eşya depolama
romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
bandstanddiaries.com
sakarya escort belek escort adana escort antalya escort ankara escort aydın escort bursa escort gaziantep escort istanbul escort samsun escort balıkesir escort mersin escort konya escort eskişehir escort izmir escort sınav analizi denizli vip transfer kocaeli escort malatya escortmaltepe escort muğla escort manisa escort sivas escort tekirdağ escort tokat escort uşak escort yalova escort yozgat escort trabzon escort afyon escort aksaray escort amasya escort ardahan escort artvin escort bartın escort bayburt escort bolu escort burdur escort çanakkale escort çankırı escort çorum escort edirne escort elazığ escort erzurum escort erzincan escort kırşehir escort van escort zonguldak escort giresun escort gümüşhane escort hakkari escort ığdır escort ısparta escort kahramanmaraş escort karabük escort karaman escort kars escort kastamonu escort kırklareli escort kütahya escort nevşehir escort niğde escort ordu escort osmaniye escort rize escort şanlıurfa escort siirt escort sinop escort şırnak escort tunceli escort yozgat escort tokat escort tekirdağ escort kütahya escort balıkesir escort aydın escort edirne escort sivas escort uşak escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort vergi konseyi görüntülü sohbet urla siyaset haberleri ankara magazin istanbul magazin yalova magazin kütahya magazin elazığ magazin adıyaman magazin tokat magazin sivas magazin batman magazin erzurum magazin afyon magazin malatya magazin ordu magazin trabzon magazin mardin magazin eskişehir magazin denizli magazin muğla magazin van magazin aydın magazin tekirdağ escort balıkesir magazin samsun magazin kayseri magazin manisa magazin hatay magazin diyarbakır magazin mersin magazin kocaeli magazin gaziantep magazin konya magazin sakarya magazin antalya magazin bursa magazin izmir magazin istanbul otomobil fiyatları istanbul ekonomi istanbul eğitim istanbul seyahat istanbul gezi rehberi antalya alışveriş merkezleri antalya ticaret
İlhan Karaçay

İlhan Karaçay

11 Haziran 2026 Perşembe

HOLLANDA’NIN ZİRVESİNDE BİR TÜRK HAKEM: SERDAR GÖZÜBÜYÜK AVRUPA’DA TARİH YAZIYOR

HOLLANDA’NIN ZİRVESİNDE BİR TÜRK HAKEM: SERDAR GÖZÜBÜYÜK AVRUPA’DA TARİH YAZIYOR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Avrupa Kupaları’nda 100 maça ulaşan Serdar Gözübüyük, şimdi de Hollanda futbolunun efsaneleri tarafından “Yılın Hakemi” seçildi. Türk kökenli elit hakem, Avrupa futbolunda güvenin ve istikrarın sembollerinden biri haline geldi.

• Eski Şampiyonlar Ligi final hakemi Dick Jol’dan dikkat çeken sözler geldi: “Son üç yıldır adeta kanında hakemlik taşıyor.” Gözübüyük’ün artık Hollanda’nın ünlü hakemi Danny Makkelie’yi bile geride bıraktığı yorumları yapılıyor.

• UEFA’nın en güvendiği isimlerden biri olan Gözübüyük, 100 Avrupa maçında hiçbir Türk takımının karşılaşmasına verilmedi. Bu durum güvensizlik değil, tam tersine “tartışılmaz hakem” profili olarak değerlendiriliyor.

• Serdar Gözübüyük’ün başarısı, sadece bir hakemin yükselişi değil; Hollanda’daki sistemin, sabrın ve profesyonel futbol kültürünün sonucu olarak gösteriliyor. Türkiye’deki hakem tartışmaları ise yeniden gündeme taşınıyor.

Hollanda’da futbol hakemliği yapan Serdar Gözübüyük, geçtiğimiz ocak ayı sonunda,
Avrupa Kupaları’nda 100 maça ulaşan ilk Türk kökenli elit hakemlerden biri olmuştu.
Gözübüyük, şimdi de Hollanda’da “Yılın Hakemi” seçildi.
Üstelik bu ödül sıradan bir jüri tarafından değil, Hollanda futbol tarihine damga vurmuş eski milli futbolcular tarafından verildi.

Serdar Gözübüyük artık sadece başarılı bir hakem değil.
O, Avrupa futbolunun güven duyduğu bir futbol otoritesi haline geldi.
Bu başarı hikâyesi sadece bir spor haberi değil.
Aynı zamanda disiplinin, sistemin, karakterin ve göçmen kökenli bir çocuğun Avrupa’nın zirvesine yürüyüşünün hikâyesi.

Bir başka gerçek daha var:
Türkiye’de yıllardır tartışılan hakem krizlerinin tam ortasında, Hollanda’da yetişen Türk kökenli bir hakem, Avrupa’nın en güvenilir isimlerinden biri olarak gösteriliyor.
İşte asıl dikkat çekici nokta da burada başlıyor.

100 AVRUPA MAÇI TESADÜF DEĞİL

Serdar Gözübüyük’ün UEFA organizasyonlarında 100 Avrupa Kupası maçına ulaşması, futbol dünyasında sıradan bir istatistik olarak görülmüyor.
Çünkü UEFA seviyesinde yıllarca görev alabilmek için sadece düdük çalmak yetmiyor.

Fizik testleri…
VAR uyumu…
Psikolojik dayanıklılık…
Baskı altında doğru karar verebilme yeteneği…
Futbolcuyla çatışmadan otorite kurabilmek…

Bütün bunlar Avrupa elit hakemliği için temel kriterler arasında yer alıyor.
Gözübüyük, yıllardır bu sınavlardan başarıyla geçen isimlerden biri oldu.
Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi ve Konferans Ligi’nde aldığı görevler, UEFA’nın ona duyduğu güvenin açık göstergesi haline geldi.

Aslında UEFA’nın hakem konusunda ne kadar titiz davrandığını gösteren ilginç bir ayrıntı da var.
Gözübüyük bugüne kadar yönettiği 100 Avrupa maçının hiçbirinde Türk takımlarının karşılaşmalarında görev almadı.

Bu durum tesadüf değil.
UEFA, köken ya da duygusal bağ tartışmalarına en küçük ihtimal bile bırakmamak için son derece hassas davranıyor.
Bu nedenle Gözübüyük’ün Türk takımlarından özellikle uzak tutulduğu belirtiliyor.
Bu da aslında UEFA’nın ona ne kadar büyük güven duyduğunu gösteren sessiz bir mesaj olarak değerlendiriliyor.
Çünkü Avrupa futbolunda bazen bir hakemin değeri, yönettiği maçlarla değil, bilinçli olarak yönettirilmediği maçlarla ölçülüyor.

HOLLANDA’DA YILIN EN İYİ HAKEMİ

Serdar Gözübüyük şimdi de Hollanda’da “Yılın Hakemi” seçildi.
Üstelik bu ödül futbol kamuoyunda son derece prestijli kabul edilen “Altın Kart” ödülü.
De Telegraaf gazetesi tarafından organize edilen değerlendirmede, eski Hollanda milli futbolcularından oluşan jüri sezon boyunca hakem performanslarını puanladı.JÜRİDE KİMLER YOKTU Kİ…

Hollanda futbolunun en büyük isimleri, sezonun en iyi hakemi olarak Serdar Gözübüyük’ü seçti.
Bu ödülün en dikkat çekici taraflarından biri ise, ikinci sıradaki Danny Makkelie’ye büyük fark atmış olmasıydı.
Yani Gözübüyük artık sadece başarılı değil; açık ara zirvede görülen bir hakem haline geldi.

DICK JOL’DAN TARİHE GEÇECEK SÖZLER

Eski dünya çapındaki hakem Dick Jol’un Serdar Gözübüyük hakkında söyledikleri ise adeta futbol tarihine not düşülecek türden.
2001 yılında Bayern Münih ile Valencia arasındaki Şampiyonlar Ligi finalini yöneten Dick Jol, Gözübüyük için şu ifadeleri kullandı: “Son üç yıldır adeta kanında hakemlik taşıyor ve açık ara öne çıkıyor. Bunu neredeyse bütün futbol dünyası görüyor.”

Ama asıl dikkat çekici sözler bundan sonra geldi.
Dick Jol, Gözübüyük’ü anlatırken ona, “90 dakikalık hakem” dendiğini söyledi.
Bu tanım Avrupa futbol kültüründe çok özel bir anlam taşıyor.
Yani gösteriş yapmayan…
Kulislerde dolaşmayan…
Protokol peşinde koşmayan…
Sadece maçına odaklanan hakem.

Jol bunu şöyle anlattı: “Stadyuma geliyor, arabasını park ediyor, protokol odalarına gitmiyor. Soyunma odasına geçiyor, ısınmasını yapıyor, maçını yönetiyor, sonra tekrar arabasına binip evine gidiyor.”

Gözübüyük, “Union of European Football Associations UEFA (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği)” organizasyonlarında yönettiği 100’üncü Avrupa Kupası maçı nedeniyle, “Koninklijke Nederlandse Voetbalbond KNVB (Hollanda Kraliyeti Futbol Federasyonu” ve UEFA tarafından plaketle onurlandırıldı.

Aslında bu anlatım, Serdar Gözübüyük’ün neden Avrupa’da bu kadar saygı gördüğünü de açıklıyor.
Çünkü Avrupa’da büyük hakemlik, kendini göstermek değil; maçı yönetirken görünmez kalabilmek anlamına geliyor.

HAKEMLİK ONUN İÇİN SONRADAN SEÇİLMİŞ BİR YOL DEĞİLDİ

Serdar Gözübüyük’ü yakından tanıyanların sıkça kullandığı bir ifade var: “Yaşından büyük bir olgunluk.”
Henüz 16 yaşındayken yönettiği maçlarda bile oyunu okuyabilen, futbolcuyla doğru mesafeyi kurabilen ve düdüğü kişisel güç aracı haline getirmeyen bir hakemdi.
Onu farklı kılan, karttan önce iletişimi, cezadan önce iknayı tercih etmesiydi.
Sertlikle değil, oyun aklıyla var olmayı seçti.

Bu yaklaşım amatör sahalarda başladı, Hollanda liglerine taşındı ve zamanla Avrupa’nın büyük statlarında karşılık buldu.
Gözübüyük’ün hakemliği, hiçbir zaman “ben buradayım” diye bağırmadı.
Tam tersine, ne kadar az görünürse, maçın o kadar iyi aktığını bilen bir anlayışla şekillendi.
Bu nedenle Avrupa’daki birçok futbol insanı, onu sadece kuralları uygulayan bir hakem olarak değil; oyunun ritmini koruyan bir futbol yöneticisi gibi değerlendiriyor.

Aslında bugün ulaştığı nokta da tesadüf değil.
Çünkü Avrupa futbolunda elit seviyeye çıkan hakemler, sadece düdükleriyle değil; karakterleriyle, sakinlikleriyle ve kriz anındaki duruşlarıyla yükseliyor.
Serdar Gözübüyük de tam olarak bu profilin içinde görülüyor.

“MAÇIN HAKEMİ” OLABİLMEK

Ruud Gullit’in Gözübüyük için kullandığı cümleler de çok çarpıcıydı:
“Maçı yönettiğin belli ama aynı zamanda maçın oyuna ait olduğunu hissettiriyorsun. Ne kadar az görünürsen, maç için o kadar iyidir.”

İşte Avrupa hakemliği ile Türkiye’deki hakem tartışmaları arasındaki en büyük fark tam da burada ortaya çıkıyor.
Türkiye’de çoğu zaman hakem konuşuluyor.
Kartlar konuşuluyor.
Mimikler konuşuluyor.
VAR konuşuluyor.

Ama Avrupa’nın elit hakem anlayışında önemli olan şey, oyunun akışını bozmamak.
Gözübüyük’ün yönettiği maçlarda hakemin değil, futbolun konuşulması da onun en büyük başarılarından biri olarak görülüyor.

GÖÇMEN BİR AİLEDEN AVRUPA’NIN ELİT LİSTESİNE

Serdar Gözübüyük’ün hikâyesi aynı zamanda toplumsal bir başarı hikâyesi olarak da değerlendiriliyor.
Göçmen kökenli bir ailenin çocuğu olarak Hollanda futbol sisteminde yükselmek ve Avrupa’nın elit hakem listesine kalıcı biçimde girebilmek kolay olmadı.

Bu başarı;
Şansla değil…
Disiplinle…
Sabırla…
Ve sistemli çalışmayla geldi.
Bu nedenle Gözübüyük bugün sadece hakemlik yapan biri değil.
Aynı zamanda Avrupa’daki Türk gençleri için güçlü bir rol model.

TÜRKİYE NEDEN AYNI SONUCU ÜRETEMİYOR?

Serdar Gözübüyük örneği ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Türkiye neden aynı seviyede hakemler çıkaramıyor?
Bu sorunun cevabı aslında kişilerin ötesinde, sistemde yatıyor.
Hollanda’da hakem hata yaptığında linç edilmiyor.
Doğru yaptığında da göklere çıkarılmıyor.
Analiz ediliyor.
Geliştiriliyor.
Korunuyor.
Süreklilik esas alınıyor.
Türkiye’de ise çoğu zaman bir derbi maçı bir hakemin kariyerini bitirebiliyor.
Bir düdük haftalarca tartışılıyor.
Bu ortamda özgüven gelişmiyor.
İstikrar oluşmuyor.

İşte Serdar Gözübüyük’ün hikâyesi tam da bu nedenle sadece bir spor haberi değil.
Aynı zamanda futbol kültürü, hakem sistemi ve spor yönetimi üzerine güçlü bir mesaj taşıyor.

“DÜNYA KUPASI’NDA OLMALIYDI”

Dick Jol’un en sert çıkışlarından biri ise Dünya Kupası konusunda oldu.
Tecrübeli eski hakem, Gözübüyük’ün Dünya Kupası’nda görev almamasını anlayamadığını söyledi.
Hatta daha da ileri giderek: “Serdar artık hem Hollanda’da hem de uluslararası düzeyde Danny Makkelie’yi geçti” dedi.

Bu sözler sıradan bir övgü değil.
Çünkü Danny Makkelie uzun süredir Avrupa’nın en önemli hakemlerinden biri olarak gösteriliyor.
Dick Jol gibi dünya çapında final yönetmiş bir hakemin bu karşılaştırmayı yapması, Gözübüyük’ün Avrupa’daki konumunu açık biçimde ortaya koyuyor.

AVRUPA FUTBOLUNDA BİR TÜRK İMZASI

Bir dönem Avrupa futbolunda Türk kökenli futbolcular konuşuluyordu.
Şimdi ise Avrupa’nın en büyük organizasyonlarında düdük çalan bir Türk kökenli hakem konuşuluyor.
Bu başarı sadece Serdar Gözübüyük’ün kişisel kariyeri değil.
Aynı zamanda Avrupa’daki Türk toplumunun geldiği noktayı gösteren önemli örneklerden biri.
Çünkü artık sadece tribünde değiliz.
Sadece sahada değiliz.
Karar mekanizmasının tam ortasında da varız.

Serdar Gözübüyük bugün Avrupa futbolunda güvenin, disiplinin ve profesyonelliğin sembollerinden biri haline gelmiş durumda.
Ve görünen o ki, onun hikâyesi henüz tamamlanmış değil.

GÖZÜBÜYÜK TÜRK LİGİNDE AYNI BAŞARIYI ELDE EDEBİLİR MİYDİ?

İşte asıl zor soru bu…
Ve dürüst cevap vermek gerekirse:
Muhtemelen hayır.
En azından bugünkü Türkiye futbol ikliminde bunu sürdürebilmesi çok zor olurdu.
Çünkü Serdar Gözübüyük’ü Avrupa’nın elit hakemlerinden biri yapan şey sadece yeteneği değil.
Onu koruyan sistem.
Onu geliştiren yapı.
Onu bir maçla harcamayan futbol kültürü.

Türkiye’de ise hakemlik uzun yıllardır başka bir psikoloji içinde yaşıyor.
Bir derbi maçı sonrası haftalarca televizyon ekranlarında tartışılan…
Kulüp başkanlarının isim vererek hedef aldığı…
Sosyal medyada linç edilen…
Bir pozisyon yüzünden aylarca baskı altında kalan bir hakem düzeni var.

Bu ortamda en büyük yetenek bile bir süre sonra ya içine kapanıyor ya da hata yapmaya başlıyor.
Çünkü hakemlik sadece fizik değil.
Psikoloji mesleği.
Hakem düdüğü çalmadan önce rahat nefes alabilmeli.
Serdar Gözübüyük’ün Avrupa’daki başarısının temelinde de bu rahatlık yatıyor.

Hollanda sisteminde hakem hata yaptığında “bitirilmiyor.”
Dinlendiriliyor.
Analiz ediliyor.
Eksikleri çalışılıyor.
Ama itibarı tamamen yok edilmiyor.
Türkiye’de ise bazen tek bir pozisyon bile kariyerin sonu olabiliyor.
İşte fark burada.

TÜRKİYE’DE HAKEM MAÇ YÖNETMİYOR, KRİZ YÖNETİYOR

Serdar Gözübüyük’ün en dikkat çekici özelliği sakinliği.
Maçı germemesi.
Futbolcuyla kavga etmemesi.
Egosunu oyunun önüne koymaması.
Ama Türkiye’de hakem çoğu zaman futbol yönetmiyor.
Krizi yönetiyor.

Daha maç başlamadan tribün baskısı başlıyor.
Kulüp televizyonları konuşuyor.
Sosyal medya gündem oluşturuyor.
Eski hakemler ekranlarda infaz yapıyor.

Böyle bir ortamda hakemin doğal refleksi de değişiyor.
Kendini koruma içgüdüsü devreye giriyor.
İşte Avrupa ile Türkiye arasındaki temel zihniyet farkı burada ortaya çıkıyor.
Avrupa’da sistem hakemi koruyor.
Türkiye’de ise hakem çoğu zaman kendini tek başına korumaya çalışıyor.

GÖZÜBÜYÜK’ÜN EN BÜYÜK ŞANSI HOLLANDA SİSTEMİYDİ

Bu cümle bazılarına ağır gelebilir ama gerçek bu.
Serdar Gözübüyük elbette çok yetenekli bir hakem.
Ama aynı zamanda doğru sistemin içinde yetişmiş bir isim.
Henüz genç yaşta maç yönetirken bile “iletişimi karttan önce kullanan hakem” olarak dikkat çekiyordu.

Türkiye’de ise genç hakemler çoğu zaman korkuyla yetişiyor.
Hata yapma korkusu…
Büyük takım baskısı…
Medyaya düşme korkusu…
Kariyerin biteceği endişesi…

Bu ortam özgüven değil, tedirginlik üretiyor.
Gözübüyük Hollanda’da büyüdü.
Sabırla izlendi.
Kademeli olarak yükseltildi.
Uluslararası maçlara hazırlanırken psikolojik olarak da korundu.

Türkiye’de aynı sabır gösterilir miydi?
İşte tartışılması gereken nokta bu.

BELKİ DE AVRUPA’NIN İSTEDİĞİ TAM DA BUYDU

UEFA’nın Gözübüyük’e yaklaşımı da aslında çok şey anlatıyor.
100 Avrupa Kupası maçı yönetti ama bir Türk takımının maçına verilmedi.
Çünkü UEFA en küçük tartışma ihtimalini bile ortadan kaldırmak istedi.
Bu aslında şu anlama geliyor: “Bu hakem tartışılmamalı.”

Türkiye’de ise tam tersi oluyor.
Hakemler konuşularak büyütülüyor.
Tartışılarak tüketiliyor.
Oysa Avrupa’da iyi hakem, hakkında en az konuşulan hakemdir.
Ruud Gullit’in şu sözü boşuna değildi: “Ne kadar az görünürsen, maç için o kadar iyidir.”

Türkiye’de ise bazen hakem maçın önüne geçiyor.
Hatta bazen futbolun bile önüne geçiyor.

GÖZÜBÜYÜK TÜRK TAKIMLARININ MAÇLARINI YÖNETMEDİ

Serdar Gözübüyük, UEFA organizasyonlarında 100 Avrupa Kupası maçına ulaşmış bir hakem.
Ancak bu 100 maçın hiçbirinde bir Türk takımının karşılaşmasında görev almadı.

Bu durum bir tesadüf değil, bir ihmal de değil.
UEFA’nın hakem atamalarında en titiz davrandığı alanlardan biri, en küçük algı ihtimalini bile ortadan kaldırmak. Köken, bağ ya da duygu ihtimali söz konusuysa, sistem baştan kapıyı kapatıyor.

Gözübüyük’ün Türk takımlarının maçlarından özellikle uzak tutulması, ona duyulan güvensizlikten değil; tam tersine, tartışmasız ve lekesiz bir profilin korunmak istenmesinden kaynaklanıyor. UEFA, yeteneğini kullanıyor ama adını hiçbir tartışmanın içine sokmuyor.

Avrupa futbolunda bazen bir hakemi asıl değerli kılan şey, yönettiği maçlar değil; bilinçli olarak yönettirilmediği maçlardır.
Serdar Gözübüyük örneği, bu sistemin nasıl işlediğini tek başına anlatan nadir örneklerden biri.

Kısacası şunu söylemek mümkün:
UEFA, Gözübüyük’ün yeteneğini görüyor, istikrarını ödüllendiriyor ama, “yanlış anlaşılmaya mahal vermemek” için Türk takımlarını onun yolundan bilinçli olarak uzak tutuyor.

Yani mesele güven eksikliği değil, tam tersine aşırı güven.
“Bu hakem tartışmasız olmalı” deniyor ve en küçük gölge ihtimali bile devre dışı bırakılıyor.

Bir başka ifadeyle: UEFA’nın gözünden hiçbir şey kaçmıyor.
Hatta bazen, bizim çok sonradan fark ettiğimiz ayrıntıları bile.

Bir hakemin bir ülkenin takımlarından özellikle uzak tutulması, o hakem için gizli bir kariyer madalyasıdır. Çünkü bu, “seni konuşulur kılmak istemiyoruz” demektir.
Ve Avrupa futbolunda bundan daha büyük bir iltifat pek yoktur.

SONUÇ: YETENEK TEK BAŞINA YETMİYOR

Bugün Serdar Gözübüyük’ün başarısına bakınca sadece iyi bir hakem görmemek gerekiyor.
Aynı zamanda iyi işleyen bir sistem görmek gerekiyor.
Çünkü büyük hakemler yalnızca yetenekle yetişmiyor.
Doğru kültürle yetişiyor.
Sabırla yetişiyor.
Korunarak yetişiyor.
Özgüven verilerek yetişiyor.

Türkiye’de bugün Serdar Gözübüyük seviyesinde yetenekli genç hakemler olabilir.
Ama soru şu: “Onları kaç yıl sabırla koruyabiliyoruz?”
İşte cevap bekleyen asıl mesele bu.

Devamını Oku

TÜRK DİL KURUMU KURALLAR KOYUYOR AMA HALK BAŞKA TÜRKÇE KONUŞUYOR: İŞTE YILLARDIR BÜYÜYEN DİL ÇATIŞMASININ GERÇEK HİKÂYESİ

TÜRK DİL KURUMU KURALLAR KOYUYOR AMA HALK BAŞKA TÜRKÇE KONUŞUYOR: İŞTE YILLARDIR BÜYÜYEN DİL ÇATIŞMASININ GERÇEK HİKÂYESİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dil sadece kitaplarda yaşamıyor; sokakta, kahvehanede, tribünde ve sosyal medyada da şekilleniyor. Halkın yıllardır kullandığı kelimeler ile TDK’nın kuralları arasındaki mesafe giderek büyüyor.

“Rakam” ile “sayı”, “her şey” ile “herşey”, “ünvan” ile “unvan”… Türkçede yıllardır süren tartışmalar, aslında halk dili ile resmî dil arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyor.

Televizyonlar, sosyal medya ve hatta yapay zekâ bile bazı yanlışları sürekli tekrar ediyor. Böylece halkın alıştığı kullanım zamanla “yeni doğru” gibi görülmeye başlanıyor.

Belki de artık asıl soru şudur: Türkçeyi yalnızca kurumlar mı belirlemeli, yoksa halkın yaşayan dili de kurallar kadar dikkate alınmalı mı?

Değerli Okurlarım,

Ben bir dil bilimci değilim.
Bir akademisyen de değilim.
Ben, Mersin’de Arap ve Roman kökenli vatandaşlarımızın da yaşadığı mahallelerin içinde büyümüş bir insanım.
Sokağın dilini duyarak yetiştim.
Mahalle kahvehanelerini, pazardaki konuşmaları, halkın günlük Türkçesini dinleyerek büyüdüm. Gazeteciliğe başladıktan sonra ise dil konusunda çok hassas davrandım.
Çünkü şunu fark ettim:
Gazetecilik sadece haber yazmak değildir.
İnsanlara doğru, anlaşılır ve temiz bir Türkçe ile ulaşabilmektir.

Yıllar boyunca elimden geldiği kadar “doğru Türkçe” yazmaya çalıştım.
Hâlâ da çalışıyorum.
Bugün bana gelen mesajlarda, “Sizin Türkçeniz çok düzgün”“Sade ama etkili yazıyorsunuz” diyenler oluyor.
Bu da beni mutlu ediyor.
Çünkü ben dilin halktan kopmadan da düzgün kullanılabileceğine inanıyorum.

Ama yıllardır dikkatimi çeken çok önemli bir mesele var:
Türk Dil Kurumu’nun dili ile, halkın konuştuğu Türkçe arasında giderek büyüyen bir mesafe oluşuyor.

Bazı kurallar kitaplarda doğru olabilir.
Ama hayatın içinde karşılığı olmayabiliyor.
Bazı kelimeler teknik olarak yanlış kabul ediliyor ama milyonlarca insan onları öyle kullanıyor.
Bazı ifadeler ise akademik olarak doğru görünse bile halkın kulağına yabancı geliyor.

Ben bu yazıyı Türk Dil Kurumu TDK’ya saldırmak için yazmıyorum.
Tam tersine, Türkçeyi sevdiğim için yazıyorum.
Çünkü dil sadece masa başında yaşayan bir şey değildir.
Dil sokakta yaşar.
Kahvede yaşar.
Tribünde yaşar.
Televizyonda yaşar.
Cep telefonunda yaşar.

Belki de artık şu soruyu daha cesur sormamız gerekiyor:
Türkçeyi sadece kurumlar mı belirlemeli, yoksa halkın yaşayan dili de daha fazla dikkate alınmalı mı?

İşte bu yazıyı yazma ihtiyacını, tam da bu yüzden hissettim.

TÜRK DİL KURUMU TDK’NIN DİLİ İLE HALKIN DİLİ NEDEN AYNI DEĞİL?

Türk Dil Kurumu yıllardır kurallar koyuyor, imlâ kılavuzları yayımlıyor, kelimelerin doğrusunu belirliyor. Ama işin garibi şu ki, halkın büyük bölümü bu kuralların önemli bir kısmını ya bilmiyor ya da benimsemiyor.

Dil sadece masa başında yaşayan bir şey değildir.
Dil, sokakta yaşar.
Pazarda yaşar.
Mahallede yaşar.
Televizyon ekranında, kahvede, tribünde, sosyal medyada yaşar.

İşte bu yüzden, halkın yıllardır kullandığı bazı kelimeler ile TDK’nın “doğru” kabul ettiği kullanım arasında ciddi farklar oluşuyor.

Mesela, ‘onuncu’ demek için, 10. yazılıyor. (Yani 10 ve nokta)
TDK’ya göre doğrudur.
Ama halkın büyük bölümü bunu görünce duraksıyor.
Çünkü insanlar 10’uncu yazıldığında hemen anlıyor.
Demek ki mesele sadece doğru yazmak değil.
Anlaşılır yazmak.

Aynı durum futbolda da var.
Spikerler yıllardır “üst direk” diyor.
Oysa direk dediğiniz şey dik durur ve destektir.
Kalede yatay duran üst bölüm ise teknik olarak direk değildir.
Onun adı “lata”dır.
Hollandalılar bile buna “lat” diyor.
Yani Türkçede “lata” kelimesi Hollandaca’da “lat” olarak geçer.
Hollandalı “lat” diyorsa, biz neden “lata” demiyoruz da, “üst direk” diyoruz?
Ne var ki biz unutmuşuz.
Yanlış kullanım yaygınlaşmış, doğru kelime kaybolmuş.

Bugün televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada öylesine yanlışlar duyuyoruz ki, insan bazen “TDK mı halkı izliyor, halk mı TDK’yı?” diye düşünmeden edemiyor.

Mesela en yaygın yanlışlardan biri “rakam” ve “sayı” meselesidir.

Rakam, sadece 0 ile 9 arasındaki işaretlerdir.
Yani: 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9

Sayı ise bu rakamların birleşmesiyle oluşur.
15, bir sayıdır.
2026, bir sayıdır.
Ama televizyonlarda hâlâ: “Rakamlar gösteriyor ki…” deniliyor.
Hayır.
Doğrusu: “Sayılar gösteriyor ki…” olmalıdır.

Üstelik yapay zekâ bile zaman zaman bu yanlışı yapıyor.
Demek ki yanlış kullanım artık sistemlere bile yerleşmiş.

Benim TDK’ya söyleyeceklerim çok.
Çünkü dil sadece akademik bir mesele değildir.
Dil, halkın anlayacağı şekilde yaşamalıdır.
Kurumların görevi de, halktan kopuk kurallar üretmek değil, halkın kullanımını doğru şekilde yönlendirmektir.

Şimdi gelelim başka örneklere:

“HİÇBİR” Mİ, “HİÇ BİR” Mİ?

TDK’ya göre doğru yazım “hiçbir”dir.
Birleşik yazılır.
Ama halk arasında: “Hiç bir şey anlamadım”şeklindeki ayrı kullanım çok yaygındır.

Aslında burada ilginç olan şudur:
İnsanlar konuşurken iki ayrı kelime gibi düşündüğü için yazarken de ayırıyor.

“YANLIZ” MI, “YALNIZ” MI?

Türkiye’de en yaygın yazım hatalarından biridir.
Doğrusu “yalnız”dır.
Ama milyonlarca insan bunu “yanlız” diye telaffuz eder.
Telaffuz zamanla yazıya da yansır.

Benzer bir örnek:
“Herkes” yerine “herkez” yazılmasıdır.

Çünkü halk kulağı nasıl duyuyorsa eli de öyle yazıyor.

“TRAFİK” Mİ, “TRAFİĞ” Mİ?

Sosyal medyada en çok yapılan yanlışlardan biri de budur.
İnsanlar:
“Trafiğ çok kötüydü” diye yazıyor.
Çünkü konuşurken “k” sesi yumuşuyor.

“HER ŞEY” Mİ, “HERŞEY” Mİ?

TDK’ya göre ayrı yazılır: “Her şey”Ama birleşik yazım o kadar yaygınlaştı ki, bugün milyonlarca insan “herşey” diye yazıyor.

“BİRÇOK” MU, “BİR ÇOK” MU?

Doğrusu birleşik: “Birçok”

Ama ayrı yazım da çok yaygın.
Çünkü insanlar bunu iki ayrı kelime gibi düşünüyor.

“ŞOFÖR” MÜ, “ŞÖFÖR” MÜ?

Doğrusu “şoför”dür.
Ama halkın büyük kısmı “şöför” der.
Yazıya da öyle geçirir.

“EGZOZ” MU, “EKSOZ” MU?

TDK’ya göre “egzoz” doğrudur.
Ama halk arasında “eksoz” diyenlerin sayısı az değildir.

“ENTELEKTÜEL” Mİ, “ENTEL” Mİ?

TDK elbette “entelektüel” der.
Ama halk işi kısaltır.
“Entel” der geçer.

Dil bazen ekonomiktir.
İnsanlar uzun kelimeyi kısaltır.

“MÜSAİT” Mİ, “MÜSAYİT” Mİ?

Doğrusu “müsait”tir.
Ama halk arasında “müsayit” kullanımı çok yaygındır.

“HÂL” İLE “HALA”

TDK şapkayı koruyor.
Çünkü:
“Hâlâ” zaman anlamındadır.
“Hala” ise babanın kız kardeşi.

Ama artık gazetelerde bile şapka kullanılmıyor.
Bilgisayar ve telefon alışkanlıkları yüzünden inceltme işaretleri neredeyse kayboldu.

“ÂDET” İLE “ADET”

Birinde sayı vardır.
Diğerinde gelenek.
Ama şapka gidince anlam da karışıyor.

“ÜNVAN” MI, “UNVAN” MI?

TDK bugün “unvan” yazımını esas alıyor.
Ama yıllarca gazetelerde, kitaplarda ve resmî yazışmalarda “ünvan” kullanıldı.
Bu yüzden halkın önemli bölümü hâlâ “ünvan” yazıyor.

“FİLAN” MI, “FALAN” MI?

TDK her ikisini de kabul ediyor.
Ama kullanım bölgeden bölgeye değişiyor.

“İNTERNET” Mİ, “GENELAĞ” MI?

TDK bir dönem “internet” yerine “genelağ” önerdi.
Ama halk bunu benimsemedi.
Çünkü dil zorla değişmiyor.

Aynı şekilde:
“Selfie” yerine “özçekim” önerildi.
Bugün iki kullanım da var.
Ama gençlerin büyük bölümü hâlâ “selfie” diyor.

“MAUS” MU, “FARE” Mİ?

Bilgisayarın mouse’u Türkçede “fare” oldu.
Bu tuttu.
Çünkü kısa ve anlaşılırdı.

Demek ki halk bazen yeni kelimeyi kabul ediyor.
Ama bunun için kelimenin doğal gelmesi gerekiyor.

Dil yaşayan bir organizmadır.
Kurallar elbette olmalı.
Ama halktan kopuk kurallar yaşayamaz.

Belki de TDK’nın artık daha fazla sokağı dinlemesi gerekiyor.
Çünkü dili asıl yaşatanlar, imlâ kılavuzları değil, insanlardır.

“ESKİ İSTANBUL VALİSİ” DEĞİL, “İSTANBUL ESKİ VALİSİ”

Türkçede anlam kaymasına yol açan yanlışlardan biri de budur.

Televizyonlarda ve gazetelerde sık sık:
“Eski İstanbul Valisi”“Eski CHP Başkanı”“Eski Üniversite Dekanı” ifadeleri kullanılıyor.

Oysa bu kullanım teknik olarak yanlış anlam doğuruyor.
Çünkü “eski” kelimesi başa geldiğinde, sanki İstanbul eskiymiş gibi bir anlam çıkıyor.
Yani:
“Eski İstanbul”“Eski CHP”“Eski üniversite” anlamı oluşuyor.

Doğru kullanım ise:
“İstanbul eski valisi”“CHP eski Başkanı”“Üniversite eski dekanı” şeklinde olmalı.
Çünkü burada “eski” sıfatı şehri, kurumu ya da üniversiteyi değil, kişinin görevini anlatıyor.

Aynı yanlış şu örneklerde de yapılıyor:
“Eski Emniyet Müdürü” yerine: “Emniyet eski müdürü”

“Eski Bakan” yerine: “Eski” sıfatının gerçekten kimi anlattığına dikkat edilmeli.

Dil bazen küçük görünen sıralama hatalarıyla bile anlam değiştiriyor.
Ne var ki medya dili yıllardır bu yanlışları tekrar ettiği için, toplum da buna alışıyor.
Belki de Türkçede en az dikkat edilen konulardan biri, kelimelerin sadece anlamı değil, dizilişidir.

TDK VE DİLBİLİMCİLER HALKIN TÜRKÇESİNİ DAHA ÇOK DİNLEMELİ

Belki de artık Türk Dil Kurumu’nun ve dilbilimcilerin şu gerçeği daha fazla görmesi gerekiyor:
Dil sadece akademisyenlerin masasındaki kitaplarda yaşamıyor.
Dil; sokakta, kahvede, okulda, tribünde, televizyonda ve cep telefonlarında yaşıyor.

Bir kelimeyi halk benimsemiyorsa, onu sadece kılavuza yazmak yetmiyor.
Çünkü dil, emirle yürümüyor.
Dil, insanların ağzında şekilleniyor.

Elbette kurallar olmalı.
Elbette Türkçenin korunması gerekiyor.
Ama halkın yıllardır kullandığı bazı kelimeleri yok saymak da doğru değil.

Belki TDK’nın görevi sadece “yanlış” demek değil, halkın neden öyle konuştuğunu da araştırmak olmalı.
Çünkü bazen halk yanlış yaptığı için değil, kurallar hayatın gerisinde kaldığı için farklı konuşuyor.

Bugün sosyal medya, dili değiştiriyor.
Televizyon, dili değiştiriyor.
Yapay zekâ bile, dili etkiliyor.
Böyle bir çağda, dil kurumlarının sadece yukarıdan bakan bir otorite gibi değil, halkı dinleyen bir rehber gibi davranması gerekiyor.
Çünkü dil yaşayan bir nehirdir.
Önüne duvar koyarsanız yön değiştirir.
Ama yatağını anlarsanız birlikte akar.

Belki de artık mesele şudur: “Halk dili TDK’ya mı uysun, yoksa TDK halkın yaşayan Türkçesini mi daha dikkatle izlesin?”

İşte asıl tartışılması gereken konu budur.

Devamını Oku

HOLLANDA’DAKİ TÜRK KADIN GİRİŞİMCİLERDEN GÜÇ BİRLİĞİ ÇAĞRISI

HOLLANDA’DAKİ TÜRK KADIN GİRİŞİMCİLERDEN GÜÇ BİRLİĞİ ÇAĞRISI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hollanda’daki Türk kadın girişimciler, artık yalnızca ticaret dünyasında değil; yapay zekâdan inovasyona, sanattan teknolojiye kadar birçok alanda güçlü projelerle dikkat çekiyor. Amsterdam’daki buluşma, bu yükselen potansiyelin kurumsal iş birlikleriyle daha da büyütülmesi açısından önemli bir adım olarak değerlendirildi.

TWENL çatısı altında bir araya gelen kadın girişimciler, amaçlarının sadece bugünün iş dünyasında yer almak olmadığını; gelecek nesiller için daha güçlü bir temsil, dayanışma ve uluslararası başarı zemini oluşturmak olduğunu vurguladı.

Amsterdam Başkonsolosu Mahmut Burak Aksoy ile Ticaret Ataşesi Kutgül Sinal’ın ev sahipliğinde gerçekleşen buluşmada, Türkiye ile Hollanda arasındaki ekonomik ve teknolojik iş birliklerinin güçlendirilmesi konusunda karşılıklı görüş alışverişinde bulunuldu. Türk kadın girişimciler, gördükleri yakın ilgi ve destekten duydukları memnuniyeti özellikle dile getirdi.

ATATÜRK’ÜN 19 MAYIS 1919’DA YAKTIĞI BAĞIMSIZLIK MEŞALESİ, BUGÜN HÂLÂ GENÇLERİMİZE VE KADINLARIMIZA YOL GÖSTERMEYE DEVAM EDİYOR.
HOLLANDA’DA BAŞARILARIYLA DİKKAT ÇEKEN TÜRK KADIN GİRİŞİMCİLERİMİZİN YÜKSELİŞİ DE, CUMHURİYET’İN AYDINLIK VİZYONUNUN VE ATATÜRK’ÜN ÇAĞDAŞ TÜRKİYE HEDEFİNİN EN GÜZEL YANSIMALARINDAN BİRİDİR.
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU VE MUTLU OLSUN.

Hollanda’da faaliyet gösteren Türk kadın girişimciler, Amsterdam Başkonsolosu Mahmut Burak Aksoy ve Ticaret Ataşesi Kutgül Sinal ile bir araya gelerek, kadın girişimciliğinin geleceği ve Türkiye ile Hollanda arasındaki ekonomik iş birlikleri üzerine önemli görüşmeler gerçekleştirdi.

‘TWENL’, yani Turkish Women Entrepreneurs Netherlands topluluğu adına yapılan ziyarette, Hollanda’daki Türk kadın girişimcilerin sahip olduğu büyük potansiyele dikkat çekildi.
Derin teknoloji, yapay zekâ, sanat, inovasyon ve farklı sektörlerde faaliyet gösteren Türk kadınlarının, Hollanda ekonomisine önemli katkılar sunduğu vurgulandı.

Toplantıda özellikle şu başlıklar ön plana çıktı:
• Kadın girişimcilerin daha görünür hale getirilmesi
• Hollanda’ya yeni gelen girişimcilere daha güçlü destek mekanizmaları oluşturulması
• Türkiye ile Hollanda arasında inovasyon ve ticaret alanındaki iş birliklerinin artırılması

TWENL temsilcileri, amaçlarının sadece bugünün girişimcilerine destek olmak olmadığını, aynı zamanda gelecek nesiller için daha güçlü bir temsil, dayanışma ve fırsat zemini oluşturmak olduğunu ifade etti.

Kadın girişimciler, Hollanda’daki Türk toplumunun artık yalnızca klasik ticaret alanlarında değil, yüksek teknoloji, yapay zekâ, yaratıcı endüstriler ve uluslararası inovasyon projelerinde de aktif rol aldığını belirtti.

Toplantının ardından yapılan değerlendirmelerde, Hollanda’daki Türk kadın girişimcilerin sayısının her geçen yıl arttığına dikkat çekilirken, bu yükselişin daha organize bir ekosistem ile desteklenmesi gerektiği görüşü öne çıktı.

TWENL topluluğu ayrıca, Türk kadın girişimcilerin uluslararası platformlarda daha güçlü temsil edilmesi için kamu kurumları, ticaret temsilcilikleri ve özel sektör arasında daha yakın iş birliği kurulmasının önemine işaret etti.

Amsterdam Başkonsolosu Mahmut Burak Aksoy ile Ticaret Ataşesi Kutgül Sinal’a misafirperverlikleri ve paylaştıkları görüşler için teşekkür eden girişimciler, Türkiye ile Hollanda arasındaki ekonomik ve teknolojik bağların kadın girişimciler sayesinde daha da güçlenebileceğini ifade etti.

Hollanda’daki Türk kadın girişimcilerin son yıllarda özellikle teknoloji ve inovasyon alanlarında daha görünür hale gelmesi, diaspora içindeki ekonomik dönüşümün de dikkat çekici göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Devamını Oku

DAKTİLO GAZETECİ YAPMADI, YAPAY ZEKÂ DA YAPMAZ…

DAKTİLO GAZETECİ YAPMADI, YAPAY ZEKÂ DA YAPMAZ…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Teknoloji hızlandı ama gazeteciliğin ruhu değişmedi.

Bir zamanlar haber için Avrupa yollarında sabahlayan gazeteciler vardı.
Şimdi aynı haberler birkaç saniyede ekrana düşüyor.

Daktilolar sustu, teleksler tarihe karıştı. Ama gerçek gazeteciliğin vicdanı hâlâ ayakta. Yapay zekâ bilgi toplayabiliyor. Ama gurbetçinin gözündeki hüznü hâlâ insan okuyor.

Gazetecilik bir zamanlar sokakta öğreniliyordu. Şimdi ise çoğu zaman ekran başında üretiliyor.

Hürriyet’i var eden gazetecilik ile yapay zekâ gazeteciliği.
Hürriyet’in Avrupa’daki başarısı teknolojiyle değil, habere adanmış muhabir ruhuyla büyüdü.

Bir zamanlar Avrupa yollarında haber peşinde koşan gazeteciler vardı.
Ellerinde bilgisayar değil, daktilo vardı.
İnternet yoktu, cep telefonu yoktu, sosyal medya hiç yoktu.
Ama habercilik aşkı vardı.
Gurbetçinin derdini kendi derdi bilen, gecenin bir yarısı yola çıkmaktan çekinmeyen,
Pansiyon ve yurt odalarında işçilerle aynı sofraya oturan bir gazetecilik anlayışı vardı.

Hürriyet’in Avrupa’daki büyük yükselişi de işte böyle bir ruhun eseriydi.
Aradan yıllar geçti. Teknoloji değişti, gazetecilik araçları değişti, şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz. Artık birkaç saniyede haber yazılabiliyor.
Peki bütün bu değişimin içinde gerçek gazetecilik ne kadar değişti?
İşte bu yazı, daktilolu yıllardan yapay zekâ dönemine uzanan gazetecilik yolculuğunun hem muhasebesi hem de tanıklığıdır.

Şimdi ise, teknoloji yazıyı hızlandırdı. Fakat gazeteciliğin mayası hâlâ tecrübedir.
Yapay zekâ cümle kurabilir. Fakat sezgi, sorumluluk ve vicdan hâlâ insana ait.
Daktilodan bilgisayara, bilgisayardan yapay zekâya.
Araçlar değişti ama gerçek gazetecilik değişmedi.

Bugün artık herkesin cebinde bir “yardımcı kalem” var.
Yapay zekâ dediğimiz sistemler, birkaç saniyede dilekçe yazıyor, haber toparlıyor, hatta köşe yazısı bile hazırlıyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun faydasını inkâr etmek mümkün değil.
Teknoloji ilerledikçe insanlar da bu imkânlardan yararlanıyor.
Ben de yararlanıyorum.

Yaklaşık 60 yıldır gazeteciliğin içindeyim. Daktilolu dönemleri de gördüm, teleksli günleri de… Şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz. Arşiv tararken, eski tarihleri bulurken, bazı bilgileri kontrol ederken bu sistemlerin büyük kolaylık sağladığını kabul etmek gerekir. Hele ki zamanla yarışan gazetecilik mesleğinde, hız artık çok önemli bir unsur haline geldi.

Ancak mesele sadece “yazıyı yazmak” değildir.
Gazetecilik, kelimeleri yan yana dizmekten ibaret bir meslek değildir.
Haberin kokusunu almak vardır. Satır aralarını görmek vardır. İnsan tanımak vardır. Vicdan vardır. Tecrübe vardır. En önemlisi de sorumluluk vardır.

Bugün öyle bir dönem yaşıyoruz ki, düne kadar iki cümleyi toparlamakta zorlanan bazı kişiler, yapay zekânın hazırladığı metinlerle bir anda “usta kalem” görüntüsü verebiliyor.
Elbette herkes teknolojiden yararlanabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Zaten teknoloji, hayatı kolaylaştırmak için vardır.

Fakat burada gözden kaçan önemli bir nokta var:
Yapay zekâ da hata yapar.
Hem de bazen öyle hatalar yapar ki, mesleği bilen biri bunu birkaç saniyede fark ederken, tecrübesiz biri o yanlışları olduğu gibi yayımlayabiliyor.
İşte o zaman ortaya “yazılmış ama pişmemiş” metinler çıkıyor.

Ben yapay zekâ ile kavga etmiyorum. Tam tersine, onunla konuşuyorum, tartışıyorum, yanlışını yakalıyorum. Çünkü gazetecilik refleksi bunu gerektirir.
Bir bilgi geldiğinde, “Acaba doğru mu?” diye sormayı öğretmiştir bize bu meslek.

BİR ZAMANLAR AVRUPA’DA GAZETECİLİK BAŞKAYDI

Fakat bütün bunları düşünürken, ister istemez yıllar önceki gazetecilik günleri gözümün önünden geçiyor.
Bir zamanlar Avrupa’da gazetecilik bambaşka bir emekti.
Bugünkü gibi birkaç tuşla bilgiye ulaşılamıyordu. Haber için kilometrelerce yol gidiliyordu. Bir olay duyulduğu anda araba çalıştırılır, trenlere atlanılır, bazen sabaha kadar direksiyon sallanırdı. Çünkü gazetecilik masa başında değil, hayatın içinde yapılırdı.

İşte Hürriyet’in Avrupa’daki büyük başarısının sırrı da burada yatıyordu.
Bugün genç kuşakların çoğu belki tam olarak bilmiyor. Avrupa Hürriyet, yalnızca bir gazete değildi. Avrupa’daki Türk toplumunun gözü, kulağı, sesi ve zaman zaman da avukatıydı.

İnsanlarımızın derdi manşet olurdu.
Dil sorunları…
İşçi yurtlarındaki sıkıntılar…
Yabancı düşmanlığı…
Konsolosluk kuyrukları…
Emeklilik meseleleri…
Çifte vatandaşlık tartışmaları…
Irkçı saldırılar…
Bir gurbetçinin başına gelen en küçük olay bile bizim için önemliydi.
Çünkü o yıllarda gazetecilik sadece haber yetiştirmek değil, toplumla kader ortaklığı yapmaktı.

GURBETÇİNİN DERDİ MANŞET OLURDU

Hollanda’da Rotterdam ve Schiedam olayları yaşandığında, Türkler’in yaşadığı korkuyu ve gerilimi sayfalarımıza taşıdık. Irkçılık yükseldiğinde bunu manşet yaptık. Avrupa’daki Türk gençlerinin kimlik arayışını yazdık. Fabrikalarda çalışan işçilerin hayatlarını yazdık. Pansiyon ve yurt odalarında yaşanan yalnızlığı yazdık.

Çünkü biz, Avrupa’daki Türk toplumunun sadece uzaktan seyircisi değildik.
İçindeydik.
Onlarla aynı sofraya oturuyorduk.
Kapıkule’de aynı çileyi çekiyorduk.
İstasyonlarda aynı telaşı yaşıyorduk.
Pansiyon ve yurtlarda aynı kuru fasulyeye kaşık sallıyorduk.

Bugün hâlâ hafızamdan çıkmayan yüzlerce gece vardır.
Bir telefon gelir, “Şurada olay oldu” denirdi.
Saat kaç olursa olsun çıkılırdı.
Çünkü muhabirlik bir mesai işi değildi.
Bir yaşam biçimiydi.

HÜRRİYET’İ EFSANE YAPAN RUH

Avrupa Hürriyet’in başarısının ardında işte bu ruh vardı.

Frankfurt’taki merkezden Hollanda’ya, Belçika’dan İsveç’e, İngiltere’den Avusturya’ya kadar uzanan dev bir haber ağı kurulmuştu. O dönemin imkânları düşünüldüğünde bu gerçekten olağanüstü bir organizasyondu.
Üstelik bugünkü gibi internet yoktu.
Cep telefonu yoktu.
Dijital arşiv yoktu.
Sosyal medya yoktu.
Ama inanılmaz bir habercilik tutkusu vardı.
Ve o tutku sayesinde Avrupa Hürriyet bir efsaneye dönüştü.

Türkiye’de seçim gecelerinde Frankfurt’ta yüz binlerce gazete basıldığı günleri gördük. Avrupa’nın en ücra köşelerinde bile insanlar sabah erkenden Hürriyet beklerdi.
Çünkü o gazete onların sesiydi.
O dönem Hürriyet’in Avrupa kadrosunda görev yapan arkadaşlarımızın çoğu, bugün bile saygıyla anılması gereken isimlerdir.

Afbeelding met kleding, buitenshuis, gebouw, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving
Avrupa Hürriyet’i gazeteciliğin başarı doruklarına ulaştıran kadrolara bin selam olsun. O arkadaşlarımızı, Frankfurt Zeppelinheim’daki matbaanın önünde çekilen üstteki fotoğrafta görüyorsunuz.
Ayaktakiler: Yılmaz Övünç, Korkut Pulur, Yalçın Bingöl, İsmail Atlı, Ertuğrul Akçaylı, Nezih Akkutay, Ertuğ Karakullukçu (Yurt dışı Baskılar Müdürü) Şener Apaydın, Mine Çokbilir, Suat Türker (Köln), Çetin Emeç (Genel Yayın Müdürü), Mehmet Demirel (İtalya), Yıldız Kafkas (İsveç), Erdinç Ispartalı (İsviçre), Rodolfo Bella (İtalya), Şerif Sayın (Belçika) Metin Doğanalp (Stuttgart), Sait İşler, İlhan Karaçay (Benelux), Tuğrul Cebeci, Ahmet Külahçı, Orhan İnci.
Oturanlar: Nusret Özgül (Belçika) Kamil Yaman (Avusturya-Berlin-Frankfurt), Ziya Akçapar (Yunanistan), Faruk Zapcı (İngiltere), Tevfik Dalgıç (İrlanda), Serdar Koçak (Münih), Ziya Melikoğlu (Düsseldorf), Ayhan Aydın (Berlin), Adnan Celepoğlu (sonradan Atik soyadını aldı), Abdullah Anapa (Stuttgart)

Garbis Keşişoğlu’ndan Ertuğ Karakullukçu’ya, Nezih Akkutay’da Kemal Şener’e kadar uzanan çok değerli gazetecilerle aynı dönemde çalıştık.
Ve şunu açıkça söylemek gerekir:
O başarı kendiliğinden gelmedi.
Çok büyük emek vardı.
Çok büyük fedakârlık vardı.
Çok büyük gazetecilik aşkı vardı.

Afbeelding met tekst, krant, kaart, papier Automatisch gegenereerde beschrijving Hollanda’da elit takımın okuduğu en ciddi NRC Gazetesi, Ertuğ Karakullukçu, Garbis Keşişoğlu ve İlhan Karaçay fotoğraflarıyla, “Hürriyet: Hollanda’daki Türklerin sesi başlığı ile tam sayfa bir yayın yapmıştı. (soldaki resim) Hürriyet’in Hollanda haritasına yayılmış kadrosu (sağdaki resim)

AVRUPA HÜRRİYET’İN VAR OLUŞU

Spordan, sosyal ve kültürel haberlere, magazinden dış politikaya kadar haberleri yağdırdığımız, İstanbul’daki ekibin başında bulunan Ertuğ Karakullukçu, bu haberleri en iyi şekilde değerlendiriyordu.
Gece saat 01.00’lere kadar gazeteden ayrılmayan Karakullukçu, gazeteden ayrıldıktan sonra, uğradığı dost grubu içinde bir duble rakıyı ihmal etmemesine rağmen, ne hikmetse her sabah saat 09.00’da gazetesindeki görevinin başında oluyordu.

Bakınız, ‘Gazeteciliğin piri’ diyebileceğim Karakullukçu o dönemi nasıl anlatıyor:

“Efsane dönemin Hürriyet gazeteciliği: Avrupa Hürriyet, tam bir mucizedir. Haberciliği ve gelişimi açısından gazetecilik okulları tarafından incelenmeli, tez konusu yapılmalıdır.
Hürriyet, Almanya’da yayına başlarken, piyasaya Tercüman gazetesi hakimdi.
Fakat iyi bir örgütlenme ve gözünü budaktan sakınmayan sıkı habercilikle Hürriyet, kısa zamanda Avrupa’nın mutlak hakimi oldu.
Türkiye’deki bir seçim gecesinde Frankfurt’ta 202 bin gazete basmıştık. Ortalama tiraj, 170 – 180 bin bandında gidiyordu.

Dünyada 1 numara: Ben görevden ayrıldıktan sonra Frankfurt Hürriyet‘teki arkadaşlar benden gazeteyle ilgili bir yazı istemişti.
O zaman, Avrupa Hürriyet’in tirajını Hindistan, Çin, Amerika dahil olmak üzere, dünyanın en çok satan gazetelerinin tirajlarıyla kıyaslamıştım. Bunu yaparken, ülke nüfuslarını, gazetelerin tirajlarına bölmüştüm.
Sonuç, umduğum gibiydi. Avrupa Hürriyet, ülke nüfusuna göre (gazetemiz için Avrupa’daki Türk sayısı) dünyanın en çok okunan 1 numaralı gazetesi çıkmıştı.
Hiç abartı yok, dileyen hesaplayabilir.

Emsalsiz emek: Bu büyük başarının ardında çok büyük bir emek vardı.
Başta, kurucu babalar Nezin Demirkent ve Garbis Keşişoğlu‘nun muazzam emeği…
Benim, görevde olduğum sürece tek gün bile izin yapmadan geceyi gündüze karıştıran tutkulu emeklerim…
Frankfurt merkezimizde, başta Nezih Akkutay olmak üzere arkadaşlarımızın tüm Avrupa’yı kucaklayan fedakâr emekleri…
Ve en başta da, Avrupa’nın her köşesinde habercilik destanları yazan muhabir arkadaşlarımızın kan ter içindeki şahane emekleri…
O emekler, bugün artık tekrarlanamaz.

Önce muhabir: Bir kere, Avrupa’yı fetheden o kadro, bugün Türkiye’de bile hiçbir gazetede yok.
Zaten o gazetecilik anlayışı da artık maalesef mevcut değil.
O dönemde muhabir, gazeteciliğin baş tacıydı…
Yakın geçmişten bu yana ise, ne acıdır ki, her tensikatta öncelikle muhabirler akla geldi. Düşünülmedi ki, asker olmadan savaşılmaz; muhabir olmadan da gazetecilik yapılamaz.

Okurla bütünleşme: Hürriyet’in Hürriyet olduğu dönemde, Avrupa’nın en ücra köşelerinde bile muhabir kazanma gayreti içinde olundu.
Haber için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmadı. Haber isterse Antarktika’da olsun, anında atlar giderdik.
Ve her koşulda vatandaşın yanında olundu…
Heim’larda, fabrikalarda, Bahnhof’larda, hastanelerde, tercüme bürolarında, emeklilik işlemlerinde, Kapıkule ve Yeşilköy hava limanı gibi sınır kapılarında…
“Gurbetçi”nin derdi derdimiz, sevinci sevincimiz oldu…
Aşımızı bölüştük, Heim odalarında kuru fasulyeye birlikte az mı kaşık salladık ?

Gülle gibi manşetler: Avrupa Hürriyet‘in tirajındaki ilk hareketlilik, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndaki gazetecilik başarısıyla ortaya çıkmıştı.
Ama sonraki süreçte yaşanan yurttaşla bütünleşme, kesintisiz tiraj tırmanışını beraberinde getirdi.
Dil, eğitim, emeklilik, konsolosluk, ikinci sınıf insan muamelesi, çifte vatandaşlık, yabancı düşmanlığı gibi ana sorunlar, Hürriyet‘in manşetlerinde top gibi patlardı.
Gazete, derdini o manşetlerden haykıran okur ile et ve tırnak gibi kaynaştı, yurt dışındaki insanımızın kimliğinin ayrılmaz parçası oldu.

Tiraj, etkinlik, saygınlık: Avrupa’daki Türk’lerle, Ankara ve Avrupa başkentleri arasında köprü kurduk.
Sadece gerçeğin peşinde koşan objektif ve sansürsüz gazeteciliğimiz, gazeteye tiraj yanında benzersiz bir etkinlik ve saygınlık kazandırdı…
O dönemlerde Avrupa kamuoyunun gündeminde Hürriyet hep var oldu.

İşte o ruh ve İlhan Karaçay:
Evet ne olduysa, en başta Avrupa’ya kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş temsilcilerimiz, saat mefhumunu sözlüklerinden silmiş Hürriyet muhabirleri sayesinde oldu.
Hepsi aynı gazetecilik ruhunu taşıyan arkadaşlarımıza bir örnek olarak, İlhan Karaçay’ı gösterebilirim. İsterseniz gecenin 04’ünde arayın, anında telefonun öteki ucunda, anında göreve hazır, “Full Time” gazeteci…
‘Hollanda’ denince, akla gelen ilk isimlerden biridir İlhan Karaçay…

Benelüx ilavesi ile bölgedeki Türk toplumunun gözü, kulağı, sesiydi İlhan Karaçay…Muhabir, yazar, ilan temsilcisi, matbaacı, gazete pazarlama uzmanı…
Aynı anda hepsi.
Hollanda’daki her kapıyı açacak bir çilingir yoktur ama bir habercilik sihirbazı İlhan Karaçay iyi ki vardır.
Ve tıpkı diğer temsilcilerimiz gibi, İlhan Karaçay’ın da baş gıdası haberdir.
O da haberle yatar, haberle uyanır.

MUHABİRLİK BİR MESLEKTEN ÇOK DAHA FAZLASIYDI

Hürriyet’in Hollanda ekibi: Öndeki sıra soldan sağa: Telat Sağıroğlu (Haarlem), Turan Gül (Rahmetli oldu-Zaandam), Ünal Öztürk Yasemin Öztürk (Büro menajeri), İlhan Karaçay ( O zamanki kaptan), ( ??? ), Adil Aracı (Den Haag), Mustafa Koyuncu (Arnhem), Ergür Dinçkal (Deventer), Muhlis Ayboğan (Venlo),
Orta sıra soldan sağa: Ahmet Denk (Rotterdam-Rahmetli oldu), Kemal Özen, Hüseyin Torunlar (Zwolle-rahmetli oldu), (Leiden?), Nizam Sunguroğlu, Ramazan Ardıç, (Heerlen?) Arka sıra soldan sağa: Yahya Yiğittop, Necati Çavuşğlu (Utrecht), Şenol Ocaklı (Hoorn), ( ?), Ali Esmer,

Ben de Hürriyet Benelüks’te yöneticilik yaptığım dönemde yaklaşık 30 kişilik bir muhabir kadrosuyla çalıştım.
Gelen haber notlarının çoğunu yeniden toparlar, redakte eder, haberi adeta yeniden kurardım.
Çünkü haber sadece bilgi değildir.
Haber aynı zamanda anlatım disiplinidir.
Bazı iyi kalemlerin bile redaktörlüğünü yaptığım günler oldu.

Demek istediğim şu:
İyi yazı sadece kelime meselesi değildir.
Birikim işidir.

Bugün yapay zekâ sayesinde insanlar daha düzgün CV hazırlıyor, daha iyi dilekçe yazıyor, iş başvurularında kendilerini daha iyi ifade ediyorlar. Bunlar çok güzel gelişmelerdir. Kimsenin buna burun kıvırmaması gerekir.

Ama gazetecilikte ve yazarlıkta asıl mesele hâlâ aynıdır:
Kalemin arkasındaki insan.
Çünkü yapay zekâ size cümle verir ama sezgi vermez.
Bilgi verir ama hayat tecrübesi vermez.
Metin üretir ama vicdan üretemez.

YAPAY ZEKÂ HIZLI OLABİLİR AMA İNSANI HİSSEDEMEZ

Bugün bilgisayar ekranında birkaç saniyede hazırlanan haberler görüyoruz.
Fakat ben bazen eski günleri düşünüyorum.
Bir gurbetçi işçinin evine gidip saatlerce çay içmeden yazı yazılmazdı. Bir annenin gözyaşını görmeden o haber tamamlanmış sayılmazdı.
Bir fabrikanın önünde sabaha kadar beklemeden o manşetin hakkı verilmiş olmazdı.

Çünkü gazetecilik yalnızca “bilgi aktarmak” değildi.
İnsan hikâyesini taşımaktı.Bugün yapay zekâ çok hızlı düşünüyor olabilir.
Ama bir gurbetçinin iç çekişini hissedemez.
Bir annenin sesindeki kırgınlığı anlayamaz.
Bir işçinin cebindeki son parayı hesaplayamaz.

Ve en önemlisi: İnsanın içine dokunan haber refleksini taşıyamaz.

Eskiden daktilosu olmayan gazeteci eksik sayılırdı. Bugün de yapay zekâdan yararlanmayan geri kalabilir. Ama dün nasıl daktilo kimseyi gazeteci yapmadıysa, bugün de yapay zekâ kimseyi gerçek yazar yapmaz.

Bu yüzden gelecekte de gerçek gazeteciyi belirleyecek olan şey, kullanılan teknoloji değil; o teknolojiyi kullanan insanın birikimi olacaktır.
Yapay zekâ bir araçtır.
Kalem ise hâlâ insanın elindedir.

O GÜNLERİN RUHU HÂLÂ YAŞIYOR

Ve ben bugün dönüp geriye baktığımda, Avrupa’nın yollarında haber peşinde koşan o eski Hürriyet kadrolarını saygıyla hatırlıyorum.
Frankfurt matbaasının önünde çekilen fotoğraflara baktığım zaman sadece gazeteciler görmüyorum.
Bir dönemin ruhunu görüyorum.
Ne mutlu ki o kadroların içinden, gazeteciliği ruhuna işlemiş çok değerli meslek insanları çıktı.
Bugün teknoloji değişmiş olabilir.
Ama gerçek gazeteciliğin özü hâlâ aynıdır:
İnsanı anlamak.
Doğrunun peşinden gitmek.

Ve gerektiğinde gecenin dördünde bile telefona sarılıp, “Ben gidiyorum” diyebilmektir.

HABERİN İÇİNDE YAŞAMAK

Ajax sahasından yapay zekâ çağına uzanan gazetecilik hikâyesi…

Gazetecilik bazen bir masanın başında başlar ama gerçek anlamını hayatın içine girince kazanır.

Bir olayın kenarında durarak haber yapılabilir. Ama olayın içine girildiği zaman gazetecilik başka bir kimliğe bürünür. Çünkü o zaman yalnızca bilgi toplanmaz; atmosfer hissedilir, insanlar tanınır, duygular anlaşılır ve haberin ruhu yakalanır.

Benim gazetecilik anlayışım da yıllar boyunca hep böyle oldu.

Yaklaşık 60 yıllık gazetecilik yaşamım boyunca, haberi uzaktan izleyen değil, mümkün olduğunca içinde yaşamaya çalışan gazetecilerden biri oldum.

Belki de bu yüzden, bugün dönüp geriye baktığım zaman hafızamda yalnızca yazdığım haberler değil; yaşadığım olaylar, birlikte güldüğüm insanlar, tartışmalar, yolculuklar ve unutamadığım anılar kalıyor.

Son günlerde Hollanda Kraliyet ailesi mensuplarının spora olan ilgileri ve spor organizasyonlarındaki görüntüleri medyada geniş yer alıyor. Bir gazeteci için böylesi görüntülerin anlamı farklıdır. Çünkü sporun içinde bulunmak, yalnızca maç seyretmek değildir. Spor dünyasının havasını solumak, insanların davranışlarını gözlemlemek ve olayların perde arkasını görmek de gazeteciliğin önemli parçalarındandır.

Naçizane şahsım, gazetecilik yaşamım boyunca özellikle futbola büyük ilgi duydum.

Hollanda futbolunun dünyaya armağan ettiği en önemli kulüplerden biri olan Ajax ile yıllarca yakın temas içinde oldum. Ünlü Ajax Kulübü’nün efsane başkanlarından Jaap van Praag, futbola ve özellikle Ajax’a duyduğum ilgiyi fark edince beni kulübün “Onursal Üyesi” yapmıştı.

Elbette bir gazeteci için bu büyük bir avantajdı.
Ajax’ın pek çok organizasyonunda yer aldım.
Kimi zaman futbolcularla sohbet ettim.
Kimi zaman yöneticilerle bir araya geldim.
Kimi zaman da olayların tam ortasında bulundum.
Bu yer alışlardan biri de Ajax’ın antremanına katılmak oldu.

Düşünün…

Dünya futbol tarihinin en önemli teknik direktörlerinden biri kabul edilen ve “General” lakabıyla anılan Rinus Michels’in yönettiği bir takımın antremanında yer alıyorsunuz.

Bir gazeteci için bundan daha özel ne olabilirdi?
Ama o gün benim için önemli olan yalnızca sahaya çıkmak değildi.
Asıl önemli olan, gazeteciliğin olayların içine girerek yapılması gerektiğini bir kez daha anlamaktı.
Çünkü gerçek gazetecilik bazen tribünde değil, sahanın kenarında öğrenilir.
İnsanların yüz ifadelerine bakarak…
Soyunma odası koridorlarında dolaşarak…
Bir teknik direktörün bakışını hissederek…
Bir futbolcunun ruh hâlini anlayarak…
Bir kulübün atmosferini yaşayarak…

https://www.ilhankaracay.com/wp-content/uploads/2026/05/word-image-21741-7.jpeg
İşte o günlerde gazetecilik bana bunu öğretti.
Üstelik bir antremanda gol attığım sırada sırtımda Johan Cruyff’ın unutulmaz 14 numaralı forması vardı.

Futbolu seven herkes bilir.
O 14 numara yalnızca bir forma değildir.
Bir futbol devrimidir.
Bir futbol kültürüdür.
Bir futbol ruhudur.

Alttaki fotoğrafta yer alan 10 numara ise Hollanda futbolunun ve Ajax’ın bir başka unutulmaz yıldızı Piet Keizer’di. Ben de golümü attıktan sonra santraya yürüyordum.

Bugün bunlar belki sadece güzel birer anı gibi görülebilir.
Ama benim için bu anılar aynı zamanda gazeteciliğin nasıl yapılması gerektiğini gösteren derslerdi.
Çünkü gazeteci, hayatın içinde olmalıdır.
Haberin içinde yaşamalıdır.
İnsanlarla aynı havayı solumalıdır.
Sokağı tanımalıdır.
Tribünü anlamalıdır.Ve gerektiğinde olayların tam ortasına girebilmelidir.

GAZETECİLİKTE MESLEK DAYANIŞMASI

Gazetecilik yalnızca haber yazmak değildir.
Gazetecilik aynı zamanda karakter işidir.
Ve bu mesleğin en önemli taraflarından biri de meslek dayanışmasıdır.
Yıllar boyunca bunun çok önemli örneklerini yaşadım.
İşte bunlardan biri de Luis van Gaal ile yaşadığım olaydır.
Luis van Gaal, futbol dünyasında başarıları kadar sert mizacı ve zaman zaman küstahlığa varan tavırlarıyla da gündeme gelen bir isim oldu.
Benim de kendisiyle unutamadığım bir tartışmam yaşandı.

Aslında mesele tamamen Türk meslektaşlarımı savunmak için ortaya çıkmıştı.
SHOW TV’nin o zamanki spor müdürü sevgili dostum İlker Yasin, bir Beşiktaş maçı öncesinde benden Luis van Gaal ile röportaj yapmamı istemişti.

Ben de o dönem “Onur Üyesi” olduğum Ajax’ın basın yetkilisini arayarak gerekli randevuyu aldım.
Ajax’ın eski stadına gittiğim zaman Türk medya mensuplarının pek çoğu oradaydı.
Futbolcuların bulunduğu cafede Van Gaal’ın gelmesini beklerken diğer meslektaşlarım da yanıma geldiler.

Derken Luis van Gaal içeri girdi.
Herkesin bulunduğu ortamda beni işaret ederek:
“Seninle randevum var.” dedi.
Sonra diğer Türk gazetecileri göstererek:
“Sen, sen, sen, sen ve sen dışarı!” diye son derece çirkin bir tavır sergiledi.

İşte o an çok kızdım.
“Hop hop…” dedim.
“Sen benim meslektaşlarıma nasıl böyle davranırsın? Bu davranışından sonra benim seninle görüşmeye ihtiyacım kalmadı.”Ve arkadaşlarımı da alarak oradan çıktım.

Olayın ardından anında Hollanda’nın ünlü ANP Ajansı’nı aradım.
Türk gazetecilerin Van Gaal ve Ajax’ı boykot edeceğini söyledim.
Bu haber kısa sürede yayıldı ve Hollanda spor dünyasında büyük yankı uyandırdı.

Akşam eve geldiğim zaman Ajax’ın o dönemki Başkanı Jaap van Praag’ın oğlu Michael van Praag telefonla aradı.
Neler olduğunu sordu.
Ben de durumu anlattım.

“Aaah o hep böyledir… Yarın gel, sizi barıştırırım.” dedi.
Ben ise sadece:
“Bakarız…” demekle yetindim.

Durumu sevgili İlker Yasin’e anlattığım zaman çok üzüldü.
“Abi madem Başkan araya girdi, ne olur git ve bizim röportajı da yap.” dedi.
Kendisini kıramadım.
Ertesi gün için yeniden randevu ayarladım.
Ajax stadına gittiğim zaman Van Gaal’ın saha ortasında beni beklediğini söylediler.
O’na doğru yürürken iğneleyici bir şekilde: “Ooooo… Boykot sona erdi galiba…”
demeden geçemedi.

Sonunda röportajı yaptım.
Ajax ile ilgili bir de klip hazırladım.

Ama benim hafızamda kalan şey röportaj değil, o gün Türk gazetecilerin onurunu savunmuş olmaktı.
Çünkü gazetecilikte rekabet olabilir.
Ama meslek onuru daha önemlidir.

Bugün hâlâ geriye dönüp baktığım zaman, o gün verdiğim tepkinin doğru olduğuna inanıyorum.
Nitekim Luis van Gaal’ın ilerleyen yıllarda da pek çok tartışmalı davranışı gündeme geldi.

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA GAZETECİLİK

Şimdi dünya çok değişti.
Teknoloji inanılmaz bir hızla ilerledi.
Daktilolar tarihe karıştı.
Teleksler müzelik oldu.
Gazeteciler artık çantalarında daktilo taşımıyor.
Şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz.
Bugün birkaç saniye içinde haber toparlayan sistemler var.
Bir zamanlar saatler süren işler artık dakikalar içinde yapılabiliyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun faydalarını inkâr etmek mümkün değildir.

Ben de yapay zekâdan yararlanıyorum.
Arşiv tararken…
Eski tarihleri bulurken…
Bilgileri karşılaştırırken…
Bazen unutulmuş ayrıntıları araştırırken büyük kolaylık sağlıyor.

Fakat bütün bunlara rağmen değişmeyen bir gerçek var:
Gazeteciliğin ruhu hâlâ insanın içindedir.
Yapay zekâ size cümle verebilir.
Metin hazırlayabilir.
Başlık atabilir.
Ama yaşanmışlık veremez.
Bir teknik direktörün bakışındaki kibri hissedemez.
Bir futbolcunun ses tonundaki kırgınlığı anlayamaz.
Bir gurbetçinin gözlerindeki yalnızlığı okuyamaz.
Bir gazetecinin öfkesini yaşayamaz.

Ve en önemlisi:
Meslek refleksi geliştiremez.
Bugün yukarıda anlattığım Ajax anılarını ben yapay zekâya da yazdırabilirdim.
Belki daha süslü kelimeler kullanırdı.
Belki daha etkileyici cümleler kurardı.
Belki metni daha parlak gösterirdi.

Ama o gün Ajax stadındaki atmosferi…
Van Gaal’ın küçümseyici tavrını…
Türk gazetecilerin yaşadığı kırgınlığı…
Ve benim içimde oluşan öfkeyi gerçekten hissedebilir miydi?

İşte asıl mesele budur.
Çünkü gazetecilik yalnızca yazı yazmak değildir.
Gazetecilik, hayatın içine girmektir.
Olayı yaşamaktır.
İnsanları anlamaktır.
Ve gerektiğinde tavır koyabilmektir.

Eskiden daktilosu olmayan gazeteci eksik sayılırdı.
Bugün de yapay zekâdan yararlanmayan geri kalabilir.
Ama dün nasıl daktilo kimseyi gazeteci yapmadıysa, bugün de yapay zekâ kimseyi gerçek gazeteci yapmaz.

Gerçek gazeteciyi belirleyen şey, kullandığı teknoloji değil; yaşadığı hayat, birikimi, vicdanı ve meslek refleksidir.
İşte bu yüzden ben bugün hâlâ gazeteciliğin özünün değişmediğine inanıyorum.
Araçlar değişebilir.
Teknoloji gelişebilir.
Ama haberi gerçekten hisseden kalem hâlâ insanın elindedir.

Devamını Oku

ADALET GÜÇLÜYE VAR, ZAYIFA YOK

ADALET GÜÇLÜYE VAR, ZAYIFA YOK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ukrayna’ya saldıran Rusya, dünyadaki tüm etkinliklerden çıkarıldı ve aforoz edildi.

Gazze’yi yerle bir edip, onbinlerce çocuğu ve yaşlıyı öldüren İsrail, Eurovisiyon Şarkı Yarışmasını organize edecek.

Venezüela’dan sonra İran’a da keyfi saldıran ABD, Dünya Futbol Şampiyonasını organize edecek.

Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi, savaş suçlusu ilan ettiği Netenyahu’nun tutuklanması yönünde karar verdi ama dünya sağır sultanı oynuyor.

Değerli Okurlarım,
Bugün sizlere, alışılmışın dışında bir yorum sunacağım. Dikkatinizi daha çok çekmek için, kocaman harfler ile ve fotoğrafsız bir yorum:

Dünya çok tuhaf bir dönemden geçiyor. Tuhaf diyorum ama aslında kelimeyi yumuşatarak söylüyorum. Çünkü gerçekte olan şey tuhaflık değil, açık bir çifte standart ve düpedüz bir kahpeliktir.
Evet, bu kahpelik kelimesi ağırdır. Ama bazen gerçekleri anlatmak için ağır kelimeler gerekir. Bugün dünyanın gidişatını anlatmak için “kahpelik” kelimesinden daha uygun bir tanım bulmak zor.

Çünkü, bugün dünyada adalet herkese eşit uygulanmıyor. Kurallar herkese aynı şekilde işlemiyor. Hukuk bazıları için demir gibi serttir. Bazıları için ise pamuk kadar yumuşaktır.
Adalet terazisi eğrilirse dünya dengede kalmaz. Bugün dünyanın terazisi kırılmıştır.

Bir ülke suç işlediğinde yaptırım uygulanıyor. Başka bir ülke aynı suçu işlediğinde diplomasi konuşuluyor. İşte dünyanın en büyük ahlâk iflası budur.
Bunun en açık örneklerinden birini Rusya Ukrayna savaşında gördük. Rusya Ukrayna’ya saldırdıktan sonra dünya ayağa kalktı. Spor dünyası Rusya’ya kapılarını kapattı. Rus sporcular birçok uluslararası organizasyondan dışlandı. Avrupa ve dünya şampiyonalarında yer alamadılar. Olimpiyatlarda bayrakları yasaklandı. Eurovision Şarkı Yarışması’ndan bile çıkarıldılar.

Bu kararlar saldırganlığa karşı uluslararası dayanışma adına alınmış kararlardı ve bu yönüyle anlaşılırdı.
Ama aynı dünya, İsrail söz konusu olunca bambaşka bir yüz gösteriyor.
Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi, İsrail Başbakanı Netanyahu hakkında savaş suçları nedeniyle yakalama kararı çıkarıyor. Hukuken bu kararın anlamı çok nettir. Bu kişi yakalanmalıdır.

Ama bakıyorsunuz ki dünya sessiz. Bazı ülkeler “Bizim hava sahamıza girerse yakalarız” gibi yarım ağız açıklamalar yapıyor. Çoğu ise hiç konuşmuyor bile.
Daha ilginç olanı ise şu. İsrail Eurovision Şarkı Yarışması’na katılıyor ve organizasyonlarda yer almaya devam ediyor. Bazı ülkeler protesto ediyor ama Eurovision’u yöneten kurumların kulağı sağır.

Rusya söz konusu olduğunda saniyesinde karar alınabiliyor. İsrail söz konusu olduğunda ise kimse kılını kıpırdatmıyor.
Sporun siyasete alet edilmemesi gerektiğini söyleyenler, nedense siyasetin sporun arkasına saklanmasına hiç itiraz etmiyor.

Aynı çifte standart Amerika konusunda da karşımıza çıkıyor.
ABD uluslararası hukuka aykırı olduğu tartışılan askeri operasyonlar yapıyor. İran’a saldırıyor. Ama buna karşı spor dünyasında veya uluslararası organizasyonlarda hiçbir yaptırım konuşulmuyor.

Oysa bu yıl Dünya Futbol Şampiyonası’nın ev sahiplerinden biri ABD.
FİFA, Rusya’yı hızla dışlayabiliyor ama ABD için tek kelime etmiyor.
Kuralların güçlüye işlemeyip sadece zayıfa uygulanması, hukukun değil gücün egemen olduğunu gösterir.
İşte ben buna kahpelik diyorum.

Çünkü adalet seçici olamaz. Hukuk güçlüye başka zayıfa başka uygulanamaz. Eğer dünyada bir kural varsa o kural herkese uygulanmalıdır. Eğer saldırganlık cezalandırılacaksa herkes için cezalandırılmalıdır. Eğer savaş suçları gerçekten suçsa bunu işleyen kim olursa olsun aynı muameleye tabi tutulmalıdır.

Ama dünya bugün böyle işlemiyor.
Dünya bugün güçlünün hukukunun egemen olduğu bir yer haline geldi.
Bu durum bana geçen hafta yazdığım bir hikâyeyi yeniden anlatma ihtiyacı doğurdu.

Mersin’deki çocukluk yıllarımda mahallemizde Arap asıllı bir genç ile Roman bir genç kavga ediyordu. Toz kalkmış, bağrışmalar yükselmişti. Araya giren Arap asıllı bir başka genç yüksek sesle “Yapma yapma” diyordu.
Ama aynı anda Arapça bir şey mırıldanıyordu: “Dırbo, dırbo…”

Mahalledeki Roman genç, iç içe yaşadıkları komşularının dilini az da olsa biliyordu.
“Dırbo”nun “Vur” demek olduğunu hatırlıyordu.
Roman kökenli genç dayanamadı ve Roman şivesi ile bağırdı:
“Aaaa… Hem yapma yapma dersin, hem de dırbo dırbo dersin!”

O gün mahallede herkes gülmüştü. Çünkü dalavere ortadaydı. İki yüzlülük saklanamıyordu.
Dünya siyasetine bakıyorum.
Aynı sahne.
ABD ve İsrail İran’ı vuruyor.
Bombalar düşüyor.
Siviller ölüyor.
Şehirler sarsılıyor.
Anneler çocuklarını enkazdan çıkarıyor.
Duman göğe yükseliyor.

Bir kısım devlet başkanları ekrana çıkıyor.
“Gerilim artmasın.”
“Taraflar itidalli olsun.”
“Uluslararası hukuk gözetilmeli.”

Sözler süslü. Ton ciddi. Yüz ifadeleri kaygılı.
Ama aynı devletlerin hava sahaları açık.
Askeri anlaşmaları yürürlükte.
Silah ticareti sürüyor.
Stratejik iş birlikleri tıkır tıkır işliyor.

Yani devlet başkanları ve başbakanlar kürsüde “Yapma yapma” diyorlar.
Koridorlarda ise “Dırbo dırbo.”
Bu kadar net. Bu kadar çıplak.
İşte dünya siyasetinin özeti tam olarak budur.

Ben gazeteciliğimin ilk yıllarında savaşların ne kadar anlamsız olduğunu çok erken fark edenlerden biriyim.
Bir zamanlar Irak’ın İran’a saldırmasıyla başlayan savaş sırasında çalıştığım gazete beni cepheye göndermek istemişti. Savaşı izlemem ve savaşın içinden haber yazmam istenmişti.
Ama ben gitmedim.
Çünkü savaşı hiç sevmedim.
Gazeteme şunu söyledim: “Beni savaşlara göndermeyin. Beni insanların bir araya geldiği barış dolu etkinliklere göndermeye devam edin.”

Gazete daha sonra o savaşı izlemek için Londra’dan Faruk Zapçı’yı göndermişti.
Ben ise o gün verdiğim karardan hiçbir zaman pişman olmadım.
Çünkü savaşın kazananı olmaz. Savaş sadece mezarlıkları büyütür.
Ama bugün dünyaya baktığımızda savaşların bile adaletinin kalmadığını görüyoruz.
Bazı savaşlar suç sayılıyor. Bazıları ise görmezden geliniyor.

Bazı liderler uluslararası mahkemelerde yargılanıyor. Bazıları ise kırmızı halılarla karşılanıyor.
Bazı ülkeler spor müsabakalarından bile dışlanıyor. Bazıları ise her şeye rağmen sahnenin ortasında kalmaya devam ediyor.
İşte bu yüzden bugün mesele sadece savaş değildir.
Mesele, dünyanın göz göre göre sürüklendiği büyük bir kahpeliktir.
Ve bu kahpelik sona ermeden dünyaya gerçek barış gelmeyecektir.

Bu kahpelik sadece bir ülkenin veya bir liderin sorunu değildir. Bu sessiz kalan herkesin ortak sorunudur.
Çünkü adaletsizlik karşısında sessiz kalanlar da bu düzenin parçası haline gelir.
Ve dünya bu kahpelikten kurtulmadıkça ne barış gerçek olacak ne de hukuk gerçekten var olacaktır.

Bu kahpelik sadece birkaç ülkenin sorunu değildir. Bu, sessiz kalan bütün dünyanın ortak sorunudur.
Adalet güçlüye göre eğilip bükülüyorsa ortada hukuk yoktur. Sadece güç vardır.
Ve güç adaletin yerine geçtiği gün, dünya medeniyetini kaybetmeye başlar.
İşte bu yüzden bugün mesele sadece savaş değildir.
Mesele, dünyanın göz göre göre sürüklendiği büyük bir kahpeliktir!

Devamını Oku
escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
beylikdüzü escort esenyurt escort avcılar escort avcılar escort avcılar escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort esenyurt escort esenyurt escort şirinevler escort avrupa escort
Marsbahis
deneme bonusu veren siteler