16 Mayıs 2026 Cumartesi
Teknoloji hızlandı ama gazeteciliğin ruhu değişmedi.
Bir zamanlar haber için Avrupa yollarında sabahlayan gazeteciler vardı.
Şimdi aynı haberler birkaç saniyede ekrana düşüyor.
Daktilolar sustu, teleksler tarihe karıştı. Ama gerçek gazeteciliğin vicdanı hâlâ ayakta. Yapay zekâ bilgi toplayabiliyor. Ama gurbetçinin gözündeki hüznü hâlâ insan okuyor.
Gazetecilik bir zamanlar sokakta öğreniliyordu. Şimdi ise çoğu zaman ekran başında üretiliyor.
Hürriyet’i var eden gazetecilik ile yapay zekâ gazeteciliği.
Hürriyet’in Avrupa’daki başarısı teknolojiyle değil, habere adanmış muhabir ruhuyla büyüdü.
Bir zamanlar Avrupa yollarında haber peşinde koşan gazeteciler vardı.
Ellerinde bilgisayar değil, daktilo vardı.
İnternet yoktu, cep telefonu yoktu, sosyal medya hiç yoktu.
Ama habercilik aşkı vardı.
Gurbetçinin derdini kendi derdi bilen, gecenin bir yarısı yola çıkmaktan çekinmeyen,
Pansiyon ve yurt odalarında işçilerle aynı sofraya oturan bir gazetecilik anlayışı vardı.
Hürriyet’in Avrupa’daki büyük yükselişi de işte böyle bir ruhun eseriydi.
Aradan yıllar geçti. Teknoloji değişti, gazetecilik araçları değişti, şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz. Artık birkaç saniyede haber yazılabiliyor.
Peki bütün bu değişimin içinde gerçek gazetecilik ne kadar değişti?
İşte bu yazı, daktilolu yıllardan yapay zekâ dönemine uzanan gazetecilik yolculuğunun hem muhasebesi hem de tanıklığıdır.

Şimdi ise, teknoloji yazıyı hızlandırdı. Fakat gazeteciliğin mayası hâlâ tecrübedir.
Yapay zekâ cümle kurabilir. Fakat sezgi, sorumluluk ve vicdan hâlâ insana ait.
Daktilodan bilgisayara, bilgisayardan yapay zekâya.
Araçlar değişti ama gerçek gazetecilik değişmedi.
Bugün artık herkesin cebinde bir “yardımcı kalem” var.
Yapay zekâ dediğimiz sistemler, birkaç saniyede dilekçe yazıyor, haber toparlıyor, hatta köşe yazısı bile hazırlıyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun faydasını inkâr etmek mümkün değil.
Teknoloji ilerledikçe insanlar da bu imkânlardan yararlanıyor.
Ben de yararlanıyorum.
Yaklaşık 60 yıldır gazeteciliğin içindeyim. Daktilolu dönemleri de gördüm, teleksli günleri de… Şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz. Arşiv tararken, eski tarihleri bulurken, bazı bilgileri kontrol ederken bu sistemlerin büyük kolaylık sağladığını kabul etmek gerekir. Hele ki zamanla yarışan gazetecilik mesleğinde, hız artık çok önemli bir unsur haline geldi.
Ancak mesele sadece “yazıyı yazmak” değildir.
Gazetecilik, kelimeleri yan yana dizmekten ibaret bir meslek değildir.
Haberin kokusunu almak vardır. Satır aralarını görmek vardır. İnsan tanımak vardır. Vicdan vardır. Tecrübe vardır. En önemlisi de sorumluluk vardır.
Bugün öyle bir dönem yaşıyoruz ki, düne kadar iki cümleyi toparlamakta zorlanan bazı kişiler, yapay zekânın hazırladığı metinlerle bir anda “usta kalem” görüntüsü verebiliyor.
Elbette herkes teknolojiden yararlanabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Zaten teknoloji, hayatı kolaylaştırmak için vardır.
Fakat burada gözden kaçan önemli bir nokta var:
Yapay zekâ da hata yapar.
Hem de bazen öyle hatalar yapar ki, mesleği bilen biri bunu birkaç saniyede fark ederken, tecrübesiz biri o yanlışları olduğu gibi yayımlayabiliyor.
İşte o zaman ortaya “yazılmış ama pişmemiş” metinler çıkıyor.
Ben yapay zekâ ile kavga etmiyorum. Tam tersine, onunla konuşuyorum, tartışıyorum, yanlışını yakalıyorum. Çünkü gazetecilik refleksi bunu gerektirir.
Bir bilgi geldiğinde, “Acaba doğru mu?” diye sormayı öğretmiştir bize bu meslek.
Fakat bütün bunları düşünürken, ister istemez yıllar önceki gazetecilik günleri gözümün önünden geçiyor.
Bir zamanlar Avrupa’da gazetecilik bambaşka bir emekti.
Bugünkü gibi birkaç tuşla bilgiye ulaşılamıyordu. Haber için kilometrelerce yol gidiliyordu. Bir olay duyulduğu anda araba çalıştırılır, trenlere atlanılır, bazen sabaha kadar direksiyon sallanırdı. Çünkü gazetecilik masa başında değil, hayatın içinde yapılırdı.
İşte Hürriyet’in Avrupa’daki büyük başarısının sırrı da burada yatıyordu.
Bugün genç kuşakların çoğu belki tam olarak bilmiyor. Avrupa Hürriyet, yalnızca bir gazete değildi. Avrupa’daki Türk toplumunun gözü, kulağı, sesi ve zaman zaman da avukatıydı.
İnsanlarımızın derdi manşet olurdu.
Dil sorunları…
İşçi yurtlarındaki sıkıntılar…
Yabancı düşmanlığı…
Konsolosluk kuyrukları…
Emeklilik meseleleri…
Çifte vatandaşlık tartışmaları…
Irkçı saldırılar…
Bir gurbetçinin başına gelen en küçük olay bile bizim için önemliydi.
Çünkü o yıllarda gazetecilik sadece haber yetiştirmek değil, toplumla kader ortaklığı yapmaktı.

Hollanda’da Rotterdam ve Schiedam olayları yaşandığında, Türkler’in yaşadığı korkuyu ve gerilimi sayfalarımıza taşıdık. Irkçılık yükseldiğinde bunu manşet yaptık. Avrupa’daki Türk gençlerinin kimlik arayışını yazdık. Fabrikalarda çalışan işçilerin hayatlarını yazdık. Pansiyon ve yurt odalarında yaşanan yalnızlığı yazdık.
Çünkü biz, Avrupa’daki Türk toplumunun sadece uzaktan seyircisi değildik.
İçindeydik.
Onlarla aynı sofraya oturuyorduk.
Kapıkule’de aynı çileyi çekiyorduk.
İstasyonlarda aynı telaşı yaşıyorduk.
Pansiyon ve yurtlarda aynı kuru fasulyeye kaşık sallıyorduk.
Bugün hâlâ hafızamdan çıkmayan yüzlerce gece vardır.
Bir telefon gelir, “Şurada olay oldu” denirdi.
Saat kaç olursa olsun çıkılırdı.
Çünkü muhabirlik bir mesai işi değildi.
Bir yaşam biçimiydi.
Avrupa Hürriyet’in başarısının ardında işte bu ruh vardı.
Frankfurt’taki merkezden Hollanda’ya, Belçika’dan İsveç’e, İngiltere’den Avusturya’ya kadar uzanan dev bir haber ağı kurulmuştu. O dönemin imkânları düşünüldüğünde bu gerçekten olağanüstü bir organizasyondu.
Üstelik bugünkü gibi internet yoktu.
Cep telefonu yoktu.
Dijital arşiv yoktu.
Sosyal medya yoktu.
Ama inanılmaz bir habercilik tutkusu vardı.
Ve o tutku sayesinde Avrupa Hürriyet bir efsaneye dönüştü.
Türkiye’de seçim gecelerinde Frankfurt’ta yüz binlerce gazete basıldığı günleri gördük. Avrupa’nın en ücra köşelerinde bile insanlar sabah erkenden Hürriyet beklerdi.
Çünkü o gazete onların sesiydi.
O dönem Hürriyet’in Avrupa kadrosunda görev yapan arkadaşlarımızın çoğu, bugün bile saygıyla anılması gereken isimlerdir.
Avrupa Hürriyet’i gazeteciliğin başarı doruklarına ulaştıran kadrolara bin selam olsun. O arkadaşlarımızı, Frankfurt Zeppelinheim’daki matbaanın önünde çekilen üstteki fotoğrafta görüyorsunuz.
Ayaktakiler: Yılmaz Övünç, Korkut Pulur, Yalçın Bingöl, İsmail Atlı, Ertuğrul Akçaylı, Nezih Akkutay, Ertuğ Karakullukçu (Yurt dışı Baskılar Müdürü) Şener Apaydın, Mine Çokbilir, Suat Türker (Köln), Çetin Emeç (Genel Yayın Müdürü), Mehmet Demirel (İtalya), Yıldız Kafkas (İsveç), Erdinç Ispartalı (İsviçre), Rodolfo Bella (İtalya), Şerif Sayın (Belçika) Metin Doğanalp (Stuttgart), Sait İşler, İlhan Karaçay (Benelux), Tuğrul Cebeci, Ahmet Külahçı, Orhan İnci.
Oturanlar: Nusret Özgül (Belçika) Kamil Yaman (Avusturya-Berlin-Frankfurt), Ziya Akçapar (Yunanistan), Faruk Zapcı (İngiltere), Tevfik Dalgıç (İrlanda), Serdar Koçak (Münih), Ziya Melikoğlu (Düsseldorf), Ayhan Aydın (Berlin), Adnan Celepoğlu (sonradan Atik soyadını aldı), Abdullah Anapa (Stuttgart)
Garbis Keşişoğlu’ndan Ertuğ Karakullukçu’ya, Nezih Akkutay’da Kemal Şener’e kadar uzanan çok değerli gazetecilerle aynı dönemde çalıştık.
Ve şunu açıkça söylemek gerekir:
O başarı kendiliğinden gelmedi.
Çok büyük emek vardı.
Çok büyük fedakârlık vardı.
Çok büyük gazetecilik aşkı vardı.
Hollanda’da elit takımın okuduğu en ciddi NRC Gazetesi, Ertuğ Karakullukçu, Garbis Keşişoğlu ve İlhan Karaçay fotoğraflarıyla, “Hürriyet: Hollanda’daki Türklerin sesi başlığı ile tam sayfa bir yayın yapmıştı. (soldaki resim) Hürriyet’in Hollanda haritasına yayılmış kadrosu (sağdaki resim)
Spordan, sosyal ve kültürel haberlere, magazinden dış politikaya kadar haberleri yağdırdığımız, İstanbul’daki ekibin başında bulunan Ertuğ Karakullukçu, bu haberleri en iyi şekilde değerlendiriyordu.
Gece saat 01.00’lere kadar gazeteden ayrılmayan Karakullukçu, gazeteden ayrıldıktan sonra, uğradığı dost grubu içinde bir duble rakıyı ihmal etmemesine rağmen, ne hikmetse her sabah saat 09.00’da gazetesindeki görevinin başında oluyordu.
Bakınız, ‘Gazeteciliğin piri’ diyebileceğim Karakullukçu o dönemi nasıl anlatıyor:
“Efsane dönemin Hürriyet gazeteciliği: Avrupa Hürriyet, tam bir mucizedir. Haberciliği ve gelişimi açısından gazetecilik okulları tarafından incelenmeli, tez konusu yapılmalıdır.
Hürriyet, Almanya’da yayına başlarken, piyasaya Tercüman gazetesi hakimdi.
Fakat iyi bir örgütlenme ve gözünü budaktan sakınmayan sıkı habercilikle Hürriyet, kısa zamanda Avrupa’nın mutlak hakimi oldu.
Türkiye’deki bir seçim gecesinde Frankfurt’ta 202 bin gazete basmıştık. Ortalama tiraj, 170 – 180 bin bandında gidiyordu.
Dünyada 1 numara: Ben görevden ayrıldıktan sonra Frankfurt Hürriyet‘teki arkadaşlar benden gazeteyle ilgili bir yazı istemişti.
O zaman, Avrupa Hürriyet’in tirajını Hindistan, Çin, Amerika dahil olmak üzere, dünyanın en çok satan gazetelerinin tirajlarıyla kıyaslamıştım. Bunu yaparken, ülke nüfuslarını, gazetelerin tirajlarına bölmüştüm.
Sonuç, umduğum gibiydi. Avrupa Hürriyet, ülke nüfusuna göre (gazetemiz için Avrupa’daki Türk sayısı) dünyanın en çok okunan 1 numaralı gazetesi çıkmıştı.
Hiç abartı yok, dileyen hesaplayabilir.
Emsalsiz emek: Bu büyük başarının ardında çok büyük bir emek vardı.
Başta, kurucu babalar Nezin Demirkent ve Garbis Keşişoğlu‘nun muazzam emeği…
Benim, görevde olduğum sürece tek gün bile izin yapmadan geceyi gündüze karıştıran tutkulu emeklerim…
Frankfurt merkezimizde, başta Nezih Akkutay olmak üzere arkadaşlarımızın tüm Avrupa’yı kucaklayan fedakâr emekleri…
Ve en başta da, Avrupa’nın her köşesinde habercilik destanları yazan muhabir arkadaşlarımızın kan ter içindeki şahane emekleri…
O emekler, bugün artık tekrarlanamaz.
Önce muhabir: Bir kere, Avrupa’yı fetheden o kadro, bugün Türkiye’de bile hiçbir gazetede yok.
Zaten o gazetecilik anlayışı da artık maalesef mevcut değil.
O dönemde muhabir, gazeteciliğin baş tacıydı…
Yakın geçmişten bu yana ise, ne acıdır ki, her tensikatta öncelikle muhabirler akla geldi. Düşünülmedi ki, asker olmadan savaşılmaz; muhabir olmadan da gazetecilik yapılamaz.
Okurla bütünleşme: Hürriyet’in Hürriyet olduğu dönemde, Avrupa’nın en ücra köşelerinde bile muhabir kazanma gayreti içinde olundu.
Haber için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmadı. Haber isterse Antarktika’da olsun, anında atlar giderdik.
Ve her koşulda vatandaşın yanında olundu…
Heim’larda, fabrikalarda, Bahnhof’larda, hastanelerde, tercüme bürolarında, emeklilik işlemlerinde, Kapıkule ve Yeşilköy hava limanı gibi sınır kapılarında…
“Gurbetçi”nin derdi derdimiz, sevinci sevincimiz oldu…
Aşımızı bölüştük, Heim odalarında kuru fasulyeye birlikte az mı kaşık salladık ?
Gülle gibi manşetler: Avrupa Hürriyet‘in tirajındaki ilk hareketlilik, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndaki gazetecilik başarısıyla ortaya çıkmıştı.
Ama sonraki süreçte yaşanan yurttaşla bütünleşme, kesintisiz tiraj tırmanışını beraberinde getirdi.
Dil, eğitim, emeklilik, konsolosluk, ikinci sınıf insan muamelesi, çifte vatandaşlık, yabancı düşmanlığı gibi ana sorunlar, Hürriyet‘in manşetlerinde top gibi patlardı.
Gazete, derdini o manşetlerden haykıran okur ile et ve tırnak gibi kaynaştı, yurt dışındaki insanımızın kimliğinin ayrılmaz parçası oldu.
Tiraj, etkinlik, saygınlık: Avrupa’daki Türk’lerle, Ankara ve Avrupa başkentleri arasında köprü kurduk.
Sadece gerçeğin peşinde koşan objektif ve sansürsüz gazeteciliğimiz, gazeteye tiraj yanında benzersiz bir etkinlik ve saygınlık kazandırdı…
O dönemlerde Avrupa kamuoyunun gündeminde Hürriyet hep var oldu.
İşte o ruh ve İlhan Karaçay:
Evet ne olduysa, en başta Avrupa’ya kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş temsilcilerimiz, saat mefhumunu sözlüklerinden silmiş Hürriyet muhabirleri sayesinde oldu.
Hepsi aynı gazetecilik ruhunu taşıyan arkadaşlarımıza bir örnek olarak, İlhan Karaçay’ı gösterebilirim. İsterseniz gecenin 04’ünde arayın, anında telefonun öteki ucunda, anında göreve hazır, “Full Time” gazeteci…
‘Hollanda’ denince, akla gelen ilk isimlerden biridir İlhan Karaçay…
Benelüx ilavesi ile bölgedeki Türk toplumunun gözü, kulağı, sesiydi İlhan Karaçay…Muhabir, yazar, ilan temsilcisi, matbaacı, gazete pazarlama uzmanı…
Aynı anda hepsi.
Hollanda’daki her kapıyı açacak bir çilingir yoktur ama bir habercilik sihirbazı İlhan Karaçay iyi ki vardır.
Ve tıpkı diğer temsilcilerimiz gibi, İlhan Karaçay’ın da baş gıdası haberdir.
O da haberle yatar, haberle uyanır.

Hürriyet’in Hollanda ekibi: Öndeki sıra soldan sağa: Telat Sağıroğlu (Haarlem), Turan Gül (Rahmetli oldu-Zaandam), Ünal Öztürk Yasemin Öztürk (Büro menajeri), İlhan Karaçay ( O zamanki kaptan), ( ??? ), Adil Aracı (Den Haag), Mustafa Koyuncu (Arnhem), Ergür Dinçkal (Deventer), Muhlis Ayboğan (Venlo),
Orta sıra soldan sağa: Ahmet Denk (Rotterdam-Rahmetli oldu), Kemal Özen, Hüseyin Torunlar (Zwolle-rahmetli oldu), (Leiden?), Nizam Sunguroğlu, Ramazan Ardıç, (Heerlen?) Arka sıra soldan sağa: Yahya Yiğittop, Necati Çavuşğlu (Utrecht), Şenol Ocaklı (Hoorn), ( ?), Ali Esmer,
Ben de Hürriyet Benelüks’te yöneticilik yaptığım dönemde yaklaşık 30 kişilik bir muhabir kadrosuyla çalıştım.
Gelen haber notlarının çoğunu yeniden toparlar, redakte eder, haberi adeta yeniden kurardım.
Çünkü haber sadece bilgi değildir.
Haber aynı zamanda anlatım disiplinidir.
Bazı iyi kalemlerin bile redaktörlüğünü yaptığım günler oldu.
Demek istediğim şu:
İyi yazı sadece kelime meselesi değildir.
Birikim işidir.
Bugün yapay zekâ sayesinde insanlar daha düzgün CV hazırlıyor, daha iyi dilekçe yazıyor, iş başvurularında kendilerini daha iyi ifade ediyorlar. Bunlar çok güzel gelişmelerdir. Kimsenin buna burun kıvırmaması gerekir.
Ama gazetecilikte ve yazarlıkta asıl mesele hâlâ aynıdır:
Kalemin arkasındaki insan.
Çünkü yapay zekâ size cümle verir ama sezgi vermez.
Bilgi verir ama hayat tecrübesi vermez.
Metin üretir ama vicdan üretemez.
Bugün bilgisayar ekranında birkaç saniyede hazırlanan haberler görüyoruz.
Fakat ben bazen eski günleri düşünüyorum.
Bir gurbetçi işçinin evine gidip saatlerce çay içmeden yazı yazılmazdı. Bir annenin gözyaşını görmeden o haber tamamlanmış sayılmazdı.
Bir fabrikanın önünde sabaha kadar beklemeden o manşetin hakkı verilmiş olmazdı.
Çünkü gazetecilik yalnızca “bilgi aktarmak” değildi.
İnsan hikâyesini taşımaktı.Bugün yapay zekâ çok hızlı düşünüyor olabilir.
Ama bir gurbetçinin iç çekişini hissedemez.
Bir annenin sesindeki kırgınlığı anlayamaz.
Bir işçinin cebindeki son parayı hesaplayamaz.
Ve en önemlisi: İnsanın içine dokunan haber refleksini taşıyamaz.
Eskiden daktilosu olmayan gazeteci eksik sayılırdı. Bugün de yapay zekâdan yararlanmayan geri kalabilir. Ama dün nasıl daktilo kimseyi gazeteci yapmadıysa, bugün de yapay zekâ kimseyi gerçek yazar yapmaz.
Bu yüzden gelecekte de gerçek gazeteciyi belirleyecek olan şey, kullanılan teknoloji değil; o teknolojiyi kullanan insanın birikimi olacaktır.
Yapay zekâ bir araçtır.
Kalem ise hâlâ insanın elindedir.
Ve ben bugün dönüp geriye baktığımda, Avrupa’nın yollarında haber peşinde koşan o eski Hürriyet kadrolarını saygıyla hatırlıyorum.
Frankfurt matbaasının önünde çekilen fotoğraflara baktığım zaman sadece gazeteciler görmüyorum.
Bir dönemin ruhunu görüyorum.
Ne mutlu ki o kadroların içinden, gazeteciliği ruhuna işlemiş çok değerli meslek insanları çıktı.
Bugün teknoloji değişmiş olabilir.
Ama gerçek gazeteciliğin özü hâlâ aynıdır:
İnsanı anlamak.
Doğrunun peşinden gitmek.
Ve gerektiğinde gecenin dördünde bile telefona sarılıp, “Ben gidiyorum” diyebilmektir.
Ajax sahasından yapay zekâ çağına uzanan gazetecilik hikâyesi…
Gazetecilik bazen bir masanın başında başlar ama gerçek anlamını hayatın içine girince kazanır.
Bir olayın kenarında durarak haber yapılabilir. Ama olayın içine girildiği zaman gazetecilik başka bir kimliğe bürünür. Çünkü o zaman yalnızca bilgi toplanmaz; atmosfer hissedilir, insanlar tanınır, duygular anlaşılır ve haberin ruhu yakalanır.
Benim gazetecilik anlayışım da yıllar boyunca hep böyle oldu.
Yaklaşık 60 yıllık gazetecilik yaşamım boyunca, haberi uzaktan izleyen değil, mümkün olduğunca içinde yaşamaya çalışan gazetecilerden biri oldum.
Belki de bu yüzden, bugün dönüp geriye baktığım zaman hafızamda yalnızca yazdığım haberler değil; yaşadığım olaylar, birlikte güldüğüm insanlar, tartışmalar, yolculuklar ve unutamadığım anılar kalıyor.
Son günlerde Hollanda Kraliyet ailesi mensuplarının spora olan ilgileri ve spor organizasyonlarındaki görüntüleri medyada geniş yer alıyor. Bir gazeteci için böylesi görüntülerin anlamı farklıdır. Çünkü sporun içinde bulunmak, yalnızca maç seyretmek değildir. Spor dünyasının havasını solumak, insanların davranışlarını gözlemlemek ve olayların perde arkasını görmek de gazeteciliğin önemli parçalarındandır.
Naçizane şahsım, gazetecilik yaşamım boyunca özellikle futbola büyük ilgi duydum.
Hollanda futbolunun dünyaya armağan ettiği en önemli kulüplerden biri olan Ajax ile yıllarca yakın temas içinde oldum. Ünlü Ajax Kulübü’nün efsane başkanlarından Jaap van Praag, futbola ve özellikle Ajax’a duyduğum ilgiyi fark edince beni kulübün “Onursal Üyesi” yapmıştı.
Elbette bir gazeteci için bu büyük bir avantajdı.
Ajax’ın pek çok organizasyonunda yer aldım.
Kimi zaman futbolcularla sohbet ettim.
Kimi zaman yöneticilerle bir araya geldim.
Kimi zaman da olayların tam ortasında bulundum.
Bu yer alışlardan biri de Ajax’ın antremanına katılmak oldu.
Düşünün…
Dünya futbol tarihinin en önemli teknik direktörlerinden biri kabul edilen ve “General” lakabıyla anılan Rinus Michels’in yönettiği bir takımın antremanında yer alıyorsunuz.
Bir gazeteci için bundan daha özel ne olabilirdi?
Ama o gün benim için önemli olan yalnızca sahaya çıkmak değildi.
Asıl önemli olan, gazeteciliğin olayların içine girerek yapılması gerektiğini bir kez daha anlamaktı.
Çünkü gerçek gazetecilik bazen tribünde değil, sahanın kenarında öğrenilir.
İnsanların yüz ifadelerine bakarak…
Soyunma odası koridorlarında dolaşarak…
Bir teknik direktörün bakışını hissederek…
Bir futbolcunun ruh hâlini anlayarak…
Bir kulübün atmosferini yaşayarak…
İşte o günlerde gazetecilik bana bunu öğretti.
Üstelik bir antremanda gol attığım sırada sırtımda Johan Cruyff’ın unutulmaz 14 numaralı forması vardı.
Futbolu seven herkes bilir.
O 14 numara yalnızca bir forma değildir.
Bir futbol devrimidir.
Bir futbol kültürüdür.
Bir futbol ruhudur.
Alttaki fotoğrafta yer alan 10 numara ise Hollanda futbolunun ve Ajax’ın bir başka unutulmaz yıldızı Piet Keizer’di. Ben de golümü attıktan sonra santraya yürüyordum.

Bugün bunlar belki sadece güzel birer anı gibi görülebilir.
Ama benim için bu anılar aynı zamanda gazeteciliğin nasıl yapılması gerektiğini gösteren derslerdi.
Çünkü gazeteci, hayatın içinde olmalıdır.
Haberin içinde yaşamalıdır.
İnsanlarla aynı havayı solumalıdır.
Sokağı tanımalıdır.
Tribünü anlamalıdır.Ve gerektiğinde olayların tam ortasına girebilmelidir.
Gazetecilik yalnızca haber yazmak değildir.
Gazetecilik aynı zamanda karakter işidir.
Ve bu mesleğin en önemli taraflarından biri de meslek dayanışmasıdır.
Yıllar boyunca bunun çok önemli örneklerini yaşadım.
İşte bunlardan biri de Luis van Gaal ile yaşadığım olaydır.
Luis van Gaal, futbol dünyasında başarıları kadar sert mizacı ve zaman zaman küstahlığa varan tavırlarıyla da gündeme gelen bir isim oldu.
Benim de kendisiyle unutamadığım bir tartışmam yaşandı.
Aslında mesele tamamen Türk meslektaşlarımı savunmak için ortaya çıkmıştı.
SHOW TV’nin o zamanki spor müdürü sevgili dostum İlker Yasin, bir Beşiktaş maçı öncesinde benden Luis van Gaal ile röportaj yapmamı istemişti.
Ben de o dönem “Onur Üyesi” olduğum Ajax’ın basın yetkilisini arayarak gerekli randevuyu aldım.
Ajax’ın eski stadına gittiğim zaman Türk medya mensuplarının pek çoğu oradaydı.
Futbolcuların bulunduğu cafede Van Gaal’ın gelmesini beklerken diğer meslektaşlarım da yanıma geldiler.
Derken Luis van Gaal içeri girdi.
Herkesin bulunduğu ortamda beni işaret ederek:
“Seninle randevum var.” dedi.
Sonra diğer Türk gazetecileri göstererek:
“Sen, sen, sen, sen ve sen dışarı!” diye son derece çirkin bir tavır sergiledi.
İşte o an çok kızdım.
“Hop hop…” dedim.
“Sen benim meslektaşlarıma nasıl böyle davranırsın? Bu davranışından sonra benim seninle görüşmeye ihtiyacım kalmadı.”Ve arkadaşlarımı da alarak oradan çıktım.
Olayın ardından anında Hollanda’nın ünlü ANP Ajansı’nı aradım.
Türk gazetecilerin Van Gaal ve Ajax’ı boykot edeceğini söyledim.
Bu haber kısa sürede yayıldı ve Hollanda spor dünyasında büyük yankı uyandırdı.
Akşam eve geldiğim zaman Ajax’ın o dönemki Başkanı Jaap van Praag’ın oğlu Michael van Praag telefonla aradı.
Neler olduğunu sordu.
Ben de durumu anlattım.
“Aaah o hep böyledir… Yarın gel, sizi barıştırırım.” dedi.
Ben ise sadece:
“Bakarız…” demekle yetindim.
Durumu sevgili İlker Yasin’e anlattığım zaman çok üzüldü.
“Abi madem Başkan araya girdi, ne olur git ve bizim röportajı da yap.” dedi.
Kendisini kıramadım.
Ertesi gün için yeniden randevu ayarladım.
Ajax stadına gittiğim zaman Van Gaal’ın saha ortasında beni beklediğini söylediler.
O’na doğru yürürken iğneleyici bir şekilde: “Ooooo… Boykot sona erdi galiba…”
demeden geçemedi.
Sonunda röportajı yaptım.
Ajax ile ilgili bir de klip hazırladım.
Ama benim hafızamda kalan şey röportaj değil, o gün Türk gazetecilerin onurunu savunmuş olmaktı.
Çünkü gazetecilikte rekabet olabilir.
Ama meslek onuru daha önemlidir.
Bugün hâlâ geriye dönüp baktığım zaman, o gün verdiğim tepkinin doğru olduğuna inanıyorum.
Nitekim Luis van Gaal’ın ilerleyen yıllarda da pek çok tartışmalı davranışı gündeme geldi.

Şimdi dünya çok değişti.
Teknoloji inanılmaz bir hızla ilerledi.
Daktilolar tarihe karıştı.
Teleksler müzelik oldu.
Gazeteciler artık çantalarında daktilo taşımıyor.
Şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz.
Bugün birkaç saniye içinde haber toparlayan sistemler var.
Bir zamanlar saatler süren işler artık dakikalar içinde yapılabiliyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun faydalarını inkâr etmek mümkün değildir.
Ben de yapay zekâdan yararlanıyorum.
Arşiv tararken…
Eski tarihleri bulurken…
Bilgileri karşılaştırırken…
Bazen unutulmuş ayrıntıları araştırırken büyük kolaylık sağlıyor.
Fakat bütün bunlara rağmen değişmeyen bir gerçek var:
Gazeteciliğin ruhu hâlâ insanın içindedir.
Yapay zekâ size cümle verebilir.
Metin hazırlayabilir.
Başlık atabilir.
Ama yaşanmışlık veremez.
Bir teknik direktörün bakışındaki kibri hissedemez.
Bir futbolcunun ses tonundaki kırgınlığı anlayamaz.
Bir gurbetçinin gözlerindeki yalnızlığı okuyamaz.
Bir gazetecinin öfkesini yaşayamaz.
Ve en önemlisi:
Meslek refleksi geliştiremez.
Bugün yukarıda anlattığım Ajax anılarını ben yapay zekâya da yazdırabilirdim.
Belki daha süslü kelimeler kullanırdı.
Belki daha etkileyici cümleler kurardı.
Belki metni daha parlak gösterirdi.
Ama o gün Ajax stadındaki atmosferi…
Van Gaal’ın küçümseyici tavrını…
Türk gazetecilerin yaşadığı kırgınlığı…
Ve benim içimde oluşan öfkeyi gerçekten hissedebilir miydi?
İşte asıl mesele budur.
Çünkü gazetecilik yalnızca yazı yazmak değildir.
Gazetecilik, hayatın içine girmektir.
Olayı yaşamaktır.
İnsanları anlamaktır.
Ve gerektiğinde tavır koyabilmektir.
Eskiden daktilosu olmayan gazeteci eksik sayılırdı.
Bugün de yapay zekâdan yararlanmayan geri kalabilir.
Ama dün nasıl daktilo kimseyi gazeteci yapmadıysa, bugün de yapay zekâ kimseyi gerçek gazeteci yapmaz.
Gerçek gazeteciyi belirleyen şey, kullandığı teknoloji değil; yaşadığı hayat, birikimi, vicdanı ve meslek refleksidir.
İşte bu yüzden ben bugün hâlâ gazeteciliğin özünün değişmediğine inanıyorum.
Araçlar değişebilir.
Teknoloji gelişebilir.
Ama haberi gerçekten hisseden kalem hâlâ insanın elindedir.


Ukrayna’ya saldıran Rusya, dünyadaki tüm etkinliklerden çıkarıldı ve aforoz edildi.
Gazze’yi yerle bir edip, onbinlerce çocuğu ve yaşlıyı öldüren İsrail, Eurovisiyon Şarkı Yarışmasını organize edecek.
Venezüela’dan sonra İran’a da keyfi saldıran ABD, Dünya Futbol Şampiyonasını organize edecek.
Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi, savaş suçlusu ilan ettiği Netenyahu’nun tutuklanması yönünde karar verdi ama dünya sağır sultanı oynuyor.
Değerli Okurlarım,
Bugün sizlere, alışılmışın dışında bir yorum sunacağım. Dikkatinizi daha çok çekmek için, kocaman harfler ile ve fotoğrafsız bir yorum:
Dünya çok tuhaf bir dönemden geçiyor. Tuhaf diyorum ama aslında kelimeyi yumuşatarak söylüyorum. Çünkü gerçekte olan şey tuhaflık değil, açık bir çifte standart ve düpedüz bir kahpeliktir.
Evet, bu kahpelik kelimesi ağırdır. Ama bazen gerçekleri anlatmak için ağır kelimeler gerekir. Bugün dünyanın gidişatını anlatmak için “kahpelik” kelimesinden daha uygun bir tanım bulmak zor.
Çünkü, bugün dünyada adalet herkese eşit uygulanmıyor. Kurallar herkese aynı şekilde işlemiyor. Hukuk bazıları için demir gibi serttir. Bazıları için ise pamuk kadar yumuşaktır.
Adalet terazisi eğrilirse dünya dengede kalmaz. Bugün dünyanın terazisi kırılmıştır.
Bir ülke suç işlediğinde yaptırım uygulanıyor. Başka bir ülke aynı suçu işlediğinde diplomasi konuşuluyor. İşte dünyanın en büyük ahlâk iflası budur.
Bunun en açık örneklerinden birini Rusya Ukrayna savaşında gördük. Rusya Ukrayna’ya saldırdıktan sonra dünya ayağa kalktı. Spor dünyası Rusya’ya kapılarını kapattı. Rus sporcular birçok uluslararası organizasyondan dışlandı. Avrupa ve dünya şampiyonalarında yer alamadılar. Olimpiyatlarda bayrakları yasaklandı. Eurovision Şarkı Yarışması’ndan bile çıkarıldılar.
Bu kararlar saldırganlığa karşı uluslararası dayanışma adına alınmış kararlardı ve bu yönüyle anlaşılırdı.
Ama aynı dünya, İsrail söz konusu olunca bambaşka bir yüz gösteriyor.
Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi, İsrail Başbakanı Netanyahu hakkında savaş suçları nedeniyle yakalama kararı çıkarıyor. Hukuken bu kararın anlamı çok nettir. Bu kişi yakalanmalıdır.
Ama bakıyorsunuz ki dünya sessiz. Bazı ülkeler “Bizim hava sahamıza girerse yakalarız” gibi yarım ağız açıklamalar yapıyor. Çoğu ise hiç konuşmuyor bile.
Daha ilginç olanı ise şu. İsrail Eurovision Şarkı Yarışması’na katılıyor ve organizasyonlarda yer almaya devam ediyor. Bazı ülkeler protesto ediyor ama Eurovision’u yöneten kurumların kulağı sağır.
Rusya söz konusu olduğunda saniyesinde karar alınabiliyor. İsrail söz konusu olduğunda ise kimse kılını kıpırdatmıyor.
Sporun siyasete alet edilmemesi gerektiğini söyleyenler, nedense siyasetin sporun arkasına saklanmasına hiç itiraz etmiyor.
Aynı çifte standart Amerika konusunda da karşımıza çıkıyor.
ABD uluslararası hukuka aykırı olduğu tartışılan askeri operasyonlar yapıyor. İran’a saldırıyor. Ama buna karşı spor dünyasında veya uluslararası organizasyonlarda hiçbir yaptırım konuşulmuyor.
Oysa bu yıl Dünya Futbol Şampiyonası’nın ev sahiplerinden biri ABD.
FİFA, Rusya’yı hızla dışlayabiliyor ama ABD için tek kelime etmiyor.
Kuralların güçlüye işlemeyip sadece zayıfa uygulanması, hukukun değil gücün egemen olduğunu gösterir.
İşte ben buna kahpelik diyorum.
Çünkü adalet seçici olamaz. Hukuk güçlüye başka zayıfa başka uygulanamaz. Eğer dünyada bir kural varsa o kural herkese uygulanmalıdır. Eğer saldırganlık cezalandırılacaksa herkes için cezalandırılmalıdır. Eğer savaş suçları gerçekten suçsa bunu işleyen kim olursa olsun aynı muameleye tabi tutulmalıdır.
Ama dünya bugün böyle işlemiyor.
Dünya bugün güçlünün hukukunun egemen olduğu bir yer haline geldi.
Bu durum bana geçen hafta yazdığım bir hikâyeyi yeniden anlatma ihtiyacı doğurdu.
Mersin’deki çocukluk yıllarımda mahallemizde Arap asıllı bir genç ile Roman bir genç kavga ediyordu. Toz kalkmış, bağrışmalar yükselmişti. Araya giren Arap asıllı bir başka genç yüksek sesle “Yapma yapma” diyordu.
Ama aynı anda Arapça bir şey mırıldanıyordu: “Dırbo, dırbo…”
Mahalledeki Roman genç, iç içe yaşadıkları komşularının dilini az da olsa biliyordu.
“Dırbo”nun “Vur” demek olduğunu hatırlıyordu.
Roman kökenli genç dayanamadı ve Roman şivesi ile bağırdı:
“Aaaa… Hem yapma yapma dersin, hem de dırbo dırbo dersin!”
O gün mahallede herkes gülmüştü. Çünkü dalavere ortadaydı. İki yüzlülük saklanamıyordu.
Dünya siyasetine bakıyorum.
Aynı sahne.
ABD ve İsrail İran’ı vuruyor.
Bombalar düşüyor.
Siviller ölüyor.
Şehirler sarsılıyor.
Anneler çocuklarını enkazdan çıkarıyor.
Duman göğe yükseliyor.
Bir kısım devlet başkanları ekrana çıkıyor.
“Gerilim artmasın.”
“Taraflar itidalli olsun.”
“Uluslararası hukuk gözetilmeli.”
Sözler süslü. Ton ciddi. Yüz ifadeleri kaygılı.
Ama aynı devletlerin hava sahaları açık.
Askeri anlaşmaları yürürlükte.
Silah ticareti sürüyor.
Stratejik iş birlikleri tıkır tıkır işliyor.
Yani devlet başkanları ve başbakanlar kürsüde “Yapma yapma” diyorlar.
Koridorlarda ise “Dırbo dırbo.”
Bu kadar net. Bu kadar çıplak.
İşte dünya siyasetinin özeti tam olarak budur.
Ben gazeteciliğimin ilk yıllarında savaşların ne kadar anlamsız olduğunu çok erken fark edenlerden biriyim.
Bir zamanlar Irak’ın İran’a saldırmasıyla başlayan savaş sırasında çalıştığım gazete beni cepheye göndermek istemişti. Savaşı izlemem ve savaşın içinden haber yazmam istenmişti.
Ama ben gitmedim.
Çünkü savaşı hiç sevmedim.
Gazeteme şunu söyledim: “Beni savaşlara göndermeyin. Beni insanların bir araya geldiği barış dolu etkinliklere göndermeye devam edin.”
Gazete daha sonra o savaşı izlemek için Londra’dan Faruk Zapçı’yı göndermişti.
Ben ise o gün verdiğim karardan hiçbir zaman pişman olmadım.
Çünkü savaşın kazananı olmaz. Savaş sadece mezarlıkları büyütür.
Ama bugün dünyaya baktığımızda savaşların bile adaletinin kalmadığını görüyoruz.
Bazı savaşlar suç sayılıyor. Bazıları ise görmezden geliniyor.
Bazı liderler uluslararası mahkemelerde yargılanıyor. Bazıları ise kırmızı halılarla karşılanıyor.
Bazı ülkeler spor müsabakalarından bile dışlanıyor. Bazıları ise her şeye rağmen sahnenin ortasında kalmaya devam ediyor.
İşte bu yüzden bugün mesele sadece savaş değildir.
Mesele, dünyanın göz göre göre sürüklendiği büyük bir kahpeliktir.
Ve bu kahpelik sona ermeden dünyaya gerçek barış gelmeyecektir.
Bu kahpelik sadece bir ülkenin veya bir liderin sorunu değildir. Bu sessiz kalan herkesin ortak sorunudur.
Çünkü adaletsizlik karşısında sessiz kalanlar da bu düzenin parçası haline gelir.
Ve dünya bu kahpelikten kurtulmadıkça ne barış gerçek olacak ne de hukuk gerçekten var olacaktır.
Bu kahpelik sadece birkaç ülkenin sorunu değildir. Bu, sessiz kalan bütün dünyanın ortak sorunudur.
Adalet güçlüye göre eğilip bükülüyorsa ortada hukuk yoktur. Sadece güç vardır.
Ve güç adaletin yerine geçtiği gün, dünya medeniyetini kaybetmeye başlar.
İşte bu yüzden bugün mesele sadece savaş değildir.
Mesele, dünyanın göz göre göre sürüklendiği büyük bir kahpeliktir!
Masalcı: İlhan KARAÇAY
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, Rotterdam’da yaşayan bir Türk kızı varmış.
Kızın adı Hande Macit’ti. Mersin’in Tarsus ilçesinde doğmuştu. Genç yaşta dünyayı görmek ve eğitim almak için Hollanda’ya gelmişti. Rotterdam’da üniversite hayatına başlamış, yeni bir şehirde kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmişti.

Rotterdam’ın rüzgarlı sokakları, tramvayların sesi, kanalların kıyısındaki günlük hayat…
Hande Macit için hayat tam da böyle akıyordu.
O günlerde kimsenin aklına gelmezdi, Rotterdam’da yaşayan bu Türk kızının yolunun bir gün Avrupa’nın eski hanedanlarından biriyle kesişeceği…
Ama hayat bazen insanın karşısına gerçekten masal gibi hikâyeler çıkarır.

Yıl 2019. Hande Macit bir arkadaş eğlencesine gider.
Kalabalığın içinde biri yanına yaklaşır.
Selam verir. Sohbet ederler.
Tanışırlar.
Hande için bu, sıradan bir tanışma gibi görünür.
Konuştuğu kişinin adı Georg Alexander von Mecklenburg’dur.
Bir süre sonra Hande şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşır. Tanıştığı kişi sıradan biri değildir. Almanya’nın köklü soylu ailelerinden Mecklenburg Strelitz hanedanının veliaht prensidir.
Hande Macit daha sonra verdiği bir röportajda, tanıştığı kişinin prens olduğunu yaklaşık iki hafta sonra öğrendiğini anlatır.
Ama o zamana kadar zaten aralarında bir bağ kurulmuştur.
Prens Alexander Rotterdam’a gelmeye devam eder. Ziyaretler sıklaşır. Tanışıklık kısa sürede güçlü bir ilişkiye dönüşür.
ROTTERDAM’DAN SARAYA UZANAN NİŞAN
2020 yılında çift nişanlandıklarını duyurur.
Bu haber sadece aile çevrelerinde kalmaz. Avrupa’daki kraliyet çevrelerini takip eden sitelerde de yayımlanır: Bir Türk kızı, Avrupa’nın eski hanedanlarından birine gelin olacaktır.
MİROW SARAYI’NDA NİKÂH

17 Haziran 2022 günü Almanya’nın kuzeyindeki Mirow Sarayı’nda resmi nikâh kıyılır. Böylece Hande Macit bu evlilikle birlikte ‘Mecklenburg Düşesi’ ünvanını da aldı.
Birkaç ay sonra 17 Eylül 2022’de Neustrelitz’deki kilisede dini düğün yapılır. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden davetliler törene katılır.
O günlerde basın bu hikâyeyi şöyle anlatır: Tarsuslu bir genç kadın Rotterdam’da bir prensle tanıştı ve Alman aristokrasisine gelin oldu.
MECKLENBURG HANEDANI

Mecklenburg hanedanının tarihi yüzyıllar öncesine uzanır.
Bu aile Orta Çağ’dan itibaren Avrupa’nın önemli soylu ailelerinden biri olarak bilinir. Mecklenburg Strelitz kolu özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa siyasetinde etkili olmuş bir hanedandır.
Ancak Almanya’da monarşi 1918 yılında sona erdi. Bugün bu ünvanlar siyasi güç taşıyan makamlar değildir. Daha çok tarihsel bir soyluluk geleneğini temsil eder.
Yani “prens” ve “düşes” ünvanları bugün bir devlet görevi değil, bir aile geleneğinin devamı anlamına gelir.
ROTTERDAM’DA DEVAM EDEN HAYAT
Masalların aksine, bu hikâyede saraylarda geçen bir hayat yoktur.
Hande Macit ve Alexander uzun süre Rotterdam’da yaşamaya devam etti. Günlük hayatları birçok insanın hayatına benzer şekilde ilerledi.
Alexander ormancılık ve çevre yönetimi alanında çalıştı. Hande Macit ise iş dünyasında girişimci olarak faaliyet göstermeye başladı.
MASALIN EN GÜZEL HABERİ

2023 yılında çiftin bir oğlu dünyaya geldi.
Adı Leopold oldu.
Böylece Mecklenburg ailesinin yeni nesli dünyaya gelmiş oldu.

Daha sonra çocuklarının vaftizi Hollanda’nın Lahey kentinde gerçekleştirildi.
Bu tören hanedan ailesinin gelenekleri çerçevesinde yapıldı.
MASAL DEVAM EDİYOR

Bugün Hande Macit yalnızca bir prens eşi olarak anılmıyor.
Mecklenburg bölgesinin tanıtımı için turizm ve kültür temalı projelerde yer aldığı, saray ziyaretleri ve tarih etkinlikleri gibi organizasyonlar düzenlediği belirtiliyor.
Ama bu hikâyenin belki de en ilginç tarafı başka bir yerde saklı.
Çünkü bu hikâye aslında bir saray hikâyesi değil.
Bu hikâye, Tarsus’tan çıkan bir genç kadının Rotterdam’da kurduğu hayatın beklenmedik bir yola dönüşmesinin hikâyesi.
Göçmenlerin şehri Rotterdam’da başlayan bir hayat, yıllar sonra Avrupa’nın eski hanedanlarından birinin kapısına kadar uzanmış.
Ve bazen hayat gerçekten insanın karşısına bir masal gibi hikâyeler çıkarabiliyor.
Rotterdam’da başlayan bu hikâye ise hâlâ yazılmaya devam ediyor.
YAZILARIMI YAYINLAYAN HABER PORTALLARI


ABD ve İsrail’in İran’a karşı sürdürdükleri insanlık dışı bombalamalara karşı cılız ve korkak reaksiyon gösteren ülkeler için çok ilginç ve esprili bir anım var.
Mersin’deki çocukluk yıllarımda mahallemizde Arap asıllı bir genç ile Roman bir genç kavga ediyordu. Toz kalkmış, bağrışmalar yükselmişti. Araya giren Arap asıllı bir başka genç yüksek sesle “Yapma yapma” diyordu.
Ama aynı anda Arapça bir şey mırıldanıyordu: “Dırbo, dırbo…”
Mahalledeki Roman genç, iç içe yaşadıkları komşularının dilini az da olsa biliyordu.
“Dırbo”nun “Vur” demek olduğunu hatırlıyordu.
Roman kökenli genç dayanamadı ve Roman şivesi ile bağırdı:
“Aaaa… Hem yapma yapma dersin, hem de dırbo dırbo dersin!”

O gün mahallede herkes gülmüştü. Çünkü dalavere ortadaydı. İki yüzlülük saklanamıyordu.
Dünya siyasetine bakıyorum.
Aynı sahne.
ABD ve İsrail İran’ı vuruyor.
Bombalar düşüyor.
Siviller ölüyor.
Şehirler sarsılıyor.
Anneler çocuklarını enkazdan çıkarıyor.
Duman göğe yükseliyor.

Bir kısım devlet başkanları ekrana çıkıyor.
“Gerilim artmasın.”
“Taraflar itidalli olsun.”
“Uluslararası hukuk gözetilmeli.”
Sözler süslü. Ton ciddi. Yüz ifadeleri kaygılı.
Ama aynı devletlerin hava sahaları açık.
Askeri anlaşmaları yürürlükte.
Silah ticareti sürüyor.
Stratejik iş birlikleri tıkır tıkır işliyor.
Yani devlet başkanları ve başbakanlar kürsüde “Yapma yapma” diyorlar.
Koridorlarda ise “Dırbo dırbo.”
Bu kadar net.
Bu kadar çıplak.
İran’da bir rejim var. Eleştirilebilir. Tartışılabilir. Hatta sert biçimde karşı çıkılabilir.
Ama bir rejimi hedef aldığını söyleyip bir halkı bombalamak hangi vicdana sığar?
Bir ülkeye demokrasi götürmenin yolu füze midir?
Çocukların üzerine yağan bombalar mıdır?
Gece yarısı düşen ateş topları mıdır?
Eğer gerçekten bir değişim isteniyorsa; büyükelçilikler geri çekilir.
Ticaret kesilir.
Uçuşlar durdurulur.
Ekonomik ve diplomatik izolasyon uygulanır.
Rejim uluslararası alanda yalnızlaştırılır.

Ama hayır.
Bombalar yağıyor.
Sonra mikrofon başına geçiliyor: “Biz aslında gerilim istemiyoruz.”
Mahalledeki Roman gencin itirazı hâlâ geçerli: “Yapma yapma dersin, bir de dırbo dırbo dersin.”
Bugün İran üzerinden oynanan oyunda mesele sadece bir ülke değil.
Mesele, dünyanın gözüne baka baka sergilenen bu ikiyüzlülük.
Açıkça destek veremeyenler yarım ağızla kınıyor.
Kınar gibi yapıp alan açıyor.
Üzülür gibi yapıp lojistik sağlıyor.
Barış derken mühimmat gönderiyor.

Bir de ABD ve İsrail bombalamalarının akabinde ellerine ABD bayrağı alarak Hamaney’in ölümü karşısında sevinç gösterileri yapan sözde İranlılar var.
Rejim diktatör diye ülkelerini bombalayanlara karşı hayranlık duyan insanlara insan denir mi?
Bir ülkenin yönetimini beğenmeyebilirsiniz.
O rejime karşı demokratik mücadele verebilirsiniz.
Sokağa çıkarsınız. Sandığa gidersiniz. Boykot yaparsınız. Tepki gösterirsiniz.
Ama ülkenizin üzerine bomba yağdıran güce alkış tutmak, özgürlük talebi değildir.
Bu, kendi toprağına yabancılaşmaktır.
Diktatör rejimi devirmek için demokratik mücadele şarttır.
Uluslararası kurallar nettir.
Birleşmiş Milletler Şartı açıktır.
Hiçbir devlet, başka bir devlete rejim değiştirmek amacıyla saldırı düzenleyemez.
Hiçbir ülke, “ben beğenmedim” diyerek başka bir ülkenin liderini hedef alamaz.
Egemenlik ilkesi vardır.
Toprak bütünlüğü ilkesi vardır.
Devletlerin iç işlerine karışmama kuralı vardır.
Bu kurallar zayıf ülkeler için yazılıp güçlü ülkeler için askıya alınamaz.
Eğer bugün “rejimi beğenmiyorum” bahanesiyle bombalama meşru sayılırsa, yarın aynı gerekçe herkes için kullanılabilir.
O zaman uluslararası hukuk diye bir şey kalmaz.
Sadece güç kalır.
Sadece füze kalır.
Sadece korku kalır.
Mahalledeki Roman gencin feraseti, dünya siyasetinden daha dürüsttü.
Çünkü o, iki yüzlülüğü anında yakalamıştı.
Bugün de tablo değişmedi.
Kürsülerde: “Yapma yapma…”
Arka odalarda: “Dırbo dırbo…”
Ve dünya, bu mırıltının bedelini insan hayatıyla ödüyor.
Mahalle kavgasında bile bu kadarına kimse inanmazdı.
Ama dünya siyasetinde herkes rolünü oynamaya devam ediyor: “Yapma yapma…”
Ve alçak sesle: “Dırbo… dırbo…”
‘Yapma’ diye bağırıp ‘dırbo’ diye fısıldayanlar, insanlığın vicdanında mahkûm olmaya mahkûmdur.
Süleyman Koyuncu’nun ısrarlı mücadelesi sonucunda Amsterdam’da Göç Anıtı yükselecek.
“Sömürülmenin anıtı mı olur” diye haklı itirazlara, “Bu anıtlar bir övünme aracı değil, bir hatırlatma biçimidir.” denilebilir.
Amsterdam’da savaş sonrası dönemde, kenti emeğiyle ayağa kaldıran misafir işçiler için yapılacak anıt projesi resmiyet kazandı. Uzun yıllara yayılan girişimlerin ardından Amsterdam Belediye Meclisi’nde alınan kararla, “2025 Bahar Bütçesinden” 400 bin euro ayrıldı ve anıtın 2027 yılında tamamlanması hedeflendi.
Bu karar yalnızca bir sanat projesinin başlaması anlamına gelmiyor. Bu karar, yıllardır görünmez kalan emeğin, göçün ve fedakârlığın resmen tanınması anlamına geliyor.
Karaman, İstanbul Kadıköy ve Rotterdam’da daha önce açılan göç anıtlarının oluşturduğu hafıza zincirine Amsterdam’ın da ekleniyor.

Bu projenin arkasında başından beri aynı isim var:
DENK Partisi Amsterdam Belediye Meclisi Üyesi Süleyman Koyuncu. Projenin belediye gündemine taşınmasından, toplumsal destek oluşturulmasına kadar geçen süreçte, Koyuncu’nun ısrarlı takibi belirleyici oldu.

Amsterdam’ın bugünkü refahı yalnızca ekonomik planların ve yerel yatırımların sonucu değil. Limanlarda, fabrikalarda, inşaatlarda, atölyelerde çalışan bir kuşak var bu şehrin arkasında. Anadolu’dan, Fas’tan, İtalya’dan, İspanya’dan, Portekiz’den, Yunanistan’dan ve eski Yugoslavya’dan gelen misafir işçiler.
Onlar bu ülkeye geçici olarak geldiklerini düşündüler. Çoğu yalnızdı. Çoğu dil bilmiyordu. Çoğu en ağır işlerde çalıştı. Ama sonuç değişmedi. Amsterdam’ın büyümesinde ve yeniden yapılanmasında bu insanların emeği belirleyici oldu.
Bugün yapılacak anıt, bu emeğin yalnızca hatırlanması değil, kamusal alanda kalıcı yer bulması anlamına geliyor. Bu yönüyle anıt bir teşekkür olduğu kadar gecikmiş bir vefa borcu olarak görülüyor.

Misafir İşçi Anıtı fikri bir gün içinde ortaya çıkmadı. Yıllar süren temaslar, siyasi girişimler ve toplumsal farkındalık çalışmaları sonucunda şekillendi. Süleyman Koyuncu’nun belediye meclisinde defalarca gündeme getirdiği öneri, kamuoyunun desteğiyle büyüdü ve sonunda meclis kararı haline geldi.
Koyuncu’nun temel yaklaşımı netti. Misafir işçiler bu şehrin geçici misafirleri değil, kurucu emekçileridir. Bu gerçek kamusal hafızaya kazınmalıdır.
Bugün gelinen noktada bireysel siyasi çabanın toplumsal karşılık bulduğu nadir örneklerden biri yaşanıyor. Çünkü bu karar bir meclis maddesinden öte, bir kuşağın hikâyesinin kabul edilmesi anlamına geliyor.
BELEDİYE MECLİSİNDE TARİHİ ANLAR

Kararın alındığı toplantı sembolik açıdan güçlü bir buluşmaya sahne oldu. Süleyman Koyuncu’nun öncülüğündeki süreçte toplantıya Belediye Başkan Yardımcısı Touria Meliani, Türkiye’nin Amersfoort Fahri Başkonsolosu Titus Kramer, birinci nesil misafir işçilerden İbrahim Görmez ve Ali Sarı gibi isimler katıldı.
Birinci kuşağın temsilcilerinin meclis salonunda yer alması, alınan kararın yalnızca siyasi değil vicdani bir anlam taşıdığını da ortaya koydu. Çünkü bu kararın gerçek muhatapları, yıllarca fabrikalarda çalışan, çocuklarını memleket hasretiyle büyüten ve çoğu zaman görünmeden yaşayan o insanlar.
AMBTSWONING TOPLANTISI VE TOPLUMSAL DESTEK

Anıt sürecinin önemli aşamalarından biri Ambtswoning’da gerçekleştirilen geniş katılımlı toplantı oldu. Süleyman Koyuncu, Anissa Bouhassani ve Yasmine Bentoumya’nın girişimiyle düzenlenen programda Touria Meliani ve Araf Ahmadali açılış konuşmaları yaptı.
Marlies van Opheusden, “Plaats van Herinnering” başlıklı toplumsal destek araştırmasını paylaştı. Toplantıya İtalyan, Faslı, Türk, Portekizli, İspanyol, Yunan ve eski Yugoslav topluluklarının birinci kuşak temsilcileri katıldı.
Bu tablo misafir işçilik tarihinin yalnızca bir ülkenin değil, Avrupa’nın ortak hikâyesi olduğunu bir kez daha gösterdi.

Amsterdam Belediyesi’nin talebiyle yürütülen katılımcı araştırma, anıt fikrinin toplumda güçlü bir karşılık bulduğunu ortaya koydu. Sekiz toplantı, iki kent buluşması ve dokuz saha görüşmesi aracılığıyla 85 kişiye ulaşıldı.
Katılımcılar misafir işçilik tarihinin unutulmasından endişe duyduklarını dile getirdi. Bir anıtın yalnızca sembolik olmayacağı, eğitime katkı sağlayacağı ve kuşaklar arası aktarımı güçlendireceği görüşü öne çıktı.

Bugün ikinci ve üçüncü kuşak Amsterdamlılar için misafir işçilik çoğu zaman bir aile hatırası gibi anlatılıyor. Ama birinci kuşak için bu bir hayat mücadelesiydi.
Gurbet demek ayrılık demekti. Çocuklarını yıllarca görememek demekti. Dil bilmeden çalışmak demekti. Aynı odada beş kişi kalmak demekti. Memlekete gönderilen paralarla kurulan hayatlar demekti.
Anıtın taşıyacağı anlam da tam burada ortaya çıkıyor. Bu bir heykel değil. Bu bir hikâye. Bu bir hayatın özeti. Bu, emeğin taşlaşmış hali.
ANITIN YERİ VE SANATSAL FORMU NASIL BELİRLENECEK

Önümüzdeki süreçte anıtın yeri, ismi ve sanatsal formu geniş katılımlı görüşmelerle belirlenecek. Bu karar yalnızca bürokratik bir süreçle alınmayacak. Toplumun farklı kesimleri sürece dahil edilecek.
Sanatçının kim olacağı, anıtın hangi mesajı taşıyacağı ve şehrin neresine konumlandırılacağı da bu görüşmelerin ardından netleşecek. Ancak değişmeyecek tek yaklaşım var. Misafir işçilerin hikâyesi Amsterdam’ın ortak hikâyesidir.
SİYASİ BİR PROJEDEN ÖTE TOPLUMSAL BİR HAFIZA İNŞASI
Bu girişim, klasik bir belediye projesi değil. Bu girişim bir hafıza inşasıdır. Çünkü yıllar boyunca göçmen emeği çoğu zaman istatistiklerin ve ekonomik raporların içinde kaldı. İnsan hikâyeleri geri planda kaldı.
Bugün yapılan şey, bu hikâyeleri kamusal alana taşımak. Şehrin merkezine taşımak. Herkesin görebileceği bir noktaya taşımak.
Süleyman Koyuncu’nun ısrarı da tam olarak burada anlam kazanıyor. Bu proje yalnızca bir siyasi hedef değil. Bir kuşağın görünür olma mücadelesi.
GEÇ GELEN AMA GÜÇLÜ BİR ADALET DUYGUSU

“Göçün hafızasını yaşatacak Amsterdam abidesi henüz çizilmedi. İşte benim hayalimdeki olası anıt tasarımları.”
Amsterdam’da yükselecek Misafir İşçi Anıtı, geçmişi hatırlatan bir yapı olacak. Ama aynı zamanda geleceğe konuşacak.
Çünkü bu anıt, yalnızca dedelerin ve babaların hikâyesini anlatmayacak. Aynı zamanda bugünün gençlerine şunu söyleyecek. Bu şehirde sizin de emeğiniz var. Bu şehirde sizin de iziniz var.
Ve belki de en önemlisi şu gerçek bir kez daha kabul edilmiş olacak. Misafir işçiler bu şehrin kenarında değil, merkezindedir.
Bu anıt, geç gelen ama güçlü bir adalet duygusunun sembolü olarak Amsterdam’ın hafızasında yerini alacak.
Teşekkür edilen katkı sunanlar: Onno van den Muysenberg, Cigdem Ozcelik, Eva Govan, Havva Betül Çetinkaya, Dok Gerritsen, Asuman Doğan, Sara Aljić, Olivia Tudor, Laura Van Hasselt, Helene de Scharnes, Duygu A., Raquel Kurpershoek, Filip Schriver.

Amsterdam’da atılan bu adım, Avrupa ve Türkiye’de daha önce hayata geçirilen göç anıtlarının devamı niteliğinde.
Rotterdam’da savaş sonrası yeniden inşaya katkı sunan birinci kuşak işçiler için yapılan Misafir İşçi Anıtı ve etrafında düzenlenen anma etkinlikleri, bu hafızanın en güçlü örneklerinden biri oldu. Kent yönetimi ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla gerçekleştirilen etkinliklerde, birinci kuşağın emeğinin Rotterdam’ın kimliğinin parçası olduğu vurgulandı.

Türkiye’de ise İstanbul Kadıköy’de açılan “Umuda Yolculuk” anıtı, Avrupa’ya giden ilk işçi kuşağına adandı. Anadolu’dan yola çıkan insanların bilinmezliğe doğru yaptığı yolculuğu simgeleyen bu anıt, Hollanda’daki Türk kuruluşlarının girişimiyle hayata geçirildi.
Karaman’daki anıt:

Karaman Tren Garı önünde açılan Göç Anıtı ise işçi göçünün 50. yılı anısına dikildi ve
birinci kuşağa “ahde vefa” olarak değerlendirildi.
2018 YILINDAKİ İLK TÜRK GÖÇMEN KAHRAMANLARI PORTRELENMİŞTİ

Amsterdam’da 2018 yılında gerçekleştirilen bir sanat etkinliği kapsamında, Türk göçmen işçileri konu alan dikkat çekici bir çalışma hayata geçirilmişti. Sanatçı Suat Öğüt tarafından hazırlanan “İlk Türk Göçmen ya da Devrimin İsimsiz Kahramanları” başlıklı eser, Türkiye’den Avrupa’ya göç eden ilk kuşağı temsil eden bronz büstlerden oluşuyordu.
Söz konusu çalışma, Public Art Amsterdam programı çerçevesinde sanatseverlerle buluştu. Sergi, Amsterdam Noord bölgesinde bulunan eski NDSM tersanesinin sanatkârlar merkezi olarak düzenlenen alanında açıldı. Kentin endüstriyel geçmişi ile göç hikâyelerini buluşturan bu mekân seçimi, çalışmanın anlamını daha da güçlendirdi.
Projede yer alan büstler, Türkiye’den ekonomik zorunluluklarla Avrupa’ya göç eden ve Hollanda’da “misafir işçi” olarak anılan ilk kuşağa bir saygı duruşu niteliği taşıyordu. Eser, yalnızca bireysel portreleri değil, bir dönemin emeğini, mücadelesini ve görünmeyen hikâyelerini görünür kılmayı amaçladı.
Amsterdam’da o yıllarda hızla değişen kent yapısı ve özellikle Noord bölgesindeki dönüşüm süreci de çalışmanın arka planını oluşturdu. Bir zamanlar işçi göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerin dönüşmesi ve yeni ekonomik dengeler, bu anıtsal çalışmanın verdiği mesajı daha anlamlı hale getirdi.
Sergi, kalıcı bir anıt olarak değil, belirli süreyle kamusal alanda sergilenen bir sanat projesi olarak planlandı. Ancak buna rağmen, Türk göçmenlerin kent tarihindeki yerini hatırlatan en güçlü görsel çalışmalardan biri olarak hafızalarda yer etti.
Bugün Avrupa’nın farklı kentlerinde açılan göçmen işçi anıtları konuşulurken, Amsterdam’da 2018 yılında gerçekleştirilen bu bronz büst çalışması da aynı hafızanın önemli parçalarından biri olarak dikkat çekiyor.
Bu anıtların ortak noktası aynıydı. Hepsi, gurbetin yükünü taşıyan bir kuşağın hikâyesini görünür kılma çabasıydı.
GÖÇ ANITLARI ÜZERİNE BİR NOT
Son günlerde göç anıtlarıyla ilgili olarak bazı okuyuculardan dikkat çekici tepkiler geliyor. “Sömürülen insanların anıtı mı olur?”, “Acıların heykeli dikilir mi?”, “Bu bir övünç değil, bir dramdır” diyenler var. Bu itirazlar, duygusal yönü güçlü ve üzerinde düşünülmesi gereken görüşlerdir.
Göç anıtlarına itiraz edenlerin söyledikleri yabana atılacak sözler değildir. Evet, bu insanların önemli bir bölümü ağır koşullarda çalıştı. Evet, sömürüye uğrayanlar oldu. Evet, yalnızlık, ayrılık ve hasret bu hikâyenin ayrılmaz parçalarıdır. Bu yüzden bazı okuyucuların “Sömürülmenin anıtı mı olur” diye tepki göstermesi anlaşılır bir duygudur.
Ama meseleye yalnızca bugünün duygusuyla bakmak eksik kalır. Çünkü anıtlar sadece başarıları değil, acıları da hatırlatır. Savaşların, sürgünlerin, felaketlerin ve kayıpların da anıtları vardır. Onlar yaşananları yüceltmek için değil, unutulmaması için yapılır.
Misafir işçi anıtları da böyledir. Bu anıtlar bir övünme aracı değil, bir hatırlatma biçimidir. Bir kuşağın hangi şartlarda yaşadığını, neleri göze aldığını, neleri kaybettiğini ve buna rağmen nasıl ayakta kaldığını gelecek nesillere anlatan sessiz tanıklardır.
Bugün bu hikâyeyi yaşayanlar aramızda. Yarın olmayacaklar. Ama onların emeği, fedakârlığı ve bıraktıkları izler şehirlerin dokusunda yaşamaya devam edecek. Anıt dediğimiz şey tam olarak budur. Hafızayı taşlaştırmak.
Gerçekten de birinci kuşağın hikâyesi kolay değildir. Gurbet vardır. Ayrılık vardır. Dil bilmeden çalışmak vardır. En ağır işlerde alın teri dökmek, yıllarca çocuklarından uzak kalmak, çoğu zaman dışlanmak ve yok sayılmak vardır. Bu açıdan bakıldığında “sömürünün anıtı olmaz” diyenlerin haklılık payı olduğu açıktır.
Ama mesele yalnızca buradan ibaret değildir. Anıtlar sadece zaferleri temsil etmez. Acıları da temsil eder. Savaşların, sürgünlerin, felaketlerin ve kayıpların da anıtları vardır. Onlar yaşananları yüceltmek için değil, unutulmaması için yapılır.
Misafir işçi anıtları da bu yüzden önemlidir. Bu anıtlar bir övünç simgesi değildir. Bir hatırlatma biçimidir. Bir kuşağın hangi şartlarda yaşadığını, neleri göze aldığını, neleri kaybettiğini ve buna rağmen nasıl ayakta kaldığını gelecek nesillere anlatan sessiz tanıklardır.
Bugün bu hikâyeyi yaşayanlar hayatta. Yarın olmayacaklar. Ama onların emeği, fedakârlığı ve bıraktıkları izler şehirlerin dokusunda yaşamaya devam edecek. Anıt dediğimiz şey tam da budur. Hafızayı kalıcı hale getirmek.
Belki bugün tartışılır. Belki bugün eleştirilir. Ama yüzyıllar sonra bir çocuk o anıtın önünde durduğunda şu soruyu soracaktır. “Kimdi bu insanlar?” İşte o soru, bütün tartışmalardan daha değerlidir. Çünkü o soru sayesinde bir kuşak yeniden hatırlanacaktır.