24 Ocak 2026 Cumartesi
Hollanda Polisi Kuzey Hollanda Birimi Emniyet Müdürü olan Hamit Karakuş, görev yaptığı makamın arkasına sığınan bir yönetici profili çizmiyor. Aksine, sahayla bağını koparmayan, mahalleyi, sokağı ve insanı merkeze alan bir anlayışı savunuyor.
Hollanda Türkleri sadece siyasette, akademide ya da iş dünyasında değil, kamu düzenini sağlayan en kritik kurumlardan biri olan polis teşkilatında da artık güçlü, görünür ve saygın bir şekilde yer alıyor.
Polis akademilerine başvuran Türk gençlerinin sayısı artıyor, sahada aktif görev yapan Türk kökenli polislerin varlığı her geçen gün daha görünür hale geliyor.
Hollanda’daki Türk asıllıların bugüne kadar elde etmiş oldukları başarılar, artık tek tek isimlerle anlatılamayacak kadar geniş ve etkileyici bir tablo ortaya koyuyor.
Belediye başkanlıklarından İl Genel Meclislerine, Belediye Meclislerinden devlet kurumlarındaki üst düzey görevlere; iş dünyasında zirveye tırmanan girişimcilerden üniversitelerde profesörlük ünvanı alan akademisyenlere; doktorlardan avukatlara, sanatçılardan film yıldızlarına kadar uzanan bu başarı hikâyeleri, bir göç serüveninin nasıl kalıcı bir toplumsal güce dönüştüğünü açıkça gösteriyor.
Bir zamanlar “misafir işçi” olarak gelenlerin çocukları ve torunları, bugün Hollanda toplumunun hemen her alanında söz sahibi. Siyasette karar veriyorlar, ekonomiye yön veriyorlar, bilim üretiyorlar, sanata imza atıyorlar ve kamu hizmetinde sorumluluk üstleniyorlar.
İşte bu geniş ve gurur verici tablo içinde, kamu düzeni ve güvenlik gibi son derece hassas bir alanda öne çıkan bir isim var: Hamit Karakuş.
Kırşehir’den Hollanda’ya göç eden ve yıllar içinde polislikten senatörlüğe, belediye başkan yardımcılığından emniyet genel müdürlüğüne kadar birçok önemli göreve gelen Hamit Karakuş, başarı dolu kariyeriyle dikkat çekiyor.
SAHADAN KOPMAYAN BİR EMNİYET MÜDÜRÜ

Amsterdam, Haarlem, Zaandam ve Alkmaar bölgelerini içine alan Kuzey Hollanda’nın Emniyet Müdürü olan Hamit Karakuş, görev yaptığı makamın arkasına sığınan bir yönetici profili çizmiyor. Aksine, sahayla bağını koparmayan, mahalleyi, sokağı ve insanı merkeze alan bir anlayışı savunuyor.
Karakuş’un son dönemde paylaştığı mesajlar, bu yaklaşımın sadece sözde kalmadığını da gösteriyor. Hollanda Polisi Genel Müdürü Janny Knol’un Kuzey Hollanda Birimi’ne yaptığı çalışma ziyareti sırasında, birimin nasıl çalıştığını, büyük çaplı soruşturmalarda belediyeler ve sahadaki ekiplerle nasıl iş birliği kurulduğunu, öğrencilerden yöneticilere kadar geniş bir yelpazede nasıl ortak akıl üretildiğini bizzat anlatıyor.
Bu ziyaret, protokol fotoğraflarından ibaret bir gün değil; karşılıklı öğrenmenin, paylaşmanın ve sahaya kulak vermenin öne çıktığı bir çalışma günü olarak dikkat çekiyor.
MAHALLE POLİSLİĞİNE VERİLEN ÖZEL ÖNEM

Hamit Karakuş’un özellikle altını çizdiği konulardan biri de mahalle polisliği. Ona göre mahalle polisleri sadece suçla mücadele eden görevliler değil; mahallede yaşayan insanların gözü, kulağı ve çoğu zaman ilk muhatabı.
Karakuş, zaman zaman mahalle polisleriyle birlikte sahaya çıktığını, bunun kendisi için bir formalite değil, aksine vazgeçilmez bir öğrenme alanı olduğunu açıkça ifade ediyor. Sokaktaki günlük gerçekliğin, masa başında yazılan hiçbir raporla tam olarak anlaşılamayacağını savunuyor.
Bu yaklaşım, hem teşkilat içinde hem de toplum nezdinde ciddi bir karşılık buluyor.
POLİSLİĞE YÖNELEN TÜRK GENÇLERİ

Hollanda’da polisliği benimseyen Türk gençlerinin arasında pek çok kadınımız da var. Fotoğrafta, meslektaşım Ebubekir Turgut’un mülakat yaptığı iki kadın polisimiz görülüyor.
Ve işin belki de en dikkat çekici noktası burada başlıyor.
Bugün Hollanda’da çok sayıda Türk genci polisliğe heves ediyor. Polis akademilerine başvuranların, üniformayı gururla taşıyanların ve sahada aktif görev yapanların sayısı her geçen yıl artıyor. Artık polislik, Türk aileleri için “uzak durulması gereken” bir meslek değil; aksine saygın, güven veren ve topluma hizmet etmenin en somut yollarından biri olarak görülüyor.
Bu tablo tesadüf değil. Hamit Karakuş gibi isimlerin sergilediği duruş, sahayla kurduğu bağ ve insan merkezli yönetim anlayışı, gençler için güçlü bir rol model oluşturuyor.
Bugün gelinen noktada, Hollanda’daki Türk toplumunun polis teşkilatına bakışı da köklü biçimde değişmiş durumda. Bir zamanlar mesafeyle yaklaşılan bu meslek, artık birçok Türk ailesi için gurur duyulan bir tercih haline geldi. Polis akademilerine başvuran Türk gençlerinin sayısı artıyor, sahada aktif görev yapan Türk kökenli polislerin varlığı her geçen gün daha görünür hale geliyor.
Üstelik bu ilgi sadece sayısal bir artıştan ibaret değil. Toplumla diyalog kurabilen, çok kültürlü yapıyı bilen, sokağın dilini anlayan Türk polisler, bulundukları mahallelerde güven duygusunu pekiştiriyor. Bu tablo, hem polis teşkilatına hem de Hollanda toplumuna açık bir kazanım sunuyor.
Kısacası, Hollanda Türkleri sadece siyasette, akademide ya da iş dünyasında değil; kamu düzenini sağlayan en kritik kurumlardan biri olan polis teşkilatında da artık güçlü, görünür ve saygın bir şekilde yer alıyor.
Ve Hamit Karakuş, bu başarının en somut ve en takdir edilen örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
DAHA ÖNCE SENATÖR VE BELEDİYE BAŞKAN YARDIMCISI OLMUŞTU
Kırşehir’de doğup, Rotterdam kentinin Steenwijk semtinde yaşamını sürdüren, 1988’de Gelderland Polis Okulu’ndan mezun ilk Türk olan Karakuş, 10 yıl polislik yaptıktan sonra atıldığı siyasette debir ilki başardı. İşçi Partisi’nden (PvdA) siyasete giren Karakuş’un yeteneğini fark eden parti yöneticileri, O’nu Rotterdam İl Başkan Yardımcısı yaptılar. Karakuş daha sonra Rotterdam Belediye Meclis üyesi, ardından da Belediye Başkan Yardımcısı oldu.

Karakuş, 2006-2014 yıllarında tam sekiz yıl Konut Yapı Geliştirme ve Ekonomi’den sorumlu Belediye Başkan Yardımcılığı yaptı. Kendi gözetiminde yapılan ‘Pazar Yeri’,
‘de Rotterdam’, ‘Crooswijk’, ‘Timmerhuis’ gibi projelerden başka, Katendrecht bölgesinin modernleştirilmesi ile göze giren Karakuş, ‘Lokoburgemeester’ sıfatı ile, Belediye Başkanı’nın olmadığı zamanlarda Başkanlık koltuğuna oturuyordu.

Yapılan seçimlerde senatoya giremeyen Karakuş yedek üyelikte beklerken, kendi partisinden Jopie Nooren önceki gün görevi bırakınca asil üyeliğe geçti. Karakuş, daha önce aynı ünvanı kazanmış olan Düzgün Yıldırım’dan sonra, ‘Türk asıllı ikinci Senatör’ olmayı başarmış oldu.
… VE EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ:
Karakuş, Eylül 2023’te Kuzey Hollanda Emniyet Genel Müdürü olarak atandığı görevine başladığı zaman bir ilke daha imza atmış oldu. Karakuş, “Heyecanlı ve mutluyum. Artık yeni görevime başladım. Toplumun huzuru ve güvenliği için ne gerekiyorsa onu yapacağımdan emin olabilirsiniz” demişti.

Amsterdam, Haarlem, Zaandam, Alkmaar ve Schiphol Havalimanı olmak üzere, Kuzey Hollanda bölgesinin Emniyet Genel Müdürü olan Karakuş, Türk medya mensupları ile bir toplantı yapmanın çok yararlı olacağı düşüncesiyle,Türk gazeteciler için bir basın toplantısı gerçekleştirmişti.
4 bin polise liderlik yapmakta olan Karakuş, her zaman olduğu gibi, yine mütevazılığını sürdürüyor.

Hamit Karakuşu’un, “Genel Müdür” ünvanına veya makamına rağmen, sürekli olarak polis kıyafetini giymesi ve düşük rütbeli çalışanlarla senli benli konuşması, kendini onlardan ayrı görmemesi, sahada bulunmayı ve doğrudan çalışanlarıyla iletişim kurmayı tercih etmesi, hiyerarşiyi katı kurallar bütünü olarak görmeyip, daha esnek bir yönetim tarzı benimsemiş olması, çalışanların motivasyonunu artırıyor ve onların kendilerini daha değerli hissetmelerini sağlıyor.

Haarlem’deki basın toplantısına, Genel Müdür Hamit Karakuş’un yanında, yine bir Türk kökenli olan, Proje Lideri Ümit Aygün, Ice Alım ve Seçim Müdürü Jurgen Haringa, Medya ve Tanıtım Koordinatörü Roderick de Veen, İletişim Danışmanı Saskia Hinssen, Sosyal Medya Rejisörü Danielle Stecher eşlik ettiler.
Karakuş, yaptığı konuşmada, bölgedeki güvenlik, medya ile ilişkiler ve halkın polisle olan bağını güçlendirme üzerine yoğunlaştı.
Karakuş, bu çerçevede aşağıdaki konulara değindi:
*Halkın polise olan güvenini artırmaya yönelik projeler
*Azınlık gruplar ve göçmen topluluklarla ilişkilerin iyileştirilmesi
*Polis teşkilatının daha şeffaf ve erişilebilir hale getirilmesi
*Organize suç örgütlerine yönelik çalışmalar
*Uyuşturucu ve çete suçlarıyla mücadele
*Suç oranlarını düşürmek için yeni güvenlik stratejileri
*Basın ile daha şeffaf ve etkili bir iş birliği kurma
*Medyada polis çalışmalarının doğru yansıtılması
*Kamuoyunu bilinçlendirme kampanyaları
*Polis teşkilatında yapay zeka ve büyük veri kullanımı
*Dijital suçlarla mücadele (siber güvenlik, internet üzerinden işlenen suçlar)
*Güvenlik kameraları ve akıllı şehir uygulamaları
*Gençlerin suça itilmesini önlemek için sosyal projeler
*Eğitim kurumları ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği
*Gençler için rehabilitasyon ve yönlendirme programları
*Aile içi şiddetle mücadele politikaları
*Kadın ve çocukları korumaya yönelik özel birimler
*Toplumsal farkındalığı artıracak projeler
*Diğer Avrupa ülkeleriyle güvenlik iş birlikleri
*Hollanda’daki yabancı topluluklarla daha iyi entegrasyon çalışmaları
*Sınır ötesi suçlarla mücadelede ortak operasyonlar

Değerli Okurlarım,
5 Aralık’ta ilhankaracay.com’da yayımladığım ve Hollanda’da Sint Nicolaas, Noel Baba ve Yılbaşı kavramlarını ele alan derlemem, beklenenin üzerinde ilgi gördü. Özellikle Noel Baba ile Aziz Nicolaas arasındaki farkın açık biçimde anlatılması ve Yılbaşı ile Noel’in birbirine karıştırılmaması, çok sayıda okurdan olumlu geri dönüş aldı.
Bu geri dönüşlerden biri de Abdullah Gürgün adlı okurdan geldi. Gürgün’ün gönderdiği uzun ve kapsamlı mesaj, yalnızca bir memnuniyet ifadesi değil, aynı zamanda Noel, Yılbaşı ve Orta Asya kökenli Nardugan anlayışı üzerine tarihsel ve kültürel bir çerçeve sunuyordu. Bu yazıyı, hem o mesajda yer alan bilgileri açıklığa kavuşturmak hem de içinde yaşadığımız Noel ve Yılbaşı günlerini, tarihsel arka planıyla birlikte yeniden değerlendirmek amacıyla kaleme aldım.
Abdullah Görgün’e göre, coğrafi ve astronomik bir gerçek olarak, 21 ve 22 Aralık gecesi yılın en uzun gecesidir. Bu geceden sonra günler uzamaya, geceler kısalmaya başlar. Eski Türk inanç sisteminde bu doğa olayı yalnızca bir takvim bilgisi değil, kutsal bir dönüm noktasıdır. Güneşin karanlığa galip gelmesi olarak yorumlanan bu geceye Nardugan denirdi.
Nardugan sözcüğü, Güneş anlamına gelen Nar ile doğan anlamındaki Tuğan kelimelerinin birleşiminden oluşur. Yani Nardugan, Doğan Güneş demektir. Bu anlayışta yeni bir yıl, karanlığın geride bırakıldığı ve aydınlığın yeniden hâkim olmaya başladığı zaman dilimiyle başlar.

Coğrafi bir olgu olarak, 21/22 Aralık gecesi, günler uzamaya, geceler kısalmaya başlar.
Eski Türkler’in inanışlarına göre, Güneş, 21/22 Aralık gecesi, karanlığı yenmekte ve bu güne “NARDUGAN” denmekteydi. Dugan, Tugan= Doğan, Nardugan= Doğan Güneş, anlamına gelir.
Bugün Noel ve Yılbaşı denince akla gelen çam ağacı süsleme geleneği, çoğu zaman yalnızca Hıristiyanlıkla ilişkilendirilir. Oysa bu adet, çok daha eskiye, Orta Asya Türk kültürüne uzanır.
Eski Türklerde yerin merkezinden göğe kadar uzandığına inanılan kutsal bir ağaç tasavvuru vardır. Bu ağaç, Hayat Ağacı ya da Dünya Ağacı olarak adlandırılır. Yeraltı, yeryüzü ve gökyüzünü birbirine bağlayan bu ağaç, yaşamın sürekliliğini ve bereketi simgeler.

Orta Asya’da bugün bile, 22 Aralık gündönümünde evlere akçam ağacı getirilir. Ağacın dallarına, gelecek yıl için Tanrı’dan niyaz edilen dilekleri temsil eden bezler ve kurdeleler bağlanır. Bu ritüelin Noel ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Bu, doğanın döngüsüne duyulan saygının ve yeniden doğuşun simgesidir.
Bu anlayış, Türk toplulukları aracılığıyla Avrupa’ya taşınmış, özellikle 16’ncı yüzyılda Almanya’da sistemli bir Noel ağacı geleneğine dönüşmüş ve oradan da tüm dünyaya yayılmıştır.
NARDUGAN, NOEL VE YILBAŞI ORTAK NOKTADA BULUŞUYOR
Abdullah Gürgün’ün mesajında altı çizilen en önemli noktalardan biri şudur: Nardugan, Noel ve Yılbaşı birbirinin kopyası değil, aynı zaman diliminin farklı kültürlerdeki adlarıdır.
İskandinavya’da Noel dönemine Jul ya da Yul denir. İngilizcede Yule olarak geçen bu kelime, yıl anlamına gelir. Türkçedeki yıl sözcüğüyle ses ve anlam benzerliği tesadüf değildir. Kışın ortasında, karanlığın geri çekilmeye başladığı bu dönem, birçok kültürde yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
Bu nedenle yeniden doğuş, bereket, umut ve ışık teması hem Nardugan’da hem Noel’de hem de Yılbaşı kutlamalarında ortak bir zemin oluşturur.
NOEL BABA, AZİZ NİCOLAAS VE MODERN TASVİR

Hollanda’da Sint Nicolaas, Türkiye’de Noel Baba olarak bilinen figür, tarihsel olarak Myra’lı Aziz Nicoolaas’a dayanır. Ancak bugünkü kırmızı kıyafetli, beyaz sakallı ve neşeli Noel Baba imajı, 20’nci yüzyılda ticari bir çizimle şekillenmiştir. 1930’lu yıllarda Coca Cola için yapılan bu çizim, küresel bir ikon yaratmıştır.
Bu durum, Noel Baba figürünün kültürler arasında neden bu kadar farklı biçimlerde benimsendiğini de açıklar. Her toplum, bu figüre kendi tarihinden ve hayal dünyasından bir parça eklemiştir.
ANADOLU’DAN SARAYA UZANAN AĞAÇ GELENEĞİ

Anadolu’da yakın zamana kadar sürdürülen çam kırma geleneği, bu kültürel sürekliliğin canlı bir örneğidir. Düğünlerde süslenen çam dalları, evin en güzel yerine konur, dallarına şekerler ve hediyeler asılırdı. Bu ritüel, bereketi ve yeni başlangıçları simgelerdi.



ABD’nin çirkin saldırısını eleştirenler cümleyi tamamlayamıyor ve “İyi ama Maduro da diktatör, halkını aç bıraktı” demeden edemiyorlar.
Gazetecilik yaşamımda, siyaset, spor, kültür, sanat doluydu ama savaş hiç olmadı.
Ben, yorumlarımda iç siyaset ve dış siyaset konularına hiç girmem.
Bunu beni tanıyan okurlarım çok iyi bilir.
ABD’nin Venezüela’ya saldırısını yazmak, elbette “dış siyaset” başlığı altına sokulabilir.
Ama konu artık klasik bir dış politika tartışması olmaktan çıkmış, dünyayı ilgilendiren açık bir savaş girişimine dönüşmüştür. Üstelik tam yedi okurumdan, ayrı ayrı ama aynı içerikte mesaj gelince, bu konuyu tamamen görmezden gelmem mümkün olmadı.
Okurlarım, “Karaçay, ABD Venezüela konusunu senden de okumak isteriz” dediler.
Ben de kendi kendime, hadi hafiften dokunayım dedim:
Gazetecilik hayatım boyunca yedi Dünya Futbol Şampiyonası, yedi Avrupa Futbol Şampiyonası ve sayısız final karşılaşmasını takip ettim. Ama Olimpiyatlara hiç bulaşmadım. Sabah başka salon, öğlen başka pist, akşam başka havuz arasında mekik dokuyan bir çalışma düzeni bana hiç cazip gelmedi.
Savaş muhabirliği de yapmadım. Fırsatlar çıktı, teklifler geldi ama yanaşmadım.
İran Irak savaşı sırasında gazeteden talimat geldiğinde, hiç dolandırmadım, “hastayım” dedim.
O sırada yanımda rahmetli Savaş Ay vardı. “Ben giderim abi” dedi ve gitti. O savaşı Savaş Ay izledi.
Savaştan dönerken, sadece Amsterdam üzerinden Türkiye’ye geçebildiği zaman da buluşmuştuk.
O gün yaptığımız sohbeti hâlâ hatırlarım.
Şimdi gazeteciliğimin sonuna yaklaşırken, yeni bir savaşın eşiğindeyiz. Üstelik artık bana bu konuda talimat verecek bir yayın organı da kalmadı. Yani yazmasam da olurdu.
Ama okur istedi.

ABD’nin Venezüela’ya saldırısı bugün bütün televizyon programlarında “dış siyaset” başlığı altında tartışılıyor. Asıl tuhaf olan ise bu tartışmaların bile sağcı solcu kavgasına dönüşmesi. Herkes meseleye kendi siyasi gözlüğüyle bakıyor. Seyirci de okuyucu da daha en baştan safını belirlemiş durumda.
ABD’nin bu çirkin saldırısını eleştirenler bile cümleyi tamamlayamıyor.
“İyi ama Maduro da diktatör, halkını aç bıraktı” demeden edemiyorlar.
Yani lafın ucu dönüp dolaşıp, sanki “ABD haklıydı” noktasına geliyor.
Ben burada çok netim.
Lamı cimi yok. Bir ülkenin yöneticisi diktatör olabilir. Halkını açlığa mahkûm etmiş olabilir. Ama bu, başka bir ülkenin gidip o ülkeye saldırmasını meşru kılmaz.
Bir ülkedeki yöneticiyi beğenmiyorsanız, onu yola getirmenin yolları vardır. Bu yolları tek tek sıralamaya gerek yok. En basitinden o ülke ekonomik ve siyasi boykota tabi tutulur. Halk acı çeker, evet ama sonunda ortaya çıkacak toplumsal tepkilerle diktatör gönderilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Halkını açlığa mahkûm eden her devlet yöneticisine savaş açılacaksa, dünyada saldırılması gereken ülke sayısı yirmiyi, otuzu bulur.
O zaman haritaya uzaktan bakmak yetmez, yakına da bakmak gerekir.
Bu nedenle meseleyi “iyi diktatör kötü diktatör” ya da “bizimkiler onlarınkiler” noktasına çekmek, gerçeği örtmekten başka bir işe yaramaz.
Bu konu ne sağcılık meselesidir ne solculuk. Bu konu, ilke meselesidir.
Güçlünün, hoşuna gitmeyen bir yöneticiyi bahane ederek bir ülkeye saldırması, hangi gerekçeyle olursa olsun kabul edilemez.
Benim durduğum yer burasıdır.
ABD’nin Venezüela’ya yönelik saldırgan tutumunu açık ve net biçimde kınıyorum.
Bu kınamayı yaparken arkasına “ama Maduro da diktatördü” ya da “ama halkını aç bıraktı” gibi hafifletici cümleler eklemeyeceğim. Çünkü bu tür ekler, saldırıyı değil saldırganı aklamaya yarar.
Bir ülkenin yöneticisini beğenmemek, o ülkeye saldırmak için gerekçe olamaz.
Benim bu konudaki tek sözüm budur.

Bu tabloyu tamamlamak için, bu saldırgan söylemin baş aktörüne ayrıca bakmak gerekir.
Donald Trump, modern siyaset tarihine devlet adamlığıyla değil, ölçüsüzlüğüyle geçmiş bir figürdür. Diplomasiyi incelikli bir dil sanatı olarak değil, yüksek sesle konuşanın haklı çıktığı bir pazarlık yöntemi olarak görmüştür.
Konuşurken düşünmeyi gereksiz bulan, düşündüğünde de genellikle başkalarını değil yalnızca kendi egosunu merkeze alan bir siyaset anlayışının temsilcisidir. Bir gün müttefiklerine hakaret eder, ertesi gün onları tehdit eder, daha sonra da “yanlış anlaşıldım” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışır. Kırdığı potları toplamakla değil, yeni potlar kırmakla meşguldür.
Trump’ın dili soğukkanlı değildir ama kendisi son derece rahattır. Çünkü söylediklerinin sonuçlarıyla değil, yarattığı gürültüyle ilgilenir. Diplomatik nezaket onun sözlüğünde yoktur. Devletler arası ilişkileri ciddiyetle değil, reyting mantığıyla ele alır. Kamera varsa konuşur, mikrofon açıksa sınır tanımaz.
Bir ülkenin lideri olarak kullandığı üslup, mahalle kavgası diliyle büyük güç siyasetini harmanlayan tuhaf bir karışımdır. Kimi zaman tehdit eder, kimi zaman alay eder, kimi zaman da dünyayı çocukça bir meydan okuma oyununa davet eder. Bu savrukluk, sadece kendisini değil, temsil ettiği ülkeyi de küçük düşürür.
Asıl tehlike ise şuradadır. Böylesine şımarık, böylesine kontrolsüz ve böylesine ciddiyetsiz bir dil, savaş gibi hayati konularda söz sahibi olduğunda, mesele kişisel bir gösteriye dönüşür. İnsan hayatı, uluslararası hukuk ve küresel denge ikinci plana itilir. Önemli olan tek şey, kimin daha gürültü çıkardığıdır.
Trump’ın siyaseti, soğukkanlı strateji değil, anlık öfke patlamaları üzerine kuruludur. Alkış aldığı sürece ne söylediğinin önemi yoktur. Bu yüzden de ağzından çıkan her cümle, sadece bir diplomatik gaf değil, potansiyel bir kriz başlığıdır.
Böyle bir figürün, dünyayı ilgilendiren savaş kararlarında belirleyici olması, başlı başına endişe vericidir. Çünkü bu tür siyasetçiler için tarih, sorumluluk ve insan bedeli tali ayrıntılardır. Asıl mesele sahnede kalmaktır.
Siyonistleri çileden çıkaran ödülün planlayıcısı olan, ‘Uluslararası Noel Baba Barış Konseyi’ Başkanı Muaammer Karabulut amacına ulaştı.
Papa’nın dünya katoliklerini sevindiren mesajı karşısında, Siyonist Yahudiler üzüldü.
Papa ziyaretiyle aynı mekânda ve aynı zaman diliminde gerçekleşen bu etkinlik, yalnızca bir tören değil, bilinçli bir siyasi ve ideolojik pozisyonun ilanıdır.
İznik’te ardı ardına iki sahne kuruldu.
İlkinde Papa vardı, ayin vardı ve Vatikan’ın yüzyıllardır taşıdığı semboller vardı.
İkincisinde ise Türk bayrakları, Mehter marşları, İstiklal Marşı ve Siyonizm’e açık itiraz vardı.
Aynı göl kıyısında, aynı seyir alanında ama bambaşka bir dil konuşuldu.
Birinde din üzerinden verilen mesajlar, diğerinde ise ideolojiye karşı yükseltilen bir itiraz öne çıktı.
Ve bu ikinci sahnede, Siyonizm’i sert biçimde eleştiren Yahudi bir Haham’a, “Noel Baba Barış Ödülü” verildi.
İznik’ten dünyaya giden mesaj işte tam burada değişti.

İznik, 1700 yıl önceki büyük Konsil’in şehri olarak zaten dünya gündemine girmişti. 28 Kasım 2025’te Papa 14. Leo’nun ziyareti ve ayin sırasında söylediği sözler, uluslararası basında geniş yankı buldu ve Türkiye’de de ekümeniklik tartışmalarını yeniden ateşledi.
Fakat İznik’te asıl dikkat çeken gelişme, Papa’nın ziyaretinden sonra yaşandı. Antalya merkezli ‘Uluslararası Noel Baba Barış Konseyi’nin, İznik’te gerçekleştirdiği “31’inci Noel Baba ile Dünya Barışına Çağrı Etkinlikleri”, hem mekânın sembolik ağırlığını hem de verilen mesajın sertliğini başka bir düzeye taşıdı.

Aynı platform, aynı göl kıyısı, aynı seyir alanı. Daha önce ayin sahnesi olarak hatırlanan yerde bu kez Türk bayrakları, Mehter marşları ve İstiklal Marşı vardı.
Açılışta Atatürk, şehitler, görev başında hayatını kaybeden askerler ve Gazze başta olmak üzere savaşlarda yaşamını yitiren çocuklar anıldı. Programın sunumunu görme engelli Halil Bilgiç yaptı
Bu görüntü, İznik’te sadece bir etkinliğin değil, sahnenin dilinin ve dünyanın okuduğu mesajın değiştiğini gösterdi.
NOEL BABA ÖDÜLÜ’NÜ ALAN, YAHUDİ BİR HAHAM

Konseyin 30 yıl önce başlattığı “Noel Baba Barış Ödülü”, 2025 yılında Siyonizm karşıtı tutumuyla tanınan Yahudi Haham Yaakov Shapiro’ya verildi.

Bu ilk temas, sıradan bir bilgilendirme değildi. Görüşmelerimiz ilerledikçe Karabulut, planladıkları etkinliğin bilinçli olarak kurgulandığını, hedefinin yalnızca dikkat çekmek değil, dünya kamuoyunda açık bir tartışma başlatmak olduğunu net biçimde ifade etti. Yapılacak çıkışın Siyonist çevreleri rahatsız edeceğini, hatta öfkelendireceğini ise herhangi bir dolaylı anlatıma başvurmadan açıkça dile getirdi. Bu noktadan sonra temasımız daha da yoğunlaştı.
Etkinliğin gerçekleştirilmesinin ardından Muammer Karabulut’tan bir mesaj aldım. Noel Baba Barış Konseyi Başkanı Karabulut, bu mesajında verilen ödülün gerekçesini gizlemeye ya da yumuşatmaya ihtiyaç duymadan, açık ve politik bir çerçeveyle ortaya koyuyordu.
Açıklamaya göre ödül, Yaakov Shapiro’nun uzun süredir Siyonizm’i dünya barışının önündeki en büyük engellerden biri olarak tanımlaması, Siyonizm’in Yahudiliği kimlik hırsızlığı yoluyla siyasal bir ideolojiye dönüştürdüğünü savunması, Yahudiler ile İsrail’in birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ısrarla vurgulaması ve Filistin halkıyla barış içinde bir arada yaşamanın tarihsel bir miras olduğunu hatırlatması nedeniyle verilmişti.

Bu kararla İznik’ten dünyaya verilen mesajın sertliği de şurada düğümlendi: Ödülün adı Noel Baba, mekânı İznik, muhatabı Yahudi bir Haham ve tartışmanın merkezinde Siyonizm var.
HAHAM YAAKOV SHAPIRO: “DÜNYA BARIŞININ ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL SİYONİZM”







Papa geldi ve gitti ama arkasından Noel Baba Barış Konseyi geliyor…
Hollandalılar dün Sint Nikolaas şenliği ile coştular…
Hıristiyan aleminin, Hz. İsa’nın doğumu olarak kutladığı noel hakkında bilmediklerimiz…
‘Noel Baba’ diye fotoğraflananlardan biri, Demreli Sint Nikolaas’tır, diğeri ise İskandinavyalı Noel Baba’dır.
Çam ağacı süslemek tamamıyla Türk adetidir ve bu adet Türkler’den avrupa’ya geçmiştir.
Yılbaşı ise, Noel ile ilgisi olmayan, yeni bir yıla girişin başlangıç kutlamalarıdır.
İznik, Hristiyanlığın ilk büyük buluşması olan 325 tarihli Konsilin üzerinden tam 1700 yıl geçtikten sonra yeniden dünya gündeminin merkezine oturdu.
Papa 14. Leo’nun 28 Kasım 2025’teki ziyareti, yalnızca sembolik bir ibadet değil aynı zamanda küresel ölçekte bir birlik çağrısı olarak değerlendirildi.
Papa, ayin sırasında “İznik ortak inancın ilan edildiği yerdir, bu topraklar bugün tüm insanlığa birlik mesajı sunuyor” dedi. Bu sözler dünya basınında geniş yer bulurken Türkiye’de de ekümeniklik tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
Ancak Papa geldi ve gitti
İznik’teki hareketlilik bitmedi, aksine şimdi çok daha anlamlı bir buluşma başlıyor.
Çünkü Aralık sonunda Antalya merkezli Uluslararası Noel Baba Barış Konseyi, ‘31. Noel Baba ile Dünya Barışına Çağrı Etkinlikleri’ni İznik’te gerçekleştirecek.
Bu yıl İznik’in seçilmesinin en önemli nedeni de bellidir
Dünyanın en tanınmış evrensel figürlerinden biri olan Aziz Nikolaos, MS 325’teki İznik Konsili’ne bizzat katılmıştır.
Bugün dünya çocuklarının sevgilisi olan Noel Baba imgesinin gerçek kökeni, işte bu topraklarda yaşamış olan o Myralı piskopostur.
Etkinlikler arasında sanat çalıştayları, arama konferansları, Ayasofya Camii programı, sergiler ve 2025 Noel Baba Barış Ödülü töreni yer alıyor. Böylece İznik, bu yıl boyunca hem dini hem kültürel hem de evrensel barış mesajlarının merkezi hâline geliyor.
Tüm bu gelişmeler, bir gerçeği yeniden görünür kıldı
Aziz Nikolaos’un hikâyesi Anadolu’nun en güçlü kültürel miraslarından biridir.
Bu nedenle şimdi, dosyanın devamında uzun ve değerli Aziz Nikolaas yazısını, olduğu gibi, eksiksiz ve bütün hâliyle sunuyorum.
HOLLANDALI ÇOCUKLARIN EN MUTLU OLDUKLARI DEMRE-PATARALI AZİZ NİKOLAAS GÜNÜYDÜ, KUTLU VE MUTLU OLSUN.
Hollanda’da ‘çocukların sevgilisi’ konumundaki Sint Nikolaas’ın, Anadolu topraklarındaki Myra’da doğduğunu bilenler olduğu gibi bilmeyenler de çoktur. Hollanda’da Myra’nın nerede olduğunu sorduğunuz zaman, akıllarına ilk gelen ülke İspanya olur.

Her yılın 5 aralık günü, Sint Nikolaas’ın gelişini kutlayan çocuklar hediyelere boğulur ve o gün çocukları çok mutlu eder.
45 yıl önce, Sint Nikolaas’ın, Patara ve Demre’de doğduğunu ve rahip olduğunu belirten bir yazıyı gönderdiğim Hollanda medyasından bazıları bu yazıyı kullanmış ama başta Enschede’deki Tubantia gazetesi olmak üzere bazı gazeteler ise bu yazıyı bana posta ile geri göndererek, ‘Bilginize ihtiyacımız yoktur’ gibi bir mesajla terbiye sınırını aşmışlardır.

Bir zamanlar yolum Demre’ye düştü. Sint Nikolaas’ın rahip olduğu kiliseyi ziyaret ettim. Sordum, soruşturdum ve tarih sayfalarını karıştırdım.
Bakınız kitaplara nasıl yansımıştır Sint Nikolaas:
Bütün dünyada “Noel Baba” adıyla karıştırılan, Avrupa ülkelerinde çoğunlukla Santa Klaus olarak bilinen Aziz Nikolaas, Anadolu’da yaşamış bir din adamıdır. Günümüz İtalya’sının Sicilya Adası, Napoli, Bari, Almanya’nın Frieburg ve hatta Amerika’da New York kentinin koruyucu azizi olma derecesine varan önemi, her yılın 6 Aralık günü (Hollanda’da 5 aralık) yapılan anma törenleri ile daha da pekişmektedir.
Aziz Nikolaas’ın hayatı hakkında, azizlerin birçoğunda olduğu gibi fazla bir şey bilinmez. Sonraları pek çok efsane ile hayatı süslenmiştir. Tahıl ticareti yapan bir ailenin çocuğu olduğu bilinir. Hayatına dair yazılan dinî kitaplarda, göğün bir hediyesi, ana-babasının dualarının ve verdikleri sadakaların bir meyvesi, fakirlerin kurtarıcısı olarak dünyaya geldiğine işaret edilmiş, daha bebek iken mucizeler yarattığına inanılmıştır.
Aziz Nikolaas’ın ölüm günü tüm Hıristiyanlarca 6 Aralık olarak kabul edilir. Ancak bu tarihin kesin bir kaynağa dayandığı söylenemez.
Aziz Nikolaas’ın üçüncü yüzyıl sonlarında Patara’da dünyaya geldiği ve Myra’ya papaz olana dek, gençlik yılarının Patara’da geçtiği bilinmektedir. Ölümünden sonra Avrupa’nın birçok kentinde adına kiliseler inşa edilmiştir ki, bunlar arasında VI. yüzyılda İstanbul’da inşa edilen Bazilika en göze çarpan yapıdır. Rusya ve Yunanistan’ın en saygın Azizi olarak tanınmış, çocukların, mahkûmların, denizcilerin ve gezginlerin koruyucusu olarak saygı görmüştür.
Yaşantısı ve mucizeleri hakkında gerçekliği tartışılacak, sayısız hikâyeler anlatılmıştır. Piskopos olma kararının kehanetlere veya seçim toplantısı kararına göre, ertesi günü kiliseye giren ilk adam olmasına dayanılarak verildiği söylenir.
Bir keresinde de Mısır’dan İstanbul’a giden bir gemiden aldığı hububatla Myra halkını açlıktan kurtarır. Ancak gemi İstanbul’a vardığında yükünde hiçbir eksilme görülmez. Bu belki de Aziz’in, denizcilerin patronu olmasına bağlanan mucizelerden biridir. Çünkü, Akdeniz’de seyreden gemicilerin sefere çıkmadan önce birbirlerine iyi dilek olarak “Dümenini Aziz Nikolaas tutsun” demeleri gelenek olmuştur.
Aziz’in sağlığında din adamı olarak çalıştığı Likya sahilleri, Akdeniz’in en önemli denizcilik merkezi, burada yaşayanlar da Akdeniz’in ünlü denizcileriydi. Bu nedenle, Aziz’in denizle ilgili birçok mucizesine din kitaplarında da rastlanır.
Hikâyeye göre, fakir bir tüccar, kızlarını evlendirmeye gücü yetmeyince, onları satmayı düşünür. Aziz Nikolaas, tüccarın evine pencereden üç kese dolusu altın atar. Ev halkı çok şaşırır ve korkar. Bunun üzerine pencereleri kaparlar. Nikolaas aileye yardımı devam ettirmek ister. Her yer kapalı olunca, uşağı olan Siyah Pit’i dama çıkarır ve hediyelri bacadan aşağı attırır. Böylece de kızları kötü yola düşmekten kurtarır.
İşte bu nedenle bugün Hollandalı çocuklar bacalardan atılacak olan hediyeleri bekleyecekler veya kapı önlerine ayakkabılarını bırakıp içine para konmasını umut edecekler.

Coğrafi bir olgu olarak, 21/22 Aralık gecesi, günler uzamaya, geceler kısalmaya başlar.
Eski Türkler’in inanışlarına göre, Güneş, 21/22 Aralık gecesi, karanlığı yenmekte ve bu güne “NARDUGAN” denmekteydi.
Dugan, Tugan= Doğan
Nardugan= Doğan Güneş, anlamına gelir.

Türkler, Nardugan’da, Hayat Ağacı’nı (Sonsuz Hayat) temsilen bir Akçam’ın altına duaları Tanrı’ ya gitsin diye hediyeler koyuyorlar, ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlardı.
Yaşlılar ziyaret ediliyor ve bir arada yemek yeniyordu.
Bu gelenek halen Tatarlar, Başkırlar, Çuvaşlar ve Karaçay- Malkarlar tarafından yaşatılmaktadır.

“Hayat Ağacı” (Sonsuz Hayat) motifi, Hitit, Urartu ve daha sonraki dönemlerde Selçuklular ve Osmanlılar’ da farklılık gösterse de göze çarpar.
Halı ve kilim desenlerinde de, “Hayat Ağacı” motifi sıklıkla görülür.

Ve son olarak çok önemli bir konuyu da unutmayalım:
21/22 Aralık günlerinde, Muğla’ nın Bodrum ilçesine bağlı Gündoğan beldesinde “NARDUGAN ŞENLİKLERİ” yapıldı.
Gündoğan sahilinde ‘Nardugan’ (doğan güneş) ateşi yakıldı,
‘Hayat Ağacı’ olarak seçilen bir okaliptüs ışıklandırıldı.
NOEL BABA’NIN BİLİNMEYEN YANI
Gerek Noel Baba ve gerekse Sint Nikolaas gerçeğini aşağıda sizlere sunacağım.
Ama önce , 2016 yılında, eski hakemlerden, şimdiki spor yorumcusu Ahmet Çakar’ın bir falsosu için yazdığım yoruma bakalım.
Daha sonra da Noel Baba, Sint Nikolaas ve Yılbaşı konularına değineceğim. En altta da Hollandaca yazıları bulacaksınız.
İlhan Karaçay’ın Ahmet Çakar’a cevabı:
Noel Baba, adamın daniskasıdır, bacadan girmez, kapıdan girer.
Ünlü eski hakemlerimizden Ahmet Çakar, her hafta ahkam kestiği spor programlarından birinde, konularla hiç alakası olmadığı halde bir laf etmişti.
Laf şöyleydi:”Noel baba’yı hiç sevmem. Adam olsa kapıdan girer; niye bacadan giriyor kardeşim? Yemişim Noel Baba’yı.”
Bu lafı duyunca midem bulanmıştı doğrusu.
Kocaman ve tahsilli bir adamın ”Yemişim Noel baba’yı” gibi argo bir cümleyi kullanması hiç hoş olmadı.
Benim sevgili meslektaşım Yüksel Aytuğ da SABAH‘taki (GÜNAYDIN eki de olabilir), Ahmet Çakar’ın bu hakaretini, ‘Yılın Lafı’ olarak köşesine koymuş.
‘Kocaman ve tahsilli’ dediğim Ahmet Çakar, Tıp tahsili yapmış ve pratisyen doktor olarak göreve başlamıştı. Babası Mustafa Çakar da bir hekimdi. Ama sonra hakem de oldu. Ahmet Çakar da babası gibi hekimlikten sonra hakemliğe başladı.
Tanışmışlığımız da vardır Ahmet Çakar ile.
1994’de ABD’de yapılan Dünya Futbol Şampiyonası sırasında, New York’ta aynı yemek sofrasını paylaşmıştık. Aynı masada sevgili dostum Fatih Terim de vardı. Ahmet Çakar eşi ile birlikteydi ve çok kibar bir insandı.
Ama nedense, çıktığı TV programlarında yorumculuk yaparken ukalalığı ile göze çarpmaya başladı. O’nun bu tavrı birilerinin hiç hoşuna gitmemiş olacak ki, bir tetikçi tarafından silahla vurulmuştu.
Ne yazık kİ, televizyon programlarında yorumculuk yapmakta olanların bazıları, patavatsız konuşmaları ile dikkat çekmeye çalışırlar. Bunlardan biri de benim Mersinli hemşehrim Erman Toroğlu’dur. Kendilerine verilen mikrofonları fuzuli laflarla işgal edip durur bu tip adamlar.

Biz konumuza dönelim ve Ahmet Çakar’ın Noel baba için söylemiş olduğu yakışıksız sözleri ele alalım.
Ahmet Çakar, tarihi bilmediği için böylesi bir laf etmiştir. Zira, Ahmet Çakar tarihi bilseydi, Noel Baba dediği adam ile Sint Nicolaas’ın değişik kişiler olduğunu da bilirdi. Tarihi bilseydi, evlere bacadan girdiğini sandığı kişinin Demreli (Myra-Patara) Sint Nicolaas olduğunu bilirdi.
Tarihi biliyor olsaydı, Sint Nicolaas’ın evlere bacadan girmediğini, bir eve bacadan hediye attırdığını bilirdi.

Demreli Sint Nikolaas
Ben, Sint Nicolaas’ın yaşamını öğrenmek için Demre’ye gittim ve araştırdım.
Sint Nicolaas, Anadolu’nun bu şirin kentinde yaşayan sevimli bir insandı. Babası tüccardı. yani zengin bir ailenin çocuğuydu.
O’nun yaşam öyküsünü detaylı bir şekilde öğrenmek isteyenler, bu yazının altındaki uzunca öyküye bakabilirler.
Sint Nicolaas’ın ‘baca’ iddiasına gelince…
Nicolaas yardımsever bir insandı. Yaşadığı yerdeki fakirlere yardım ederdi.
Nicolaas’ın yaşam öyküsünde çeşitli rivayetler vardır.
Bu rivayetlerden birine göre, yaşadığı yerde fakir bir aile vardı. Üç kızı olan bu fakir ailenin kızları parasızlıktan evlenemiyormuş. Kızların kötü yola düşmesinden korkan Nicolaas, bu kızların evlerine pencereden arada bir altın para attırırmış.
Kızlar bu durumdan çok korkmuşlar ve pencereleri kapamışlar. Sint Nicolaas, yamağı olan siyahi Pit’e, ‘Dama çık ve bacadan at’ emrini vermiş.
Bu durum karşısında zengin olan baba, kızlarını teker teker evlendirmiş.
İşte, hikaye bu kadar basit.
Ahmet Çakar’ın, kapıdan girmeyip bacadan girdiğini öne sürerek hakaret ettiği Noel (Sint Nicolaas) hikayesinin aslı budur işte.