyecan yarattı, ancak stereotipi klişeler inatçı kaldılar.
“Güzel bir Pazar günü, Amsterdam’ın yarısı dışarı çıkmıştı; diğer yarısı ise Vondelpark’ta temiz havanın ve yeşilliğin tadını çıkaracak.” diye yazmıştı Aigemeen Handelsblad muhabiri.
Günlerden 12 Temmuz 1926.
Muhabire göre, dünya hâlâ güzel bir şekilde yaşamanın peşinde. Bir gün önce öğle üzeri Vondelpark’ta bir müzik programı izlemiş. Orada binlerce kişi tarafından izlenen orkestra, Karadeniz’in yolcularından oluşan fesli adamlardan kurulmuş. Bu son cümle çok çarpıcıdır. 1926’nın Amsterdam’ında böylesi egzotik ve fesli bir orkestrayı binlerce kişinin izlemiş olması çok ilginçti. Ama bu yazılan olmadı. Fesli bir tek kişi bile yoktu. Zira Türkiye’de fes kullanmak bir yıl önce yasaklanmıştı ve bunun cezası ölümdü. Amsterdam’daki Türk orkestrasında bir kişi dahi fesli değildi. Kimi fötr şapkalı, kimi de açık başlıydı. Fesli insanları kafasında yaratan tek kişi Algemeen Handelsblad muhabirinin kendisiydi.
Daha çok ‘Atatürk’ olarak anılan Mustafa Kemal Paşa, Türkiye’den uzaklarda yapılan bu gösterilerden gelen raporları dikkatle izliyordu. Vondelpark’taki gösterinin amacı, modern Türklerin artık fes veya peçe takmadığını göstermekti. Ayrıca, mükemmel Batı müziği de icra edebilen Türk orkestrası caz müziği ve hatta Schubert’ten de parçalar sundular. Ama gazetede bu güzellikler yoktu. Ne mutlu ki, Neyse ki, Türkiye cumhurbaşkanının Algemeen Handelsblad’ı görme ve okuma şansı yüksek değildi.
ELİT LAİKLER
Fes yasağı, ‘Türklerin Babası’ anlamına gelen Atatürk’ün radikal reform programının bir parçasıydı. Daha üç yıl önce Türkiye, Cumhuriyeti ilan etmişti. 1923’te asırlık Osmanlı İmparatorluğu (‘Avrupa’nın hasta adamı’) ile padişahlar, türban ve fes dönemi sona erdi. Artık Türkiye çağdaş olmak zorundaydı.
Atatürk, kendisi için fazla dindar, fazla eski kafalı veya fazla Doğulu olan her şeye savaş açtı. Yeni Türkiye cumhuriyetçi, laik ve her şeyden önce Avrupalı olmalıydı. 1920’lerde Avrupa Birliği olsaydı ilk kapıyı Atatürk çalardı.
1926 yazında, yeni Türkiye’yi tanıtmak için, bir sergi gemisi önemli Avrupa limanından geçti: SS Karadeniz. Buharlı gemi aslen Rotterdam’dan geldi. SS Wilis olarak, yıllarca Hollanda’nın Doğu Hint Adaları’nda, Rotterdamsche Lloyd için yelken açmıştı. 1924’te Wilis, Türkiye’ye satıldı ve burada yeniden adlandırıldı ve modern Türkiye hakkında yüzen bir sergiye dönüştürüldü.
Gemide her türlü Türk ürünü ve laik seçkinlerden seçilmiş bir grup vardı. Yazarlar, gazeteciler, mimarlar, filozoflar, işadamları, koca bir banka şubesi… Ve tüm devlet orkestrası, 50 kişilik.
Karadeniz, Haziran 1926’da Konstantinopolis’ten ayrıldı (resmi olarak 1930’dan itibaren İstanbul). Cezayir üzerinden 10 Temmuz’da Amsterdam’a gitmeden önce Barselona, Le Havre, Liverpool ve Londra’ya gitti.
“Çok bulutluydu. Küçük dalgaların okşamasıyla Amsterdam’a doğru yola çıktık. Gemi bir kadının kalçası gibi hafifçe sallanıyor.” diye yazmış Kaptan Süreya Gürsu anılarında. Karadeniz, Hollanda-Amerika Hattı’nın Westerdoksdijk üzerindeki iskelesinde dört gün boyunca izlendi. Gemi daha sonra Hamburg, Stockholm, Leningrad, Kopenhag, Anvers, Marsilya, Napoli ve nihayet tekrar Konstantinopolis’e devam etti.
ATATÜRK’TEN BİR BAŞ OKŞAMA
2004’te, Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin üyeliğine ilişkin kararından hemen önce, tarih programı ‘Andere Tijden (Başka Zamanlar)’ Karadeniz hakkında bir program yayınlamıştı. İki yıl sonra da ‘‘A Voyage into the Future’ (Geleceğe Yolculuk’) belgeseli takip etti).
Andere Tijden programında, sağ kalan son yolculardan biri olan Nevin Demirhan Pertev ile bir söyleşi yapmıştı. Nevin hanım, Almanya’da eğitim görmüş, Türk ordusunda general olan babasıyla seyahate çıkmasına izin verildiğinde henüz 16 yaşındaydı. Türk cumhurbaşkanının kafileye kişisel olarak iyi yolculuklar dilemek için Mudanya’ya nasıl geldiğini anlattı.
Nevin hanım, o zaman elini öpmek istediği Atatürk’ün buna izin vermediğini ve türbansız açık başını okşadığını ve eğitimini tamamlaması için tavsiyede bulunduğunu anlatırken gözleri dolmuştu.
Eğitim, Atatürk’ün odak noktalarından biriydi. Sadece erkekler için değil, kadınlar için de. O zamanlar için istisnai olarak özgürdü. Örneğin, 1923’te göreve geldiğinde kadınlara oy hakkını kazandırdı. (Belçikalılar bunu ancak 1948’de yaptı. Hollanda ise, Atatürk’ten biraz önce davranmıştı.1919’da).
Atatürk, kadınların peçe kullanmasına açık bir muhalifti. Peçe hiçbir zaman tamamen yasaklanmadı. Ama pek çok Hollandalı’nın ve Amstedam Belediye Başkanı Willem de Vlugt’ün şaşkın bakışları arasında, Karadeniz gemisindeki kadınların hiç biri peçe takmamıştı.
Karadeniz gemisindeki gazeteci Bedia Arseven, Belediye Başkanı De Vlugt’u gezdirip bilgi vermişti. Arseven daha sonra The Illustrated Dergisi İçin “Güverteden mektuplar” başlıklı anılar yazdı. Amsterdam Belediye Başkanının “modern zarafetine” iltifat ettiğini, hatta peçe takmamasına şaşırdığını yazan Arseven. Aynı şaşkınlığı diğer ziyaretçilerin de yaşadığını belirtti.
Kaptan Gürsu ise anılarında şunları yazdı: “Bizim devrimimizle on dört asırlık gelenek çöktü ve kadınlarımız siyah örtü ve peçelerinin altından çıktılar. Artık modernler, çekici ve değerli görünüyorlar.”
Algemeen Handelsblad gazetesi de, ziyaretçileri Karadeniz’i gezdiren “Kemal Paşa diyarından enfes kızlar” nedeniyle şaşırmıştı tabii…
HALILAR, GÜL YAĞI VE AFYON
Amsterdam’a gelen diğer ziyaretçiler de etki antında kalmışlardı. Rotterdamsche Courant gazetesi ise şunları yazmıştı: “Bu sabah Karadeniz’de gördüğümüz ürünler çok çeşitliydi. Halılar, ipek, tiftik, yün, badem, gül yağı, sabun, kehribar, lületaşı listenin başında yer alanlardı. Ağırlıklı olarak Çekoslovakya’nın alıcısı olduğu, keten püskülü ve keten, Adana’dan, doğrudan pamuk ağacından hasat ediliyor. Tütün, afyon ve sigaralar İzmir’den getirilmiş.”
Afyon? Bu uyuşturucu, tütün ve sigarayla dünyanın en doğal şeyiymiş gibi aynı kefedeymiş gibi söz ediliyor. Aslında bu böyledir de…. Hollanda, koloniler sayesinde yüzyıllardır afyonla ilgili bir deneyime sahipti. Doğu Hint Adaları’nda afyonun ithalatı, dağıtımı ve hazırlanması Hollanda devletinin elindeydi. 1919’dan bu yana bir afyon yasası vardı, ancak afyonun gerçekten kara listeye alınması, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olacaktı. Bu nedenle bir Türk gemisi Hollanda’da ve diğer Avrupa limanlarında herhangi bir sorun yaşamadı.
NRC Gazetesine göre Hollanda, 1923’te Türkiye’den en az 111.651 kilo afyon ithal etti. Bu da ülkemizi İzmir’den en büyük uluslararası afyon alıcısı haline getirdi. Gazete, bunun nedenlerinden birini İzmir’den transit taşımaya bağlıyor.
Karadeniz’de, ayrı bir oda Türk Sanat Okulu tarafından heykel ve tablolarla süslendi. Doğal olarak gemide büyük bir Atatürk portresi de vardı. Gemide ziyaretçiler sadece bakmakla kalmıyor, aynı zamanda satın alabiliyorlardı. Örneğin puro boruları veya kolyeler.
Belediye başkanının yanı sıra Amsterdam Ticaret Odası başkan yardımcıları, H.R. du Mosch ve Lousbergh ve liman şefi W.M. van de Poll da yüzen sergiyi ziyaret etti. Ve tabii ki Türk konsolosu.
Sonuç olarak, çok başarılı bir ziyaret oldu.
Aradan geçen bir asra rağmen, SS Karadeniz yalnızca bir gemi değil; genç Cumhuriyet’in dünyaya açılan vizyonunun en güçlü sembollerinden biri olmayı sürdürüyor.
TÜRKİYE, KÜLTÜR DİPLOMASİSİNDE TARİHÎ MİRASINI AVRUPA’YA TAŞIMAYA DEVAM EDİYOR
TRUVA ATI’NI HERKES BİLİYOR… AMA TROYA’NIN GERÇEK HİKÂYESİNİ KAÇ KİŞİ BİLİYOR?
Anadolu’nun 5 bin yıllık mirası Troya, Hollanda’da üç gün boyunca düzenlenen konferans ve sergilerle yeniden dünya gündemine taşındı.
Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan, arkeolojik bulgular ve Hitit tabletleri ışığında Troya’nın Anadolu uygarlıkları içindeki gerçek yerini bilimsel verilerle anlattı.
Amsterdam, Leiden ve Lahey’de gerçekleştirilen etkinlikler; akademisyenleri, arkeologları, diplomatları ve kültür dünyasını aynı çatı altında buluşturdu.
Bu dosya yalnızca Hollanda’daki Troya etkinliklerini değil; Truva Atı efsanesinden Hitit tabletlerine, kültür diplomasisinden dünya turizmine uzanan büyük hikâyeyi de anlatıyor.
2004 yapımı “Troy” filmiyle milyonların yeniden keşfettiği Troya’nın, aslında Anadolu’nun binlerce yıllık medeniyet mirası olduğu bir kez daha gözler önüne seriliyor.
Troya yalnızca tarihçilerin ve arkeologların değil; sinemanın, edebiyatın ve dünya kültürünün de vazgeçilmez simgelerinden biri olmayı sürdürüyor.
Konferans izlenimlerimi, kişisel anılarımı ve Troya’nın bilinmeyen yönlerini aynı dosyada buluşturarak, siz değerli okurlarımı, tarih ile günümüz arasında unutulmaz bir yolculuğa çıkarıyorum.
Türkiye’nin en önemli arkeolojik miraslarından biri olan Troya, Hollanda’da üç gün boyunca düzenlenen konferans ve sergilerle uluslararası kamuoyunun gündemine taşındı.
Roma’daki Kolezyum’da büyük ilgi gören Troya sergisinin ardından, bu kez Hollanda’da gerçekleştirilen etkinlikler, yalnızca arkeoloji çevrelerini değil, akademi, sanat ve diplomasi dünyasını da bir araya getirdi.
Troya, yalnızca Anadolu’nun değil, dünya medeniyet tarihinin de en çok araştırılan ve en çok tartışılan antik kentlerinden biri olmayı sürdürüyor. Bu nedenle Türkiye, sahip olduğu bu eşsiz mirası uluslararası platformlarda bilimsel verilerle anlatmaya büyük önem veriyor.

Programın zamanlaması da dikkat çekiciydi. Son yıllarda Troya’ya yönelik uluslararası ilginin giderek arttığı bir dönemde düzenlenen bu etkinlikler, Türkiye’nin kültürel mirasını bilimsel temeller üzerinde tanıtma çabasının önemli örneklerinden biri oldu.
Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TGA) ile Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçiliği’nin öncülüğünde, Yunus Emre Enstitüsü ve Leiden Üniversitesi’nin iş birliğiyle gerçekleştirilen program kapsamında, Troya’nın tarihî ve kültürel önemi üç ayrı etkinlikte ele alındı.

Programın ilk durağı Amsterdam’daki Yunus Emre Enstitüsü oldu.
Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın katılımıyla açılan özel sergide, Troya’nın geçmişine ışık tutan bilgiler ziyaretçilerle paylaşıldı. Ardından gerçekleştirilen konferansta Prof. Dr. Aslan, son yıllarda elde edilen arkeolojik bulguları ve Troya’nın Anadolu uygarlıkları içindeki yerini ayrıntılarıyla anlattı.

Etkinliklerin ikinci günü, Leiden’deki dünyaca tanınan Rijksmuseum van Oudheden Müzesi’nde gerçekleştirildi. Akademisyenler, arkeologlar ve kültür-sanat dünyasının temsilcileri burada Troya’nın dünya medeniyet tarihindeki yerini farklı yönleriyle değerlendirdi.
Programın Leiden’de düzenlenmesi ayrıca dikkat çekti. Leiden Üniversitesi ile Rijksmuseum van Oudheden, Yakın Doğu ve Anadolu arkeolojisi alanında Avrupa’nın en saygın bilim merkezleri arasında gösteriliyor. Bu nedenle Troya’nın burada ele alınması, etkinliklere ayrı bir akademik değer kazandırdı.

Üç günlük programın son bölümü ise Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçiliği Rezidansı’nda gerçekleştirildi. Böylece Troya’nın tarihî mirası, diplomatik çevrelerin de katılımıyla uluslararası platformda bir kez daha güçlü biçimde tanıtılmış oldu.
Etkinliklere 200’ü aşkın seçkin davetli katıldı. Katılımcılar, Troya’nın yaklaşık 5 bin yıllık geçmişini, arkeolojik bulgular ışığında yakından inceleme fırsatı buldu.
“TROYA, HİTİT DÜNYASININ ÖNEMLİ BİR PARÇASIYDI”

Konferansların en dikkat çekici bölümlerinden biri, Troya’nın tarihine ilişkin son bilimsel değerlendirmeler oldu.
Bugün birçok kişi, Troya’yı yalnızca Truva Atı efsanesiyle tanıyor. Oysa Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın da vurguladığı gibi, arkeolojik bulgular ve çivi yazılı Hitit tabletleri, Troya’nın Anadolu uygarlıklarıyla güçlü bağlarını ortaya koyuyor.
Hitit başkenti ile Troya arasında gerçekleştirilen resmî yazışmaların kil tabletler üzerinde günümüze kadar ulaşmış olması, Troya’nın yalnızca destanlara konu olmuş bir kent değil, dönemin önemli siyasî ve ticari merkezlerinden biri olduğunu da gösteriyor.
HOLLANDA’DA KÜLTÜR DİPLOMASİSİNE GÜÇLÜ KATKI

Amsterdam’daki programın hazırlanmasında önemli rol üstlenen Pınar Bilgen Ermiş, Dr. Nilgün Kılıçarslan ve Hilal Can da, Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın Hollanda’daki konferans ve sergi programının başarıyla gerçekleşmesine katkı sağladı.
Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy’un da katıldığı bu organizasyon, yalnızca Troya’nın tanıtımı açısından değil, Türkiye’nin kültür diplomasisinin Avrupa’daki görünürlüğünü artırması bakımından da önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.
Son yıllarda Türkiye, sahip olduğu tarihî ve kültürel mirası uluslararası etkinliklerle daha geniş kitlelere tanıtmayı hedefliyor. Hollanda’daki bu üç günlük program da bu stratejinin başarılı örneklerinden biri olarak dikkat çekti.BENİ TRUVA’YA YENİDEN GÖTÜREN

2004 yapımı “Troy” filmi, dünya genelinde milyonlarca kişinin Troya’yı yeniden merak etmesine katkı sağladı. Belki de dünyanın Troya’yı yeniden konuşmaya başlamasında arkeologlar
kadar sinemanın da payı vardır. Çünkü bazen bir film, binlerce yıllık tarihi milyonlarca insana yeniden merak ettirebilir.
Truva’yı çocukluğumda kitaplardan tanımıştım.
Ancak 2004 yılında gösterime giren, yönetmenliğini Wolfgang Petersen’in yaptığı “Troy” filmi, bu kadim kenti bana bambaşka bir gözle gösterdi. Filmde Achilles’i (Arşil) Brad Pitt, Hektor’u ise Eric Bana canlandırıyordu. Troy, Homeros’un İlyada destanından esinlenerek çekilmiş, destansı anlatımıyla dünya sinema tarihine damga vuran bir yapımdı.
Filmi seyrederken beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Achilles ile Hektor’un karşı karşıya geldiği andı. Bir tarafta şöhret peşinde koşan dünyanın en büyük savaşçısı, diğer tarafta ailesi, halkı ve vatanı için savaşan bir prens…
Hektor’un vedası, Troya halkının çaresizliği ve savaşın geride bıraktığı acılar, yalnızca bir savaş hikâyesi değil; insanlık tarihinin ortak dramı olarak hafızama kazındı.
Film bittiğinde aklımda tek bir düşünce kalmıştı: Demek ki Troya, yalnızca taşlardan oluşan bir antik kent değilmiş…
Troya; cesaretin, fedakârlığın, sevginin, ihanetin ve insanlığın binlerce yıldır anlattığı büyük bir hikâyeymiş.
Belki de bu yüzden, aradan geçen bunca yıla rağmen dünyanın dört bir yanından insanlar hâlâ Troya’yı merak ediyor, kitaplarını okuyor, filmlerini izliyor ve Çanakkale’ye giderek o topraklarda yürümek istiyor.
Yıllar sonra Hollanda’da Troya üzerine düzenlenen bu konferansları izlerken, o filmde hissettiğim duygular yeniden canlandı. Aradaki tek fark şuydu: Bu kez karşımda efsaneler değil, bilimsel gerçekler vardı.
BU HABERİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Troya’nın Hollanda’da üç gün boyunca farklı mekânlarda anlatılması, sıradan bir kültür etkinliği olarak görülmemelidir.
Çünkü günümüzde ülkeler artık yalnızca ekonomi, savunma ya da siyasetle değil; tarihleri, kültürleri ve medeniyet miraslarıyla da uluslararası alanda rekabet ediyor. Buna “kültür diplomasisi” deniliyor.
Yıllardır Yunan mitolojisinin gölgesinde anlatılan Troya’nın, Anadolu’nun ayrılmaz bir parçası olduğunun uluslararası platformlarda bilimsel verilerle ortaya konulması, Türkiye açısından son derece önemlidir.
Özellikle Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın kazılardan elde edilen bulgular ışığında Troya’nın Hitit dünyasıyla olan bağlarını anlatması, bu tarihî mirasın gerçek kimliğinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamaktadır.
Bu tür çalışmaların bir başka önemli yönü de turizmdir.
Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insan, tarihî ve kültürel mirası yerinde görmek için ülkeler arasında seyahat ediyor. Troya’nın uluslararası tanıtımının güçlenmesi, Çanakkale ve çevresinin kültür turizmine de önemli katkılar sağlayacaktır.
Ancak burada dikkat çekilmesi gereken başka bir nokta daha var.
Türkiye, sahip olduğu sayısız tarihî ve kültürel değeri çoğu zaman yeterince anlatamıyor. Buna karşılık bazı ülkeler, çok daha sınırlı tarihî miraslarını bile etkili tanıtım stratejileriyle dünya markasına dönüştürebiliyor.
İşte Hollanda’da gerçekleştirilen bu konferans dizisi, bu anlayışın değişmeye başladığını gösteren sevindirici örneklerden biridir.
Troya yalnızca geçmişin hikâyesi değildir.
Troya, Anadolu’nun binlerce yıllık hafızasıdır.
Bu hafızayı dünyaya doğru anlatabilmek ise yalnızca arkeologların değil; kültür insanlarının, diplomatların, turizmcilerin ve medyanın ortak görevidir.
Hollanda’da gerçekleştirilen bu başarılı organizasyon da, Türkiye’nin kültürel mirasını uluslararası alanda daha görünür kılma yolunda atılmış değerli bir adım olarak tarihteki yerini alacaktır.
Hollanda’da gerçekleştirilen bu başarılı organizasyon, Troya’nın yalnızca geçmişe ait bir miras olmadığını; bugün de Türkiye’nin kültürel kimliğini dünyaya anlatan en güçlü değerlerden biri olduğunu bir kez daha göstermiştir.
DÜNYANIN TANIYIP DA ÇOĞUMUZUN YETERİNCE TANIMADIĞI TROYA GERÇEĞİ

Troya’yı herkes duydu… Ama gerçekten kaç kişi tanıyor?
İşte binlerce yıllık Anadolu mirasının kısa hikâyesi…
Troya denildiğinde çoğumuzun aklına yalnızca Truva Atı geliyor. Oysa bu efsanevi at, Troya’nın yalnızca küçük bir bölümünü temsil ediyor. Gerçek Troya, insanlık tarihinin en önemli uygarlık merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Bugünkü Çanakkale sınırları içinde yer alan Troya’nın tarihi yaklaşık 5 bin yıl öncesine uzanıyor. Kent, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik konumu sayesinde yüzyıllar boyunca ticaretin, kültürün ve siyasetin önemli merkezlerinden biri oldu.
Troya’yı dünyaya tanıtan isim, M.Ö. 8. yüzyılda yaşadığı kabul edilen ünlü ozan Homeros oldu. Yazdığı İlyada destanı, Troya Savaşı’nı ölümsüzleştirdi. Ancak tarihçiler, Homeros’un destanında tarihî gerçeklerle efsanelerin iç içe geçtiğini belirtiyor.
Uzun yıllar boyunca Troya’nın yalnızca bir efsane olduğu düşünüldü. Ancak 19. yüzyılda başlayan kazılar ve daha sonra yapılan bilimsel araştırmalar, Troya’nın gerçekten var olduğunu ortaya koydu.
Son yıllarda bulunan Hitit çivi yazılı tabletleri, Troya’nın Anadolu uygarlıklarıyla güçlü ilişkiler içinde olduğunu gösteren en önemli belgeler arasında yer alıyor. Pek çok bilim insanı, Hitit metinlerinde geçen “Wilusa” kentinin Troya olduğunu kabul ediyor. Bu bulgular, Troya’nın yalnızca Yunan destanlarının değil, Anadolu tarihinin de ayrılmaz bir parçası olduğunu ortaya koyuyor.
Bugüne kadar yapılan kazılarda, Troya’nın aynı yerde üst üste kurulmuş dokuz ayrı şehirden oluştuğu belirlendi. Bu durum, bölgenin binlerce yıl boyunca kesintisiz bir yerleşim merkezi olduğunu gösteriyor.
Troya Antik Kenti, sahip olduğu evrensel değer nedeniyle 1998 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Bugün dünyanın dört bir yanından yüz binlerce kişi bu eşsiz mirası görmek için Çanakkale’yi ziyaret ediyor.
Ancak Troya’nın önemi yalnızca geçmişinden kaynaklanmıyor. O, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihini, kültürünü ve medeniyet birikimini dünyaya anlatan en güçlü sembollerden biri olmayı sürdürüyor.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Dünya Troya’yı yeniden keşfetmeye çalışırken, biz bu büyük mirası gerçekten ne kadar tanıyoruz?
Not: Troya üzerine yapılan arkeolojik araştırmalar ve bilimsel çalışmalar her yıl yeni bulgular ortaya koymaya devam etmektedir. Bu nedenle Troya’nın hikâyesi, geçmişi olduğu kadar geleceği de aydınlatan yaşayan bir bilim alanıdır.
Kumdan kale yapan çocuğun, şarkı söyleyen gencin ve öpüşen çiftin bile ceza riskiyle karşılaşabildiği sahillerde tatil artık eskisi kadar özgür değil.
Bir zamanlar özgürlüğün sembolü olan sahiller, bazı ülkelerde kurallar ve cezalarla dolu açık hava yönetmeliklerine dönüşüyor.
Yanlış yere havlu sermek, yanlış yerde şarkı söylemek ya da yanlış yerde top oynamak… Tatilciler artık güneş kadar kurallara da dikkat etmek zorunda.
Bazı sahillerde çocukların kumdan kalesi, bazı sahillerde gençlerin hoparlörü, bazı sahillerde ise çiftlerin öpücüğü sorun olabiliyor.
Dünyanın birçok ülkesinde plaj yasakları her geçen yıl artıyor. Tatilciler ise bazen kendilerini turistten çok denetim altındaki bir vatandaş gibi hissediyor.
Eskiden tatil denince insanın aklına ne gelirdi?
Deniz. Güneş. Kum. Biraz da huzur.

Şimdi ise bavula mayo koymadan önce hukuk danışmanı tutmak gerekecek gibi görünüyor.
Çünkü dünyanın birçok ülkesinde sahile gitmek artık yalnızca tatil yapmak anlamına gelmiyor.
Aynı zamanda kuralları ezberlemek anlamına da geliyor.
Yanlış yere havlu sermek.
Yanlış yerde şarkı söylemek.
Yanlış yerde öpüşmek.
Yanlış yerde kumdan kale yapmak.
Yanlış yerde top oynamak.
Ve hatta yanlış yerde dondurma yemek bile cebinizi yakabiliyor.
Derlediğim kuralları okuyunca aklıma şu soru geliyor: Acaba biz tatile mi gidiyoruz, yoksa açık hava sınavına mı?

Çocukluğumuzun en masum eğlencelerinden biri kumdan kale yapmaktı.
Meğer bazı ülkeler buna da farklı gözle bakıyormuş.
İspanya’nın bazı bölgelerinde büyük kum yapıları yapmak ve plaj alanını işgal etmek para cezasına yol açabiliyor.
Yetkililer bunun temizlik ekiplerinin işini zorlaştırdığını söylüyor.
Yani torununuzla birlikte kale yaparken bir anda belediye görevlisiyle karşılaşabilirsiniz.

İtalya’nın bazı sahillerinde sabahın erken saatlerinde gelip havlu bırakıp yer kapatmak yasak.
Belediyeler bunu “sahili özel mülk gibi kullanmak” olarak değerlendiriyor.
Düşünün.
Sabah saat altıda kalkıp yer kapatıyorsunuz.
Öğleden sonra geldiğinizde ise sizi güneş değil, ceza karşılıyor.

İtalya’nın bazı bölgelerinde yaşlılar için ayrılmış şemsiye alanları bulunuyor.
Belirli yaşın altındaysanız gidip oturamıyorsunuz.
Yani plajlarda bile artık emeklilik kontenjanı oluşmuş durumda.

Fransa’da, Portekiz’de ve bazı Akdeniz bölgelerinde yüksek sesle müzik dinlemek ciddi para cezalarına neden olabiliyor.
Eskiden sahilde piknik yapan ailelerin yanında mutlaka bir radyo olurdu.
Şimdi ise hoparlörünüzün sesi biraz yükselirse tatil bütçeniz küçülebiliyor.
Bazı bölgelerde cezaların yüzlerce euroya ulaştığı belirtiliyor.

Portekiz’in bazı sahillerinde belirlenen alanların dışında top oynamak da yasak.
Çocukların neşeyle oynadığı bir plaj voleybolu ya da futbol maçı, bazı bölgelerde para cezasıyla sonuçlanabiliyor.
Bir zamanlar plajlar çocuk sesleriyle dolardı.
Şimdi bazı yerlerde düdük sesleri daha baskın hâle geliyor.

Florida’da bazı sahil bölgelerinde yüksek sesle şarkı söylemek veya çevreyi rahatsız edecek davranışlarda bulunmak yasak.
İnsan ister istemez düşünüyor: Bir gün “Mutlu yıllar sana” şarkısını söylemek için bile belediyeden izin almak gerekir mi?

İşin en ilginç taraflarından biri de bu.
Dubai’de kamuya açık alanlarda öpüşmek hoş karşılanmıyor.
Bazı durumlarda para cezası veya hukuki işlem gündeme gelebiliyor.
Yani Akdeniz kıyısında romantik bir fotoğraf normal karşılanırken, başka bir ülkede aynı davranış sorun yaratabiliyor.

Japonya’da bazı plaj ve yüzme tesislerinde dövmeli kişilere yönelik sınırlamalar hâlâ uygulanabiliyor.
Bu uygulamalar geçmişten gelen kültürel hassasiyetlere dayanıyor.
Ancak Batılı turistlerin bir kısmı bu kuralları duyunca şaşkınlığını gizleyemiyor.

Bütün bunları okuyunca insanın aklına şu soru geliyor:
Sahile gelen kişi turist mi?
Yoksa potansiyel suçlu mu?
Çünkü dünyanın bazı bölgelerinde kurallar o kadar ayrıntılı hâle gelmiş ki, insanın tatil yaparken sürekli etrafına bakası geliyor.
Acaba burada yürümek serbest mi?
Burada oturabilir miyim?
Burada fotoğraf çekebilir miyim?
Burada gülebilir miyim?
Birazdan bunun için de yönetmelik çıkar mı?

Belki de bu nedenle Türkiye’yi ziyaret eden yabancı turistlerin önemli bir bölümü, sahillerimizdeki rahat atmosferden özellikle söz ediyor. Elbette kurallar var. Ancak kuralların amacı çoğu zaman tatili zorlaştırmak değil, güvenliği ve temizliği sağlamak.
Şimdi gelelim bizi ilgilendiren bölüme.
Türkiye’nin binlerce kilometrelik sahil şeridi var.
Antalya.
Muğla.
İzmir.
Aydın.
Mersin.
Adana.
Hatay.
Karadeniz kıyıları.
Ege kıyıları.
Her yıl milyonlarca turist ağırlıyoruz.
Şükür ki henüz kimse kumdan kale yapan çocukların peşine düşmüyor.
Kimse sahilde türkü söyleyen ailelere ceza kesmiyor.
Kimse yanlış yere havlu serdi diye turist kovalamıyor.
Elbette düzen gerekir.
Elbette çevre korunmalıdır.
Elbette kamu düzeni sağlanmalıdır.
Ama bazen dünyanın bazı bölgelerindeki uygulamalara bakınca insan şu sonuca varıyor:
Kurallar insanı korumak için vardır.
İnsanı kuralların esiri yapmak için değil.

Anlaşılan o ki günümüz dünyasında tatil rezervasyonu yaparken artık yalnızca otelin yıldız sayısına bakmak yetmiyor.
Bir de sahilde neyin yasak olup olmadığına bakmak gerekiyor.
Çünkü bazı ülkelerde güneş bedava olabilir.
Ama bir öpücük, bir şarkı ya da bir kumdan kale oldukça pahalıya mal olabiliyor.
Bu yüzden valizinize güneş kremi ve mayonun yanına biraz da yerel kurallar rehberi koymanızda fayda var.
Amsterdam Mahkemesi’nde görülecek dava, Hollanda’nın 2022’den sonra Türk vatandaşlarına yönelik getirdiği ‘yeni şirket kurma’ ve ‘girişimcilik’ kısıtlamalarının hukuka uygun olup olmadığını saptayacak.
Yıllardır Ankara Anlaşması kapsamında şirket kurarak faaliyet gösteren Türk girişimciler, şimdi hem ağırlaştırılan vize şartları hem de uzun süredir devam eden banka engelleriyle karşı karşıya bulunuyor.
Davayı açan avukat Bahattin Aydın’a göre, Türkiye vatandaşlarına geçmişte tanınmış ekonomik hakların sonradan ağırlaştırılması, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki “standstill” (Var olan hakların sonradan ağırlaştırılamaması) ilkesine aykırı olabilir.
Türk girişimciler yıllardır sadece şirket kurma aşamasında değil, banka hesabı açtırmada da büyük engellerle karşılaşıyor. Aylarca bekletilen ve çoğu zaman gerekçesiz ret alan şirket sahipleri, ekonomik hayatın fiilen kilitlendiğini söylüyor.
Türkiye Hollanda Ticaret Odası Vakfı Başkanı Ethem Emre’nin anlattıkları ise durumun ne kadar ciddi boyuta ulaştığını ortaya koyuyor.
Hollanda’da Türk vatandaşlarının “Ankara Anlaşması” kapsamında oturum alma hakkını doğrudan etkileyebilecek önemli bir dava, 25 Haziran 2026 tarihinde Amsterdam Mahkemesi’nde görülecek.

Davayı gündeme taşıyan avukat Bahattin Aydın, Hollanda hükümetinin 1 Ekim 2022’den itibaren uygulamaya koyduğu yeni kısıtlamaların, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Ortaklık Anlaşması’na aykırı olduğunu savunuyor.
Konu özellikle Hollanda’da kendi işini kurmak isteyen Türk vatandaşlarını ilgilendiriyor.
Çünkü Hollanda hükümeti, 1 Ekim 2022’den sonra yapılan başvurularda, geçerli bir “mvv” yani uzun süreli giriş vizesi bulunmayan Türk vatandaşlarının “zelfstandige” yani serbest girişimci oturum başvurularını reddetmeye başladı.
Oysa yıllardır uygulanan sistemde, Ankara Anlaşması çerçevesinde Hollanda’ya gelen birçok Türk vatandaşı, ülkeye girdikten sonra şirket kurarak oturum başvurusu yapabiliyordu.
Şimdi ise Hollanda devleti bu uygulamayı ciddi şekilde sınırlandırmış durumda.
Bahattin Aydın’a göre bu yeni yaklaşım, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki Ortaklık Hukuku içinde yer alan “standstill” yani “mevcut hakların geriye götürülememesi” ilkesine aykırı olabilir.
Bu ilke kısaca şu anlama geliyor:
Türkiye vatandaşlarına geçmişte tanınmış haklar, sonradan daha ağır şartlarla sınırlandırılamaz.

İşte Amsterdam Mahkemesi’nde görülecek dava tam da bu noktada önem kazanıyor.
Davaya üç hâkimli özel heyetin bakacak olması da konunun hukuki ağırlığını gösteriyor.
Ayrıca Hollanda İltica ve Göç Bakanlığı’nın, davayı sıradan devlet avukatları yerine, doğrudan “landsadvocaat” yani devletin üst düzey resmi hukuk temsilcisine devretmesi dikkat çekti.
Bu durum, hükümetin davayı son derece kritik gördüğü şeklinde yorumlanıyor.
Eğer mahkeme, Bahattin Aydın’ın tezlerini haklı bulursa, Hollanda’nın 2022 sonrası uyguladığı yeni kısıtlamalar hukuka aykırı kabul edilebilir. Böyle bir karar, yalnızca devam eden başvuruları değil, daha önce reddedilmiş bazı dosyaları da etkileyebilir.
Uzmanlara göre dava, Ankara Anlaşması kapsamında yıllardır süren tartışmalarda yeni bir dönüm noktası olabilir.
Bilindiği gibi Ankara Anlaşması, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında 1963 yılında imzalanmış ve Türk vatandaşlarına Avrupa ülkelerinde belirli ekonomik faaliyetler konusunda bazı özel haklar tanımıştı.
Hollanda’da özellikle girişimcilik üzerinden oturum alan binlerce Türk vatandaşı, yıllar boyunca bu anlaşmadan yararlandı.
Ancak son yıllarda Hollanda hükümeti göç politikalarını sertleştirirken, Ankara Anlaşması uygulamalarında da daha katı yorumlara yönelmeye başladı.
25 Haziran’daki duruşmanın ardından çıkacak kararın, yalnızca Hollanda’daki Türk toplumu için değil, Avrupa’daki Ankara Anlaşması uygulamaları açısından da emsal niteliği taşıyabileceği belirtiliyor.
BANKALAR DA SORUN ÇIKARIYOR

Aslında Hollanda’daki Türk girişimcilerin yaşadığı sıkıntılar yeni başlamış değil.
Ben bu konuda 2023 yılında kapsamlı bir araştırma yayınlamış ve Hollanda bankalarının Türk işyerlerine yönelik tavrını ayrıntılı şekilde gündeme taşımıştım.
O dönemde ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcıydı.
Türk girişimciler, şirket kuruluşu için gerekli bütün resmi işlemleri tamamlıyor, noterden şirket kuruluşlarını yaptırıyor, Ticaret Odası kayıtlarını alıyor, KDV numaralarını temin ediyor ama sıra banka hesabı açmaya geldiğinde adeta görünmez bir duvara çarpıyordu.
Başvurular aylarca sürüyor, girişimciler sürekli yeni belgeler vermeye zorlanıyor ve sonunda çoğu zaman tek cümlelik bir ret cevabı alıyordu.
Üstelik ret gerekçesi de açık şekilde anlatılmıyordu.
Bankalar genellikle, “Kriterlerimize uygun değilsiniz” benzeri yuvarlak ifadeler kullanıyordu.

Türkiye Hollanda Ticaret Odası Vakfı Başkanı Ethem Emre’nin anlattıkları ise durumun ne kadar ciddi boyuta ulaştığını ortaya koyuyordu.
Emre’ye göre Türk girişimciler, işyerlerini kiralıyor, dekorasyon yapıyor, personel alıyor, mal siparişi veriyor ama banka hesabı açamayınca bütün sistem kilitleniyordu. Bazıları iflasın eşiğine gelirken, bazıları da çareyi Belçika veya Almanya’daki bankalarda hesap açmakta buluyordu.
İşin dikkat çekici tarafı ise şuydu:
2019 yılında Hollanda Bankalar Birliği, yabancı yatırımcılar için hesap açmayı kolaylaştıracak düzenlemeler yapılacağını açıklamıştı. Ancak uygulamada bu kolaylığın Türklere yansımadığı görüldü.
Sorun o kadar büyüdü ki, konu Hollanda siyasetinin gündemine taşındı.
Ethem Emre, VVD milletvekili Bo de Kruijff aracılığıyla Ekonomi Bakanlığı’na soru önergesi verilmesini sağladı.
Verilen resmi cevapta, bankaların özellikle kara para aklama denetimleri nedeniyle daha sert kontroller yaptığı belirtiliyordu. Hükümet, işletmelerin ödeme sistemine erişimde sorun yaşadığını kabul ediyor ama çözüm konusunda net bir adım ortaya koymuyordu.

İşte tam bu noktada, Türk girişimcilerin kafasında ciddi soru işaretleri oluşmaya başladı.
Çünkü birçok kişi, bankaların Türk şirketlerine yönelik tavrının yalnızca “teknik prosedür” olmadığını düşünüyordu.
Özellikle Türkiye’nin bir dönem FATF yani Mali Eylem Görev Gücü’nün gri listesinde yer almasının ardından, Türk girişimcilere yönelik daha kuşkucu bir yaklaşım oluştuğu yorumları yapılıyordu.
Nitekim dönemin Hollanda basınında çıkan yorumlarda da, Türk girişimcilerin diğer yabancı yatırımcılara göre daha fazla incelemeye tabi tutulduğu belirtilmişti.
Bazı uzmanlara göre bankalar, “risk almama” anlayışıyla hareket ediyor ve Türk şirketlerini peşinen problemli müşteri kategorisine koyuyordu.
Hatta dönemin bazı analizlerinde, Ramazan döneminde yapılan yoğun bağış hareketlerinin bile bazen “şüpheli finans hareketi” gibi algılandığına dikkat çekiliyordu. Müslüman isim taşıyan kişilerin hesap açarken daha fazla sorgulandığı yönünde eleştiriler gündeme gelmişti.
Daha da ilginç olanı ise şuydu:
Ukraynalı mülteciler için banka hesapları çok hızlı prosedürlerle açılırken, yıllardır Hollanda ile ticaret yapan Türk girişimcilerin aylarca bekletilmesi ciddi bir çifte standart tartışması doğurmuştu.
Amsterdam Mahkemesi’nde görülecek Ankara Anlaşması davası ile birlikte bakıldığında, birçok Türk girişimci artık şu soruyu daha yüksek sesle sormaya başladı: “Hollanda önce Ankara Anlaşması’nı zorlaştırdı. Şimdi de şirket kuran Türklerin ekonomik faaliyet yapmasının önü mü kesiliyor?”