26 Mayıs 2026 Salı
Küsme ve sınır koyma, ilişkilerde en sık karşılaşılan duygusal davranışlardandır. Hatta o kadar sık karşılaşırız ki bir davranışın küsmek mi yoksa sınır koymak mı olduğunu anlamamız zaman alabilir. Çünkü “hayır küsmedim sadece mesafe koydum” dediğimiz şeyler aslında küsme olur ve bu iletişim engeli yaratır. Oysa sınır koyma, kendini koruyacak bir alan bırakarak iletişimi sürdürebilmeyi sağlar.
“Küsme” davranışı çoğu zaman basit bir kırgınlık gibi görünse de aslında bir iletişim engelidir. Konuşmak yerine geri çekilmek, sessizleşmek, yok saymak ve karşı tarafın anlamasını beklemek üzerine kurulur.
Çocukluk döneminde bu davranış oldukça doğaldır. Çünkü çocuk henüz duygusunu düzenlemeyi, kırıldığını ifade etmeyi, çatışmayı yönetmeyi, ihtiyaçlarını açıkça söylemeyi tam olarak öğrenememiştir. Bu yüzden “canım yandı ama bunu nasıl anlatacağımı bilemiyorum.” demek yerine küsebilir.
Yetişkinlikte ise durumun farklı olmasını bekleriz. Çünkü yetişkin ilişkilerde beklenen, duyguyu fark etmek, ifade edebilmek, konuşarak çözüm aramak ve ilişkiyi onarmaya yönelik eylemlerde bulunmaktır.
İlişkilerde uzun süreli ve sık tekrar eden küsme davranışı olduğunda şunları düşünebiliriz: Duygusal olgunlukta eksiklik, pasif agresif iletişim, reddedilme korkusu, değersizlik hissi, ben anlatmadan beni anla beklentisi, çocuklukta öğrenilmiş ilişki kalıplarını devam ettirme.
Bazı insanlar konuşursa anlaşılmayacağını düşündüğü için küser. Bazıları ise küsmeyi bir cezalandırma yöntemi olarak kullanır. Ama sorun şu ki sessizlik her zaman çözüm üretmez. Sadece iki insan arasındaki mesafenin büyümesini sağlar.
Yetişkin ilişkilerde kırılmak elbette normaldir. Ancak kırgınlığı yönetme biçimi ilişkinin veya ilişkideki kişilerin psikolojik olgunluğunu gösterir. Çünkü olgunluktan beklentimiz “Bu davranışın beni incitti.” cümlesini kurabilmek olmalıdır. Bu cümleyi kurduktan sonra karşınızdaki kişinin sizi anlamak yerine manipülatif tepkiler verebilir olmasına odaklanmaktansa, kendi duygunuzu ifade edebilmeye odaklanılmasını öneririm.
Sonuç olarak küsmek ve sınır koymak aynı şeyler değildir. Küsme davranışında iletişim tamamen kapanır. İletişim kurmak istediğiniz kişi yok olur. Sınır koymada ise iletişimin şartları yeniden düzenlenir. Bu yüzden her geri çekilme küsme değildir. Bazen öfkeyi düzenlemek, yaşanan şey hakkında düşünmek, empati kurmak için biraz zamana ihtiyaç hissedilir. Ama bu zaman diliminde iletişimi tamamen kesmek sağlıklı değildir.
Asıl fark şu soruda gizli olabilir. Mesafe, ilişki daha fazla zarar görmesin diye mi korunuyor, yoksa karşı tarafı cezalandırmak için mi? Birinde düzenleme var, diğerinde ise sessiz savaş. Küsmek ile sınır koyma arasındaki fark, sessizliğin niyetinde saklı olabilir mi?
Bazı insanlar ilişkilerde sevilir ama orada var olamazlar. Çünkü bir ilişkinin içinde olmak, o ilişkide var olmakla aynı şey değildir. Var olmak; duygularınla, ihtiyaçlarınla ve sınırlarınla o ilişkinin içinde yer bulabilmektir. Aslında kendin kalabilmektir.
Kendini sürekli açıklamak zorunda hissetmeden, yanlış anlaşılma korkusu yaşamadan, sürekli kendini düzenlemeden…olduğun halinle ilişkide kalabilmek, o ilişkide gerçekten var olabilmek olarak tanımlanabilir.
İlişki içindeyken bazı insanların zamanla değişip dönüştüğüne şahit oluruz. Daha az konuşur, daha az ister ve daha az hissetmeye başlarlar. Çünkü gerçek benliği ile o sistemde var olmadığı görülür. Oysa zamanında o kişi, kendisi olduğu için görülmüş ve seçilmiştir. Ancak bu gerçeklik yok sayılır.
Duyguların görülmediğinde, kendini anlatırken duyulmadığında, kabul edilmediğinde ve bu yüzden sürekli değişmek zorunda kaldığında, ilişki içinde nefes alma alanların olmadığında…en önemlisi farklılaşmana yani kendi bakış açını ilişkiye dahil etmene izin verilmediğinde o ilişkide var olmak mümkün olabilir mi?
Tam bu noktada ilişki sürmeye devam edebilir. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünebilir. Ancak kimse çatışma çıkmasın diye susulduğunu, sevilmek için uyumlanmak zorunda kalındığını, ilişki devam etsin diye var oluşundan vazgeçildiğini bilemez. Hatta bu durum, ilişki içindeki bireyler tarafından bile fark edilmeyebilir. Zamanla hissedilen sadece yorgunluk, tükenmişlik ve hayal kırıklığı olur.
İnsan en çok, kendini saklamak zorunda kalmadığı, var olabildiği yerde bağ kurar. Buradan bakılınca sevmek ve sevilmek yeterli değildir. Asıl önemli olan şey, sevdiğimiz ve sevildiğimiz yerde kendimiz olarak kalabilmek olmalıdır.
“Bağ kurmak” ile “Var olmak” arasındaki ilişkiye bakıldığında; var olmadan kurulan bağ, zamanla bağımlılığa dönüşebilir. Birisi ile bağ kurmak, kendini kaybetmeye dönüşmemeli. İlişkilerde var olmak, sevilmek uğruna kendinden vazgeçmek zorunda kalmamak olmalıdır.
Bazı ilişkiler, insanın kendi toprağında kalmasına izin verir. Bazıları ise, insanı kendi ikliminden uzaklaştırıp çiçek açmasını bekler. Mesele elbette çiçek açmak değil, hangi toprakta, hangi iklimde var olabildiğimizdir.
İnsan da ilişkiler de böyledir. Gerçek bağ, insanın kendini değiştirmek zorunda kalmadığı yerde büyür. Sağlıklı ilişkiler, insanın kendi toprağında kalabildiği, kendi ikliminde nefes alabildiği yani var olabildiği alanlardır.
Var olduğumuzu hissettiğimiz topraklarda çiçek açmak dileği ile…
Bir ilişkiden bahsettiğimizde aslında yaşayan bir sistemden bahsederiz. Bu sistem nefes alır, büyür, zorlanır ve bazen yorulur. Bu yüzden “ilişkinin psikolojisi bozuldu” dediğimizde kastettiğimiz şey; iletişimin zayıflaması, bağın kopması, ilişkinin taşıdığı anlamın yok olması gibi örnekler verilebilir.
Bir ilişki, ilişki içindeki bireylerin toplamından fazlasıdır. İki kişi yan yana geldiğinde sadece iki ayrı bireyden bahsedemeyiz. Aralarında üçüncü bir şey doğar ve ona ilişki deriz.
Aynı iki kişi, farklı ilişkilerde başka davranabilir. Çünkü ilişki, bireylerden bağımsız bir etkileşim alanı oluşturur. Dolayısıyla ilişkilere kişilerden bağımsız bakabildiğimizde, ilişkiler hastalanabilir, hasar görebilir veya tükenebilirdir.
En yalın hali ile bunu şöyle ifade edebiliriz; sen varsın, ben varım ve bir de “biz” varız. Yani aslında ilişki, iki insanın birlikte oluşturduğu bir kimliktir. Bu yüzden bir ilişki bozulduğunda, iki insanın birlikte kurduğu o üçüncü alana bakılabildiğinde, onarım sürecinin şekli değişir.
Ancak çoğunlukla bu böyle işlemez, ilişkiler hasar almaya başladığında, ilişkideki kişilerden biri suçlanır veya sorumluluk alır. Her şey yolunda giderken “biz” adı verilen sistemin içinde yaşamak kolaydır. Peki aynı bakış açısı problemler olduğunda neden işlemez hiç düşündünüz mü?
İlişkiler hasar aldığında, ilişki içindeki bireylerin dinamikleri daha görünür olur. Onun yüzünden, onun suçu gibi algılarla, sorunun kaynağını bireyler üzerinden bulmaya kendimizi adarız. O bozdu, o düzeltsin algısı yaygınlaşır.
Sen bozuldun veya ben bozuldum algısını aşıp, ilişkimiz bozuldu, hasar gördü veya yara aldı dediğimizde, yani ilişkilere üçüncü bir kimlik olarak bakabildiğimizde, onarım için sorumluluk almak daha kolaylaşabilir.
İlişkilere, yaşayan bir sistem olarak bakabildiğimizde, bu sistemi oluşturan her bir üye sorumluluk alacaktır. Çünkü bu ilişki onların oluşturduğu bir sistemdir. İlişkileri iki kişilik görmek, yaşayan bir sistemi eksik algılamak demektir. İlişkilere üçüncü bir gerçeklik olarak bakabilmeliyiz.
Bu bağlamda birlikte kurulan şey, tek başımıza olduğumuzdan farklıdır. İşte ilişkilere bu algı ile bakabildiğimizde; ilişkiler hasar görebilir, bozulabilir olur. Bunu da ilişkideki bireyler olarak biz düzeltebiliriz algısı oluşturmak hedefimiz. Birlikte kurduğunuz bu sistemi, tek başınıza sürdüremeyeceğiniz gibi tek başınıza da düzeltemezsiniz.
Uzm. Psk. Nergis ÖZDİNÇ
Psikolojik esneklik, bir ilişkide her şey yolundayken nasıl davrandığımızdan ziyade zorlanırken nasıl davrandığımızla ilgili bir kavram. Kırıldığımızda, öfkelendiğimizde, hayal kırıklığı yaşadığımızda nasıl tepki veriyoruz?
İlişkilerde bazen fark etmeden iki seçenek arasında kalırız: Haklı kalmak ya da bağda kalmak. Bir tartışmanın ortasında zihnimiz hızlı çalışır ve cevap bulmak ister. Kim haklı? Kim haksız? Kim daha çok kırıldı? Kim daha çok çaba gösterdi?
Biz bu sorulara cevap ararken bir şeyi unutabiliriz. İlişkiler, haklılık ve kıyaslamalar üzerine kurulamaz. İlişkiler, bağı sürdürebilme üzerine kurulur. Bağ korunmaz ve sürdürülmezse ilişki de yok olur.
Çoğu insan ilişkide duygularını yönetmeye çalışır. Duygularını kontrol ederken aynı zamanda o duygu içinde nasıl biri olmayı istediğimiz de önemli. Örneğin öfke, herkesin yaşadığı bir duygudur ama herkes öfkeliyken aynı şekilde davranmaz. Kimi incitir, kimi susar, kimi uzaklaşır. Kimi ise zorlanmasına rağmen saygıyı koruyabilir. İşte bu esnekliktir.
Psikolojik esneklik aynı zamanda, her düşünceye inanmak zorunda olmadığımızı, her duygunun peşinden gitmek zorunda olmadığımızı fark etmektir. “Beni önemsemiyor” diye düşünebiliriz. Ama bu düşünceye tutunmak yerine, “Şu an böyle hissediyorum ama bu gerçek mi? diyebilmek için esneklik gerekir.
İlişkide psikolojik esneklik işte tam olarak burada başlar. Bu zayıflık değil. Aksine, duyguların içinde kaybolmadan yön bulabilmektir. Psikolojik açıdan esnek olabilen kişiler daha az kırılmazlar, kırıldıklarında daha hızlı toparlanabilirler. Çünkü burada haklı olmak yerine ilişkiyi sürdürme ve bağı devam ettirmeye odaklanılmıştır.
Bu bağlamda ilişkiler, haklı olmak isteyenlerin değil, esnek kalabilenlerin sürdürebildiği bir alandır. İlişki içinde ya siyah ya beyaz gibi katı kalıplara takılmadan, duygularını fark edip ilişkideki değerlerine uygun davranabilmek esnek olabilmenin bir yansımasıdır.
Sadece “Ben nasıl hissediyorum?” dediğimizde, ilişkiden bağımsız bir cevap verebiliriz. Oysa “Bu ilişkide nasıl hissediyorum?”, “Bu ilişkide nasıl biri olmak istiyorum?” şeklinde sorduğumuz soruların cevabı, ilişki ile bağlantılı olacaktır.
Özetle, ilişkilerde zor duyguların içinde kalabilmek, o duygulara rağmen nasıl davranacağını seçebilmek için esnekliğe ihtiyacımız var. Çünkü ilişkiler, insanlar kusursuz oldukları için değil, esnekliklerini koruyabildikleri için sürdürülebilir.
Suç, insanlık tarihi kadar eski bir kavram olmasının yanı sıra, insanoğlunun yüzyıllardır çözmeye çalıştığı sosyal bir problemdir. Son dönemde artan şiddet ve cinayet haberlerinde sorduğumuz; Cani mi? Hasta mı? Sorularının yanıtlarını, anormal psikoloji yelpazesinde arar olduk. Çünkü duyduklarımız, okuduklarımız ve gördüklerimiz “Normal” olarak algılanamayacak düzeyde.
Anormal Psikoloji, uyumsuz davranışların incelendiği, değerlendirildiği, tedavi ve önleme ile ilgilenen bir alan. Psikopatoloji, bu alanın içinde yer alan psikolojik bozuklukları kapsar.
Toplum olarak normal olmayan pek çok davranış ve eylemi maalesef normalleştirme sürecindeyiz. “Bu normal değil.” dediğimiz şeylerin psikolojik bozukluklarla bir ilişkisi var mı diye sorgulamaya başladık.
Suç işleyenlere veya suça teşebbüs edenlere, “hasta” dediğimizde büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalıyoruz. Öncelikle bunu diyerek durumu normalize etme ve konulara duyarsızlaştırmaya neden olurken, aynı zamanda tanı almış psikiyatri hastalarına yönelik toplumsal düzeyde olumsuz bir algı oluşturmuş oluyoruz.
Toplum olarak zaten halihazırda var olan, ruh sağlığına yönelik bu olumsuz algı yüzünden insanlar destek almaktan korkuyorlar. Maalesef bu sebeple tanı alması gereken pek çok kişi tanı almaktan, tedavi görmekten kaçmaktalar. Bu süreç uzun vadede yine topluma zarar veriyor.
Psikolojik bozukluklar ve suç davranışı arasında doğrudan bir ilişki olduğu düşünülse de yapılan araştırmalar, doğrudan bir ilişki kurulamayacağı yönünde. Sadece suç işleyen kişilerin bir kısmının, hastalık nedeniyle bazı suçları işlemede daha fazla riske sahip olduğu araştırmalarda belirtilmiş durumda. Kısacası, suç davranışı tüm psikolojik bozuklukları kapsamamaktadır. Risk grubunda olanlar için ise önleyici bir tedavi programı hazırlanmalıdır.
Özellikle şiddet davranışı, kişinin kendisini korumak için gerçekleşmiyorsa, öncesinde psikiyatrik bir tanı almamış olsa bile “psikopatolojik” olarak değerlendirilmelidir. Bahsedilen psikopatolojik süreçlerin yaratabileceği risklere ilişkin bilgiler herkes için dikkate alınmalı ve önleyici politikalar oluşturulmalı. Bu önleyici politikaların içinde risk oluşturabilecek kişilerin en yakınlarının süreci kabul edici, farkında ve yardıma açık olması toplumsal açıdan suçların önlenmesinde destek yaratacaktır.
Toplumsal düzeyde suç davranışlarını azaltmakta hepimizin görevi var. Önce ailemizde suç davranışlarını fark edeceğiz ve anormal görünen davranışlarla ilgili gerektiğinde ruh sağlığı uzmanlarından destek isteyeceğiz. Anormal davranışları kabul etmeye, görmezden gelmeye devam edersek biz de bu suça ortak oluruz. Unutmayın bugün size şiddet uygulayan oğlunuz yarın arkadaşına da zarar verebilir. Bu bir risktir ve bu riski görmezden gelmemeliyiz. Anormal davranışlar önlenmeli, gerekirse tedavi edilmelidir. Bunun için ilgili birimlerle iş birliği kurmak çok önemli.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.