eşya depolama
romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
bandstanddiaries.com
sakarya escort belek escort adana escort antalya escort ankara escort aydın escort bursa escort gaziantep escort istanbul escort samsun escort balıkesir escort mersin escort konya escort eskişehir escort izmir escort sınav analizi denizli vip transfer kocaeli escort malatya escortmaltepe escort muğla escort manisa escort sivas escort tekirdağ escort tokat escort uşak escort yalova escort yozgat escort trabzon escort afyon escort aksaray escort amasya escort ardahan escort artvin escort bartın escort bayburt escort bolu escort burdur escort çanakkale escort çankırı escort çorum escort edirne escort elazığ escort erzurum escort erzincan escort kırşehir escort van escort zonguldak escort giresun escort gümüşhane escort hakkari escort ığdır escort ısparta escort kahramanmaraş escort karabük escort karaman escort kars escort kastamonu escort kırklareli escort kütahya escort nevşehir escort niğde escort ordu escort osmaniye escort rize escort şanlıurfa escort siirt escort sinop escort şırnak escort tunceli escort yozgat escort tokat escort tekirdağ escort kütahya escort balıkesir escort aydın escort edirne escort sivas escort uşak escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort vergi konseyi görüntülü sohbet urla siyaset haberleri ankara magazin istanbul magazin yalova magazin kütahya magazin elazığ magazin adıyaman magazin tokat magazin sivas magazin batman magazin erzurum magazin afyon magazin malatya magazin ordu magazin trabzon magazin mardin magazin eskişehir magazin denizli magazin muğla magazin van magazin aydın magazin tekirdağ escort balıkesir magazin samsun magazin kayseri magazin manisa magazin hatay magazin diyarbakır magazin mersin magazin kocaeli magazin gaziantep magazin konya magazin sakarya magazin antalya magazin bursa magazin izmir magazin istanbul otomobil fiyatları istanbul ekonomi istanbul eğitim istanbul seyahat istanbul gezi rehberi antalya alışveriş merkezleri antalya ticaret
İlhan Karaçay

İlhan Karaçay

20 Nisan 2026 Pazartesi

ADALET GÜÇLÜYE VAR, ZAYIFA YOK

ADALET GÜÇLÜYE VAR, ZAYIFA YOK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ukrayna’ya saldıran Rusya, dünyadaki tüm etkinliklerden çıkarıldı ve aforoz edildi.

Gazze’yi yerle bir edip, onbinlerce çocuğu ve yaşlıyı öldüren İsrail, Eurovisiyon Şarkı Yarışmasını organize edecek.

Venezüela’dan sonra İran’a da keyfi saldıran ABD, Dünya Futbol Şampiyonasını organize edecek.

Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi, savaş suçlusu ilan ettiği Netenyahu’nun tutuklanması yönünde karar verdi ama dünya sağır sultanı oynuyor.

Değerli Okurlarım,
Bugün sizlere, alışılmışın dışında bir yorum sunacağım. Dikkatinizi daha çok çekmek için, kocaman harfler ile ve fotoğrafsız bir yorum:

Dünya çok tuhaf bir dönemden geçiyor. Tuhaf diyorum ama aslında kelimeyi yumuşatarak söylüyorum. Çünkü gerçekte olan şey tuhaflık değil, açık bir çifte standart ve düpedüz bir kahpeliktir.
Evet, bu kahpelik kelimesi ağırdır. Ama bazen gerçekleri anlatmak için ağır kelimeler gerekir. Bugün dünyanın gidişatını anlatmak için “kahpelik” kelimesinden daha uygun bir tanım bulmak zor.

Çünkü, bugün dünyada adalet herkese eşit uygulanmıyor. Kurallar herkese aynı şekilde işlemiyor. Hukuk bazıları için demir gibi serttir. Bazıları için ise pamuk kadar yumuşaktır.
Adalet terazisi eğrilirse dünya dengede kalmaz. Bugün dünyanın terazisi kırılmıştır.

Bir ülke suç işlediğinde yaptırım uygulanıyor. Başka bir ülke aynı suçu işlediğinde diplomasi konuşuluyor. İşte dünyanın en büyük ahlâk iflası budur.
Bunun en açık örneklerinden birini Rusya Ukrayna savaşında gördük. Rusya Ukrayna’ya saldırdıktan sonra dünya ayağa kalktı. Spor dünyası Rusya’ya kapılarını kapattı. Rus sporcular birçok uluslararası organizasyondan dışlandı. Avrupa ve dünya şampiyonalarında yer alamadılar. Olimpiyatlarda bayrakları yasaklandı. Eurovision Şarkı Yarışması’ndan bile çıkarıldılar.

Bu kararlar saldırganlığa karşı uluslararası dayanışma adına alınmış kararlardı ve bu yönüyle anlaşılırdı.
Ama aynı dünya, İsrail söz konusu olunca bambaşka bir yüz gösteriyor.
Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi, İsrail Başbakanı Netanyahu hakkında savaş suçları nedeniyle yakalama kararı çıkarıyor. Hukuken bu kararın anlamı çok nettir. Bu kişi yakalanmalıdır.

Ama bakıyorsunuz ki dünya sessiz. Bazı ülkeler “Bizim hava sahamıza girerse yakalarız” gibi yarım ağız açıklamalar yapıyor. Çoğu ise hiç konuşmuyor bile.
Daha ilginç olanı ise şu. İsrail Eurovision Şarkı Yarışması’na katılıyor ve organizasyonlarda yer almaya devam ediyor. Bazı ülkeler protesto ediyor ama Eurovision’u yöneten kurumların kulağı sağır.

Rusya söz konusu olduğunda saniyesinde karar alınabiliyor. İsrail söz konusu olduğunda ise kimse kılını kıpırdatmıyor.
Sporun siyasete alet edilmemesi gerektiğini söyleyenler, nedense siyasetin sporun arkasına saklanmasına hiç itiraz etmiyor.

Aynı çifte standart Amerika konusunda da karşımıza çıkıyor.
ABD uluslararası hukuka aykırı olduğu tartışılan askeri operasyonlar yapıyor. İran’a saldırıyor. Ama buna karşı spor dünyasında veya uluslararası organizasyonlarda hiçbir yaptırım konuşulmuyor.

Oysa bu yıl Dünya Futbol Şampiyonası’nın ev sahiplerinden biri ABD.
FİFA, Rusya’yı hızla dışlayabiliyor ama ABD için tek kelime etmiyor.
Kuralların güçlüye işlemeyip sadece zayıfa uygulanması, hukukun değil gücün egemen olduğunu gösterir.
İşte ben buna kahpelik diyorum.

Çünkü adalet seçici olamaz. Hukuk güçlüye başka zayıfa başka uygulanamaz. Eğer dünyada bir kural varsa o kural herkese uygulanmalıdır. Eğer saldırganlık cezalandırılacaksa herkes için cezalandırılmalıdır. Eğer savaş suçları gerçekten suçsa bunu işleyen kim olursa olsun aynı muameleye tabi tutulmalıdır.

Ama dünya bugün böyle işlemiyor.
Dünya bugün güçlünün hukukunun egemen olduğu bir yer haline geldi.
Bu durum bana geçen hafta yazdığım bir hikâyeyi yeniden anlatma ihtiyacı doğurdu.

Mersin’deki çocukluk yıllarımda mahallemizde Arap asıllı bir genç ile Roman bir genç kavga ediyordu. Toz kalkmış, bağrışmalar yükselmişti. Araya giren Arap asıllı bir başka genç yüksek sesle “Yapma yapma” diyordu.
Ama aynı anda Arapça bir şey mırıldanıyordu: “Dırbo, dırbo…”

Mahalledeki Roman genç, iç içe yaşadıkları komşularının dilini az da olsa biliyordu.
“Dırbo”nun “Vur” demek olduğunu hatırlıyordu.
Roman kökenli genç dayanamadı ve Roman şivesi ile bağırdı:
“Aaaa… Hem yapma yapma dersin, hem de dırbo dırbo dersin!”

O gün mahallede herkes gülmüştü. Çünkü dalavere ortadaydı. İki yüzlülük saklanamıyordu.
Dünya siyasetine bakıyorum.
Aynı sahne.
ABD ve İsrail İran’ı vuruyor.
Bombalar düşüyor.
Siviller ölüyor.
Şehirler sarsılıyor.
Anneler çocuklarını enkazdan çıkarıyor.
Duman göğe yükseliyor.

Bir kısım devlet başkanları ekrana çıkıyor.
“Gerilim artmasın.”
“Taraflar itidalli olsun.”
“Uluslararası hukuk gözetilmeli.”

Sözler süslü. Ton ciddi. Yüz ifadeleri kaygılı.
Ama aynı devletlerin hava sahaları açık.
Askeri anlaşmaları yürürlükte.
Silah ticareti sürüyor.
Stratejik iş birlikleri tıkır tıkır işliyor.

Yani devlet başkanları ve başbakanlar kürsüde “Yapma yapma” diyorlar.
Koridorlarda ise “Dırbo dırbo.”
Bu kadar net. Bu kadar çıplak.
İşte dünya siyasetinin özeti tam olarak budur.

Ben gazeteciliğimin ilk yıllarında savaşların ne kadar anlamsız olduğunu çok erken fark edenlerden biriyim.
Bir zamanlar Irak’ın İran’a saldırmasıyla başlayan savaş sırasında çalıştığım gazete beni cepheye göndermek istemişti. Savaşı izlemem ve savaşın içinden haber yazmam istenmişti.
Ama ben gitmedim.
Çünkü savaşı hiç sevmedim.
Gazeteme şunu söyledim: “Beni savaşlara göndermeyin. Beni insanların bir araya geldiği barış dolu etkinliklere göndermeye devam edin.”

Gazete daha sonra o savaşı izlemek için Londra’dan Faruk Zapçı’yı göndermişti.
Ben ise o gün verdiğim karardan hiçbir zaman pişman olmadım.
Çünkü savaşın kazananı olmaz. Savaş sadece mezarlıkları büyütür.
Ama bugün dünyaya baktığımızda savaşların bile adaletinin kalmadığını görüyoruz.
Bazı savaşlar suç sayılıyor. Bazıları ise görmezden geliniyor.

Bazı liderler uluslararası mahkemelerde yargılanıyor. Bazıları ise kırmızı halılarla karşılanıyor.
Bazı ülkeler spor müsabakalarından bile dışlanıyor. Bazıları ise her şeye rağmen sahnenin ortasında kalmaya devam ediyor.
İşte bu yüzden bugün mesele sadece savaş değildir.
Mesele, dünyanın göz göre göre sürüklendiği büyük bir kahpeliktir.
Ve bu kahpelik sona ermeden dünyaya gerçek barış gelmeyecektir.

Bu kahpelik sadece bir ülkenin veya bir liderin sorunu değildir. Bu sessiz kalan herkesin ortak sorunudur.
Çünkü adaletsizlik karşısında sessiz kalanlar da bu düzenin parçası haline gelir.
Ve dünya bu kahpelikten kurtulmadıkça ne barış gerçek olacak ne de hukuk gerçekten var olacaktır.

Bu kahpelik sadece birkaç ülkenin sorunu değildir. Bu, sessiz kalan bütün dünyanın ortak sorunudur.
Adalet güçlüye göre eğilip bükülüyorsa ortada hukuk yoktur. Sadece güç vardır.
Ve güç adaletin yerine geçtiği gün, dünya medeniyetini kaybetmeye başlar.
İşte bu yüzden bugün mesele sadece savaş değildir.
Mesele, dünyanın göz göre göre sürüklendiği büyük bir kahpeliktir!

Devamını Oku

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ: TARSUS’TAN YOLA ÇIKTI, ROTTERDAM’DA BİR PRENS İLE TANIŞTI VE SONRA ALMANYA’DA PRENSES OLDU.

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ: TARSUS’TAN YOLA ÇIKTI, ROTTERDAM’DA BİR PRENS İLE TANIŞTI VE SONRA ALMANYA’DA PRENSES OLDU.
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Masalcı: İlhan KARAÇAY

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, Rotterdam’da yaşayan bir Türk kızı varmış.

Kızın adı Hande Macit’ti. Mersin’in Tarsus ilçesinde doğmuştu. Genç yaşta dünyayı görmek ve eğitim almak için Hollanda’ya gelmişti. Rotterdam’da üniversite hayatına başlamış, yeni bir şehirde kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmişti.

Rotterdam’ın rüzgarlı sokakları, tramvayların sesi, kanalların kıyısındaki günlük hayat…
Hande Macit için hayat tam da böyle akıyordu.
O günlerde kimsenin aklına gelmezdi, Rotterdam’da yaşayan bu Türk kızının yolunun bir gün Avrupa’nın eski hanedanlarından biriyle kesişeceği…
Ama hayat bazen insanın karşısına gerçekten masal gibi hikâyeler çıkarır.

BİR EĞLENCEDE BAŞLAYAN TANIŞMA

Yıl 2019. Hande Macit bir arkadaş eğlencesine gider.
Kalabalığın içinde biri yanına yaklaşır.
Selam verir. Sohbet ederler.
Tanışırlar.
Hande için bu, sıradan bir tanışma gibi görünür.
Konuştuğu kişinin adı Georg Alexander von Mecklenburg’dur.
Bir süre sonra Hande şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşır. Tanıştığı kişi sıradan biri değildir. Almanya’nın köklü soylu ailelerinden Mecklenburg Strelitz hanedanının veliaht prensidir.
Hande Macit daha sonra verdiği bir röportajda, tanıştığı kişinin prens olduğunu yaklaşık iki hafta sonra öğrendiğini anlatır.
Ama o zamana kadar zaten aralarında bir bağ kurulmuştur.
Prens Alexander Rotterdam’a gelmeye devam eder. Ziyaretler sıklaşır. Tanışıklık kısa sürede güçlü bir ilişkiye dönüşür.

ROTTERDAM’DAN SARAYA UZANAN NİŞAN

2020 yılında çift nişanlandıklarını duyurur.
Bu haber sadece aile çevrelerinde kalmaz. Avrupa’daki kraliyet çevrelerini takip eden sitelerde de yayımlanır: Bir Türk kızı, Avrupa’nın eski hanedanlarından birine gelin olacaktır.

MİROW SARAYI’NDA NİKÂH

17 Haziran 2022 günü Almanya’nın kuzeyindeki Mirow Sarayı’nda resmi nikâh kıyılır. Böylece Hande Macit bu evlilikle birlikte ‘Mecklenburg Düşesi’ ünvanını da aldı.
Birkaç ay sonra 17 Eylül 2022’de Neustrelitz’deki kilisede dini düğün yapılır. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden davetliler törene katılır.
O günlerde basın bu hikâyeyi şöyle anlatır: Tarsuslu bir genç kadın Rotterdam’da bir prensle tanıştı ve Alman aristokrasisine gelin oldu.

MECKLENBURG HANEDANI

Mecklenburg hanedanının tarihi yüzyıllar öncesine uzanır.
Bu aile Orta Çağ’dan itibaren Avrupa’nın önemli soylu ailelerinden biri olarak bilinir. Mecklenburg Strelitz kolu özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa siyasetinde etkili olmuş bir hanedandır.
Ancak Almanya’da monarşi 1918 yılında sona erdi. Bugün bu ünvanlar siyasi güç taşıyan makamlar değildir. Daha çok tarihsel bir soyluluk geleneğini temsil eder.
Yani “prens” ve “düşes” ünvanları bugün bir devlet görevi değil, bir aile geleneğinin devamı anlamına gelir.

ROTTERDAM’DA DEVAM EDEN HAYAT

Masalların aksine, bu hikâyede saraylarda geçen bir hayat yoktur.
Hande Macit ve Alexander uzun süre Rotterdam’da yaşamaya devam etti. Günlük hayatları birçok insanın hayatına benzer şekilde ilerledi.
Alexander ormancılık ve çevre yönetimi alanında çalıştı. Hande Macit ise iş dünyasında girişimci olarak faaliyet göstermeye başladı.

MASALIN EN GÜZEL HABERİ

2023 yılında çiftin bir oğlu dünyaya geldi.
Adı Leopold oldu.
Böylece Mecklenburg ailesinin yeni nesli dünyaya gelmiş oldu.

Daha sonra çocuklarının vaftizi Hollanda’nın Lahey kentinde gerçekleştirildi.
Bu tören hanedan ailesinin gelenekleri çerçevesinde yapıldı.

MASAL DEVAM EDİYOR

Bugün Hande Macit yalnızca bir prens eşi olarak anılmıyor.
Mecklenburg bölgesinin tanıtımı için turizm ve kültür temalı projelerde yer aldığı, saray ziyaretleri ve tarih etkinlikleri gibi organizasyonlar düzenlediği belirtiliyor.

Ama bu hikâyenin belki de en ilginç tarafı başka bir yerde saklı.
Çünkü bu hikâye aslında bir saray hikâyesi değil.
Bu hikâye, Tarsus’tan çıkan bir genç kadının Rotterdam’da kurduğu hayatın beklenmedik bir yola dönüşmesinin hikâyesi.

Göçmenlerin şehri Rotterdam’da başlayan bir hayat, yıllar sonra Avrupa’nın eski hanedanlarından birinin kapısına kadar uzanmış.
Ve bazen hayat gerçekten insanın karşısına bir masal gibi hikâyeler çıkarabiliyor.

Rotterdam’da başlayan bu hikâye ise hâlâ yazılmaya devam ediyor.

YAZILARIMI YAYINLAYAN HABER PORTALLARI

Devamını Oku

BİR ROMAN GENCİN YUTMADIĞI DALEVERAYI, ABD VE İSRAİL DESTEKÇİSİ DEVLETLER YUTTURMAYA ÇALIŞIYOR…

BİR ROMAN GENCİN YUTMADIĞI DALEVERAYI, ABD VE İSRAİL DESTEKÇİSİ DEVLETLER YUTTURMAYA ÇALIŞIYOR…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABD ve İsrail’in İran’a karşı sürdürdükleri insanlık dışı bombalamalara karşı cılız ve korkak reaksiyon gösteren ülkeler için çok ilginç ve esprili bir anım var.

Mersin’deki çocukluk yıllarımda mahallemizde Arap asıllı bir genç ile Roman bir genç kavga ediyordu. Toz kalkmış, bağrışmalar yükselmişti. Araya giren Arap asıllı bir başka genç yüksek sesle “Yapma yapma” diyordu.
Ama aynı anda Arapça bir şey mırıldanıyordu:
 “Dırbo, dırbo…”

Mahalledeki Roman genç, iç içe yaşadıkları komşularının dilini az da olsa biliyordu.
“Dırbo”nun “Vur” demek olduğunu hatırlıyordu.
Roman kökenli genç dayanamadı ve Roman şivesi ile bağırdı:

“Aaaa… Hem yapma yapma dersin, hem de dırbo dırbo dersin!”

O gün mahallede herkes gülmüştü. Çünkü dalavere ortadaydı. İki yüzlülük saklanamıyordu.
Dünya siyasetine bakıyorum.
Aynı sahne.
ABD ve İsrail İran’ı vuruyor.
Bombalar düşüyor.
Siviller ölüyor.
Şehirler sarsılıyor.
Anneler çocuklarını enkazdan çıkarıyor.
Duman göğe yükseliyor.

Bir kısım devlet başkanları ekrana çıkıyor.
“Gerilim artmasın.”
“Taraflar itidalli olsun.”
“Uluslararası hukuk gözetilmeli.”

Sözler süslü. Ton ciddi. Yüz ifadeleri kaygılı.
Ama aynı devletlerin hava sahaları açık.
Askeri anlaşmaları yürürlükte.
Silah ticareti sürüyor.
Stratejik iş birlikleri tıkır tıkır işliyor.

Yani devlet başkanları ve başbakanlar kürsüde “Yapma yapma” diyorlar.
Koridorlarda ise “Dırbo dırbo.”
Bu kadar net.
Bu kadar çıplak.

İran’da bir rejim var. Eleştirilebilir. Tartışılabilir. Hatta sert biçimde karşı çıkılabilir.
Ama bir rejimi hedef aldığını söyleyip bir halkı bombalamak hangi vicdana sığar?

Bir ülkeye demokrasi götürmenin yolu füze midir?
Çocukların üzerine yağan bombalar mıdır?
Gece yarısı düşen ateş topları mıdır?

Eğer gerçekten bir değişim isteniyorsa; büyükelçilikler geri çekilir.
Ticaret kesilir.
Uçuşlar durdurulur.
Ekonomik ve diplomatik izolasyon uygulanır.
Rejim uluslararası alanda yalnızlaştırılır.

Ama hayır.
Bombalar yağıyor.
Sonra mikrofon başına geçiliyor: “Biz aslında gerilim istemiyoruz.”

Mahalledeki Roman gencin itirazı hâlâ geçerli: “Yapma yapma dersin, bir de dırbo dırbo dersin.”

Bugün İran üzerinden oynanan oyunda mesele sadece bir ülke değil.
Mesele, dünyanın gözüne baka baka sergilenen bu ikiyüzlülük.
Açıkça destek veremeyenler yarım ağızla kınıyor.
Kınar gibi yapıp alan açıyor.
Üzülür gibi yapıp lojistik sağlıyor.
Barış derken mühimmat gönderiyor.

Bir de ABD ve İsrail bombalamalarının akabinde ellerine ABD bayrağı alarak Hamaney’in ölümü karşısında sevinç gösterileri yapan sözde İranlılar var.
Rejim diktatör diye ülkelerini bombalayanlara karşı hayranlık duyan insanlara insan denir mi?

Bir ülkenin yönetimini beğenmeyebilirsiniz.
O rejime karşı demokratik mücadele verebilirsiniz.
Sokağa çıkarsınız. Sandığa gidersiniz. Boykot yaparsınız. Tepki gösterirsiniz.
Ama ülkenizin üzerine bomba yağdıran güce alkış tutmak, özgürlük talebi değildir.
Bu, kendi toprağına yabancılaşmaktır.

Diktatör rejimi devirmek için demokratik mücadele şarttır.
Uluslararası kurallar nettir.
Birleşmiş Milletler Şartı açıktır.
Hiçbir devlet, başka bir devlete rejim değiştirmek amacıyla saldırı düzenleyemez.
Hiçbir ülke, “ben beğenmedim” diyerek başka bir ülkenin liderini hedef alamaz.
Egemenlik ilkesi vardır.
Toprak bütünlüğü ilkesi vardır.
Devletlerin iç işlerine karışmama kuralı vardır.
Bu kurallar zayıf ülkeler için yazılıp güçlü ülkeler için askıya alınamaz.

Eğer bugün “rejimi beğenmiyorum” bahanesiyle bombalama meşru sayılırsa, yarın aynı gerekçe herkes için kullanılabilir.
O zaman uluslararası hukuk diye bir şey kalmaz.
Sadece güç kalır.
Sadece füze kalır.
Sadece korku kalır.

Mahalledeki Roman gencin feraseti, dünya siyasetinden daha dürüsttü.
Çünkü o, iki yüzlülüğü anında yakalamıştı.
Bugün de tablo değişmedi.

Kürsülerde: “Yapma yapma…”
Arka odalarda: 
“Dırbo dırbo…”
Ve dünya, bu mırıltının bedelini insan hayatıyla ödüyor.
Mahalle kavgasında bile bu kadarına kimse inanmazdı.
Ama dünya siyasetinde herkes rolünü oynamaya devam ediyor: 
“Yapma yapma…”
Ve alçak sesle: 
“Dırbo… dırbo…”

‘Yapma’ diye bağırıp ‘dırbo’ diye fısıldayanlar, insanlığın vicdanında mahkûm olmaya mahkûmdur.

Devamını Oku

İSTANBUL KADIKÖY, KARAMAN VE ROTTERDAM’DAN SONRA ŞİMDİ DE AMSTERDAM’A GÖÇ ANITI.

İSTANBUL KADIKÖY, KARAMAN VE ROTTERDAM’DAN SONRA ŞİMDİ DE AMSTERDAM’A GÖÇ ANITI.
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Süleyman Koyuncu’nun ısrarlı mücadelesi sonucunda Amsterdam’da Göç Anıtı yükselecek.

“Sömürülmenin anıtı mı olur” diye haklı itirazlara, “Bu anıtlar bir övünme aracı değil, bir hatırlatma biçimidir.” denilebilir.

Amsterdam’da savaş sonrası dönemde, kenti emeğiyle ayağa kaldıran misafir işçiler için yapılacak anıt projesi resmiyet kazandı. Uzun yıllara yayılan girişimlerin ardından Amsterdam Belediye Meclisi’nde alınan kararla, “2025 Bahar Bütçesinden” 400 bin euro ayrıldı ve anıtın 2027 yılında tamamlanması hedeflendi.

Bu karar yalnızca bir sanat projesinin başlaması anlamına gelmiyor. Bu karar, yıllardır görünmez kalan emeğin, göçün ve fedakârlığın resmen tanınması anlamına geliyor.
Karaman, İstanbul Kadıköy ve Rotterdam’da daha önce açılan göç anıtlarının oluşturduğu hafıza zincirine Amsterdam’ın da ekleniyor.

Bu projenin arkasında başından beri aynı isim var:

DENK Partisi Amsterdam Belediye Meclisi Üyesi Süleyman Koyuncu. Projenin belediye gündemine taşınmasından, toplumsal destek oluşturulmasına kadar geçen süreçte, Koyuncu’nun ısrarlı takibi belirleyici oldu.

MİSAFİR İŞÇİLER AMSTERDAM’IN KURUCULARIYDI

Amsterdam’ın bugünkü refahı yalnızca ekonomik planların ve yerel yatırımların sonucu değil. Limanlarda, fabrikalarda, inşaatlarda, atölyelerde çalışan bir kuşak var bu şehrin arkasında. Anadolu’dan, Fas’tan, İtalya’dan, İspanya’dan, Portekiz’den, Yunanistan’dan ve eski Yugoslavya’dan gelen misafir işçiler.

Onlar bu ülkeye geçici olarak geldiklerini düşündüler. Çoğu yalnızdı. Çoğu dil bilmiyordu. Çoğu en ağır işlerde çalıştı. Ama sonuç değişmedi. Amsterdam’ın büyümesinde ve yeniden yapılanmasında bu insanların emeği belirleyici oldu.

Bugün yapılacak anıt, bu emeğin yalnızca hatırlanması değil, kamusal alanda kalıcı yer bulması anlamına geliyor. Bu yönüyle anıt bir teşekkür olduğu kadar gecikmiş bir vefa borcu olarak görülüyor.

TEKLİFTEN KARARA UZANAN UZUN YOL

Misafir İşçi Anıtı fikri bir gün içinde ortaya çıkmadı. Yıllar süren temaslar, siyasi girişimler ve toplumsal farkındalık çalışmaları sonucunda şekillendi. Süleyman Koyuncu’nun belediye meclisinde defalarca gündeme getirdiği öneri, kamuoyunun desteğiyle büyüdü ve sonunda meclis kararı haline geldi.

Koyuncu’nun temel yaklaşımı netti. Misafir işçiler bu şehrin geçici misafirleri değil, kurucu emekçileridir. Bu gerçek kamusal hafızaya kazınmalıdır.

Bugün gelinen noktada bireysel siyasi çabanın toplumsal karşılık bulduğu nadir örneklerden biri yaşanıyor. Çünkü bu karar bir meclis maddesinden öte, bir kuşağın hikâyesinin kabul edilmesi anlamına geliyor.

BELEDİYE MECLİSİNDE TARİHİ ANLAR

Kararın alındığı toplantı sembolik açıdan güçlü bir buluşmaya sahne oldu. Süleyman Koyuncu’nun öncülüğündeki süreçte toplantıya Belediye Başkan Yardımcısı Touria Meliani, Türkiye’nin Amersfoort Fahri Başkonsolosu Titus Kramer, birinci nesil misafir işçilerden İbrahim Görmez ve Ali Sarı gibi isimler katıldı.

Birinci kuşağın temsilcilerinin meclis salonunda yer alması, alınan kararın yalnızca siyasi değil vicdani bir anlam taşıdığını da ortaya koydu. Çünkü bu kararın gerçek muhatapları, yıllarca fabrikalarda çalışan, çocuklarını memleket hasretiyle büyüten ve çoğu zaman görünmeden yaşayan o insanlar.

AMBTSWONING TOPLANTISI VE TOPLUMSAL DESTEK

Anıt sürecinin önemli aşamalarından biri Ambtswoning’da gerçekleştirilen geniş katılımlı toplantı oldu. Süleyman Koyuncu, Anissa Bouhassani ve Yasmine Bentoumya’nın girişimiyle düzenlenen programda Touria Meliani ve Araf Ahmadali açılış konuşmaları yaptı.

Marlies van Opheusden, “Plaats van Herinnering” başlıklı toplumsal destek araştırmasını paylaştı. Toplantıya İtalyan, Faslı, Türk, Portekizli, İspanyol, Yunan ve eski Yugoslav topluluklarının birinci kuşak temsilcileri katıldı.

Bu tablo misafir işçilik tarihinin yalnızca bir ülkenin değil, Avrupa’nın ortak hikâyesi olduğunu bir kez daha gösterdi.

TOPLUMSAL DESTEK ARAŞTIRMASI NEYİ GÖSTERDİ

Amsterdam Belediyesi’nin talebiyle yürütülen katılımcı araştırma, anıt fikrinin toplumda güçlü bir karşılık bulduğunu ortaya koydu. Sekiz toplantı, iki kent buluşması ve dokuz saha görüşmesi aracılığıyla 85 kişiye ulaşıldı.

Katılımcılar misafir işçilik tarihinin unutulmasından endişe duyduklarını dile getirdi. Bir anıtın yalnızca sembolik olmayacağı, eğitime katkı sağlayacağı ve kuşaklar arası aktarımı güçlendireceği görüşü öne çıktı.

GURBETİN YÜKÜ VE BİR KUŞAĞIN HİKÂYESİ

Bugün ikinci ve üçüncü kuşak Amsterdamlılar için misafir işçilik çoğu zaman bir aile hatırası gibi anlatılıyor. Ama birinci kuşak için bu bir hayat mücadelesiydi.

Gurbet demek ayrılık demekti. Çocuklarını yıllarca görememek demekti. Dil bilmeden çalışmak demekti. Aynı odada beş kişi kalmak demekti. Memlekete gönderilen paralarla kurulan hayatlar demekti.

Anıtın taşıyacağı anlam da tam burada ortaya çıkıyor. Bu bir heykel değil. Bu bir hikâye. Bu bir hayatın özeti. Bu, emeğin taşlaşmış hali.

ANITIN YERİ VE SANATSAL FORMU NASIL BELİRLENECEK

Önümüzdeki süreçte anıtın yeri, ismi ve sanatsal formu geniş katılımlı görüşmelerle belirlenecek. Bu karar yalnızca bürokratik bir süreçle alınmayacak. Toplumun farklı kesimleri sürece dahil edilecek.

Sanatçının kim olacağı, anıtın hangi mesajı taşıyacağı ve şehrin neresine konumlandırılacağı da bu görüşmelerin ardından netleşecek. Ancak değişmeyecek tek yaklaşım var. Misafir işçilerin hikâyesi Amsterdam’ın ortak hikâyesidir.

        SİYASİ BİR PROJEDEN ÖTE TOPLUMSAL BİR HAFIZA İNŞASI

Bu girişim, klasik bir belediye projesi değil. Bu girişim bir hafıza inşasıdır. Çünkü yıllar boyunca göçmen emeği çoğu zaman istatistiklerin ve ekonomik raporların içinde kaldı. İnsan hikâyeleri geri planda kaldı.

Bugün yapılan şey, bu hikâyeleri kamusal alana taşımak. Şehrin merkezine taşımak. Herkesin görebileceği bir noktaya taşımak.

Süleyman Koyuncu’nun ısrarı da tam olarak burada anlam kazanıyor. Bu proje yalnızca bir siyasi hedef değil. Bir kuşağın görünür olma mücadelesi.

    GEÇ GELEN AMA GÜÇLÜ BİR ADALET DUYGUSU

“Göçün hafızasını yaşatacak Amsterdam abidesi henüz çizilmedi. İşte benim hayalimdeki olası anıt tasarımları.”

Amsterdam’da yükselecek Misafir İşçi Anıtı, geçmişi hatırlatan bir yapı olacak. Ama aynı zamanda geleceğe konuşacak.

Çünkü bu anıt, yalnızca dedelerin ve babaların hikâyesini anlatmayacak. Aynı zamanda bugünün gençlerine şunu söyleyecek. Bu şehirde sizin de emeğiniz var. Bu şehirde sizin de iziniz var.

Ve belki de en önemlisi şu gerçek bir kez daha kabul edilmiş olacak. Misafir işçiler bu şehrin kenarında değil, merkezindedir.

Bu anıt, geç gelen ama güçlü bir adalet duygusunun sembolü olarak Amsterdam’ın hafızasında yerini alacak.

Teşekkür edilen katkı sunanlar: Onno van den Muysenberg, Cigdem Ozcelik, Eva Govan, Havva Betül Çetinkaya, Dok Gerritsen, Asuman Doğan, Sara Aljić, Olivia Tudor, Laura Van Hasselt, Helene de Scharnes, Duygu A., Raquel Kurpershoek, Filip Schriver.

GEÇMİŞTEN BUGÜNE UZANAN ANITLAR ZİNCİRİ

Rotterdam’daki anıt:

Amsterdam’da atılan bu adım, Avrupa ve Türkiye’de daha önce hayata geçirilen göç anıtlarının devamı niteliğinde.

Rotterdam’da savaş sonrası yeniden inşaya katkı sunan birinci kuşak işçiler için yapılan Misafir İşçi Anıtı ve etrafında düzenlenen anma etkinlikleri, bu hafızanın en güçlü örneklerinden biri oldu. Kent yönetimi ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla gerçekleştirilen etkinliklerde, birinci kuşağın emeğinin Rotterdam’ın kimliğinin parçası olduğu vurgulandı.

İstanbul Kadıköy’deki anıt:

Türkiye’de ise İstanbul Kadıköy’de açılan “Umuda Yolculuk” anıtı, Avrupa’ya giden ilk işçi kuşağına adandı. Anadolu’dan yola çıkan insanların bilinmezliğe doğru yaptığı yolculuğu simgeleyen bu anıt, Hollanda’daki Türk kuruluşlarının girişimiyle hayata geçirildi.

Karaman’daki anıt:

Karaman Tren Garı önünde açılan Göç Anıtı ise işçi göçünün 50. yılı anısına dikildi ve
birinci kuşağa “ahde vefa” olarak değerlendirildi.

2018 YILINDAKİ İLK TÜRK GÖÇMEN KAHRAMANLARI PORTRELENMİŞTİ

Amsterdam’da 2018 yılında gerçekleştirilen bir sanat etkinliği kapsamında, Türk göçmen işçileri konu alan dikkat çekici bir çalışma hayata geçirilmişti. Sanatçı Suat Öğüt tarafından hazırlanan “İlk Türk Göçmen ya da Devrimin İsimsiz Kahramanları” başlıklı eser, Türkiye’den Avrupa’ya göç eden ilk kuşağı temsil eden bronz büstlerden oluşuyordu.

Söz konusu çalışma, Public Art Amsterdam programı çerçevesinde sanatseverlerle buluştu. Sergi, Amsterdam Noord bölgesinde bulunan eski NDSM tersanesinin sanatkârlar merkezi olarak düzenlenen alanında açıldı. Kentin endüstriyel geçmişi ile göç hikâyelerini buluşturan bu mekân seçimi, çalışmanın anlamını daha da güçlendirdi.

Projede yer alan büstler, Türkiye’den ekonomik zorunluluklarla Avrupa’ya göç eden ve Hollanda’da “misafir işçi” olarak anılan ilk kuşağa bir saygı duruşu niteliği taşıyordu. Eser, yalnızca bireysel portreleri değil, bir dönemin emeğini, mücadelesini ve görünmeyen hikâyelerini görünür kılmayı amaçladı.

Amsterdam’da o yıllarda hızla değişen kent yapısı ve özellikle Noord bölgesindeki dönüşüm süreci de çalışmanın arka planını oluşturdu. Bir zamanlar işçi göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerin dönüşmesi ve yeni ekonomik dengeler, bu anıtsal çalışmanın verdiği mesajı daha anlamlı hale getirdi.

Sergi, kalıcı bir anıt olarak değil, belirli süreyle kamusal alanda sergilenen bir sanat projesi olarak planlandı. Ancak buna rağmen, Türk göçmenlerin kent tarihindeki yerini hatırlatan en güçlü görsel çalışmalardan biri olarak hafızalarda yer etti.

Bugün Avrupa’nın farklı kentlerinde açılan göçmen işçi anıtları konuşulurken, Amsterdam’da 2018 yılında gerçekleştirilen bu bronz büst çalışması da aynı hafızanın önemli parçalarından biri olarak dikkat çekiyor.

Bu anıtların ortak noktası aynıydı. Hepsi, gurbetin yükünü taşıyan bir kuşağın hikâyesini görünür kılma çabasıydı.

GÖÇ ANITLARI ÜZERİNE BİR NOT

Son günlerde göç anıtlarıyla ilgili olarak bazı okuyuculardan dikkat çekici tepkiler geliyor. “Sömürülen insanların anıtı mı olur?”, “Acıların heykeli dikilir mi?”, “Bu bir övünç değil, bir dramdır” diyenler var. Bu itirazlar, duygusal yönü güçlü ve üzerinde düşünülmesi gereken görüşlerdir.

Göç anıtlarına itiraz edenlerin söyledikleri yabana atılacak sözler değildir. Evet, bu insanların önemli bir bölümü ağır koşullarda çalıştı. Evet, sömürüye uğrayanlar oldu. Evet, yalnızlık, ayrılık ve hasret bu hikâyenin ayrılmaz parçalarıdır. Bu yüzden bazı okuyucuların “Sömürülmenin anıtı mı olur” diye tepki göstermesi anlaşılır bir duygudur.

Ama meseleye yalnızca bugünün duygusuyla bakmak eksik kalır. Çünkü anıtlar sadece başarıları değil, acıları da hatırlatır. Savaşların, sürgünlerin, felaketlerin ve kayıpların da anıtları vardır. Onlar yaşananları yüceltmek için değil, unutulmaması için yapılır.

Misafir işçi anıtları da böyledir. Bu anıtlar bir övünme aracı değil, bir hatırlatma biçimidir. Bir kuşağın hangi şartlarda yaşadığını, neleri göze aldığını, neleri kaybettiğini ve buna rağmen nasıl ayakta kaldığını gelecek nesillere anlatan sessiz tanıklardır.

Bugün bu hikâyeyi yaşayanlar aramızda. Yarın olmayacaklar. Ama onların emeği, fedakârlığı ve bıraktıkları izler şehirlerin dokusunda yaşamaya devam edecek. Anıt dediğimiz şey tam olarak budur. Hafızayı taşlaştırmak.

Gerçekten de birinci kuşağın hikâyesi kolay değildir. Gurbet vardır. Ayrılık vardır. Dil bilmeden çalışmak vardır. En ağır işlerde alın teri dökmek, yıllarca çocuklarından uzak kalmak, çoğu zaman dışlanmak ve yok sayılmak vardır. Bu açıdan bakıldığında “sömürünün anıtı olmaz” diyenlerin haklılık payı olduğu açıktır.

Ama mesele yalnızca buradan ibaret değildir. Anıtlar sadece zaferleri temsil etmez. Acıları da temsil eder. Savaşların, sürgünlerin, felaketlerin ve kayıpların da anıtları vardır. Onlar yaşananları yüceltmek için değil, unutulmaması için yapılır.

Misafir işçi anıtları da bu yüzden önemlidir. Bu anıtlar bir övünç simgesi değildir. Bir hatırlatma biçimidir. Bir kuşağın hangi şartlarda yaşadığını, neleri göze aldığını, neleri kaybettiğini ve buna rağmen nasıl ayakta kaldığını gelecek nesillere anlatan sessiz tanıklardır.

Bugün bu hikâyeyi yaşayanlar hayatta. Yarın olmayacaklar. Ama onların emeği, fedakârlığı ve bıraktıkları izler şehirlerin dokusunda yaşamaya devam edecek. Anıt dediğimiz şey tam da budur. Hafızayı kalıcı hale getirmek.

Belki bugün tartışılır. Belki bugün eleştirilir. Ama yüzyıllar sonra bir çocuk o anıtın önünde durduğunda şu soruyu soracaktır. “Kimdi bu insanlar?” İşte o soru, bütün tartışmalardan daha değerlidir. Çünkü o soru sayesinde bir kuşak yeniden hatırlanacaktır.

Devamını Oku

İFTAR SOFRALARINA GİTMEYECEĞİM

İFTAR SOFRALARINA GİTMEYECEĞİM
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İsrafın ve gösterişin gölgesinde büyüyen iftar davetleri Ramazan’ın ruhunu zedeliyor. Bu ayın anlamını kalabalık masalarda değil, paylaşmada ve vicdanda arıyorum.

Bir gazeteci, hergün iftar sofrası yazarsa ne olur?
Okuyucu bunu görür ve şunu sorar: Bu bir haber mi, yoksa bir davet günlüğü mü? İşte gülünçlük burada ortaya çıkar.

Ramazan yaklaşınca aynı tartışmalar yeniden başlıyor. İsraf konuşuluyor. Gösteriş konuşuluyor. İftar sofralarının ruhundan uzaklaştığı söyleniyor. Herkes eleştiriyor. Herkes itiraz ediyor. Herkes söz söylüyor. Ama akşam olunca aynı isimler yine aynı sofralarda buluşuyor.

Bir yanda eleştiri. Diğer yanda davetler. Bir yanda israf vurgusu. Diğer yanda kalabalık masalar. Bu çelişkiyi yıllardır izliyorum. Bu yıl ise ilk kez kendi adıma net bir karar alıyorum. Bundan sonra hiçbir iftar sofrasına gitmeyeceğimi açıkça ilan ediyorum.

Bunu bir tepki olarak değil, bir duruş olarak ifade ediyorum. Çünkü Ramazan’ın ruhu ile son yıllarda kurulan pek çok iftar sofrası arasında derin bir mesafe oluştuğunu düşünüyorum.

Bu yazıyı da bu yüzden kaleme alıyorum. Ramazan’ın gerçek anlamını, orucun insana kazandırdıklarını, iftar sofralarının aslında ne olması gerektiğini ve bugün neden gereksiz hale geldiğini tüm yönleriyle anlatmak için.

RAMAZAN SADECE AÇ KALMAK DEĞİLDİR

Ramazan, insanın kendine dönmesi demektir. Günlük hayatın hızından sıyrılması demektir. Kalbini yoklaması demektir.
Oruç sadece mideyi değil, dili ve kalbi de tutmaktır.
Kırmamaktır. Sabretmektir. Şükretmektir. Paylaşmaktır.
İslam inancında oruç bir ceza değildir. Bir terbiye biçimidir. İnsan, hayatın içinde fark etmeden tüketir. Yer. İçer. Harcar. Konuşur. Kırar. Ramazan bu akışı durdurur.
Açlık bir amaç değildir. Açlık bir hatırlatmadır. Sofraya ulaşamayanların varlığını hatırlatır. Sabretmenin ne olduğunu öğretir.
Oruç tutan insan akşam sofraya oturduğunda lokmanın değerini hisseder.
İsrafın ne demek olduğunu anlar. Her nimetin kıymetini daha derinden kavrar.

ORUCUN SAĞLIĞA VE RUHA KATKISI

Bugün modern bilim aralıklı beslenmeden söz ediyor. Metabolizmanın dinlenmesinden söz ediyor. Vücudun kendini yenilemesinden söz ediyor.
Oruç asırlardır bunun doğal bir uygulaması olarak hayatın içinde yer alıyor. Bedenin ritmini düzenliyor. Zihni sakinleştiriyor. İnsana denge kazandırıyor.

Ama oruç sağlık için tutulmaz. Sağlık bunun yanında gelen bir kazanımdır.
Asıl olan insanın kendini kontrol etmeyi öğrenmesidir.
Azla yetinmek. Sabretmek. Paylaşmak. Şükretmek.
Ramazan bu değerlerin yeniden hatırlandığı bir aydır.

RAMAZAN TOPLUMSAL DAYANIŞMADIR

Ramazan yalnızca bireysel bir ibadet değildir. Aynı zamanda toplumsal bir dayanışma dönemidir.
Kapılar açılır. Komşular hatırlanır. Yardımlar artar. İnsanlar birbirinin hâlini sorar.
Bu yönüyle Ramazan toplumları birbirine yaklaştıran güçlü bir köprüdür.
Nitekim Ramazan’ın sadece dini değil, kültürel ve toplumsal bir bağ kurma dönemi olduğuna dair örnekler de giderek çoğalıyor.
Hollanda’daki yayın kurumlarının Ramazan’a özel hazırladığı programlar da bu ayın toplumları bir araya getiren yönünü açık biçimde ortaya koyuyor.
Ramazan aynı sofrada buluşmayı değil, aynı duyguda buluşmayı öğretir.

PROTOKOL MASASI TARTIŞMASI VE GAZETECİNİN İMTİHANI

İftar sofralarına dair eleştiriler yapılırken, çoğu zaman en görünür ama en az konuşulan alanlardan biri protokol masalarıdır. Oysa meselenin en dikkat çekici boyutlarından biri tam da buradadır.
Birçok iftar organizasyonunda en gösterişli yer protokol masasıdır. Kimlerin oturacağı önceden belirlenir. İsimler yazılır. Yerler ayrılır. Davetler buna göre yapılır.
Hatta bazı ortamlarda o masada yer almak için sessiz ama sert bir rekabet yaşandığını görmek zor değildir. Kim öne oturacak. Kim merkeze alınacak. Kim yan yana gelecek.
Oysa Ramazan’ın ruhunda protokol yoktur.

Ramazan eşitliktir. Aynı sofrada buluşmaktır. Zengin ile yoksulun, yönetici ile vatandaşın, tanınmış ile sıradan insanın aynı lokmayı paylaşmasıdır.
Protokol masası ise bu ruhu zedeler.
Çünkü o masa ayrıştırır. Üst ve alt duygusu oluşturur. Gösterişi büyütür. Samimiyeti küçültür.
İftarın özünde sadelik vardır. Sadelik bozulduğunda geriye sadece yemek kalır. Ruh kaybolur.
Bu nedenle bugün iftar sofralarının en gereksiz unsurlarından biri protokol masasıdır. Ramazan’ın eşitleyen diline, paylaşma kültürüne ve içtenliğine uymayan bir görüntü verir.

İftar sofraları geçmişte sadeydi. Evlerde kurulurdu. Komşular çağrılırdı. Bir tabak yemek paylaşılırdı.
Bugün ise birçok iftar daveti bir gösteriye dönüşmüş durumda. Uzun masalar. Kalabalık organizasyonlar. Davetliler. Fotoğraflar. Paylaşımlar.
Eleştirdiğimiz şey tam da budur.
Ramazan sadeliğin ayıdır. İsrafın değil.
Oruç, azla yetinmeyi öğretirken iftar sofralarında ölçüsüzlük yaşanıyorsa burada bir çelişki vardır.
Oruç, fakirin hâlini anlamayı öğretirken iftar sofralarında binlerce euroluk organizasyonlar kuruluyorsa burada bir kopuş vardır.
Oruç, nefsi terbiye etmeyi öğretirken iftar davetleri bir prestij yarışına dönüşüyorsa burada bir sorun vardır.

ELEŞTİRİ YAPIP SOFRAYA OTURMAK

Bugün en büyük çelişki burada yaşanıyor.
İsrafı eleştirenler aynı sofralarda yer alıyor. Gösterişten şikâyet edenler aynı davetlere gidiyor.
Söz ile davranış arasındaki mesafe büyüyor.
Bu yüzden ben kendi adıma bir karar alıyorum.
Artık hiçbir iftar sofrasına gitmeyeceğim.
Çünkü eleştirirken içinde yer almanın doğru olmadığını düşünüyorum.

İFTAR PARASI NEREYE GİTMELİ

Bugün tek bir iftar daveti için harcanan parayla kaç ailenin mutfağına destek olunabilir.
Kaç öğrencinin ihtiyacı karşılanabilir.
Kaç yaşlının ilaç masrafı ödenebilir.
Ramazan paylaşma ayı ise, paylaşmanın en doğru yolu da buradan geçer.
Gösterişsiz. Sessiz. Samimi.
Gerçek yardım böyle yapılır.

İFTAR SOFRALARI TAMAMEN GEREKSİZ Mİ

Elbette hayır.
Aile içinde kurulan sofralar gereklidir. Komşularla paylaşılan sofralar gereklidir. Gerçek dayanışma için kurulan sofralar gereklidir.
Ama organizasyon haline gelen, amacından uzaklaşan ve ruhunu kaybeden iftar sofraları gereksizdir.
Ramazan kalabalık masalarla değil, samimiyetle anlam kazanır.

BENİM KARARIM VE DURUŞUM

Yıllardır pek çok konuda ilk adımı atanlardan biri oldum.
Bu kez de kendi adıma yeni bir ilk başlatıyorum.
Hiçbir iftar davetine katılmayacağım.
Bunu kimseyi kırmak için değil, Ramazan’ın ruhuna saygı için yapıyorum.

İnancım şudur.
Ramazan sofrada değil kalpte yaşanır.
Oruç mide ile değil vicdan ile tutulur.
Paylaşmak kalabalık masalarda değil, sessiz yardımlarda anlam kazanır.
Ramazan geldiğinde insan biraz yavaşlar. Biraz düşünür. Biraz kendine bakar.
Belki de en çok buna ihtiyacımız vardır.
Gösterişsiz bir Ramazan.
İsrafsız bir Ramazan.
Sessiz ama derin bir Ramazan.
Ben bu Ramazan’ı böyle yaşamak istiyorum.
Ve bunu da açıkça ilan ediyorum.

GAZETECİNİN İFTAR MARATONU

Bir başka mesele de gazetecilerin durumu.
Bir gazeteci her gün bir iftar sofrasına giderse, her akşam başka bir davette görünürse ve ertesi gün bunları tek tek haberleştirirse ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor.
Haber olmaktan çok listeye dönüşen yazılar.
Toplumsal mesele olmaktan çok davet kroniğine dönen yayınlar.

Bugün bakıyoruz. Aynı gazeteci bir gün bir derneğin sofrasında. Ertesi gün başka bir kurumda. Sonra bir belediyede. Ardından bir vakıfta.
Her akşam başka bir masa. Her gün başka bir fotoğraf.
Bir süre sonra bu durum gazetecilikten çok davet takibine benzemeye başlıyor.
Gazeteci, gözlem yapan kişidir. Mesafesini koruyan kişidir. Eleştiren kişidir. Toplumu anlatan kişidir.
Ama sürekli davet sofralarında yer aldığında bu mesafe kaybolur.
Okuyucu da bunu görür. Ve şu soruyu sormaya başlar:
Bu bir haber mi, yoksa bir davet günlüğü mü?
İşte gülünçlük burada ortaya çıkar.

Hoş, geçmiş yıllarda ben de farklı bir yol izlerdim. Ramazan boyunca davetleri tek tek yazmaz, ayın sonunu beklerdim. Ardından katıldığım iftarları kısa kısa özetler, fotoğraflarla birlikte geniş bir değerlendirme halinde okura sunardım.
Bu yöntem hem Ramazan’ın ruhuna daha uygundu hem de gazeteciliğin ciddiyetini koruyordu.
Çünkü mesele tek tek sofraları yazmak değil, Ramazan’ın toplumda nasıl yaşandığını göstermekti.
Bugün ise her akşam bir masa, her gün bir haber anlayışı giderek yaygınlaşıyor. Bu da hem gazeteciliğin ağırlığını azaltıyor hem de iftar sofralarını olduğundan fazla büyütüyor.

Oysa Ramazan’ın merkezinde haber değeri taşıyan şey yemek değil, insanın değişimidir. Dayanışmadır. Yardımdır. İç muhasebedir.
Gazeteci de tam burada durmalıdır. Sofranın içinde değil, toplumun kalbinde.

İYİ NİYETLE SOFRA KURANLARA NOT VE BİR ÖZÜR

Burada bir noktayı özellikle vurgulamak isterim.
İftar sofrası kuran herkes gösteriş peşinde değildir. Tam tersine, çoğu insan bu sofraları samimi bir paylaşma duygusuyla kurar. Komşusunu düşünerek, öğrenciyi hatırlayarak, yalnızları davet ederek kurar. Bu iyi niyetin farkındayım. Bu gayreti tenzih ederim.

Yazdıklarım hiçbir şekilde samimiyetle kapısını açan, elindekini paylaşan, gönlünü ortaya koyan insanlara yönelik değildir. Eğer bu yazıdan böyle bir anlam çıkarsa, o iyi niyetli insanlardan peşinen özür dilerim.
Eleştirim kişilere değil, zamanla büyüyen gösteriş kültürünedir.

GAZETECİ DOSTLARA AÇIKLAMA

Bir başka husus da gazeteci dostlarım.
Bu yazı, iftar davetlerini takip eden, haberleştiren ya da bu alanı gündeme taşıyan meslektaşlarıma yönelik bir itham değildir. Her gazeteci kendi bakış açısıyla, kendi yayın politikasına göre çalışır. Buna saygı duyarım.

Benim işaret ettiğim nokta, gazeteciliğin mesafe ve denge meselesidir. Bu, bir tercih ve yöntem tartışmasıdır. Kimseyi hedef alan bir yargı değildir.
Yanlış anlaşılma ihtimaline karşı özellikle belirtmek isterim ki, bu satırlar bir meslek eleştirisi değil, kişisel bir muhasebedir.

Samimiyetle kurulan sofralara saygım var. Gösterişe ise mesafem var. Benim itirazım insanlara değil, bu dönüşümedir.

Devamını Oku
escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
beylikdüzü escort esenyurt escort avcılar escort avcılar escort avcılar escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort esenyurt escort şirinevler escort avrupa escort
Marsbahis
deneme bonusu veren siteler