24 Şubat 2026 Salı
“Beni seviyor musun?” sorusunu partnerinizden ne kadar sıklıkla duyuyorsunuz? Ya da ne kadar sıklıkla soruyoruz? Partnerlerin birbirlerine sorduğu romantik masum bir soru gibi görünse de aslında bir sorudan daha fazlasını barındırıyor. “Beni seviyor musun?” sorusu, çoğu zaman bir merak sorusu gibi görünse de bu yazıyı okuduktan sonra o kadar basit değerlendirmek mümkün olamayacak. Çünkü bu masum soru bir duygusal regülasyon çabası olabilir.
“Beni seviyor musun?” sorusu en sık kaygılı bağlanma stilinde karşımıza çıkar. Burada partnerin küçük mesafesi, terk edilme tehdidi yaratabileceği için sürekli sözlü güvence istenebilir. Sorulmak istenen aslında şudur; “Gitmeyecek misin?”, “Hala benimle misin?”. Böylece güvende olma ihtiyacı tekrar ediliyordur.
Bazı kişiler için sevgi, içsel bir deneyim olmaktan ziyade dışarıdan doğrulanması gereken bir şey olur. Eğer kişi, kendini yeterli hissetmiyorsa, kolay kıyaslama yapıyorsa, benden daha iyisini bulabilir düşüncesi taşıyorsa bu soru bir iç monoloğun dışa vurumu olabilir.
Bazen bu soru, kişinin geçmiş deneyimlerinden gelir. Geçmişin olumsuz izleri bugünkü ilişkiyi etkileyebilir. Aslında bu soru geçmiş yaraya soruluyor olabilir. Aslında sormak istediği, “Yine aynı şey olacak mı?”.
Partnerler arasındaki sevgi dili farklılıkları da bu soruyu gündemde tutabilir. Eğer kişinin sevgi dili, fiziksel temas veya ilgi, zaman ayırma şeklinde ise ve partner bu dili kullanmıyorsa, kişi sevgiyi duymak isteyecektir. Burada problem sevgisizlik değildir, iletişim dili farklılıklarıdır.
Bazen bir problem çözme aracı olarak da bu soru sorulabilir. “Beni seviyor musun?” sorusu bazen çözülmemiş bir çatışmanın üstünü örtebilir. Örneğin küslük uzadıysa, güven zedelendiyse, bu soru bir onarım çağrısı olarak algılanabilir.
İlişkideki rollerin dağılımına baktığımızda, ilişki sisteminde eğer biri sürekli güvence veren diğeri ise isteyen rolündeyse, bu soru sistemde sabitlenmiş bir rolün parçası haline gelebilir. Artık soru sevgiyle ilgili değildir, rollerin dengesi ile ilgili görünür.
Bu soruyu bireysel kaygıdan çıkarıp ilişki sistemi perspektifine yerleştirdiğimizde şu sonuç çıkar; Bazı sorular tek kişiye ait değildir, bu soru ilişki dinamiğinin bir ürünü olur. “Beni seviyor musun?” sorusunu kişisellikten çıkarıp, ilişkinin aynası olarak bakabildiğimizde ilişkinin anlamı da yönü de değişecektir.
Peki bu soru bir sorun mu? Elbette değil. Eğer bir ilişkide duygular görünür haldeyse, onarım mekanizması çalışıyorsa, iletişim açıksa, ilişkiye katılım hissediliyorsa bu soru nadiren sorulur. Çünkü ortada tekrar tekrar teyit edilmesi gereken bir durum yoktur.
Her mecrada, çocuklarınızı birbiriyle ve arkadaşlarıyla kıyaslamayın deriz. Peki biz kendimizi ve ilişkimizi kıyaslamıyor muyuz? Modern ilişkiler görünmez bir ölçüm kültürünün içinde yaşıyor. Sosyal medyada romantik sürprizler, yıldönümü organizasyonları, ideal çift fotoğrafları ile hepsi birer referans noktası haline gelirken, fark etmeden içimizden “Bizimki yeterince iyi mi?” sorusu geçiyor.
Kıyaslama, zihinsel bir eğilim olarak günlük hayatın her alanında karşımıza çıkabilir. Zihin otomatik olarak kendini konumlandırma ihtiyacı hisseder. Ancak kıyaslamanın süreklilik kazanması ve özdeğerin ölçü aracı haline gelmesi sorun olabilir. Yani kıyaslama, özdeğerimizi dış bir referansa bağlar.
Sosyal psikolojide bu eğilim “Sosyal Karşılaştırma” olarak tanımlanır. İnsan, kendini anlamak için başkalarına bakar. Ancak romantik ilişkiler söz konusu olduğunda bu karşılaştırma yalnızca bireysel bir değerlendirme olmaktan çıkar ve bağı etkiler.
Çünkü kıyaslama, örtük bir mesaj taşır: “Şu halinle yeterli değilsin.” Bu mesaj açıkça söylenmese bile hissedilir ve hissedildiği anda ilişki performans alanına geçer. Bundan sonra, sevip sevmediğimizden ziyade ne kadar yaptığımız ne kadar ettiğimiz ve kimin daha çok çaba gösterdiği şeklinde ilerler.
İlişkide kıyaslama başladığında bağ, iş birliğinden performansa dönüşür. Kim daha ilgili, kim daha romantik gibi sorular yakınlığı değil savunmayı büyütür. Sevgi puan tablosuna dönüştüğünde, bağ zayıflamaya başlar.
Kıyaslamalar genellikle yukarı doğru yapılır. Bizden daha iyi görünenler ile kıyaslama tercih edilir. Doğal olarak “yeterli değilim” iç sesi güçlenir. Sürekli yeterli olmaya çabalamak ise zamanla tükenmişliğe neden olabilir.
Seçilmiş ve filtrelenmiş hayatlara karşı yapılan kıyaslamalar gerçeklilik algımızı da bozar. Bu durum ilişkilerde gerçekçi beklentiler içine girmekten bizi uzaklaştıracaktır.
Yetişkin kıyaslamalarının kökeni çoğu zaman çocukluk deneyimlerine dayanır. Koşullu kabul, kardeş karşılaştırmaları gibi süreçlerde zihin bunu öğrenir. Kişinin bunu öğrenme şekli, yıllar sonra partnerine ve ilişkisine yönelecektir. Oysa her ilişkinin dinamiği kendine özgüdür. Başka bir çiftin ritmi, ilişkimizin ölçüsü olamamalı.
Kıyaslamayı tamamen yok etmek mümkün olmayabilir. Ama yönü değiştirilebilir. Başkaları yerine kendimize döndüğümüzde, “düne göre neredeyim?” veya “biz nasıl daha iyi olabiliriz?” sorularını kendimize sorduğumuzda rekabet yerine gelişim üretilecektir.
Özetle kıyaslama, görünürde motivasyon gibi durabilir. Ancak ilişkilerde çoğu zaman bağı zayıflatan sessiz bir rekabet mekanizması olarak çalışır. Bu sebepten, ilişkileri güçlendirmek için kıyas ve rekabetten uzaklaşmak önerilir.
İnsanlar zamanla değişir. Öncelikler, beklentiler, ihtiyaçlar ve bakış açısı dönüşür. Ancak bunu bilmemize rağmen çoğu ilişki, iki insanın hiç değişmeyeceği varsayımıyla sürdürülmeye çalışılır. Hatta “hiç değişme, hep böyle kal” sözleri verilir. Oysa ilişkiler durağan değil, canlı yapılardır. Değişen her şeyle birlikte, yeniden uyumlanarak güncellenebilen ilişkiler ayakta kalabilir.
Değişime uyumlanarak yeniden güncellenmek; eskiyi silmek, yaşananları yok saymak ya da kendinden vazgeçmek değildir. Güncellenmek, değişen iki insanın ilişkiyi yeniden ayarlama sürecidir. Bir nevi yeniden yapılanma.
İhtiyaç halinde, İlişkileri yeniden güncellemek gerekebilir. Çünkü, dile getirilmeyen değişimler ilişkideki uyumu bozabilir. Değişen ihtiyaçlar dile getirilmediğinde, şimdiye bir etkisi olmayan eski roller sürdürülmeye çalışıldığında, hayattan beklentiler güncellenmediğinde, “eskiden böyle değildin” cümleleri sık kullanılmaya başlanır. Burada asıl sorun değişmek değil, değişimin ilişkiye yansıtılmaması olmalı.
Bir ilişkide taraflardan biri farkındalık kazanıp, gelişip, dönüşürken, diğeri yıllar önceki beklentilerle kalabilir. Bu durum ilişkilerde kaçınılmaz bir gerilime neden olabilir. Değişen taraf anlaşılmadığını, duyulmadığını hissederken, diğer taraf bu değişimi bir tehdit olarak görebilir.
Yeniden güncellenebilen ilişkilerde şu ortak özellikler vardır; Konuşabilme cesareti, ben dili ile iletişim, esneklik, onarım kültürü, birlik vizyonu, savunmadan çok merak duygusu. Bu başlıkları önceki yazılarımda daha detaylı bulabilirsiniz. Bu özelliklere sahip olan ilişkilerde değişim bir tehdit olarak algılanmaz, birlikte gelişme fırsatı olarak görülür.
Bazı durumlarda ise yeniden güncellenebilmek zorlaşır. Özellikle çaba tek taraflıysa, ilişkiye dair beklentiler ortadan kalktıysa ve iletişim yoksa, suçlayıcı bir dil hakimse, ilişkiyi değişime karşı uyumlayabilmek imkânsız hale gelebilir. İşte bu noktada mesele yeniden güncellemekten çok gerçeklerle yüzleşmek olur.
Değişen her şeye karşı uyumlanarak yeniden güncelleme yapma sürecinde, yeniden seçim yapma ihtiyacı hissedilebilir. Aynı yerde kalmakta ısrarcı olmak mı? Yoksa birlikte hareket edebilmek için değişme cesareti edinmek mi? Bu sorulara verilecek cevaplar ilişkinin yönünü belirleyici olacaktır.
İlişkiye başlarken uzun ve belirsiz bir yola çıkarız. Yolun başında belirlediğimiz rota, yıllar sonra aynı kalmayabilir. Hayat değişir, ihtiyaçlar değişir, yön değişir. Navigasyonu güncellemeden yola devam etmeye çalışmak, ilişkiyi beklenmedik yerlere götürebilir.
Değişime birlikte uyumlanmak, ilişkiyi güncel ihtiyaç ve duygulara göre yeniden güncelleyebilmek için, “biz şimdi neredeyiz ve nereye gitmek istiyoruz?” sorusunu sorabilmeliyiz. Güncellenme işte bu soru ile başlayabilir.
Zamanla değişiyoruz. Kendimizi daha iyi tanımaya başlıyoruz. Neyi isteyip neyi istemediğimiz hakkında farkındalığımız artıyor. Düşüncelerimiz, önceliklerimiz, sınırlarımız ve beklentilerimiz dönüşüyor. Peki biz dönüşürken ilişkimize ne oluyor?
Çoğu ilişki iki insanın değişmeyeceği varsayımı ile başlar. Hep böyle kalalım, hiç değişmeyelim sözleri verilir. Oysa değişim kaçınılmazdır. Asıl mesele biz değişip dönüşürken ilişkimiz de bu değişime uyum sağlıyor mu? Yoksa “Sen değiştin artık seni tanıyamıyorum” cümleleri mi kuruluyor?
Yirmi yaşındaki kişi ile kırk yaşındaki kişinin düşünceleri, beklentileri aynı kalamaz. Hayat değişirken bizler de değişiriz. Yaşananlar bizleri geliştirir ve dönüştürür. Deneyimler sonucunda hayat bize değişmeyi öğretir. Bazen hayatta kalmak için değişime uyumlanmak gerekir. Peki ilişki uyumlanabilir mi?
Değişime karşı yüklenen anlam önemlidir. Değişime bir kopuş, vazgeçiş olarak bakmak yerine gelişim, dönüşüm olarak bakıldığında ilişki yeniden yapılanabilecek güç kazanabilir. Değişime direnmek veya yok saymak ilişkiyi zamanla yıpratacaktır. “Eskiden böyle değildin”, “Çok değiştin”, “Benim tanıdığım kişi bu değil” gibi cümleler, değişimi reddedici bir algı yaratır. Değişen kişi anlaşılmadığında, ilişki için tehdit olarak görüldüğünde uyum süreci yerine kopuş süreci başlar.
Değişirken eski yaralar da daha görünür hale gelir. Eskiden olan ama fark edilmeyen, yok sayılan, değişir diye beklenen sınır ihlalleri, değersizlik hisleri, bastırılan ihtiyaçlar, kısacası eskiden tolere edilen şeyler can yakıcı olabilir. Bu durum “Sevgim azaldı” diye yorumlanabilir ama aslında olan farkındalığın artmasıdır.
İlişkiler görünmez bir anlaşma ile yürür. Hayat koşulları değişir, roller ve beklentiler de bu doğrultuda güncellenmez ise uyumsuzluk dikkati çeker. Bir ilişkide biri gelişip dönüşürken diğeri aynı yerde kalırsa duygusal mesafe oluşabilir. Kırk yaşında olmasına rağmen yirmi yaşındaki partnerini istiyor olmak, partnerler arasında anlaşılmamaya neden olacaktır. Çünkü siz artık o yirmi yaşındaki kişi değilsinizdir.
İlişkiler, karşılıklı birlikte güncellenmediğinde yorulur. Bu bağlamda birlikte değişebilen çiftler daha dayanıklıdır. İlişkide yeniden tanışabilir olmak mümkün. Partnerin değişimini tehdit olarak değil de ilişkiyi yeniden güncellemek için bir davet olarak algılandığında ilişki de birlikte dönüşebilir.
Partnerim değişip dönüşürken ben de ona eşlik edebilir miyim? Kalıp yargılarımı, sınırlarımı esnetebilir miyim? Yoksa onun değişimini, verilen sözlere bir ihanet olarak mı algılamalıyım? Sorularına verilen cevaplar, ilişkinin gidişatı hakkında ipucu verir.
“Ben değiştim, sen neredesin?” sorusu bir kopuş değil, yeniden bir bağ kurma çağrısı olarak algılandığında birlikte dönüşmek mümkün olur. Uzun süren ilişkiler, aynı kalanların değil, birlikte dönüşmeyi seçenlerin hikayesidir.
Uzm. Psk. Nergis ÖZDİNÇ
İlişkilerde en sık sorulan sorular: Tartıştık, kırıldık, hayal kırıklığına uğradık ve kopma noktasına geldik. Peki bu noktadan sonra bağı yeniden kurabilmek mümkün mü? Tartışmalardan sonra neler yapılırsa ilişki daha da güçlenir?
İlişkilerde tartışmalar, çatışmalar kaçınılmazdır. Çünkü karşılıklı iletişimin olduğu yerde çatışmaların olması doğal bir süreç olarak algılanır. Ancak her tartışma ilişkiyi bitirmez. Hatta bazı ilişkiler, tartışmalardan sonra güçlenerek devam eder. Çünkü bağı kopartmak yerine onarım seçilmiştir.
İlişkide onarım, kırılan bağı yeniden kurabilme becerisidir. İlişkinin onarılması sürecinde, sorunu hiç yaşanmamış gibi davranmak yerine, yaşandıktan sonra nasıl ele alınacağına dikkat çekilir. Burada sorunu yok saymak, haklı çıkmak yerine bağı korumak niyet edilir.
İlişkilerde onarım önemlidir çünkü, süreç içinde yanlış anlaşılmalar olabilir, duygular incinebilir, sözler sertleşebilir, mesafeler girebilir. Onarım olmazsa, kırgınlık birikir, güven azalır ve fark edilmeyen sessiz kopuşlar başlayabilir. Onarıma odaklanıldığında ise, güven derinleşir, yakınlık artar ve ilişki güçlenir. Sağlıklı ilişki, hiç çatışma olmayan, sorunsuz olan değil, onarılabilen ilişkidir. Bunun için elbette partnerlerde karşılıklı onarım niyeti gereklidir.
Onarım kültürü olan ilişki kusursuz ilişki değildir. Ama dağıldığında toparlanabilen, kırıldığında onarılabilen ilişkilerdir. Bu tür ilişkilerde bazı ayırt edici davranışları görebiliriz. Örneğin, tartışma olur ama kopuş kalıcı olmaz. Küsmek, susmak, yok saymak yerine onarım için adım atılır. Gerektiğinde zaman verilir ama bu çok uzun sürmez. Hatta tartışmalar öğretici olur. Aynı yerden tekrar tekrar kırılmamak için dersler alınır.
Başka bir örnek ise haklı çıkma konusunda verilebilir. Onarım kültürü olan ilişkilerde haklı çıkmak, kazanmak değil bağı korumak önemlidir. Yine bu ilişkilerde duygular duyulur, küçümsenmez ve alay konusu olmaz. Çaba karşılıklıdır. “Biz” bilinci gelişmiştir.
Onarım süreci niyetle başlar. İlişkiyi onarmaya yönelik niyet önce düşünceye sonra da davranışlara dönüşecektir. Örneğin; “Bu ilişki benim için önemli” diyen biri, tartışmadan sonra günlerce susmak yerine “Konuşmak istiyorum” demeyi seçer. Haklı çıkmaya çalışmak yerine karşısındakini dinler, savunmaya geçmek yerine sorumluluk alır. Onarım, işte bu küçük ama bilinçli davranışlarda gerçekleşir.
Özetle, ilişkinizin ortak niyeti onarmak ise, tartışmadan, çatışmadan korkmayın. Ortak niyetiniz yok ise o halde ortak bir niyet geliştirmeyi hedefleyin. Ortak hedefi, niyeti olmayan ilişkilerde bağ kolaylıkla kopabilir. İlişkide onarım kültürü için elbette öncellikle ortak bilinç ve birlik vizyonu gerekir.