eşya depolama
romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
bandstanddiaries.com
sakarya escort belek escort adana escort antalya escort ankara escort aydın escort bursa escort gaziantep escort istanbul escort samsun escort balıkesir escort mersin escort konya escort eskişehir escort izmir escort sınav analizi denizli vip transfer kocaeli escort malatya escortmaltepe escort muğla escort manisa escort sivas escort tekirdağ escort tokat escort uşak escort yalova escort yozgat escort trabzon escort afyon escort aksaray escort amasya escort ardahan escort artvin escort bartın escort bayburt escort bolu escort burdur escort çanakkale escort çankırı escort çorum escort edirne escort elazığ escort erzurum escort erzincan escort kırşehir escort van escort zonguldak escort giresun escort gümüşhane escort hakkari escort ığdır escort ısparta escort kahramanmaraş escort karabük escort karaman escort kars escort kastamonu escort kırklareli escort kütahya escort nevşehir escort niğde escort ordu escort osmaniye escort rize escort şanlıurfa escort siirt escort sinop escort şırnak escort tunceli escort yozgat escort tokat escort tekirdağ escort kütahya escort balıkesir escort aydın escort edirne escort sivas escort uşak escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort vergi konseyi görüntülü sohbet urla siyaset haberleri ankara magazin istanbul magazin yalova magazin kütahya magazin elazığ magazin adıyaman magazin tokat magazin sivas magazin batman magazin erzurum magazin afyon magazin malatya magazin ordu magazin trabzon magazin mardin magazin eskişehir magazin denizli magazin muğla magazin van magazin aydın magazin tekirdağ escort balıkesir magazin samsun magazin kayseri magazin manisa magazin hatay magazin diyarbakır magazin mersin magazin kocaeli magazin gaziantep magazin konya magazin sakarya magazin antalya magazin bursa magazin izmir magazin istanbul otomobil fiyatları istanbul ekonomi istanbul eğitim istanbul seyahat istanbul gezi rehberi antalya alışveriş merkezleri antalya ticaret
Nuri Böcekbakan

Nuri Böcekbakan

09 Ocak 2026 Cuma

İsra ve Mirac

İsra ve Mirac
0

BEĞENDİM

ABONE OL

En kalbi duygularımla   Muhabbetle saygı ile  özlemle  sizleri selamlıyorum, Cumanız  Mübarek  olsun. 2026 Yılının  ikinci  Cuma Günü  Gazetemizin  köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel  bir haslet. 15.01.2026   Perşembe günü  akşamı  (Recep ayının  26 akşamı  MİRAC  gecesi.)Ülkemiz  Vatanımız  Milletimiz  bizler için  hayırlar getirmesini  Yüce Mevladan  niyaz  ediyorum . Rabbim Günümüzü   Gecemizi hayırlı eylesin .Kandiliniz  şimdiden  mübarek olsun.

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir”(İsra 17/1)

İsra ve Miracın Anlamı

Gece yolculuğu anlamına gelen İsrâ, Hz. Peygamber”in geceleyin Mescid-i Harâm”dan Mescid-i Aksâ”ya götürülmesini ifade ederken; Mi”rac, Mescid-i Aksâ”dan Sidretü”l-müntehâ”ya kadar olan yükselişi ifade etmek için kullanılmaktadır. İsra ve Mi’rac mucizesi Hicretten on sekiz ay önce Mekke’de Receb ayının 27. gecesi meydana gelmiştir.

İsra ve Mirac Öncesi:

Peygamberimizin; Amcası Ebu Talib ile eşi Hz. Hatice’nin vefât ettiği, müşriklerin baskılarının arttığı, Taif ziyaretinde saldırıya uğradığı ve müşriklerin baskılarına dayanamayan bazı Müslümanların Habeşistan’a göç etmek zorunda kaldığı bir zamanda vuku bulmuştur.

        Bir gün Utbe, Şeybe, Ebû Süfyân, Nadr b. Hâris, Ebu”l-Buhterî, Velîd b. Mugîre, Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef ve Kureyş’in diğer ileri gelenleri Mekke’ye hâkim bir noktada toplandılar. Aralarında, Hz. Muhammed”le konuşmayı, onu sıkıştırarak davasından vazgeçirmeyi tasarladılar. Ona, kavminin kendisiyle konuşmak için toplandığını, onu beklediklerini haber verdiler. Onların doğru yola erişmelerini çok arzulayan Hz. Muhammed (sav), hemen geldi ve yanlarına oturdu. Kureyşliler, “Biz Araplar arasında, senin kavmine yaptığını kimse yapmamıştır.” dediler. “Sen babalarımızı kötüledin, dinimizi ayıpladın, akıllarımızı küçümsedin, tanrılarımıza hakaret ettin ve insanları böldün, olabilecek en kötü şeyleri yaptın!” diye onu suçladılar. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek şeyleri ondan talep ederek sıkıştırmaya çalıştılar.

“Dediler ki, ‘Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe yahut altından bir evin olmadıkça ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.’ De ki, ‘Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim.’” (İsra 17/90)Bu konuşmayla onlardan ümidini iyice kesen Allah Resûlü, üzüntülü bir şekilde ailesinin yanına döndü.

İsra ve Miraç Mucizesi Nasıl Gerçekleşti?

Söyleşirken Cebrâil ile kelâm

Geldi Refref önüne virdi selâm.

Aldı olşâh-ı cihânı ol zamân

Sidre’den götürdü vü gitdi hemân

Bir fezâ oldu o demde rû-nümâ

Ne mekân var anda, ne arz ü semâ

Kim ne hâlidir ne mâlî ol mahal

Akl ü fikr etmez o hâli fehm ü hal

Kavmi tarafından iyice bunaltılan Hz. Peygamber, Rabbi tarafından âyetlerinin bir kısmını kendisine göstermek ve böylece daha metin olmasını sağlamak için, mucizevî bir yolculuğa çıkarıldı. Buna dikkat çekmek isteyen Yüce Allah, Kur’an’da şu ifadelere yer vermiştir: 

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir”(İsra 17/1)

 Mescid-i Haram’ dan Burakla başlayan kutsal yolculukta, Hz. Peygamber Beytü”l-Makdis”e gelip orada iki rekât namaz kıldı. Beytü”l-Makdis”e kadar olan ve Kur’an’da gece yürüyüşü anlamına gelen “İsrâ” kelimesiyle karşılanan yolculuk, semaya yükselişle yani “Miraç” ile devam etti. Yine Allah Resûlü yedi kat semanın her katında, peygamberlerden biriyle buluştu. Bu yolculuğun sonunda Hz. Peygamber, mânâ âleminde Yüce Allah’ın huzuruna çıkmış; Ondan bazı emirler almış ve birtakım ödüllerle de huzurdan ayrılmıştır.

“Hz. Enes (r.a) Malik İbnu Sa’saa (r.a)’dan naklen anlatıyor: Resulullah (s.a.v) onlara, Mirac’a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki,”Ben Ka’be’nin avlusundan Hatim kısmında belki de Hıcr’da demişti- yatıyordum, -bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim- Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. -Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kasdetti.- Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla [ve hikmetle] dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla) doldurulup tekrar yerine kondu.

  Sonra merkepten büyük katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. …. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibril aleyhisselam beni götürdü. Dünya semasına kadar geldik.

 Kapının açılmasını… (takiben) Hz. Adem aleyhiselam’ı gördüm.(Daha sonra) Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Sonra Cebrail beni üçüncü semaya çıkardı.(Orada) Hz. Yusuf aleyhiselam’la karşılaştık. (Daha sonra) Hz. İdris, Hz Harun, Hz. İbrahim, (aleyhimüsselam) ile karşılaştım. … Sonra Sidretü’l-Münteha’ya çıkarıldım… Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam’a uğradım. Ne ile emredildin?” dedi.” Her gün beş vakit namazla!” dedim.” (Buhari, Bed’ül- Halk, 6 (IV/77) , Müslim, İman, 264 (I/140-150)

 Allah’ı görüp görmediği sahabe tarafından merak edilip sorulmuştu. Ebû Zer, Resûlullaha,

“Rabbini gördün mü?” diye sormuş, Hz. Peygamber de, O bir nur, O’nu nasıl göreyim! buyurmuştur.( Müslim, Îmân, 291.)

 “

Miraçtan Ümmete Gelen Hediyeler

Mirac’da Peygamberimize üç ilâhî ihsanda bulunulduğu hadis-i şeriflerde ifade buyuruluyor.

Abdullah (b. Mes’ûd) şöyle demiştir: “İsrâ olayı gerçekleştiğinde Resûlullah’a (sav) üç şey verilmiştir: Beş vakit namaz ve Bakara sûresinin son âyetleri verilmiş, ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların büyük günahları mağfiret olunmuştur.”( Müslim, Îmân, 279)

Peygamber Efendimize mi’racta üç ilâhî ihsanda bulunulduğu hadis-i şeriflerde ifade edilmiştir ki bunlar:

1- Beş vakit namaz. Mi’rac hediyesi olarak Peygamberimizin getirdiği beş vakit namaz, aynı zamanda mü’minin Mi’rac’ı sayılmıştır.

2- Allah’a ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesi.

3- Bakara sûresinin sonundaki iki âyet.

:

Câbir b. Abdullah”tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “(İsrâ ve Mi”rac) konusunda Kureyş beni yalanlayınca Hicr”de ayakta durdum. Allah, Beytü”l-Makdis”i gözümün önüne getirdi. Ben de ona bakarak özelliklerini Kureyş”e anlatmaya başladım.”( Buhârî, Menâkıbü”l-ensâr, 41)

Miraçtan Müminlere Dersler

1.     Müminin Miracı Namazdır:

Namaz günde beş vakit Yüce Rabbimizle buluşma randevumuzdur. Dertlerimizden ve günahlarımızdan arınma ve teselli vesilemizdir. Namazla mümin Rabbinin huzuruna manevi olarak yükselir. Namazlarımızda okuduğumuz Tahiyyat duası Efendimizin Miraç anını yaşama Hz. Ebu Bekir’in Tasdiki ve Tereddütlerimiz

Miraç hadisesi gerçekleştiği zaman müşrikler bu hadise sebebiyle Efendimiz için iftira kampanyası başlatmışlar ve böyle bir hadisenin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı hususunda akıl yürütmüşler Efendimizi yalancılıkla ve sihirbazlıkla suçlamışlardır. Oysaki Hz. Ebubekir Efendimiz bu hadise kendisine aktarıldığı zaman

 “Eğer bunu O söylediyse şüphesiz doğrudur. Ben O’nu bundan daha uzağında da tasdik ediyorum. Semadan haber getirdiğini, tasdik ediyorum”  diyerek “Sıddık” unvanını almıştır.

Sırf aklımıza yatmadı diye ya da popüler dünyanın bize dayatmaları ile bağdaşmıyor diye Allah ve Resulünün bize olan emir yasaklarını inkar edemeyiz. Unutmayalım ki; Allah’ın bizlerden razı olmasının yolu Kur’an’a sarılmak, Peygamber Efendimize itaat etmektir. Nitekim:

 “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.”( Al-i İmran, 3/31)

2.     Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın Önemi:

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir”(İsra 17/1)

Mirac olayında ilk durağın Mescid-i Aksa olması ve oranın Kur’an-ı Kerim’de “çevresini mübarek kıldığımız yer” olarak tanımlanması biz Muhammed ümmetine bir uyarıdır. Cenab-ı Allah bu kutsal toprakların daima salih kimselerin yönetiminde kalmasını irade buyurmuş, fasık ve zorbaların hâkimiyetine geçen bu toprakların tekrar peygamberlerin veya peygamber mirasçılarının eline geçmesini istemiştir. Bunun için de sık sık bu bölgeye peygamberler gönderip onları uyarmıştır.

Hz. Peygamber buyurdular ki:

“(İbâdet için) şu üç mescidden başkasına yolculuk edilmez: el-Mescidi Harem, Mescidi Aksa ve benim mescidim.” (Buharî, Enbiyâ 8; Müslim, Mesâcid 2)

Müminlerin ilk kıblesi ve miracın hatırası Mescidi Aksa Tevhid dine mensub müminler tarafından muhafaza edilmelidir. Dolayısıyla bugün o mübarek yer Müslümanlar tarafından muhafaza edilip korunması gerekir. Bize bir miras değil Peygamberlerin emaneti olduğu unutulmamalıdır.

  • Allah Bizimledir

Miraç olayı bize Allah’ın desteğinin her zaman inananların üzerinde olduğunun en önemli ispatıdır. Miraç hadisesiyle Allah-u Teala kulunun destekçisi olduğunu ve kendisinin desteğinin en büyük destek olduğu vurgulanmıştır. İşte nasıl ki, Allah, kulu Muhammed’i yalnız ve desteksiz bırakmadıysa bizleri de öylece yalnız bırakmamıştır ve bırakmayacaktır. Müminler kendilerine düşeni yaptıkları sürece Allah’ın yardımı ve desteği inananlarla olacaktır. Nitekim Allah Teala Bir çok ayette bu hususu vurgulamıştır:

 “Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.”( Bakara, 2/152-153)

 “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsinizAl-i İmran, 3/139)

İsrâ Sûresinden Manevi Yükselişe Vesile Olacak Öğütler

İsra ve Miraç mucizesinin gerçekleştiği gece indiği rivayet edilen İsra Suresi 22 -39. Ayetleri arasında ki tavsiyeleri gelin anlamaya gayret edelim.

  1. Yalnız Allah’a Kul Olmak

 “Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve yalnızlığa terkedilmiş olarak kalırsın.”(İsra Suresi 22)

  • Anne ve Babaya Güzel Muamelede Bulun!

 “Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı “Öf” bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisine de hep tatlı söz söyleyesin. Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: “Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!” de.”(İsra Suresi 23-24)

  • Allah Samimiyetle Kendisine Yönelenleri Bağışlar “İçinizde olanı en iyi Rabbiniz bilir. İyi kimselerseniz bilin ki O şüphesiz, Kendine başvuranları bağışlar.” (İsra Suresi 25)
  • Her Hak Sahibine Hakkını Ver!

“Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver; elindekileri saçıp savurma. Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.” (İsra Suresi 26-27)

 “Rabbin’den umduğun rahmeti elde etmek için, hak sahiplerinden yüz çevirmek zorunda kalırsan, onlara hiç değilse tatlı bir söz söyle.” (İsra Suresi 28)

  • Cimrilik ve İsraftan Sakın! “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.” (İsra Suresi 29)
  • Rızık endişesi ve Geçim Korkusuyla Hareket Etme!
  • Zinaya Asla Yaklaşma!

 “Sakın zinaya yaklaşmayın; doğrusu bu çirkindir, kötü bir yoldur. (İsra Suresi 32)

  • Ve Haksız yere Bir Cana Kıyma!

“Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür.” (İsra Suresi 33)

  • Yetim Malına Dikkat Et- Verdiğin Sözü Tut! “Yetimin malına ergin çağa ulaşana kadar en güzel şeklin dışında yaklaşmayın. Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahidde sorumluluk vardır.” (İsra Suresi 34)
  • Ölçü ve Tartıyı Tam Yap!

“Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru teraziyle tartın. Böyle yapmak, sonuç itibariyle daha güzel ve daha iyidir.” (İsra Suresi 35)

  1. Göz, Kalp ve Zihnini Ne ile Meşgul Ettiğine Dikkat Et!

 “Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.” (İsra Suresi 36)

  1. Kibir ve gösterişten Uzak Dur!

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin. Rabbinin katında bunların hepsi beğenilmeyen kötü şeylerdir.”( İsra, 17/37-38.)

Gecemizi Nasıl Değerlendirmeliyiz:

Öncelikle bu gece, geçmişin muhasebesini yaparak, günahlarımızla vedalaşmak ve Allah’ın razı olduğu yeni bir hayata başlamak için fırsattır. Geceyi bu niyet ve anlayışla idrak edebilmenin gayreti içinde olmalıyız. Unutmamalıdır ki ameller niyetlere göre değer kazanır.

  • Geçmişin muhasebesini yapalım.
  • Tövbe ve istiğfarı çokça yapalım.
  • Kur’an-ı Kerim ve mealini okuyalım.
  • Allah’ı çokça zikredelim. Peygamberimize her fırsatta salâtü-selâm getirelim.
  • Namazlarımızı camilerde cemaatle kılmaya çalışalım.
  • Kılamadığımız namazların kazasını kılalım veya nafile Namaz Kılalım.
  • Küskünlüklerimize son verip, barışarak yeni bir başlangıç yapalım.
  • Aile büyüklerimizin, dostlarımızın ve çocuklarımızın kandillerini tebrik edelim. Çocuklarımız bugünün özel olduğunu hissetsin.
  • Kendimiz, ailemiz, vatanımız, ordumuz ve bütün Müslümanlar için dualar edelim.

Dualarımızın makbul olması temennisiyle, Miraç Kandilinizi tebrik ediyor, kendimiz ailemiz, vatanımız, milletimiz ve tüm ümmet-i Muhammed’e hayırlar getirmesini Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

Devamını Oku

TEVBE

TEVBE
0

BEĞENDİM

ABONE OL

En kalbi duygularımla   Muhabbetle saygı ile  özlemle  sizleri selamlıyorum, Cumanız  Mübarek  olsun. 2026 Yılının  ilk Cuma Günü  Gazetemizin  köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel  bir haslet. 2026 yılının Ülkemiz  Vatanımız  Milletimiz  bizler için  hayırlar getirmesini  Yüce Mevladan  niyaz  ediyoruz. Rabbim  yar ve yardımcımız olsun.

Tevbe’nin Tanımı

Sözlükte “dönmek ve vazgeçmek” anlamına gelen ve daha çok Allah’a dönme ve yönelmeyi ifade eder

Din ıstılahında; “İnsanın işlediği günahını anlayıp, onu bırakması ve Allah’a dönüp O’ndan, yaptığı kötülüğü ve işlediği günahı affedip bağışlamasını dilemesi, pişman olduğunu da belirterek yalnız O’na yalvarması” demektir.

“Tevbe”; kişinin şirk, küfür ve nifaktan imana, isyandan itaate, günahtan sevaba, yanlıştan doğruya yönelmesidir.

Tevbe’de Niyet:

Tevbe, sırf günah olduğu için pişmanlık duyularak o günahtan vazgeçmektir. Günah işlemiş olmaktan dolayı vicdanında oluşan tepkiden dolayı değil de bedenine, malına veya şerefine zarar verme gibi bir endişeden veya umduğu bir dünya menfaatini elde etmek arzusundan dolayı kötülükten vazgeçmek tövbe değildir.

Asıl tevbe, menfaatini görse dahi yaptığı günahın çirkinliğini hissedip ondan vazgeçmektir. Bir sahâbînin, sorusu üzerine Peygamberimiz günahı şöyle tanımlamıştır:

Günah, vicdanını tırmalayıp, seni huzursuz eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir[1]

Günah Psikolojisi

Günahkar olduğu hissine kapılan kim­se eğer tevbe yolunu tercih etmez veya tevbesi neticesinde suçluluk duygusu­nun hafiflediğini hissetmezse psikolojik rahatsızlıklara maruz kalır.

İslam dini, günahlar için tevbe kapısının açık olduğunu ve insa­nın doğrudan Allah’la irtibat kurmasının gerektiğini ısrarla vurgular. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir ve merha­met edenlerin en merhametlisidir.

Günahlar Kalbi Karartır

Rasulullah buyurdu ki:

“Kul, bir hata işlediği zaman kalbine siyah bir nokta vurulur. Şayet el çeker, mağfiret diler ve tevbe ederse kalbi cilalanır. Eğer tevbe etmezse siyah nokta artırılır ve neticede bütün kalbini istila eder. İşte Allah’ın, “gerçek şu ki onların kazanmış oldukları günahlar, kalplerini örtmüştür.” (Mutaffifin, 83/14) diye zikrettiği örtü budur.”[2]

Günahta Israr Etmemek

Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.

İşte onların mükafatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükafatı ne güzeldir![3]

Allah Affedicidir

De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah bütün günâhları bağışlar. Muhakkak ki, O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.[4]

Allah tevbe edenleri sever ve temizlenenleri sever.[5]

Allah Teâlâ Hazretleri ibadette gayret edene: “Sen benim elimdekine kâdir misin?” dedi. Günahkâra da dönerek: “Git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de: “Bunu ateşe götürün!” emretti.”[6]

Tevbe Etmenin Önemi

Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.[10]

Tevbe-i nasûh” samîmî olarak yapılan, insanın halini düzelten ve kişinin bir daha o günaha dönmesine engel olan tevbe demektir. Hz. Ömer,  Übey ibn Ka’b ve Muâz bin Cebel nasûh tevbesini şöyle tanımlamışlardır: “Tevbe-i nasûh, sütün memeye dönmediği gibi kişinin  tövbe ettiği günaha bir daha dönmemesidir.“

Rasûlullah buyurdular ki:

“İnsanoğlunun her biri hata yapar. Ancak hata yapanların en hayırlısı tevbekâr olanlarıdır.”[11]

Meleklerin Müminler Adına Tevbesi

Arş’ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).[14]

Hz. Peygamberin Tevbe Etmesi

Rasulullah buyurdu ki:

 “Ey insanlar! Allah’a tevbe ediniz. Zira ben günde yüz defa tevbe ediyorum.”[15]

Makbul Tevbe Nasıl Olur?

kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.

Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır.[17]

Hz. Ali, bir bedevînin hızlıca,

“Ey Allah’ım, senden beni bağışlamanı diliyor ve (sana günahlarımdan dolayı) tövbe ediyorum” diyerek tövbe ettiğini duymuş ona, “Ey adam! Tövbede dil çabukluğu, yalancıların tövbesidir” demiştir. Adamın, “O halde tövbe nedir?” diye sorması üzerine, Hz. Ali ona, “Tövbenin altı özelliği vardır” demiş ve bu özellikleri şöyle sıralamıştır:

Geçmiş günahlara pişmanlık duymak,

Yerine getiremediği farzları kaza etmek,

Mazlumun hakkını vermek,

Hak sahipleriyle helalleşmek,

Bir daha günaha dönmemeye azmetmek,

İbadet ve itaat ile nefsi olgunlaştırmaktır.

Tevbe Etmenin Son Vakti

Rasûlullah buyurdular ki:

Son nefesini vermedikçe Allah, kulun tevbesini kabul eder.[18]

Rasulullah buyurdular ki:

“Aziz ve Celil olan Allah, gündüz günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Gece günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için de gündüz elini açar, bu hal, güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir.”[19]

Ey halk içinde ulu,

Olmuş nefsinin kulu

İşi ey yaman huylu

Tevbeye gel tevbeye

Sakalına bakarak

Kara iken oldu ak

Dünya sana kurdu fak

Tevbeye gel tevbeye

Uça gide sen dahi,

Kuru kala ten dahi,

Yunus Emre sen dahi,

Tevbeye gel tevbeye

Günah ve Tevbe Çeşitleri

Günah işleyen insan ya “Allah hakkını” veya “kul hakkını” ihlal etmiş olur. Bir başka ifade ile insan; Allah’a karşı veya insanlara karşı günah işlemiş olur.

Allah’a Karşı İşlenen Günahlar.

Bu tür günahlar iki şekilde işlenir.

1. Allah’ın farz kıldığı bir görevi terk etmek:

Bu tür günaha tevbe, pişmanlık duymak ve hemen o görevi yapmaya başlamak, geçmişte yapamadıklarını kaza etmek, Allah’tan af ve mağfiret dilemekle gerçekleşir. Mesela mümin namaz kılmıyor ve oruç tutmuyorsa hemen namaz kılmaya ve oruç tutmuyorsa başlar.

2. Allah’ın haram kıldığı ve yasak ettiği bir şeyi yapmak.

Bu tür günaha tevbe, haram ve yasak olan söz, fiil ve davranışı terk etmek, yaptığına pişman olmak, Allah’tan af ve mağfiret dilemekle gerçekleşir. Mesela içki içenin derhal içkiyi, kumar suçu işleyenin kumarı terk etmesi gerekir.

Allah hakkı” ile ilgili günaha tevbe etmede üç şartın birlikte bulunması gerekir:

1. Günah işlediğine pişmanlık duymak,

2. İşlediği günahı terk etmek

3. O günahı bir daha yapmamaya karar vermek. Bu üç şarttan biri eksik olursa tövbe geçerli olmaz.

İnsanlara Karşı İşlenen Günahlar.

Bu tür günahlar da iki şekilde işlenir.

Borcu vermemek, malına veya canına zarar vermek şeklinde maddî olur. Bu tür günaha tevbe edebilmek için haksız olarak elde edilen malın sahibine iadesi; mal mevcut olup sahibi bilinmiyorsa, bu malın sadaka olarak verilmesi; zarar, telafi edilen bir şey ise bu zararın telafi edilmesi gerekir. Dövmek gibi telafisi mümkün olmayan bir hak ise özür dilenmesi gerekir.

Gönül kırmak, üzmek, gıybet etmek, su-i zanda bulunmak şeklinde manevi şekilde olur. Bu tür günahın tövbesi hak sahibinden özür dilenip helallik alınmak suretiyle yapılır. Hak sahibi ölmüş ise arkasından hayır dua yapılır, hayır ve hasenat işlenir.

Dolayısıyla “kul hakkı” ilgili günaha tevbede, Allah hakkı ile ilgili tevbedeki şartlara ilave olarak kul hakkından kurtulmak ve hak sahibi ile helalleşmek şarttır.

“Kimde başkasının malı ve namusu ile ilgili hakkı varsa, paranın ve malın geçerli olmadığı kıyamet günüden önce o kişiden helallik alsın. Aksi taktirde o kişinin iyiliklerinden alınarak, yaptığı haksızlıklara mukabil hak sahibine verilir. O kişinin iyiliği yoksa hak sahibinin günahlarından alınarak haksızlık edene yüklenir.”[22]

“Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar geldiği, canlarının iyice sıkıldığı ve Allah’tan kaçmanın yine O’na sığınmaktan başka hiç bir kurtuluş çaresi olmadığını anladıkları zaman, geri bırakılan o üç kişiyi; Allah tevbe etmeye muvaffak kıldı. Muhakkak Allah, tevbeleri kabul eder ve çok merhametlidir.[23]

Devamını Oku

 ARINMA MEVSİMİ: “Üç Aylar”

 ARINMA MEVSİMİ: “Üç Aylar”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

     Kıymetli Okurlarım! En kalbi duygularımla   Muhabbetle saygı ile  özlemle  sizleri selamlıyorum, Cumanız  Mübarek  olsun. Cuma Günü  Gazetemizin  köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel  bir haslet.

  1.  Asra yemin ederim ki,
  2.  İnsan gerçekten ziyandadır.
  3. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır.

Kıymetli Okurlarım !

Allâh-u Teâlâ, mekânlar içinde mukaddes mekânlar; zamanlar içinde de mukaddes zamanlar yaratmıştır. İşte o mukaddes zamanlardan biri de, üç aylar diye bilinen; Receb, Şaban ve Ramazan aylarıdır. Dinimizce bu üç ayların önemi ve kıymeti çok büyüktür.

Üç aylar, kameri ayların yedincisi olan Receb ile başlayan, Şaban ayı ile devam eden ve Ramazan ayı ile son bulan ayların toplu adıdır. Üç aylar, gönül dünyamıza bahar neşesi getiren, yeniden derlenme, toparlanma ve hayat bulma mevsimidir.

Dinî hayatımızda, “Üç Aylar” diye bilinen ve sonu Ramazan bayramı ile biten feyizli ve bereketli bir maneviyât mevsimine, inşallah 21 Aralık 2025 Pazar  günü, üç ayların ilki olan Recep ayı ile gireceğiz. Bu aylar, rahmet dalgalarının başladığı, manevî huzur ve sükûnun kalplere doğduğu, ilâhî rahmetin coştuğu aylardır. Bu aylar girince mü’minlerin ruhlarını manevî bir hava kaplar. Bu mübarek aylar içerisinde öyle feyizli ve bereketli geceler vardır ki, Allah’ın rahmeti bu gecelerde mü’minler üzerine yağmur gibi yağar.

Zamanın Kıymetini Bilmek

 Kardeşlerim!

Zaman nimetinin farkında olmak, onu ebedi hayat için sermaye yapmak, tüm müminler için sorumluluktur. Ne var ki, bazen bu sorumluluğumuzu unutup, dünya gailelerine ya da fani zevklere aldanıp vakitlerimizi heba edebiliyoruz. Bu halden kurtulmak, kendimize gelip özümüze dönmek için bir uyanışa, hatırlayışa, silkelenmeye ihtiyaç duyuyoruz. Bir fırsat ya da vesile bulup, yanlışlarımızdan dönmeyi, yüzümüzü ebediyet ufuklarına çevirmeyi arzuluyoruz. İşte böyle bir başlangıç için Yüce Mevlâ bizlere bazı kutlu zamanlar bahşetmiştir. Kulluk şuurumuzu yeniden hatırlamak, Rabbimize yönelmek için özel ve seçilmiş vakitler… Zamanı değerlendirmek, ömrü boşa geçirmemek için müstesna bir fırsat olan geceler…

Sevgili Peygamberimiz (sav) zamanın önemini belirtirken,

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu (onları değerlendirme hususunda) aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.” Buyurarak “İnsanların en çok gaflet içinde olduğu nimet” ifadesini kullanmıştır. Bu hadis-i şerif bizlere zamanın ne büyük bir ihsan olduğunu hatırlatırken, kıymeti bilinmediğinde geri dönülmez şekilde heba olup gideceğini vurgulamaktadır.

İşte akıp giden zamanın önemli durakları olan ve içinde kandilleri barındıran, Işıklarıyla sadece karanlık gecelerimizi değil, aynı zamanda manevi feyziyle de bunalan gönüllerimizi aydınlatan, zihinlerimizi berraklaştıran, mübarek gecelerle dolu Üç Aylar. 

Sanal dünyanın sosyal paylaşım platformlarında harcadığımız enerjiye rağmen paylaşmayı neredeyse unutur hale geldiğimiz bir zamanda sorumluluklarımızı yeniden hatırlamak için bir fırsat… Hayatı soluk soluğa yaşarken unuttuklarımızı hatırlamak, sükûnetin ferahlatıcı etkisini duygu dünyamıza taşıyan ibadetlerle ruhumuzu zenginleştirmek için bir fırsat… Gündelik hayatın karmaşası içerisinde bunalan ve daralan ruhumuzun inşirahı; genişliği ve ferahlığı için bir fırsat…

Hayatımızda adeta otokontrol sisteminin kurulmasına vesile olan Üç Aylar ve kandiller, dünyevî meşguliyetlerimizden sıyrılıp, yaratılış gayemizi düşünmemiz; yaratan ve yaratılanlarla olan münasebetlerimizi değerlendirmemiz için son derece kıymetli fırsatlardır.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

 Bu günlerde nefisler hesaba çekilmeli, ana sermayemiz olan ömrümüzün nerede ve nasıl tüketildiği gözden geçirilmeli, amel defterimize neler yazıldığı, Mahşer günü kurulacak büyük divanın tek Hâkimi Yüce Allah’ın (cc) hakkımızda nasıl bir hüküm vereceği düşünülmelidir.

Üç ayların değerini ifade eden diğer bir önemli özellik ise beş mübarek kandil gecesinden dördünün bu aylar içinde olmasıdır.

1-Regâib Gecesi, Receb’in ilk cuma gecesi 25.12.2025  Peşembeyi cumaya bağlayan gece.
2- Miraç Gecesi, Receb’in 27. gecesi
3- Berat Gecesi, Şaban’ın 15. gecesi
4- Kadir Gecesi ise Ramazan ayının 27. Gecesi

Rasülullah (sav) rivayet edildiğine göre: 

 “Duaların reddolunmayacağı beş gece vardır ki bunlar: Recep ayının ilk gecesi, Şaban ayının 15. Gecesi, Cuma gecesi ve iki bayram gecesi.”

ÜÇ AYLARDA NEFİS MUHASEBESİ

Üç aylar, günümüzün yoğun ve karmaşık hayat akışı içinde kaybolup giden ve öze dönüşünü ihmal edenler için bir nefis muhasebesi, bir öz denetim yapma fırsatıdır. Zira malayani ve dünyanın meşgalesi bize bu nefis muhasebesini yapmamızı unutturuyor. Üç aylar kendimizle baş başa kalıp nefis muhasebesi yapmamız için çok büyük bir imkândır. Kendimizle hesap günü gelmeden önce hesaplaşmaktır. Manevi kayıplarımıza nedamet, yaptığımız ibadetlerin ilahî rahmete vesile olup olamayacağını tefekkürdür.

  “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz.” Derken Kutlu Nebi; tefekküre davet eder insanı.

ÜÇ AYLARDA TEVBE

Hayatımızın her anında, hataya düşen biz kullar için vazgeçemeyeceğimiz en temel husustur tevbe ve istiğfardır. Tevbe ve istiğfar; kulun günahını ve hatasını terk edip, dua ve niyaz ile Rabbinden bağışlanma dileyip bütün varlığıyla O’na dönmesi, Cenabı Hakk’ın da kuluna af ve mağfiretle mukabelede bulunmasıdır. 

Yapmış olduğumuz hatalarımızı gözden geçirmenin en güzel anlarından biride bu kandil geceleridir. Bu geceler, Rabbimizin bizlerden istediği Nasuh tevbesi için bir fırsattır. Bir dönüştür, yanlışlarla yüklü geçmişe bir kalem çekiştir tövbe. Tek şartı, samimi olarak yapılmasıdır. Kur’an’ın “Nasûh tevbesi” diye adlandırdığı da samimi tevbedir. Yüce Kitabımızda;  

” Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tövbe edin!” Buyrulmaktadır.

Bu sebeple, üç aylarda, Yüce Rabbimize yapmış olduğumuz günah, hata ve isyanlarımız için tevbe edelim, istiğfarda bulunalım. Günahlar insanların sırtında yüktür. Bu aylar ise bu yükü hafifletme vaktidir. Onun yolu ise tövbedir. İşte Üç Aylar, keşkelerin öğütülüp iradî başlangıçların yapıldığı en güzel anlardandır. Tevbe ve istiğfar ile günahlardan arınmanın, işlediğimiz hata ve günahlardan dolayı pişmanlık duyarak O’ndan af dilemenin, onları bir daha işlememek için kararlı bir duruş sergilemenin en güzel fırsatıdır. Yüce Mevla’nın huzurunda mahcubiyet ve pişmanlık duyarak, günahlara bir daha dönmemek üzere yüz çevirerek, hayatımızda yeni ve tertemiz bir sayfa açmaya karar verme anıdır. 

ÜÇ AYLARDA NAFİLE İBADETLERİ ÇOĞALMA

Zamanımızda “Üç aylar” kış mevsimine rastlamaktadır. Efendimiz (sav )’in ifadesiyle “kış mü ‘minin ilk baharıdır.” Bu itibarla üç ayları bahara dönüştürmek için namaz, oruç ve benzeri nafile ibadetleri arttırmak gerekir. Zira namaz kötülüklere set, oruç takva aracıdır. Nafile namaz ve oruçlarla, yapılacak hayır ve hasenatla üç ayları en iyi şekilde değerlendirmeliyiz.

Recep ve Şaban aylarında ise; Hz. Peygamberin (sav) diğer aylara oranla daha fazla nafile oruç tuttuğu, ancak Ramazan’ın dışında hiçbir ayın tamamını oruçlu geçirmediği hadis kaynaklarında yer almaktadır. Bu itibarla, Recep ve Şaban aylarının aralıksız olarak oruçlu geçirilmesinin dinî bir dayanağı yoktur. Kişi, sağlığı müsait olup güç yetirdiği takdirde bu aylarda dilediği kadar nafile oruç tutabilir.

Bir gerçeği de unutmamalıyız ki üç aylar içerisinde idrak edilen kandil gecelerine ait özel bir namaz sahih kaynaklarımızda mevcut değildir. Nebevi öğreti de asıl olan az ve devamlı bir ibadet düzenidir.

Üç aylar sevdiğimiz şeylerden Allah yolunda infak etme, yedirme, içirme, giydirme, borç verme, muhtaca yardım etme, akrabayı gözetme şeklinde ikram ve ihsanı ihtiyaç sahibiyle buluşturma; Zekât, sadaka, hayır ve hasenatta yarışma; Cömertlikte zirveye ulaşma; İbadetlerde ve infakta daha cömert davranacağımız günlerdir.

ÜÇ AYLARDA KAZANILANLARI KAYBETMEME

Hz. Peygamber (sav) buyururlar ki:

 “Amellerin Allah’a en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.”

Nimete ermek, nimetle sürekli kalmak değildir. Kaybetmemek için birtakım sebeplere riayet edilir. Buna rağmen nimette kalmak da yine O’nun iznine bağlıdır. Üç Aylar bizim için büyük bir nimettir. Ancak nimetler bunlarla sınırlı değildir. O halde ibadeti yalnız bu aylara hasretmek de yanlıştır. Üç Aylar, yaşantımızda kalıcı değişiklikler meydana getirmediği müddetçe tam anlamıyla idrak edilmiş olamaz.

Öyleyse sonsuza akıp giden zaman içerisinde, bize sunulan ömrümüzü, bütünüyle Yüce Yaratıcıyı tanıma ve sevme imkânı olarak, mübarek gün ve geceleri, ay ve mevsimleri de özümüze dönerek gaflet ve duyarsızlık içinde geçen günlerimizi sorgulamak, kendimizle hesaplaşmak, iyi ve güzel davranışları artırmak, kötü davranışlarımızı terk ederek kalbimizdeki manevi kirleri temizlemeye çalışmak için bize tanınmış özel imkânlar olarak değerlendirmeliyiz. İnsanlarımızı ayrımcılığa tabi tutmadan ve yargılamadan anlamaya, kendimiz ve çevremizle barışık olmaya, paylaşmaya, ümitlerini yitiren ve ahlaki değerlerini kaybedenleri kazanmaya çalışmalıyız. Bunun için de üç aylarda sadece namaz, oruç, Kur’an okuma ve dua değil geniş anlamıyla ibadet sayılan her türlü yararlı işe yönelmemiz gerekir.

SONUÇ OLARAK;

Yüce kitabımız Kur’an’ın ifadesiyle belirtmek gerekirse, gerçekte kalıcı olan, işleyeceğimiz yararlı amellerdir. Öyleyse, bu müstesna günleri sadece kendimiz için değil yakınlarımız, çevremizdeki insanlar, muhtaç ve garipler, yuva ve yetiştirme yurtlarındaki çocuklar, huzurevlerindeki yaşlılar ve kimsesizler, özürlüler, tutuklu ve hükümlüler, küçük yaştaki çalışan çocuklar, velhasıl toplumun bütün kesim ve grupları için yararlı olacak, onlara bir ışık ve umut götürecek çaba ve katkılarla dolduralım.

 Birbirimizi sevdiğimizi ve kardeşliğimizi sadece sözlerimizde bırakmayalım, davranışlarımız aksettirelim. Toplumumuzda boynu bükük, gözü yaşlı, dışlanmış kimse varsa onun derdini dert edinelim. Her ayı Ramazan ve her gün ve geceyi Kadir Gecesi gibi yaşamaya gayret etmek, dargınlık, kırgınlık, kin ve nefretin yerine; sevgiyi, merhameti, dostluk ve kardeşliği hâkim kılmak, yetimlerin, kimsesizlerin, fakir ve muhtaçların yüzünü güldürmek şiarımız olsun. 

Nice birlik ve beraberlik içinde af ve mağfirete vesile olan mübarek aylara ve kandillere ulaşmak dua ve temennisiyle… 25.12.2025 günü  akşamı   idrak edeceğimiz  Mübarek  Regaib kandilimiz  gecemiz mübarek olsun.

ÜÇ AYLAR

Uyanın gaflet uykusundan bayanlar baylar

Geldi mağfiret menba-ı mübarek üç aylar

Haram aylar diye bilinir Recep Şaban Ramazan

Çelebi diyor “Dökülür cümle günah misli hazan”

Bu konuda en makbul söz Yüce Peygamberindir:

“Recep Allah’ın, Şaban benim, Ramazan

ümmetimindir.”

O’ nun gibi dua eder her mümin her ehli akıl:

“Allah’ım Recep ve Şabanı bize mübarek kıl

Bizi Kuranın nazil olduğu Ramazana ulaştır”

Sen de öyle dua et! Dilini bu duaya alıştır

Reğaib’ de kabul olur müminlerin duası

Malum Reğaibtir. Recebin ilk cuması

Recebin yirmiyedisi Leyle-i Miraç’ tır

Gufran gecesidir yaralı yüreklere ilaçtır

Aşıkların dilinde denilir bu geceye Mirac-ı Güzin

Efendimize verildi Kab-ı Kavseyn’ e çıkmaya izin

O gündüz saim gece kaim olur çok az yatardı

Neredeyse Şabanın tamamında oruç tutardı

Şaban-ı Şerifin on beşinci gecesi Berattır

Müminlerin beraati için büyük fırsattır

Ramazan gelince Cennet kapıları açılır

Bağlanır şeytan alemlere rahmet saçılır

Ramazan gufran ayı rahmet ayı Kur’an ayıdır

Ondadır Leyle-i Kadir ki bin aydan hayırlıdır

Manevi haz ve ikramlar o gecede çıkar zirveye

Paha biçilemez seksen sene değerinde bu geceye

Allah’ım bizi mahrum etme bu ayların feyizinden

Kana kana içmeyi nasip kıl rahmet denizinden

Devamını Oku

İslam’da İnsanın Değeri

İslam’da İnsanın Değeri
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan için en önemli mesele; hayata ve olaylara bakışını etkileyecek en hayati konu, nasıl bir varlık olduğu ve yeryüzüne geliş amacı, hangi gaye uğruna hareket edeceği gerçeğidir. İnsan adına ortaya konan tanımların, yürütülen fikirlerin hangisi gerçeğe uygundur? Bu konuda söz söyleme yetkisi kime daha çok yakışır? İnsan, mücerred aklıyla kendi gerçeğini ne kadar kavrayabilir?

Bu ve buna benzer işin içinden çıkılamaz sorulara cevap olarak gelen vahiy, insanı bu karanlık dehlizlerden aydınlık geleceğe taşımak isteyen Rabbu’l Âlemin’in bir rahmetidir. Yoksa insan nedir? Sorusuna vahiysiz cevap arayan filozoflar, felsefeciler ve diğer düşünürler, bu konuda kâmil bir tanım ortaya koyamamış, bir yönünü tanısa da diğer yönünü eksik bırakmışlardır. Öyle ya, “Ben onları göklerin ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin yaratılışında da şahid tutmadım”1 ayetinin de işaret ettiği gibi, insanın ilk yaratılışını müşahade etmeyenlerin o konuda hakikati ıskalamayıp, tam isabet etmeleri mümkün müdür?

Bu sebepledir ki, daha ilk inen ayetlerde2 Allah Celle Celaluhu evvela kendisini “Rab” ve “Hâlık” olarak tanıtmış, sonra da insanı, acziyetine ve yaratılış mayasına (alâk) atfen tanıtmıştır. Meseleye bu şekilde bakılmazsa, vahyin bakış açısına sahip olunmazsa sapmanın kaçınılmaz olduğunu da hemen peşi sıra gelen ayette hatırlatmıştır: “Hayır, insan gerçekten azar.”3 Dolayısıyla her meselede olduğu gibi insanın değeri ve ne olduğu hususunda da sağlam bir bakış açısı ancak vahiyle mümkündür. Şimdi insan nedir, insanın değeri nedir, vahiy penceresinden bakacak olursak karşımıza şu tablo çıkmaktadır:

– Yeryüzünün ve içindekilerin yaratılması, mücadele sahasının hazırlanması aşaması: Bu aşama insanın yaratılmasından öncedir. “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı…”4 Bu ayetin de işaret buyurduğu gibi insan yaratılmadan evvel yaşayacağı alan onun için hazırlanmakta, Âlemlerin Rabbi yanında değerli olan varlığın orada hayatını idame ettirebilmesi için dizayn edilmektedir. Bu da insanın Allah katındaki değerine işarettir. Aynı zamanda hayvanların musahhar kılınması, denizlerin içinde ve karada birçok nimet verilmesi, güneş, ay ve gezegenlerin varlığıyla kâinatta bir denge sağlanması, dünyanın çeşitli dönemlerden geçirilerek yaşanabilir hale getirilmesi, tüm bunlar önemli varlık insan içindir.

– İnsanın yaratılış aşamaları: Bu dönemde insan topraktan (bazı ayetlerde çamurdan) yaratılıp şekil verilmesi gibi bazı aşamalardan geçirilmiş daha sonra Allah Celle Celaluhu ona ruhundan üflemiştir. Ruhundan üflediği zaman meleklere, Âdem’e secde etmelerini (saygı gösterme, selamlama)emretmiştir. Melekler gibi nurdan yaratılmış, kendilerine verilen göreve itaat etmekten başka bir şey yapmayan ve içlerinde kötülük taşımayan varlıkların insana saygı göstermesi, insana verilen değerler kapsamında düşünülmelidir. Meleklere secde emri verildiğinde, hepsi bu emre itaat etmiş ancak orada onlarla bu emre muhatab olan iblis secde etmekten imtina etmişti. Allah Celle Celaluhu’nun İblis’i sorguya çekerken söylediği; “Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?”5 ifadesine bakıldığında da insanın faziletli ve değerli bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. Yine “ahseni takvim” en güzel surette yaratılmış olması da insana Allah’ın değer verdiğinin apaçık göstergesidir.

– Akıl ve iradenin verilmesi, akledebilen, icat yapabilen, olaylar karşısında düşünüp karar verebilen, doğru-yanlış arasında seçim yapabilen bir varlık olması: Ruha ve nefse sahip olması, bunların birçoğunun diğer varlıklarda olmaması veya kısmen olması hasebiyle insanı diğerlerinden ayırt eden özelliklerdir. İnsan imtihanda olması hasebiyle zıtlıkları da bünyesinde barındırmaktadır. “Sonra da ona, hem kötülüğü hem de takvayı ilham edene…”6 ayetinde de işaret edildiği gibi ona iyiliğe ve kötülüğe meyletme kabiliyeti de verildi. Ta ki içindeki kötü düşünceleri ve gayr-i meşru nefsi istekleri yenebilsin, böylece yükselebilsin diye fırsat tanındı.

– İlim verilmesi de insanın değerini yükselten bir etkendir. Allah Celle Celaluhu, Âdem’i yaratacağını söylediğinde melekler bu işin hikmetini anlayamamış, neden böyle bir varlık yaratmak istediğini sormuşlardı. Allah Celle Celaluhu da; “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi ve daha sonra eşyanın isimlerini Âdem’e öğretti (ona bu konuda ilim verdi.) Sonra insanın yaratılış hikmetini merak eden melekleri eşyanın isimleri konusunda imtihan edince, melekler dediler ki: “Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.”7 Bunun üzerine Âdem’e sorunca o da onların isimlerini birer birer saydı. İnsanın ilim öğrenme, düşünme ve geliştirme kabiliyetlerinin olduğu ortaya konulmuş oldu. 

Şüphesiz insana verilen bunca değerin, bunca kabiliyetlerin bir sebebi olmalıydı. Kâinatta hiçbir şeyi boşuna yaratmamış olan Allah Azze ve Celle’nin bunca önem verdiği, ruhundan üflediği, melekleri secde ettirdiği, akıl-ilim-irade verdiği, kâinattaki birçok canlıyı-cansızı kendisine musahhar kıldığı bu varlığa ne gibi bir görev yüklediğini yine yüce kitabımızdan öğreniyoruz. Bu görev iki yerde yeryüzünde Allah Azze ve Celle’nin halifesi8 olma görevi olarak, bir yerde de emaneti yüklenme olarak geçmektedir. İnsan için yapılanların tümü onu bu kutsal göreve hazırlamak, bu görev için gerekli donanıma sahip kılmaktır. Çünkü o göklerin, dağların ve yerlerin yüklenmekten çekindikleri emaneti yüklenmiş9, bu emaneti taşıdığı oranda sevap ve şeref kazanarak yükselecek, emaneti değersiz şeylere değiştiği ve taşımadığı oranda da alçalacak ve zelil olacaktır. Buna göre bütün insanlar doğuştan birer halife adayıdır. İnsanı yaratan, onu halifelik görevini taşıyabilecek kabiliyette ve donanımda yaratmıştır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya taşıyorsa, onun halifelik sıfatı devam ediyor demektir. Allah’ın hükmüne uymayıp, O’nun dininden yüz çevirenler, yani ilâhî emaneti taşımayanlar ise o şerefli ve üstün halifelik sıfatını koruyamayanlardır. Tıpkı Necip Fazıl’ın dediği gibi:

“İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal,

Hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal.” 

Evet, bu mukaddes yükün hamallığında görünüşte bir makam, mevki ve mal olmazsa da aslında en önemli makam olan “kulluk makamı” elde edilmekte, bu da insanın yaratılış gayesine ve Rabbin rızasına en uygun paye olmaktadır. Dünyevi istek ve arzuların, şehvetin, kula kulluğun hamallığı ise insanı dünyada bir süre yükseltmiş gibi görünse de aslında insan için başlangıçta verilen yüce değerler göz önüne alınırsa bir alçalma, rotadan sapma, değerini kaybetmedir.

– İnsanın başıboş bırakılmaması, görevini hakkıyla yapabilmesi için Peygamber ve Kitap’la desteklenmesi de Allah’ın bir lütfu ve insana değer vermesidir. Çünkü insan unutkan bir varlıktır. Zamanla kendisine verilen görevi unutmakta, nefsin ve şeytanın tuzaklarına aldanarak yolunu şaşırmaktadır. Bu dönemlerde kendisini ve tüm insanlığı tehlikeye atacak girişimlerde bulunabilmekte, Allah’ın razı olmadığı şirk düzenleri kurabilmekte, yaratılış gayesini unutup haddi aşmaktadır. Bu karanlık dönemlerin tekrar aydınlığa kavuşmasını dileyen Rabbimiz, Peygamberle ve ona verilen kitapla duruma müdahale etmekte, insanın nefsine, şeytana ve şeytani düzenlere karşı galip gelebilmesinin yollarını öğretmektedir. Ta ki insan bilerek ve isteyerek Rabbinin gösterdiği yola girsin veya girmesin. Artık onun için hiçbir mazeret yolu kalmamış olacaktır. Hiçbir kavme Peygamber göndermeksizin o beldenin helak edilmemesi10 İlahi Rahmet’in ve Adaletin de gereğidir.

– Sonuç olarak insan Allah Celle Celaluhu katında önemli bir görevi olduğundan dolayı kıymetlidir ve bu görevi icra ettiği oranda da bu değerini muhafaza edecektir. Bunun karşılığında da ebedi cennetle ödüllendirilecektir. Bundan daha büyük bir saadet olabilir mi? Kâinatın padişahı, uçsuz bucaksız kâinatında nokta kadar yer teşkil eden dünyayı ve o dünya içerisinde nokta kadar yer kaplamayan insanı kendisine halife tayin etmiş, onu görevlendirmiş, yetkili ve sorumlu yapmış. Dolayısıyla bu şerefe layık olmak için, bize bu şerefi bahşedenin yolunda mücadele etmeli, her şeyimizi ortaya koymalı, bize yakışanı yapıp yeryüzünde Allah namına bir medeniyet inşa etmeliyiz. Bu görevi anlamamış olanların ve verilen kıymete layık olmayanların ise kendilerine verilen imtihan sürelerinin bitiminde hesaba çekileceklerini, alçalmış, horlanmış olarak azaba uğrayacaklarını da bilmeliyiz.

Devamını Oku

ŞAHSİYET İNŞASINDA AİLENİN ÖNEMİ(KADINA ŞİDDET)

ŞAHSİYET İNŞASINDA AİLENİN ÖNEMİ(KADINA ŞİDDET)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

               Kıymetli Okurlarım! En kalbi duygularımla   Muhabbetle saygı ile            özlemle  sizleri selamlıyorum, Cumanız  Mübarek  olsun. Cuma Günü  Gazetemizin  köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel  bir haslet.

Sözlükte “fert, kişi, birey” anlamındaki şahstan oluşturulmuş yapma masdar olan şahsiyyetin kökü şuhûs “yükselmek, uzaktan görünmek”, şahâset ise “irileşmek, büyümek” demektir. Aile ise; akrabalık ilişkisiyle birbirlerine bağlanan fertlerin bir araya getirdiği topluluk demektir. Ebû Hüreyre”nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hıristiyan veya Mecûsî yapar…”

Irk, renk ve cinsiyet farkı olmaksızın her çocuğun iyiyi kabullenmeye ve güzeli benimsemeye meyilli bir tabiatta yaratıldığını açıkça ifade eden bu sözler, aynı zamanda onun eğitilmeye ne kadar hazır bir yapıda olduğuna da dikkat çekmektedir. Aslında çocuğuna değer veren ve bu sebeple onu en güzel biçimde terbiye etmek isteyen bir anne babanın, öncelikle bir gerçeği aklından çıkarmaması gerekir. Her ne kadar çocuk tümüyle ebeveynine muhtaç, onların korumasında ve denetiminde ise de gerçek anlamda, onlara değil Allah’a aittir. Dolayısıyla anne baba çocuklarının sahibi değil emanetçisidir. Kendilerine verilen bu emanete gözleri gibi bakmakla, onu örselemeden yetiştirmekle ve yıpratmadan hayata kazandırmakla yükümlüdürler. Emanet olduğuna göre, çocukları üstünde istedikleri gibi tasarrufta bulunma hakkına da sahip değillerdir. Onu doyururken, okuturken, ödüllendirirken, cezalandırırken, kısacası büyütüp kişiliğini şekillendirirken Yüce Allah’ın rızasına uygun hareket etmek zorundadırlar. Zira gün gelecek, emanetin sahibi ona nasıl davrandıklarını, neler verdiklerini ya da neleri esirgediklerini soracaktır.

Anne babalık vazifesi, sadece çocuğun karnını doyurup sırtını giydirmekle bitmemektedir. Bunun çok daha ötesine geçmekte, yavrunun terbiyesi gibi yuvanın sınırlarını aşarak tüm toplumu etkileyen bir alana ulaşmaktadır. Çocuk terbiyesi ise hassasiyet isteyen uzun bir süreçtir. Ama “insan yetiştirmek”, zorluğu kadar değerli, yoruculuğu kadar onurlu bir iştir. Zira sonuçta anne ve baba, alınlarını ağartan bir evlât yetiştirmekle üzerlerine düşeni yapmanın huzurunu yaşayacak, onunla cennette de bir arada olma şansı bulabileceklerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav): “Kim üç kız çocuğunun geçimini üstlenir, onları terbiye edip evlendirir ve onlara güzel davranırsa, ona cennet vardır.” buyurmuştur. Evlâdına yeterince emek vermeyen, onu ciddiye almayan ve Allah’ın rızasına uygun yetiştirmeyenler ise kıyamet günü hem kendilerini hem de yavrularını hüsrana sürüklemiş olacaklardır.

Eğitimin ilk basamağı, çocuğun varlığını tanımak, ona insan olmakla doğuştan hak ettiği saygıyı göstermektir. Muhatabına değer vermeyen ve onun kişiliğine saygı duymayan bir eğitimcinin başarılı olması imkânsızdır. Hz. Peygamber’in çocuklarla iletişiminde, “onları adam yerine koymak” şeklinde özetleyebileceğimiz bir itina derhâl göze çarpmaktadır. Fikirleri değer gören, duyguları dinlenen ve ihtiyaçları dikkate alınan bir çocuğun, anne babası ile sağlıklı bir ilişki geliştirebileceği, dolayısıyla terbiyesi için harcanan gayrete olumlu tepkiler vereceği açıktır. Bu bağlamda Sevgili Peygamberimizin çocuklara selâm vermesi, hatırlarını sorması ve tercihlerini öğrenmek istemesi, onları muhatap kabul etmesi anlamına gelmektedir. Yahudi bir çocuğu tıpkı bir yetişkin gibi dine davet etmesi ve çocukların kendisine biat ederek bağlılıklarını ifade etmelerine izin vermesi, geleceğin teminatı olan yavruların varlıklarına biçtiği değeri açıkça ortaya koymaktadır. Yine Allah Resul’ünün çocuklara özel dualar etmesi, onlara sır vermesi ve ikramda bulunması, dostluk bağına dayanan bir eğitimi nedenli önemsediğini göstermektedir.

Çocukların inşasında onlara karşı tutumumuzun önemi kadar aile içerisinde birbirimize karşı tutumumuzun da önemi büyüktür. Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de Rum Suresinde Rabbimiz, “ Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.” buyurarak eşler arasında sevgi ve şefkat ile kaynaşma duygularının perçinlenmesini emretmektedir. Bu anlamda ailenin manevi iklimi bu sevgi ve şefkat ile inşa olmaktadır. Haliyle çocuğun yetişmesi de buna bağlıdır.

Maalesef gerek geçmişimizde gerekse de günümüzde aile içinde kadına yönelik sözlü, fiziki veya manevi şiddet bu sevgi ve şefkati zedelemektedir. Oysa yüce dinimiz İslam’ın kadına verdiği değer son derece yüksektir. Rabbimizin Hz. Adem için annemiz Hz. Havva’yı yaratırken ona bir yarattığını söylemesi, kadının erkekle eşit olduğunun bir alametidir. Yine, Allah, Kerim Kitabında kadınlarla öyle ilgilenmiştir ki bir kadın kocasından şikâyetçi olması üzerine, ‘tartışan kadın’ anlamına gelen Mücâdile suresi nazil olmuştur. Ümmü Seleme, Âişe ve Zeyneb bnt. Cahş validelerimizin de aralarında bulunduğu muhacir ve ensar hanımlarından oluşan bir grubun Resûlullah’a gelerek, “Ey Allah’ın Resûlü, bizler Allah’ın kitabında neden erkeklerle birlikte zikredilmiyoruz. Bizde bir hayır yok mu? Biz buna layık değil miyiz?” şeklinde serzenişte bulunmaları üzerine Ahzâb suresinde karşılık verilmiştir.

Şunun da altını çizmek gerekir ki, Kur’an-ı Kerim kadın konusunda getirdiği hükümlerin önünü açık bırakmıştır. Hz. Peygamberin sünneti de bu konuda nasıl bir mesafe katedilmesi gerektiğine dair mühim bir yol haritası olma özelliğine sahiptir. Fakat ahlakî bir tutumun kalıcı olarak yerleşmesi için uzun ve çaba gerektiren bir süreç gerekmektedir. Nitekim ashab-ı kiramın, Allah Resûlü’nün ahlâkını içselleştirme yolundaki sıkıntılarını Hz. Ömer’in oğlu Abdullah şöyle ifade etmiştir: “Biz Peygamber (s.a.s) zamanında hakkımızda vahiy indirilir korkusuyla, hanımlarımıza kaba davranmaktan ve onlara incitici söz söylemekten çekinirdik. Ama Efendimizin (s.a.s) vefatından sonra aynı duyarlılığı gösteremez olduk.”

Ne yazık ki tarih içinde Müslümanlar bizzat Kur’an-ı Kerim’in çizdiği çerçeveyi dahi yakalayamamış, İslam toplumlarında maalesef Kur’an öncesi kadın telakkileri hayatiyetini, üstelik İslam görüntüsü altında sürdürebilmiştir. Kadim din ve kültürlerin Müslüman toplumlara tesiri, yerleşik kültür ve geleneklerin dine baskın çıkması, dinin ve dinî metinlerin yanlış anlaşılması ve yanlış yorumlanması, Müslümanların ahlâkî zaafları bu tür düşüncelerin yaşayıp kökleşmesine zemin teşkil etmiştir. Oysa ki Allah Resulü veda hutbesinde, son sözlerinde dahi kadınları unutmamış tüm ümmetine kadınlar hakkında şu ikazı yapmıştır: “Onlar hakkında Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emâneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz!” (Müslim, Hac, 147)

Sonuç olarak belirtmeliyiz ki, hem Kur’an-ı Kerim’de hem de Hz. Peygamberin bize miras bıraktığı sahih hadis öğretilerinde kadın konusuna “cinsiyet” başlığı altında değil, eşref-i mahlûk olan “insan” başlığı altında yer vermiştir. Çünkü hem Kur’an’ın hem de Hz. Peygamberin muhatabı, kadınıyla erkeğiyle insandır. Yüce Kur’an’ın nüzulü insanlıkta bir ufuk sıçraması meydana getirmiştir. Kur’an, insanlığın kadın tasavvurunu değiştiren bir kitaptır. Sevgili Peygamberimizin rahmet mesajlarını dünyaya yaymaya başladığı günden itibaren Mekke ve Medine yıllarını incelediğimiz zaman görüyoruz ki, aslında İslam Peygamberinin en büyük mücadelelerinden biri, “kul” bilincine aykırı bir şekilde kadın-erkek ayrımı yapan; kadını kadın olduğu için aşağılayan ve hor gören cahiliye ideolojisiyle mücadele olmuştur. Maalesef tarihimiz boyunca yanlış yorumlar, ağır kültürel hasarlar, hiçbir sorgu ve eleştiriye geçit vermeyen kabuller dinin aydınlık mesajının kadınlarımızın dili olmasına yeterince fırsat vermemiştir.

Tüm bu durumlar elbette geleceğimizin teminatı olan nesillerin inşasında en büyük pay sahibi olan kadınların ezilmesine, dolayısıyla da nesillerin yanlış inşa edilmesine sebep olmuştur. Çocuklara bilinç aşılaması gereken annelerimizin fiziki, sözlü veya psikolojik şiddet görmesi çocuklarında bilinçten yoksun, İslam değerlerinden uzak bireyler olmasına sebep olmuştur. Bize düşen şey evvela kendi nefsimize dönüp yetiştiğimiz ailede şiddet var mıydı, varsa bu şiddetin bizdeki tesiri nasıl oldu sorularını sormak kendi benliğimizde eksik kalan yönleri tespit etmektir. Daha sonra ise kendi çocuklarımızı bu kötü manzaradan uzak tutarak Peygamberine yaraşır bir ümmet olabilmek için onu nasıl örnek alabiliriz sorusuyla baş başa kalmaktır.

Devamını Oku
Marsbahis
deneme bonusu veren siteler