21 Nisan 2026 Salı
EĞİTİM MESELEMİZ / ULUSAL EGEMENLİK VE TÜRK OCAKLARI
Anlamını Kaybeden Sinemanın Hikâyesi
CUMHURİYET IŞIĞI İHTİYACI
Yetenek Yönetimi ve Kişisel Gelişim İlişkisi
Vatandaş karta yüklendi
EDİRNE'NİN YEŞİL HAZİNESİ: AYŞE KADIN
Suç, insanlık tarihi kadar eski bir kavram olmasının yanı sıra, insanoğlunun yüzyıllardır çözmeye çalıştığı sosyal bir problemdir. Son dönemde artan şiddet ve cinayet haberlerinde sorduğumuz; Cani mi? Hasta mı? Sorularının yanıtlarını, anormal psikoloji yelpazesinde arar olduk. Çünkü duyduklarımız, okuduklarımız ve gördüklerimiz “Normal” olarak algılanamayacak düzeyde.
Anormal Psikoloji, uyumsuz davranışların incelendiği, değerlendirildiği, tedavi ve önleme ile ilgilenen bir alan. Psikopatoloji, bu alanın içinde yer alan psikolojik bozuklukları kapsar.
Toplum olarak normal olmayan pek çok davranış ve eylemi maalesef normalleştirme sürecindeyiz. “Bu normal değil.” dediğimiz şeylerin psikolojik bozukluklarla bir ilişkisi var mı diye sorgulamaya başladık.
Suç işleyenlere veya suça teşebbüs edenlere, “hasta” dediğimizde büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalıyoruz. Öncelikle bunu diyerek durumu normalize etme ve konulara duyarsızlaştırmaya neden olurken, aynı zamanda tanı almış psikiyatri hastalarına yönelik toplumsal düzeyde olumsuz bir algı oluşturmuş oluyoruz.
Toplum olarak zaten halihazırda var olan, ruh sağlığına yönelik bu olumsuz algı yüzünden insanlar destek almaktan korkuyorlar. Maalesef bu sebeple tanı alması gereken pek çok kişi tanı almaktan, tedavi görmekten kaçmaktalar. Bu süreç uzun vadede yine topluma zarar veriyor.
Psikolojik bozukluklar ve suç davranışı arasında doğrudan bir ilişki olduğu düşünülse de yapılan araştırmalar, doğrudan bir ilişki kurulamayacağı yönünde. Sadece suç işleyen kişilerin bir kısmının, hastalık nedeniyle bazı suçları işlemede daha fazla riske sahip olduğu araştırmalarda belirtilmiş durumda. Kısacası, suç davranışı tüm psikolojik bozuklukları kapsamamaktadır. Risk grubunda olanlar için ise önleyici bir tedavi programı hazırlanmalıdır.
Özellikle şiddet davranışı, kişinin kendisini korumak için gerçekleşmiyorsa, öncesinde psikiyatrik bir tanı almamış olsa bile “psikopatolojik” olarak değerlendirilmelidir. Bahsedilen psikopatolojik süreçlerin yaratabileceği risklere ilişkin bilgiler herkes için dikkate alınmalı ve önleyici politikalar oluşturulmalı. Bu önleyici politikaların içinde risk oluşturabilecek kişilerin en yakınlarının süreci kabul edici, farkında ve yardıma açık olması toplumsal açıdan suçların önlenmesinde destek yaratacaktır.
Toplumsal düzeyde suç davranışlarını azaltmakta hepimizin görevi var. Önce ailemizde suç davranışlarını fark edeceğiz ve anormal görünen davranışlarla ilgili gerektiğinde ruh sağlığı uzmanlarından destek isteyeceğiz. Anormal davranışları kabul etmeye, görmezden gelmeye devam edersek biz de bu suça ortak oluruz. Unutmayın bugün size şiddet uygulayan oğlunuz yarın arkadaşına da zarar verebilir. Bu bir risktir ve bu riski görmezden gelmemeliyiz. Anormal davranışlar önlenmeli, gerekirse tedavi edilmelidir. Bunun için ilgili birimlerle iş birliği kurmak çok önemli.
Aynı olayı yaşamış iki insan birbirinden farklı tepkiler gösterebilir. Olaylar aynı olsa da insanlarda hissettirdiği duygu ve buna bağlı tepkiler farklılaşabilmekte. Biri daha kaygılı ve gergin yaklaşırken diğeri daha sakin ve soğukkanlı bir tepki verebilir.
Olaylara karşı verdiğimiz bu tepkilerin farklılaşmasında pek çok değişken bulunmakta. Mizaç ve kişilik yapılarımız, içinde bulunduğumuz çevresel faktörler gibi etkenler bu tepkilerimizi belirlemekte rol oynar.
Stresimizi yönetmek için başvurduğumuz çeşitli yollar vardır. Bizi zorlayan stres faktörlerine karşı zamanla geliştirdiğimiz tepkilerin bazıları olumlu etki gösterirken bazılarının olumsuz etkileri bulunur.
Şimdi hatırlayalım. Stres karşısında ilk verdiğimiz tepki ve davranış nedir? Bir çoğumuz sakinleşmek ve gevşemek için o anlık işe yarar davranışlara yöneliriz. Sigara, alkol, yemek, uyku, yürüyüş ve benzeri davranışlardan hangilerine sıklıkla başvururuz? Bu başvurduğumuz davranışlar bizi o an gerçekten sakinleştiriyor mu? Bazıları anlık sakinleştirmiş gibi görünüyor olsa da uzun vadede fayda sağlamayacak aksine zararı olacaktır. Bu süreçte bize zarar verecek olan davranışları fark etmek ve yerine daha yararlı olanı koyabilmek önemli.
Bazılarımız stres karşısında geri çekilmeyi tercih eder. Geri çekilerek içine kapanır, geri çekilir ve yüzleşmekten kaçınır. Bazen de sorunları yok sayarak olayların dışına çıkarak kendini korumaya alır. Bu tepki ile sorun ortadan kalkmadığı için çözülmesi gereken şey devam ettiğinden kişilerde bu durum öfke ve iletişim problemlerine yol açabilir. Önceden yok sayılmış olan bir problem ileride başka bir olayda bizi tetikleyebilir.
Bir diğer stres tepkisi ise aşırı tepki göstermedir. Küçük hayal kırıklıklarına büyük anlamlar yüklenerek sözel veya davranış olarak farklı tepkiler gösterilebilir. Bu baş etme tarzı, öfke nöbeti, kötü söz söyleme ve saldırganca davranışlara sebep olabilir. Aşırı tepki gösterme sürekli yapıldığında bizleri strese daha yatkın hale getirebilir.
Stresle baş etme tarzınız ne olursa olsun esnek olabilmek psikolojik sağlamlık becerileri için önemli bir faktördür. Bilişsel esneklik değişime karşı bize yardımcı olur. Zor ve stresli durumlar karşısında uyumlanma gücümüzü artırır. Böylece stresli olarak tanımladığımız olay ve durumların sayısı azalacaktır. Benlik algımız ve hayata bakış açımız da durumları stresli algılama veya algılamama yönünde bize yardımcı olacaktır. Kendimizle ilgili olumsuz benlik algısına sahipsek hayatımızdaki stres faktörlerinin sayısı da çoğalır.
Stres karşısındaki davranışlarımızı fark ettiğimizde, onları değiştirme ve dönüştürme şansımız olur. Size zarar verdiğini düşündüğünüz başa çıkma yönteminiz varsa bunlardan bir anda kurtulmak mümkün olmayabilir. Onların size kısa vadede ne kazandırdıklarını keşfederek yerine daha yararlı olanları koymayı denemekle başlayabilirsiniz.
Uzman Psikolog Nergis ÖZDİNÇ
Aynı ilişki içinde olan iki kişi, çoğu zaman aynı ilişkiyi yaşamazlar. Bir ilişki vardır ama o ilişkinin içinde iki ayrı deneyim, iki ayrı algı yaşar. İlişkiler ortak görünür ancak her zaman ortak hissedilmeyebilir. Bu bağlamda ilişkiler, sanki iki ayrı iç dünyanın kesişimi gibidir.
Aynı evde yaşanır, aynı günler paylaşılır, aynı cümleler kurulur…ama biri “iyi gidiyoruz” derken diğeri farklı bir duyguyu hissedebilir. Bu iki ayrı iç dünya her zaman aynı yerden bakamayabilir. Birinin sakinlik dediği, diğerinde mesafe olarak algılanabilir. Birinin “her şey normal” dediği yerde diğeri “bir şeyler eksik” algısını hissedebilir. Çünkü burada ilişki ortak, deneyim ise kişiye özeldir.
Hepimiz ilişkilerimizi kendi geçmişimiz, ihtiyaçlarımız ve duygusal deneyimlerimiz üzerinden yaşarız. Kimi için sevgi birlikte zaman geçirmek iken, diğeri için ise görülmek, duyulmak ve anlaşılmaktır. Bu ihtiyaçlar örtüşmediğinde, aynı ilişki içinde iki farklı gerçeklik oluşur.
Biri kendini yeterince çaba gösteriyor hissederken, diğeri yeterince değer görmediğini düşünebilir. Biri sorun olmadığını söylerken, diğeri uzun zamandır anlaşılmadığını hissediyor olabilir. İşte bu noktada ilişkilerde görünmeyen bir kırılma başlar. Çünkü sorun yaşanan olaylar değildir. Sorun, o olayların nasıl anlamlandırıldığıdır.
İlişkide algı farkı büyüdükçe, taraflar birbirine değil, kendi iç dünyalarına daha çok yaklaştıkları görülür. Bir süre sonra ise; “Ben böyle olduğunu düşünmemiştim”, “Senin böyle hissettiğini bilmiyordum” gibi cümleler kurulmaya başlanır. Oysa biri uzun zamandır hissediyordur diğeri ise fark etmemiştir. Bu yüzden bazı ilişkiler dışardan bakıldığında aniden bitmiş gibi görünür. Aslında o ilişki, iki farklı gerçeklik arasında uzun zamandır sessizce ayrışıyordur.
Belki de ilişkilerde asıl önemli olan, aynı şeyi yaşamak değil aynı şeyi hissetmeye yaklaşabilmektir. Çünkü gerçek yakınlık, sadece yan yana olmakla değil birbirinin iç dünyasına temas edebilmekle kurulur.
Partnerinizle aynı hissetmeyi beklemek biraz ütopik bir beklentidir. Burada amacımız iki farklı insanın aynı şeyleri hissetmesinden ziyade, anlaşılmış hissetmesi olacaktır. Yakınlık ve bağ ancak bu şekilde güçlenebilir.
İlişki içinde iki ayrı insan ve iki ayrı gerçeklik olduğunu fark ettiğimizde, ilişkiden beklentilerimiz de değişmeye başlar. Belki de bu sayede, daha önce bizi zorlayan durumlar artık aynı şiddette etkilemeyecektir. Sadece kendi penceremizden değil, karşımızdakinin dünyasından da bakmaya başladığımızda birbirimizin hislerine daha kolay yaklaşabiliriz. İşte bu şekilde iki farklı gerçeklik bir ilişkide gayet güzel olabilir.
Kütüphaneler haftasını kutladığımız bu zaman diliminde “İyileştiren Kütüphane” kavramı ile karşılaşmak beni çok mutlu etti. Kültür ve turizm bakanlığının projesi olan bu kavram ile kütüphaneleri, ruh sağlığını destekleyen alanlara dönüştürmek amaçlanıyor. Kitapların iyileştirici gücü varsa elbette kütüphaneler buna alan açabilir. Bu sayede ruh sağlığını güçlendirmek toplumsal düzeyde daha ulaşılabilir hale gelecektir. Şimdi size iyileştiren kitapların nasıl bunu sağlayabileceği hakkında kısa bir bilgi vereceğim.
Kitapların terapötik eskisi yani iyileştirici bir gücü vardır. Bibliyoterapi, bireyleri doğru zamanda, doğru kitap ile buluşturmak olarak da tanımlanabilir. Diğer bir anlamı ise, bilgi kaynakları ile ruha yardım etmektir. En önemli bilgi kaynakları kuşkusuz kitaplardır.
Bibliyoterapi terimi: “Biblion” (kitap) ve “therapeo” (iyileşme) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelir. Anlam açısından bakıldığında, “Kitap yoluyla iyileşme” olarak açıklanabilir.
Kitapların iyileştirici güç olarak kullanılmasının orta çağ dönemine kadar uzandığını görmekteyiz. Kahire’de Al Mansur Hastanesinde ve dünyanın ilk psikiyatri hastanesi olarak bilinen Bergama Asklepion’undaki kütüphanelerin varlığı, Romalılarda Antik Teb Kütüphanesinin kapısında “Ruhun İyileştiği Yer” yazısının yer alması, kitapların her dönemde ruhun şifası adına kullanışmış olduğunun bir göstergesidir.
İnsanlar için ilk okuma yazmayı öğrenmek çok kritik bir dönemdir. Okumayı öğrenen birey bu sayede bambaşka dünyalara yolculuk edebilecek, yeni olgular öğrenecek, farklı deneyimlere şahit olma şansı bulacaktır. Gidip görmediği dünyalar ve hiç karşılaşamayacağı karakterlerle kitaplar aracılığı ile tanışma fırsatı bulacak olmak, bireylerde farklı öğrenme deneyimleri kazandıracaktır.
Bibliyoterapinin, “Kendi Kendine Bibliyoterapi”, “Yaratıcı Bibliyoterapi”, “Gelişimsel Bibliyoterapi” ve “Klinik Bibliyoterapi” gibi alt alanları bulunmasına rağmen, ilk giriş cümlesinde de değinildiği gibi, doğru zamanda, doğru kişi ile doğru kitabı buluşturmak bir uzman eşliğinde olursa daha faydalı olacaktır. Hepimiz kitaplar aracılığı ile başka dünyalara yolculuk edebilir ve ufkumuzu, görüş açımızı geliştirebiliriz. Ancak, iyileşmek için teknik bilgiler ışığında bibliyoterapi uygulamaları ruh sağlığı profesyonelleri ile gerçekleştiğinde çok daha yararlı olmaktadır.
Kitaplar yoluyla iyileşmek nasıl mümkün olabilir?
Kitapların iyileştirici gücünü keşfetmeniz dileği ile.
Bazı ilişki dinamiklerinde, biri sadece o ilişkiyi yaşar diğeri ise sürekli düşünür. Ne alınacak? Ne zaman yapılacak? Nasıl organize edilecek? …şeklinde sürekli çalışan bir zihin düşünün. Bu düşünme şekli ilk başlarda sevgi göstergesi gibi görünse de zamanla zihinsel olarak bir yük olabilir. Bu yük partnerler arasında eşit dağılmazsa ilişkideki denge zamanla değişir.
Zihinsel yük, bir ilişkide sadece yapılacakları yapmak değil aynı zamanda onları hatırlamak, planlamak ve çoğu zaman duygusal süreci de yönetmektir. Bir anlamda ilişkiyi taşıyan görünmeyen bir zihinsel emekten bahsediyoruz.
Kendi sürecinizle ilgili bir düşünün, kim özel günleri hatırlar ve planlar? Kim ilişkiyi canlı tutmak için ilgili küçük detayları düşünür? Bu soruların cevapları genelde hep aynı kişiyi işaret edebilir.
Zihinsel yük görünmezdir. Yapılan fark edilmez, yapılmadığında ise hemen hissedilir. Bu nedenle ilişiklerde bu yükü tek başına taşıyan kişi zamanla yorulacaktır. Burada sadece fiziksel yorgunluktan ziyade zihinsel yorgunluktan ve tükenmeden bahsediliyor.
Bu durum sanki sevgi göstergesi gibi algılandığında, ortada bir problem olmadığı düşünülebilir. Ben daha çok düşünüyorum, çünkü daha çok önemsiyorum, daha çok seviyorum algısı kısa sürelidir. Zaman ilerledikçe, meselenin her zaman sevgi olmadığı hissedilmeye başlanır.
Bazen de bu zihinsel yük algısı, öğrenilmiş sorumluluklardan, kontrol ihtiyacından ya da “ben yapmazsam olmaz” inancından beslenebilir. İşte bu inanç zamanla bir zorunluluğa, göreve dönüşebilir. İlişkiyi tek tarafın sürdürdüğü düşüncesi zihinsel yükü arttıracaktır.
Her konuda denge önemli bir unsur. Burada da dengesizlik büyüdüğünde, ilişkide başka duyguların ortaya çıkma eğilimi olur. Tek taraflı bir zihinsel yük, görülmeme, değersizlik ve gizli öfke duygularını çoğaltabilir.
Hatta bir süre sonra kişi partnerine olan öfkesini kendisine döndürebilir. Önceden sevgi, ilgi gibi görünen bu durum zamanla, bu yükü tek başına taşıyor olmanın ağırlığına karşı kızgınlık duygusu beslenebilir. Hem kendine hem dünyaya kızgın kişilerin sorunu sevgi değil aslında bir denge meselesidir.
İlişkiler sadece birlikte vakit geçirilen zamandan ibaret değildir. Gerçek ilişki, bu zaman dilimindeki yükleri birlikte taşıyabilmek demektir. Bu yükler fark edildiğinde ve paylaşıldığında ilişki de güçlenecektir.
Şimdi kendimize sorma zamanı: Bu ilişkide gerçekten iki kişi mi var, yoksa biri yaşarken diğeri sürekli düşünüyor mu? Zihinsel yük hissediyor muyum?