07 Nisan 2026 Salı
Uzman Psikolog Nergis ÖZDİNÇ
Aynı ilişki içinde olan iki kişi, çoğu zaman aynı ilişkiyi yaşamazlar. Bir ilişki vardır ama o ilişkinin içinde iki ayrı deneyim, iki ayrı algı yaşar. İlişkiler ortak görünür ancak her zaman ortak hissedilmeyebilir. Bu bağlamda ilişkiler, sanki iki ayrı iç dünyanın kesişimi gibidir.
Aynı evde yaşanır, aynı günler paylaşılır, aynı cümleler kurulur…ama biri “iyi gidiyoruz” derken diğeri farklı bir duyguyu hissedebilir. Bu iki ayrı iç dünya her zaman aynı yerden bakamayabilir. Birinin sakinlik dediği, diğerinde mesafe olarak algılanabilir. Birinin “her şey normal” dediği yerde diğeri “bir şeyler eksik” algısını hissedebilir. Çünkü burada ilişki ortak, deneyim ise kişiye özeldir.
Hepimiz ilişkilerimizi kendi geçmişimiz, ihtiyaçlarımız ve duygusal deneyimlerimiz üzerinden yaşarız. Kimi için sevgi birlikte zaman geçirmek iken, diğeri için ise görülmek, duyulmak ve anlaşılmaktır. Bu ihtiyaçlar örtüşmediğinde, aynı ilişki içinde iki farklı gerçeklik oluşur.
Biri kendini yeterince çaba gösteriyor hissederken, diğeri yeterince değer görmediğini düşünebilir. Biri sorun olmadığını söylerken, diğeri uzun zamandır anlaşılmadığını hissediyor olabilir. İşte bu noktada ilişkilerde görünmeyen bir kırılma başlar. Çünkü sorun yaşanan olaylar değildir. Sorun, o olayların nasıl anlamlandırıldığıdır.
İlişkide algı farkı büyüdükçe, taraflar birbirine değil, kendi iç dünyalarına daha çok yaklaştıkları görülür. Bir süre sonra ise; “Ben böyle olduğunu düşünmemiştim”, “Senin böyle hissettiğini bilmiyordum” gibi cümleler kurulmaya başlanır. Oysa biri uzun zamandır hissediyordur diğeri ise fark etmemiştir. Bu yüzden bazı ilişkiler dışardan bakıldığında aniden bitmiş gibi görünür. Aslında o ilişki, iki farklı gerçeklik arasında uzun zamandır sessizce ayrışıyordur.
Belki de ilişkilerde asıl önemli olan, aynı şeyi yaşamak değil aynı şeyi hissetmeye yaklaşabilmektir. Çünkü gerçek yakınlık, sadece yan yana olmakla değil birbirinin iç dünyasına temas edebilmekle kurulur.
Partnerinizle aynı hissetmeyi beklemek biraz ütopik bir beklentidir. Burada amacımız iki farklı insanın aynı şeyleri hissetmesinden ziyade, anlaşılmış hissetmesi olacaktır. Yakınlık ve bağ ancak bu şekilde güçlenebilir.
İlişki içinde iki ayrı insan ve iki ayrı gerçeklik olduğunu fark ettiğimizde, ilişkiden beklentilerimiz de değişmeye başlar. Belki de bu sayede, daha önce bizi zorlayan durumlar artık aynı şiddette etkilemeyecektir. Sadece kendi penceremizden değil, karşımızdakinin dünyasından da bakmaya başladığımızda birbirimizin hislerine daha kolay yaklaşabiliriz. İşte bu şekilde iki farklı gerçeklik bir ilişkide gayet güzel olabilir.
Kütüphaneler haftasını kutladığımız bu zaman diliminde “İyileştiren Kütüphane” kavramı ile karşılaşmak beni çok mutlu etti. Kültür ve turizm bakanlığının projesi olan bu kavram ile kütüphaneleri, ruh sağlığını destekleyen alanlara dönüştürmek amaçlanıyor. Kitapların iyileştirici gücü varsa elbette kütüphaneler buna alan açabilir. Bu sayede ruh sağlığını güçlendirmek toplumsal düzeyde daha ulaşılabilir hale gelecektir. Şimdi size iyileştiren kitapların nasıl bunu sağlayabileceği hakkında kısa bir bilgi vereceğim.
Kitapların terapötik eskisi yani iyileştirici bir gücü vardır. Bibliyoterapi, bireyleri doğru zamanda, doğru kitap ile buluşturmak olarak da tanımlanabilir. Diğer bir anlamı ise, bilgi kaynakları ile ruha yardım etmektir. En önemli bilgi kaynakları kuşkusuz kitaplardır.
Bibliyoterapi terimi: “Biblion” (kitap) ve “therapeo” (iyileşme) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelir. Anlam açısından bakıldığında, “Kitap yoluyla iyileşme” olarak açıklanabilir.
Kitapların iyileştirici güç olarak kullanılmasının orta çağ dönemine kadar uzandığını görmekteyiz. Kahire’de Al Mansur Hastanesinde ve dünyanın ilk psikiyatri hastanesi olarak bilinen Bergama Asklepion’undaki kütüphanelerin varlığı, Romalılarda Antik Teb Kütüphanesinin kapısında “Ruhun İyileştiği Yer” yazısının yer alması, kitapların her dönemde ruhun şifası adına kullanışmış olduğunun bir göstergesidir.
İnsanlar için ilk okuma yazmayı öğrenmek çok kritik bir dönemdir. Okumayı öğrenen birey bu sayede bambaşka dünyalara yolculuk edebilecek, yeni olgular öğrenecek, farklı deneyimlere şahit olma şansı bulacaktır. Gidip görmediği dünyalar ve hiç karşılaşamayacağı karakterlerle kitaplar aracılığı ile tanışma fırsatı bulacak olmak, bireylerde farklı öğrenme deneyimleri kazandıracaktır.
Bibliyoterapinin, “Kendi Kendine Bibliyoterapi”, “Yaratıcı Bibliyoterapi”, “Gelişimsel Bibliyoterapi” ve “Klinik Bibliyoterapi” gibi alt alanları bulunmasına rağmen, ilk giriş cümlesinde de değinildiği gibi, doğru zamanda, doğru kişi ile doğru kitabı buluşturmak bir uzman eşliğinde olursa daha faydalı olacaktır. Hepimiz kitaplar aracılığı ile başka dünyalara yolculuk edebilir ve ufkumuzu, görüş açımızı geliştirebiliriz. Ancak, iyileşmek için teknik bilgiler ışığında bibliyoterapi uygulamaları ruh sağlığı profesyonelleri ile gerçekleştiğinde çok daha yararlı olmaktadır.
Kitaplar yoluyla iyileşmek nasıl mümkün olabilir?
Kitapların iyileştirici gücünü keşfetmeniz dileği ile.
Bazı ilişki dinamiklerinde, biri sadece o ilişkiyi yaşar diğeri ise sürekli düşünür. Ne alınacak? Ne zaman yapılacak? Nasıl organize edilecek? …şeklinde sürekli çalışan bir zihin düşünün. Bu düşünme şekli ilk başlarda sevgi göstergesi gibi görünse de zamanla zihinsel olarak bir yük olabilir. Bu yük partnerler arasında eşit dağılmazsa ilişkideki denge zamanla değişir.
Zihinsel yük, bir ilişkide sadece yapılacakları yapmak değil aynı zamanda onları hatırlamak, planlamak ve çoğu zaman duygusal süreci de yönetmektir. Bir anlamda ilişkiyi taşıyan görünmeyen bir zihinsel emekten bahsediyoruz.
Kendi sürecinizle ilgili bir düşünün, kim özel günleri hatırlar ve planlar? Kim ilişkiyi canlı tutmak için ilgili küçük detayları düşünür? Bu soruların cevapları genelde hep aynı kişiyi işaret edebilir.
Zihinsel yük görünmezdir. Yapılan fark edilmez, yapılmadığında ise hemen hissedilir. Bu nedenle ilişiklerde bu yükü tek başına taşıyan kişi zamanla yorulacaktır. Burada sadece fiziksel yorgunluktan ziyade zihinsel yorgunluktan ve tükenmeden bahsediliyor.
Bu durum sanki sevgi göstergesi gibi algılandığında, ortada bir problem olmadığı düşünülebilir. Ben daha çok düşünüyorum, çünkü daha çok önemsiyorum, daha çok seviyorum algısı kısa sürelidir. Zaman ilerledikçe, meselenin her zaman sevgi olmadığı hissedilmeye başlanır.
Bazen de bu zihinsel yük algısı, öğrenilmiş sorumluluklardan, kontrol ihtiyacından ya da “ben yapmazsam olmaz” inancından beslenebilir. İşte bu inanç zamanla bir zorunluluğa, göreve dönüşebilir. İlişkiyi tek tarafın sürdürdüğü düşüncesi zihinsel yükü arttıracaktır.
Her konuda denge önemli bir unsur. Burada da dengesizlik büyüdüğünde, ilişkide başka duyguların ortaya çıkma eğilimi olur. Tek taraflı bir zihinsel yük, görülmeme, değersizlik ve gizli öfke duygularını çoğaltabilir.
Hatta bir süre sonra kişi partnerine olan öfkesini kendisine döndürebilir. Önceden sevgi, ilgi gibi görünen bu durum zamanla, bu yükü tek başına taşıyor olmanın ağırlığına karşı kızgınlık duygusu beslenebilir. Hem kendine hem dünyaya kızgın kişilerin sorunu sevgi değil aslında bir denge meselesidir.
İlişkiler sadece birlikte vakit geçirilen zamandan ibaret değildir. Gerçek ilişki, bu zaman dilimindeki yükleri birlikte taşıyabilmek demektir. Bu yükler fark edildiğinde ve paylaşıldığında ilişki de güçlenecektir.
Şimdi kendimize sorma zamanı: Bu ilişkide gerçekten iki kişi mi var, yoksa biri yaşarken diğeri sürekli düşünüyor mu? Zihinsel yük hissediyor muyum?
İletişim, karşılıklı olarak duygu, düşünce, istek ve beklentilerimizi birbirimize aktardığımız bir süreçtir. Bu süreç, yetişkinlerle ve çocuklarla farklı düzeyde işler. Karşımızdaki yetişkine duygu ve düşüncelerimizi ifade etmek kolay olabilirken, bazen çocuklarla iletişimde nasıl ve ne şekilde cümleler kuracağımızı bilemeyebiliriz. Çocukları iletişime dahil etmek veya onların dikkatini çekmek için farklı yollara başvurabiliriz.
Çocuklarla iletişim kurma çabamız çok iyi niyetli olabilir. Ancak dikkat çekmek için ve çocuğu iletişime davet etmek için kullanılan bazı cümlelerin, olumsuz etkileri olabileceğini hatırlatmak isterim. Özellikle bayram haftasında çocukların, aile büyükleri ile daha fazla vakit geçirecekleri bu süreci sağlıklı geçirmeleri için biz yetişkinlerin gereken çabayı göstermeleri gerektiğini düşünüyorum.
Bu sebeple, Unicef’in “Çocuklarda İletişim” kitapçığında belirtilen 4 ilkeyi burada kısaca özetlemeye çalışacağım.
Çocuk iletişiminde dikkat etmemiz gereken 4 ilke;
İletişim çocuğun yaşına uygun ve çocuk dostu olmalıdır: İletişim çocuk merkezli ve yaşına uygun olmalıdır.Özellikle çocuk somut düşünme yaşında (7-11) ise soyut kavramlar içeren iletişimi anlamlandırmakta zorlanabilir. Çocuklarla iletişim kurarken yaşa göre farklılaşan becerileri ve ihtiyaçlarına göre hareket etmemiz iletişimi daha sağlıklı yapacaktır. 7 yaş altında bir çocuğa günah, cennet gibi soyut kavramlar içeren iletişim kurduğumuzda çocukta belirsizlik ve korkuya neden olabiliriz.
İletişim olumlu ve güçlü yön temelli olmalıdır: İletişim kurarken çocuğun zayıf ve güçsüz yönlerine dikkati çekmek yerine güçlü yönlerine ilgiyi çekmeyi öneriyorum. “Derslerinde zayıf notun var mı?” veya “Çok zayıfsın hiç yemek yemiyor musun sen?” gibi cümleler yerine, “En çok ne yapmayı seversin?”, “En sevdiğin yemek nedir?” gibi olumlu iletişime yönelmek çocuğun yararına olacaktır.
İletişim tek yönlü değil bütünsel olmalıdır: İletişimde birden fazla duyuya hitap etmek önemlidir. Sadece sözel iletişim çocuğun ilgisini çekmeyebilir. Beden dili veya rol model olma gibi yöntemlerle kullanarak farklı açılardan daha bütünsel bir iletişim kurmak iletişimin daha sağlıklı boyutları olacağına işaret eder. İletişimi sözel olarak başlatırken göz teması için eğilmek buna örnek gösterilebilir.
İletişim ihtiyaçlara yönelik olmalıdır: Her çocuğun gelişimi ve iletişim şekli birbirinden farklıdır. Bazı çocuklar gözlemcidir ve susmayı tercih edebilir. “Neden konuşmuyorsun?”, “Dilini mi yuttun yoksa.” gibi cümleler yerine, “Şu an canın konuşmak istemiyor anladım.” gibi cümleler ile çocukların o anki ihtiyaçlarına saygılı cümleler kurulabilir. Çünkü her çocuk bir bireydir ve her alanda olduğu gibi iletişimde de saygı duyulmayı hak eder.
Her çocuğun, olumlu iletişim ile gerçek potansiyelini ortaya koyabileceği gerçeğini hatırladığımız nice bayramlar dilerim.
İlişkilerle ilgili güven teması konuşulduğunda akla ilk gelen şey sadakat olur. Aldatma yoksa güven vardır diye düşünülür. Oysa birçok insan sadakatin olduğu ilişkide kendini güvende hissetmeyebilir. Çünkü güven eşittir sadakat değildir. Güven duygusunu sadece fiziksel sadakate indirgemek duygusal örüntüleri yok sayan bir algı yaratır.
İlişkiler fiziksel ihtiyaçlardan ziyade duygusal dinamikler aracılığı ile güçlenir. Birinin fiziksel olarak orada olması duygusal anlamda orada olabildiği anlamını taşımaz. Fiziksel ihtiyaçlar görünür iken duygusal ihtiyaçlar görünür değildir. Bu yüzden duyguları anlamak, anlamlandırmak ve dile getirmek zordur.
Duygusal güven, bir ilişkide kişinin kendini yargılanmadan, küçümsenmeden ve reddedilme korkusu yaşamadan ifade edebilir olabilmesidir. Başka bir deyişle, duygularını rahatça söyleyebilmek, zayıf yanlarını saklamak zorunda kalmamak, hata yaptığında kabul edilir olabilmek, tartışmalarda ve genelde değersiz hissetmemek. Kısacası görülme, değerli olma, ilişkide var olma gibi duygusal ihtiyaçların karşılanıyor olması, bizi duygusal olarak güvende hissettirecektir.
Hayallerimizin görülmesi, beklentilerimizin karşılanması, umutlarımızın gerçekleştirilmesi sürecinde desteklenmek, duygusal güveni güçlendirirken, aksine kurulan hayallerin yarım bırakılması, verilen sözlerin tutulmaması, beklentilerimizin yok sayılması, tek taraflı hayallerin gerçekleştirilmesi gibi süreçlerde fiziksel olarak sadakat olsa da duygusal olarak güvensizlik oluşabilir. Bu şekilde bir ilişkide kendimizi güvensiz hissetmek gayet normaldir.
Hayal kırıklıkları, yok sayılma, kandırılma, önemsenmeme gibi durumlarda geleceğe karşı bir güvensizlik oluşabilir. “Verilen sözler tutulmadı, ya gelecektekiler ne olacak?”, “Benim hayallerim yok sayıldı, peki sonraki hayallerime ne olacak?”, “Duygularımın yok sayıldığı bu yerde ben nasıl var olabileceğim?” soruları sorulmaya başlandığında duygusal olarak güvensizlik başlamış görünür.
Duygusal güven olmadığında kendimizi korumaya alırız veya savunmaya geçebiliriz. Hayaller, beklentiler, duygular gibi konularda daha az paylaşım yapılabilir. Gerçek duygular saklanabilir çünkü zaten şu ana kadar anlaşılmamıştır. Bundan sonrası için gizlenme tercih edilebilir. Böylece yavaş yavaş ilişkide geri çekilmeler gözlenebilir.
Fiziksel ihtiyaçlar kadar duygusal ihtiyaçların da karşılandığı bir ilişki daha sağlam ve sağlıklı bir ilişki olacaktır. İlişkilerin yönünü belirleyen, ilişkileri güçlü yapan şey duygusal ihtiyaçlardır. İlişkilerde sürdürülebilirlik için bu anlamda bir dengeye ihtiyaç hissedilir.
Güven konusuna bu açıdan bakabildiğimizde, ilişkimizde adını koyamadığımız o güvensizlik duygusunun kaynağını daha net görebilmek mümkün olacaktır.