DOLAR 32,2067 0.01%
EURO 35,0091 0.31%
ALTIN 2.452,28-0,37
BITCOIN 2234835-0,83%
Edirne
17°

HAFİF YAĞMUR

13:06

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Nuri Böcekbakan

Nuri Böcekbakan

17 Mayıs 2024 Cuma

İSLAM DİNİ ÇALIŞMAYI EMREDER

İSLAM DİNİ ÇALIŞMAYI EMREDER
0

BEĞENDİM

ABONE OL

        Kıymetli Okurlarım !

En kalbi duygularımla  hasretle özlemle muhabbetle  sizleri selamlıyorum .Cumanız mübarek olsun.

 “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.

Ve çalışması da ileride görülecektir.” (Necm, 43/39-40.)

İslam Dini kendisine inananlara sadece ahiret mutluluğunu vaat etmez ve bu mutluluk için hükümler getirmez. İslam Dini kendine inananlara dünya hayatında da mutlu olmayı vaat eder ve bu mutluluk için hükümler getirir.  İmani ilkeler böyledir. İbadet ilkeleri böyledir. Ahlaki ilkeler böyledir. Allah’a iman kişiye huzur verir, bir Rabbin varlığı kişiye güç verir, dayanma kuvveti verir. Ahirete iman kişiye bir bilinç kazandırır, dünyadayken yaptıklarının hesabını vereceği bilinci kişiye dünyadayken güzel davranışlar sergilemesine vesile olur.  Namaz, oruç, zekat, hac, abdest, temizlik vb. tüm ibadetler ahret mutluluğun yanında dünya huzurunu da sağlar. Namaz kılan dünyada her türlü kötülüklerden uzak olur. Oruç tutan sıhhat bulur. Zekat veren malını sigortalatır. Hacca giden mahşeri provayı dünyada yaşar, tek başına olmadığının farkına varır. Abdest alan temiz olur. Temizliğe özen gösteren hastalıklardan emin olur. Doğru sözlü olmak ve yalan söylememek, güvenilir olmak, gıybet ve dedikodu yapmamak, iftira etmemek vb. ahlaki ilkelerde dünya huzuru içindir. Ahlaki ilkeler yerine getirildiğinde, yalan söylenmediğinde, gıybet yapmadığında, iftirada bulunmadığında huzurlu olur.

Sizlere kısa bir girizgâh ile paylaşmak istediğimiz temel husus şudur ki Yüce Yaratan bizi dünyadayken en güzel davranışlar sergilememizi istiyor, bu mutluluğu elde etmemiz, hem dünyamızı hem de ahretimizi kurtarmamız için çalışmamızı emrediyor.

Şu hususu vurgulayarak sözlerime  başlayalım. “İslam Dini çalışma dinidir”

Çalışmada Dünya-Ahiret Dengesi

Tüm namazlarımızda tahiyyata oturduğumuzda bir dua okumaktayız. Yüce Rabbimize şöyle yalvarmaktayız.

 “Onlardan, ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem ateşinden koru’ diyenlerde vardır. ” (Bakara, 2/201)

Tüm namazlarımızda duamıza konu olan dünya-ahiret dengesi çalışma hayatımızın temelini de oluşturmalıdır. Çünkü bu dengenin olmasını Yaratan (c.c.) istemektedir. Kasas süresine kulak verelim.

Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. (Kasas, 28/77.)

Sevgili Peygamberimizde (s.a.s) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır. “Dünya işlerinizi ıslah edip yoluna koyunuz, ahiretinizi de ihmal etmeyip onun için çalışınız,” (İbn Mace, nr. 2142)

Peki, çalışma hayatında alt bir seviyede olmak Allah katında da alt seviye olmak anlamına mı gelir?

Yüce Rabbimizin bir imtihan vesilesi olarak verdiği farklılıklarımızı çalışma hayatımızın temeline oturtturamayız. Çünkü kimimizin amir kimimizin memur olması, kimimizin işveren kimimizin işçi olması ve farklı konumlarda olmamız Allah-u Teâlâ’nın sadece bir imtihanıdır. Bu hususlar ise aramızda bir ayrışmanın sebebi asla olamaz. 

Bir ayetle konumuzu daha iyi anlamaya çalışalım.

 “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” (Zuhruf, 43/32.)

Eskilerin çok güzel bir sözü vardır “Sen ağa ben ağa, bu inekleri kim sağa” Evet, herkesin ekonomik imkânlara sahip olduğu bir toplumda kimler çalışır ki?

Allah katında üstünlük makam-mevki, servet, şan-şöhret ile değildir.

Üstünlük ancak takva (Allah’tan sakınma) iledir. İşte Hucurat süresi ayet bize şöyle ışık tutuyor.

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat, 49/13)

“Allah (c.c.) sizin, şekillerinize, suretlerinize bakmaz. Sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.”(Müslim, Birr, 33)

Çalışmak çabalamak insan için yeterli mi? Hiç dua edilmeyecek mi?

Maddi vesileleri yerine getirmek ne kadar değerli ise, manen Yüce Rabbimizin desteğini beklemek, O’nun bize yardım etmesini talep etmek, O’na duada bulunmak elbette çok değerlidir. Bu sebeple her türlü çaba-gayreti gösteren kardeşlerimiz, dua ederek bu çalışmalarını başarıya ulaştıracaklardır. Zaten çalışma insana, başarıya ulaştırma ise Allah’a (c.c.) aittir.

 (Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.” (Furkan, 25/77)

Çalışma hayatındaki hırslarımız bizleri sıkıntıya sokmaktadır.

Bazen bizden alttakilere (hayat şartları daha iyi olmayanlara) bakmama gibi büyük bir yanlışın içinde oluruz. Makamca (dünya makamı) bizden üsttün olanlara bakar, hayat şartları bizden iyi olanlara heveslenir onlar gibi olmamanın üzüntüsünü çekeriz. Oysaki bu model asla huzur getirmez. Bu hususu sizlerle paylaşırken şu vurguyu da yapmak isterim ki; Müslüman çalışacak en iyi yerde olmaya çaba gösterecek. Ancak iyi yerlerde olma adına haram olan şeylere tenezzül etmeyecek, hırs yapmayacak, kendinden aşağıda olanları ezmeyecek, hor ve hakir görmeyecek.

Peki, ne yapmalı? Çözüm yine hayat modelimizde Peygamberimiz (s.a.s.) o eşsiz sözlerinde saklı.

“Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız. Bu, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hor görmemenize daha uygun bir davranıştır.”  (Müslim, Zühd 9)

Yüce Rabbine iman edip, ibadetlerine devam edip, ahlaklı olan bir kimse Rabbinin rızası için yapmış olduğu her iş ibadet mertebesindedir.

Arz ettiğim hususları hayatına aktaran bir memur mesaisine riayet ediyorsa, mesai süresi ibadet mertebesindedir. İşçi, esnaf vb. hep böyledir. İlmihal bilgisi olan şu konuyu yeniden hatırlatmak isterim. İbadet iki türlüdür. Özel anlamda ibadet, genel anlamda ibadet.

Namazımız, orucumuz, zekâtımız, haccımız özel anlamda ibadettir. Kişinin Allah rızası için yaptığı amelleri ise genel anlamda ibadettir. Âlemlere rahmet Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde şöyle buyuruyor. “Eğer bir adam, küçük çocuklarının rızkını kazanmak için çıkmışsa Allah yolundadır, ihtiyar anne-babasının ihtiyaçlarını karşılamak için çıkmışsa Allah yine yolundadır, kendi ekmeğini kazanmak için çıkmışsa yine Allah yolundadır. Şayet gösteriş için, böbürlenmek için çıkmışsa, işte o zaman şeytan yolundadır.” (Et- Teriğib ve’t- Terhib 2/524.)

Çalışma hayatımız bizi Rabbimize kulluk yapmaktan alıkoymamalıdır.

Biz bu dünyaya Rabbimize ibadet yapmaya geldik ki, bu durum tamamen bizim kendi lehimizedir. Hepimizce bilinen ve sıkça tekrarladığımız  “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinle diye yarattım” (Zariyat, 51/56) ayeti kerime bize bu hususu vurgulamaktadır.

Çalışma hayatımız kulluk vazifemizi sekteye uğratmamalıdır. Çalışma hayatımızı dürüstlük, adalet, hakkaniyet vb. gibi erdemli ilkeler üzerine kurmalı, ibadetten, Rabbimize yönelmekten asla geri durmamalıyız. Geçici dünyaya aldanmamalıyız. Bu husustaki bir ayeti kerimeyi paylaşmak isterim. Rabbimiz  şöyle buyuruyor.

 “Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.” (Nur, 24/37)

Dünya hayatı ancak bir imtihan yeridir. İmtihan olduğumuz bu dünyada başarılı olmak zorundayız. Çünkü ahiret hayatı var. Çünkü hesap var. Çünkü cennet ve cehennem var. Çünkü Yüce Rabbimizin cemalini görmek veya görmemek var.

Geliniz! Her günümüzü, her anımızı, her ortamımızı fırsat bilelim. Rabbimize yönelelim. Efendimiz (s.a.s.) ahlakını bezenelim. Hangi konumda olursak olalım, ne kadar zengin olursak olalım geçici olan hiçbir şeye aldanmayalım.

Sözlerimi  İsra süresinin 18 ve 19. Ayetleriyle sonlandırıyorum.

 “Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona, (evet) dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra da cehennemi ona mekân yaparız. O, buraya kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak girer. Kim de mü’min olarak ahireti ister ve ona ulaşmak için gereği gibi çalışırsa, işte bunların çalışmalarının karşılığı verilir.” (İsra, 17/18-19)

Yüce Rabbimiz dünya ve ahiret için çalışmayı bizlere nasip eylesin. Yüce Rabbimiz, haramlarla meşgul olanlardan değil, helalinden çalışıp kazanmayı, helalinden yemeği bizlere nasip eylesin. Allah’a emanet olun.

Devamını Oku

ANNE-BABA  HAKKI  

ANNE-BABA  HAKKI  
0

BEĞENDİM

ABONE OL

         Kıymetli Okurlarım!

         En kalbi duygularımla sizleri selamlıyorum. Cumanız Mübarek olsun.

Anneler Günü, annelerin sevgi, fedakarlık ve özverilerine şükranların sunulduğu en anlamlı özel bir gün olarak her yıl kutlanıyor. Anneler, ailelerin temel taşları olduğunun bir kez daha hatırlandığı bu günde annelere minnettarlık ve teşekkürün bir ifadesi olarak çeşitli hediyeler de sunuluyor. Ziyaret ediliyor, elleri öpülüyor, ölen  Anneler Rahmetle anılıyor. Peki, sevgi bağlarını daha da güçlendiren bu anlamlı günü yılın tüm günlerine taşıyarak anneye saygıyı, sevgiyi, hürmeti hiç bir zaman  kalbimizden  çıkarmıyarak  biricik annemizin sevgisini daima kalbimizde taşıyalım, onu bir güne sığdırmıyalım. Anneler Günümüz Kutlu olsun.  Rabbim hayatını kaybeden annelerimize rahmet eylesin .

 “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere iyi davranın.” (Nisâ sûresi, 4/36)

Bu âyet-i kerîmede mü’minlere on görev verilmektedir. Bunlardan birincisi insana her şeyi esirgemeden vermiş olan Allah Teâlâ’ya ibadet etmek ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamak.

İkincisi anaya babaya saygıda kusur etmemek ve onlara karşı evlatlık görevini yapmaktır. Evlatlık görevinin, kulluk görevinin hemen peşinden zikredilmesi üzerinde dikkatle düşünülmelidir.

Bizler de bir evlat olarak; anne – babanın değerini, evlatlar üzerinde iyiliklerini, nasıl anlatmaya başlayalım ki. Onlar bizlerin varlık sebebi, hayat dayanağı, bizi eğitip yetiştiren, her türlü kötülükten koruyup gözeten, maddi manevi çaba harcayarak bu günlere gelmemizi sağlayan en değerli varlıklar…

Anne babalar, çocukları uğruna zorlukların ve meşakkatlerin en ağırına katlanırlar. Sözgelimi anne, gebeliğin yükünü, doğumun acısını, çocuk emzirmenin meşakkatini, terbiye ve bakımın yoğunluğunu çeker.

Baba ise, çocuklarına daha güzel bir hayat sağlamak, kültürlü ve eğitimli kılmak, onları mutlu ve huzurlu bir hayata hazırlamak için çalışır, didinir. Anne ve baba bu büyük fedakarlığı isteyerek seve seve yaparlar, bunun için çocuklarından ne bir övgü ne de bir karşılık beklerler. ( Mehdi Sadr, Ehl-i Beyt Ahlakı İnsan y. S.327)

Yaratıklar içinde insana en çok yakın olan ve insan üzerinde en çok hakkı bulunan, anne ve babadır. Çünkü Allah Teâlâ, onları insanın var olması için sebep kılmıştır. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ kendisine ibadetten sonra ikinci derecede anne ve babaya iyilik yapılmasını emretmiştir:

Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!” diyerek dua et. (İsra, 17/23-24)

Birçok âyet-i kerîmede Allah’a ibadet emrinin hemen peşinden ana ve babaya itaatin gelmesi çok mânalıdır. Bunu şöyle anlamak uygun olur: Sen yüzüne konan bir sineği bile kovamayacak kadar güçsüzken, Allah’ın yetiştirip büyütme, merhamet edip koruma sıfatları onlarda kendini gösterdi. Öyleyse sen öncelikle Allah’ın birliğini kabul edecek, onun peşinden de ana ve babana iyilik ve itaat edeceksin.

Onlar senin yanında yaşlanacak olursa, hoşuna gitmeyecek bir hareket yaptıklarında sakın onları azarlama; gönüllerini kırma! Bir zamanlar sen de hoşa gitmeyen işler yaptığında, annen ve baban seni anlayışla karşılardı. Şimdi onlar yaşlandı. Senin çocukluk günlerinde yaptıklarına benzer garip hareketler yapabilirler; yersiz bulacağın sözler söyleyebilirler. Sen de onlara aynı şekilde anlayış göster; şefkatli ve merhametli ol! Bununla da kalma, onlara merhamet etmesi, günahlarını bağışlaması için Cenâb-ı Hakk’a dua edip yalvar!

Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.  (Lokman, 31/14).

Birine teşekkür etmenin de bir şekli vardır. Teşekkür edilecek kimseye karşı mütevâzı olunur. Ona duyulan sevgi belirtilir. Yaptığı iyilik anılır ve bundan dolayı kendisine teşekkür edilir. Onun sağladığı imkân, kendisini  üzecek ve gücendirecek şekilde kullanılmaz.

Ana ve babaya yaptıklarından dolayı teşekkür ederken de bu esasa uymalı, kendilerine tevâzu göstermeli, ne çok sevildikleri hissettirilmeli, bir zamanlar kendisi için ne zahmetlere katlandıkları -fırsat düştükçe- söylenmeli, kendilerine duyulan minnet ifade edilmeli ve onların hoşnut olmayacağı işler yapılmamalıdır. (Riyazu’s-Salihin Tercüme ve Şerhi, c.2, s.412, Erkam y.)

Anne ve baba, aile ve çocuğun ihtiyaçlarını temin etmek için yılmadan, usanmadan çalışırlar, yemezler yedirirler, giymezler giydirirler.

Çocuğun bir yeri ağrısa, onlar daha fazla rahatsız olurlar. Çocuklarının rahatını kendi rahatlarına tercih ederler. Bu zahmetli meşgale, değişik safha ve şekillerde olmak üzere yirmi otuz yıl devam eder. Hatta, ana-babanın çocuğuna gösterdikleri ilgi hayat boyu sürer gider.

Allah’ın, ana-baba ve çocuklar arasında yarattığı sevgi ve saygıdan kaynaklanan işte bu hak-görev ilişkisi, insan neslinin yozlaşmadan, sıhhatli ve sağlam bir şekilde devam edebilmesinin ve vazgeçilmez bir şartıdır.

Çocukların ana-babalarına karşı en önemli görevleri onlara itaat etmek, iyilik etmek yapılması haram olmayan isteklerini yerine getirmektir. Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor:

“Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilah tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşman için sana emrederlerse, artık onlara bu hususta itaat etme.” (Ankebût, 29/8)

Bu ayet ashaptan Sa’d b. Ebi Vakkâs hakkında nazil olmuştur. Hz. Sa’d olayı şöyle anlatmaktadır: “Ben anneme hürmet ve itaat eden bir çocuktum, Müslüman olunca annem bana: Sa’d! bu yaptığın nedir? Ya sen bu yeni dinini bırakırsın, yahut da ben yemem içmem ve sonunda ölürüm. Sen de benim yüzümden; “anasının katili!” diye ayıplanırsın, dedi. Ben; “Anneciğim böyle yapma. İyi bil ki, ben bu dini bırakmam!” dedim. Ve iki gün iki gece bekledim. Kadın ne yedi, ne içti. Bunun üzerine:” Vallahi anne, iyi bil ki, senin yüz canın olsa da bunlar birer birer çıksa, ben bu dinimi yine bırakmam. Artık ister ye, ister yeme” dedim. Bu azmimi görünce annem bu direnmesinden vazgeçti. Bunun üzerine yukarıdaki ayet-i kerîme nazil oldu. (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, XII, 121 ) .

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de, şöyle buyurur:

“Yüce Rabb’ın şöyle emretti; Yalnız Allah’a ibadet edeceksiniz, ana-babalarınıza iyilik yapacaksınız. Şayet bunlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa sakın onlara “öf ” dahi deme, yüzlerine bağırma, onlara tatlı söz söyle. Onlara, merhamet belirtisi olarak tevazu kanadını aç da, “Ya Rab, küçüklüğümde bana şefkat gösterdikleri gibi, sen de onlara merhamet et” de “(İsrâ, 17/23-24)

Ana-baba, çocuklarına yeteri kadar iyilik yapmamış olsalar, hatta bazı zararları dokunmuş olsa da, çocuklar, onlara yine de iyi davranmak mecburiyetindedir. Çünkü insanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Çocukluğumuzdaki yanlış ve zararlı davranışlarımızı güler yüzle karşılayanlar bize muhtaç duruma gelince onlara, bize yaptıkları gibi iyi davranmamız aynı zamanda bir şükran borcudur.

Yaşlanıp kendi ihtiyaçlarını temin edemez hâle gelince ana-babaların bütün ihtiyaçlarını temin etmek çocukların görevidir.

Bu görev sadece ahlâkı olmayıp, hukuken de vardır. Bu görevini yerine getirmeyen kimse buna zorlanır. Allah bu görevi evlâtlara yüklemektedir:

“Ey Peygamber! Sana ne sarf edeceklerini soruyorlar. De ki, sarf edeceğiniz mal ana-baba, akrabalar, yetimler, düşkünler ve yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah bilir.” (Bakara, 2/215).

En büyük öksüzlüktür Kur’ansızlık bizleri Kur’andan  öksüz bırakma Allahım.

Adına alışkın dudaklarımız Mevlidine  hayran kulaklarımız  Günahkarda   olsa yürüyor ayaklarımız yolundan döndürtme bizleri ALLAHIM.

Devamını Oku

İSLAMIN KADINLARA VERDİĞİ ÖNEM

İSLAMIN KADINLARA VERDİĞİ ÖNEM
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Allah-u Teala insanoğlunu kadın ve erkekten yaratmıştır. Erkek ve kadın olarak yaratılan insanoğlunun bu dünyaya gelişinde hangi gruptan meydana gelmek istediği kendi tercihine bırakılmış bir durum değildir. Allah-u Teala insanların erkek veya kız olarak dünyaya gelişinde kendi tercihlerin olmadığını, erkek veya kız çocuğunun dünyaya gelişinde Yaratanın iradesinin olduğunu bizlere şöyle bildirmektedir.

Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir. Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir. “[1]

İnsanlar arasında erkek olarak yaratılmanın bir ayrıcalık olduğu kabul edile gelmiştir. Oysaki Yaratan katında durum böyle değildir. Yaratılışta eşit olan kadın ve erkek arasındaki üstünlük yaratılış itibariyle değil, Allah’tan sakınma (Takva) alanındadır. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle sübut bulan bu ifade kadın ve erkek arasındaki eşitliği ortaya koyar ve her bir bireye sorumluluk yükler. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

 “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır.”[2] Ayet-i kerimede de ifade edildiği üzere Allah katında en üstün varlık olarak erkek veya kadın zikredilmemiş, her iki gruptan da takva bakımından Allah’tan sakınma, emir ve yasaklara itina ile uyma anlamında üstünlük zikredilmiştir..

İslam Dininin kadınlara verdiği değeri daha iyi anlamak için İslam gelmeden önce kadınların toplum içindeki durumlarının neler olduğunun bilinmesi gerekir. Cahiliye olarak ifade edilen İslamiyet’in gelmeden önceki dönem, Kuran-ı Kerimin ifadesiyle İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıktığı[4] bir dönemdi.

Birçok konuda bozulmanın yaşandığı cahiliye toplumunda kadın hakları açısından da bozulma meydana gelmiş, kadınların haklarından bahsetmek şöyle dursun insanlar kız çocuklarının dünyaya gelmesi nedeniyle utanç duyar hale gelmişlerdir. İslâm’dan önceki Araplar’da bazı soylu aile kızları birtakım imtiyazlara sahip olsalar da genelde kadının durumu çok kötüydü. Her şeyden önce dinmek bilmeyen kabile savaşları kadınlar için büyük bir tehlike oluşturuyordu. Çünkü Câhiliye Arabında kadın, savaş sonunda herhangi bir mal gibi, kendisinden çeşitli yollarla yararlanılan bir ganimet kabul edilirdi. Bu durumda, kız çocuklarının ileride kendilerine utanç ve ar getirecek bir duruma düşmesinden kaygı duyan müşrik Araplar, yeni bir kız çocuğunun doğumunu utanç verici bir olay sayarlardı; hatta bunu önlemek için bazı kabilelerde kız çocuklarını diri diri toprağa gömme âdeti bulunmaktaydı. Bunu geçim zorluğu yüzünden yapanlar da vardı.[5] Nitekim Kur’an-ı Kerim cahiliye toplumunda kız çocuklarının dünyaya gelmesinden dolayı insanların takındıkları tavrı şöyle anlatmaktadır.

 “Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” [6]

İslam Dininin gelmesiyle birlikte bütün insanların malları, canları, ırzları dokunulmaz kabul edilmiş, bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmekle eş tutularak insan hayatının önemine işaret edilmiştir. İnsanlara verilen değerin toplum açısından eşit hale getirilmesi ise en çok kadınların lehine olmuş kendilerine en değerli haklar sunulmuştur. Cahiliye döneminde iffetsizliğe sürüklenen kadınlar İslam Dininin gelmesiyle artık böyle bir kötülüğün içinde olmamışlardır.

İslam Dininde kadınların biyolojik yapılarının farklılığının gözetilmesi hususunda hükümler getirdiği gibi onun ruh yapısının da farklı yaratıldığına işaret ederek onlara karşı hassas davranmamız istenmektedir. Nitekim bir hadislerinde Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin.”[16] Sevgili Peygamberimiz bu hadisleriyle kadınlarla nasıl geçinmemiz gerektiğini anlatmıştır. Dayakla veya ona hakaret etmekle kadını kişinin kendi istediği şekle sokamayacağının mümkün olmadığı belirtmiştir. Ayrıca hiddet ve şiddet yerine, ülfet ve şefkat yolunu tutmayı tavsiye etmiştir. Kadına ancak bu yolla yaklaşmanın ve ona tesir etmenin mümkün olabileceğini ifade etmiştir. Zaten insanlarla beraber yaşayabilmenin yolu, onlarla olan davranışlarımızda merhametli olmaktan ve şiddete başvurmamaktan geçmektedir. Aile yuvasının huzuru, ailedeki fertlerin saâdeti ise erkek ve kadın arasındaki muhabbete, sevgiye ve insanca davranışlara dayanmaktadır.

İslam’ın kadınlara vermiş olduğu değer göstergesinden biride onların annelik vasıflarıdır. Anne, İslam Dininde kendisine değer verilmesi gereken varlıkların başında zikredilmiştir. Nitekim Allah’a itaatten sonra anne hakkı hep ikinci planda tutulmuştur. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır.

 “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.”[17] Bir başka ayette ise kendilerine karşı davranışlarımızda kırıcı olmamız tavsiye edilmekte, hatta “öf” bile demememiz bizden istenmektedir. Ayette mealin şöyle buyrulmaktadır. “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!” diyerek dua et.”[18] Sevgili Peygamberimize sorulan bir soru karşılığında vermiş olduğu şu cevap anne hakkının ne kadar önemli olduğunu bizlere bildirmektedir. “Bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek: Kendisine en iyi davranmam gereken kimdir? diye sordu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:  “Anan!” buyurdu.  Adam:  Ondan sonra kimdir? diye sordu.  “Anan!” buyurdu. Adam tekrar:  Ondan sonra kim gelir? diye sordu.  “Anan!” dedi. Adam tekrar:  Sonra kim gelir? diye sordu. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem: – “Baban!” cevabını verdi.”[19]

Günümüzde kadın haklarına yönelik gerçekleştirilen hak ihlallerinin ve kadına yönelik şiddetin sebebi asla İslam Dini değildir. Yukarıda yapmış olduğumuz inceleme sonucunda İslam Dininin kadınlara vermiş olduğu hakları şu başlıklar altında zikredebiliriz.

1.Yüce Rabbimiz katında kadın ve erkek kulluk yönünden aynı konumda tutulmakta, yaratılış itibariyle kadın ve erkeğe aynı sorumluluklar yani mükellefiyetler yüklenmekte, kazanılmış hakların kullanımında eşit haklar sağlanmaktadır.

2.İslam Dini kadınlar için annelik vasfı yüklemek suretiyle onlara itibar vermiş Cenneti annelerin ayaklarının altına yani onların razı olmalarına bırakılmıştır. Dünyada kendisine en çok iyilik yapmamız gereken annemiz olarak bildirilmiş, anne hakkının yenmesi sebebiyle dünya ve ahiret sıkıntısıyla karşılaşılacağı ifade edilmiştir. Ayrıca kız çocuklarının toplumlarda ikinci plana itilmesi İslam Dininde engellenmiş iki kız çocuğu terbiyesiyle, ahlakıyla büyütülmesi neticesinde bu kız çocuklarını büyütenlere cennet müjdesi verilmiştir.

3.Kadının yaratılış özelliği ön planda tutulmuş, erkeğin toplumdaki sorumlulukları da ifade edilmiş ve her iki grubunda faydasına olmak üzere ailenin geçimi erkeğe yüklenmiştir. Bu hususta kadına verilen değersizliğin değil ona verilen kıymetin en önemli işaretlerindendir. Ayrıca kadınların biyolojik yapıları sebebiyle aybaşı (adet) olduğu günlerde kendilerinden namaz ibadet mükellefiyeti kaldırılmış, tutamadıkları oruçlarını bir başka zamanda sıhhatlerine kavuştukları zamanda kaza etme hükmü getirilmiştir. Bu durumda yine kadına yapılan bir haksızlık değil, onun biyolojik yapısı da İslam dininde göz ardı edilmediğinin ve kendisine verilen kıymetin en büyük işaretidir.

4.Toplumların bir çoğunda yanlışta olsa çok revaç gören erkek olarak yaratılmanın bir ayrıcalık olduğu hususu İslam Dininde kabul edilmemiş, İnsanların adem ve havva olarak, yani erkek ve dişi olarak yaratıldığı ifade edilmiş, kendi ellerinde bulunmayan bir vasıfla övünülmesi kınanmış ve üstünlüğün yaratılış özelliklerinde değil, sonradan kazanılan takvaya yani Allah’a saygıya, Allah’ın emirlerine riayet yasaklarından kaçınmaya bağlanmıştır.

5.Birçok toplumda yapıla gelen, özellikle günümüzde de kadınlara reva görülen, büyük haksızlıklardan olan ve onların iffetlerini ayaklar altına alan fuhşa sürüklenmek, İslam Dininde haram kabul edilmiş ve Irz ve Namus hakkı en temel haklardan sayılmış, korunması ve gözetilmesi için gerekli prensipler getirilmiştir. Böyle bir hak ihlali neticesinde de yine ahiret azabıyla insanlar bu ihlallerden sakındırılmaya çalışılmıştır.  

Yüce Rabbimiz İslam Dinimizi yanlış algılamalardan bizleri korusun. Dünya ve ahirette insana en büyük sıkıntı verecek olan kul hakkına girmekten, insanlara karşı hak ihlalleri gerçekleştirmekten bizleri sakındırsın.

Cumanız mübarek olsun. Allah’a emanet olun.

[1] Şura, 25/49-50

[2] Hucurat, 26/13

[3] Ahzab, 22/35

[4] Rum, 30/41

[5] TDV. İslam İlmihali, c.II, s.314

[6] Nahl, 16/58-59

[7] Nur, 23/33

[8] İsra, 17/31

[9] Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 269

[10] Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 270

[11] Nisâ, 4/19

[12] Tirmizî, Radâ` 11

[13] Müslim, Radâ` 61

[14] Nisa, 4/34

[15] Kur’n-ı Kerim Meali, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları

[16] Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 270

[17] Lokman, 31/14

[18] İsra, 17/23-24

[19] Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 318

Devamını Oku

İŞÇİ – İŞVEREN HAKKI

İŞÇİ – İŞVEREN HAKKI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Nuri Böcekbakan

İnsan diğer canlılardan farklı yeteneklere ve üstün meziyetlere sahip olarak yaratılmıştır. Bu yetenekleri, akıl, fikir üretme, konuşma yazma kabiliyeti, muhakeme ve mukayese yapabilme ve en önemlisi de çalışıp medeniyet ortaya çıkarma yetenekleri olarak sayabiliriz. İnsan hür iradesiyle bu ka­biliyetlerini toplumun hayrına yada şerrine kullanabilir. Ancak Yüce Allah insanı, yaptığı her türlü iş ve eylemlerinden so­rumlu tutarak hesaba çekeceğini de özellikle bildirmektedir. O

“Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız” (Nahl, 93) buyu­rarak hesap gününü hatırlat­mış, böylece bir takım haksız­lıklara yanlışlara sapmamasını istemiştir.

Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışmasının neticesi de ileride görülecektir.  (Necm, 39-40.)

Allah her kulu­na kabiliyet ve çalışmasına göre bir takım nimet ve imkânlar vermiş, başkalarının ellerindekine göz di­kerek onların hasretini çekerek ömür geçirmek yeri­ne, elleriyle kazandıklarının değerini bilmelerini, hem dünya hem de ahiret hayatı için haddi aşmadan haksızlığa düşmeden gayret göstermelerini istemiştir.

Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. (Kasas, 77.)

Aynı zamanda Kuranda çalışmanın daima İslam Dini’nin iste­diği meşru yolda olması gerektiği (Bakara,114.) vurgulanmıştır.

İslam’da Çalışma

İslam, başarının sırrını çalış­mak olarak açıklar. Başarı­yı yakalamak için de yukarıda sayılan meziyet ve yeteneklerin atıl olarak bırakılmayıp, ha­rekete geçirilmesini ister. Nite­kim Kur’ an; “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur” (Necm, 39) ihtarında bulu­nur.

İnsanın yaratılış amacı sade­ce dünyasını mamur etmek değildir. Hem dünyadaki asli ihtiyaçlarını en mükemmel şekliyle karşılamak için çalışacak, hem de ahirete ait kema­latın elde edilmesi için son derece gayret göstermelidir.

“Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver” (Bakara, 201) ayetinde verilen mesaj da budur.

İslam, insanın önüne ana hedef olarak ölüm ötesi hayatın mutluluğunu koyar, fakat o mutluluğun üretileceği yer olarak bu dün­yayı belirler. Buradaki başarı için de çalışma­yı temel, kaçınılmaz bir şart olarak öngörür. İşte bu noktada güzel Türkçemizin, “alın te­ri” diye ifadeye koyduğu “helal kazanç'” kavramı ön plana çıkar. Helal kazanç dünyası için herkes kendi yetenekleri oranında hayatının yaşanır hale gelmesine katkıda bulunacak, çalışacaktır. Herkes kendi elinin emeğine sa­hip olacak, başkalarına yük olmaktan kaçı­nacaktır. Allah Resulü bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yeme­miştir. Allah’ın nebisi Davud (a.s.) da kendi  elinin emeğinden yerdi.”( Buhari,Sahih, Büyü, 15.)

Bunun yanında hemen hemen tüm peygamberler bir meslekle meşgul olmuşlardır. Hz. İdris terziydi, Hz. İsa marangozdu, Hz. Musa çobandı, Hz.Davud demirci olup ilk defa zırh yapan kişiydi. Hz. Peygamber de yıllarca çobanlık ve tüccarlık yapmıştır.

.

İslam, insana çalışmayı emredip te onu hırsları, kaprisleri, bencilliği ile baş başa bırakmamış, onun bu olumsuzluklarını kuralları da koymuştur. Bu kuralları helal kazanç formülü ile ifade etmek mümkündür. Helal kazanç için birinci şart, emeğin meşru biçimde harcanmasıdır. Dinin yasakladığı iş alanlarında rızık aramak meşru değildir.

Allah’ın bize yüklemiş olduğu her türlü dünya ve ahiret işinin, O’nun emri olduğu için yine O’nun rızasına uygun olarak yapılmasının daima nafile birer ibadet olduğu bilinen bir husustur.

Kazanç ve mülk edinmenin va­sıta ve yollarından birisi de elemeği ile kazançtır. İslam hukukunda emek, en makbul ve muteber kazanç vasıtası olarak değerlendirilmiştir.

“Ensardan bir sahabi Peygambere gelip kendisinden dilendi. Peygamber efendimiz o kişiye: “Evinde bir şey yok mudur? Diye sordu. Adam: “Evet bir hasır ve bir de su kabımız vardır. dedi. Resulullah: “Git onları bana getir.” Dedi. Onları getirince iki dirheme satmış. Dirhemleri de adama vererek dedi ki: “Bir dirhemle çocuklarına yiyecek al, diğer dirhemle de bir balta satın al ve bana getir.” Adam baltayı getirince peygamber baltaya bir sap taktıktan sonra adama: “Al götür onunla odun kes sat, geçimini sağla, seni on beş güne kadar görmeyeyim.” buyurdu.

Adam da gidip odunculuk yapmaya başladı ve peygamberin yanına on dirhem kazanmış olarak döndü. Peygamber  efendimiz adama “Bu senin için, yüzünde dilencilik lekesi olduğu halde yanımıza gelmekten daha iyidir.” (İbn Mace, Ticaret, 282) buyurdu.

Bu  faaliyetler çeşitli maksat ve gayelere yönelik ola­bilir. Örneğin, bireysel olabileceği gibi, toplumsal faaliyetler de olabilir. Yeterki içinde alın teri, el emeği, göz nuru olsun. Ancak böyle bir kazançla huzura ulaşılır. Allah’ın rızasına uygun olan davranış da budur ki, Peygamber (s.a.v):

“Muhakkak sizden birinizin sırtında odun toplaması, her­hangi bir kimseden dilenme­sinden hayırlıdır; o kimse ister versin, ister vermesin.” (Riyazü’s-Salihin Trc. 1/568.) bu­yurmuştur. Çünkü dinimizde asalaklığın ve zilletin yeri yoktur. Ayrıca dinimiz çalışmayı da bir ibadet olarak değerlendirmiştir. Nitekim Peygamber (s.a.v)’in de hazır bulunduğu bir yerde güçlü-kuvvetli birinin geçtiği gö­rülür.

Bunu gören Ashab: “Ya Rasüllallah! Keşke bu adam Al­lah yolunda çalışsa” derler. Peygamber (s.a.v)’de: “Eğer bu adam, küçük çocuk­larının rızkını kazanmak için çıkmışsa Allah yolundadır, ihti­yar anne-babasının ihtiyaçlarını karşılamak için çıkmışsa yine Allah yolundadır, kendi ekme­ğini kazanmak için çıkmışsa yi­ne Allah yolundadır. Şayet gös­teriş için, böbürlenmek için çık­mışsa, işte o zaman şeytan yo­lundadır.” (Et- Teriğib ve’t- Terhib 2/524.) cevabını vermiştir.

“Helal kazanç temin etmek için çalışmak cihat­tır.” (Kuzai, Müsnedü’ş-Şihab)

“Dünya işlerinizi ıslah edip yoluna koyunuz, ahi­retinizi de ihmal etmeyip onun için çalışınız,” (İbn Mace, 2142)

Hz. Peygamber bu hadisleri ile de dünya-ahiret dengesinin kurulması gerektiğini belirtmiştir. Rasulüllah, durmadan çalışmaya, kazanmaya ilerlemeye teşvik etmekle kalmamış, bilakis helal kazanç elde etmek için çalışmak her müslümana farzdır” buyurarak kendisine inananları ve bağla­nanları daima çalışmakla yükümlü kılmış ve çalışma­yı ibadet kabul etmiştir.

Alınteri dökerken, emek sarfederken kazancın mübarek, rızkın helal olması için öncelikle dikkat edilmesi gerekmektedir. 

İşçinin Görev ve Hakları

İşini en güzel bir surette yapmaya gayret etmelidir. Belirlenen süre (mesai) içinde çalışmalıdır. İşini sağlam ve istenilen şekilde yapmalıdır. Çünkü “Kul bir iş yaptığı zaman, Allah kulun, işini iyi ve sağlam yap­masını sever.” (Keşfü’l-Hafa, ll. 245-246) Kendisine emanet edilen malları, malzemeyi ve araçları iyi kullana­caktır. En iyi işçi güvenilir olandır. Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

Gönül hoşluğu ile görevini yerine getiren görevli Al­lah rızası için sadaka veren kimsenin mükâfatını alır. (Buhari, Sahih, İcare, 1)

Görevler ve sorumluluklarla haklar birbiri­nin ayrılmaz parçalarıdır. Sosyal hayatta olduğu gibi iş hayatın da haklar ve sorumluluklar dengesinin korunması huzur ve düzenin kaçınılmaz gereğidir.

 İşini yapan, sorumluluklarını yerine geti­ren işçinin en temel hakkı ücrettir. Kur’an, herkese kazandığının tam olarak ödeneceği­ni genel bir kaide olarak şu ayette belirtmektedir:

Herkese işlediklerinin karşılığı tam olarak ödenir, Onlara zulmedilmez. (Ahkaf, 19)

İşverenin Görevleri

İşveren işçisinin hamisidir

Dinin, kişi­ler arası ilişkilerin temeline yerleştirdiği kul hakkı düşüncesi, işçi işveren ilişkilerinde de en önde tutulması gereken ilk prensiptir. Allah ka­tında hem  işçi, hem işveren kul olma noktasında birleşirler. Bu sebeple her iki taraf da, birbirinin hakkını üzerine geçirmeme konusunda duyarlı olmak zorunda bulunduğunu, aksi yönde bir davranışın onu zalim durumu­na düşüreceğini hatırından çıkarmaz. Bilir ki

“Za­limlerin hiç bir yardımcısı yoktur.” ( Hac, 71.)

İşveren sermayeyi elinde bulundurduğu için güçlü olan taraftır. Bu sebeple, işçi-işveren ilişkilerinde ilk akla gelen şey işçinin korun­maya muhtaç bir konumda olduğu düşünce­sidir. Bundan dolayı da işçi hakları her za­man gündemdedir. Ama karşılıklı hak ve görevler açısından taraflar arasında bir fark yoktur.

İslam, sermaye sahibine her fırsatta bir ema­netçi olduğunu, malının gerçek sahibinin Al­lah olduğunu, o mallarda fakirlerin de hakkı bulunduğunu hatırlatır. Burada amaç, maddi gücün insan ruhuna sindireceği tahakküm ve zorbalık temayüllerini törpülemek, kendi­sinin de ölümlü olduğu bilincini diri tutmak­tır.

 Hz. Peygam­ber’in bize yansıttığı şu tablo bu konuda ol­dukça dikkat çekici bir örnektir:

Üç arkadaş yolculukları sırasında yağmura tutulurlar ve bir mağaraya sığınırlar. Derken yuvarlanan bir kaya gelir mağaranın ağzını kapatır. İçin­de bulundukları durumu aralarında gö­rüştüler ve içlerinden birisi; “Bizi bu durum­dan Allah’tan başka kimse kurtaramaz. Herbirimiz yapmış olduğumuz iyi bir işi anarak Allah’a yalvaralım, belki kurtuluruz”, dedi.

Herbirisi söylendiği şekilde dualarını yaptılar. Herbirinin duasından sonra taş biraz aralandı. Nihayet üçüncüsü: “Allah’ım! (biliyorsun ki) ben bir keresinde­ ücretle bazı işçiler çalıştırdım. Ücretlerini ver­dim. Ancak biri ücretini almadan gitti. Ben de onun ücretini (ticaret yaparak) çoğalttım. Öy­le ki ücreti bir servete dönüştü. Bir zaman sonra o işçi geldi ve bana, ‘Ey Allah’ın kulu, ücretimi ver’ dedi.

Ben de ona, ‘şu gördüğün deve, koyun, sığır ve (onlara bakan) köleler hep senin ücretinden meydana gelmiş bir servettir’ dedim. Adam, ‘Ey Allah’ın kulu, be­nimle alay etme! dedi. Ben de ona, ‘Hayır, seninle alay etmiyorum, (malını al, götür)’ dedim. Derken o bunların hepsini sürüp gö­türdü. Bunlardan bir şey bırakmadı’. Ey Rab­bim! Bunu senin rızanı isteyerek yaptıysam şu kaya parçasıyla bunaldığımız şu darlıktan bizi kurtarır” diye dua etti. Kaya tamamen açıldı. Yürüyüp gittiler. (Buhari, İcare, 2)

İslam işverenden, işçinin patronundan ziyade; hamisi ve koruyucusu olmasını istiyor. Bu il­kelerin uygulanması, iş dünyasının iki kesimi arasındaki kutuplaşmaları en aza indirecek, çalışma barışının daha kolay sağlanmasına yardım edecektir.

Emeğin karşılığını geciktir­meden verir

Ge­nellikle emekçilerin geçim kaynağı ücret gelirleri olduğundan bu ama­cın gerçekleşmesi büyük önem ar­z etmektedir. Ücret, işçi tarafından hak edilişinden itibaren işverenin üzerinde emanet mal niteliğini taşır. Bu nedenle meşru bir mazeret bulunmadığı sürece, işverenin, üc­reti zamanında ödememesi, ya da eksik ödemesi emanete riayet etmemek  olarak değerlendirilmiştir. Böyle davrananların kıyamet gününde Allah’ın hasmı olacakları vurgulanmıştır. Nitekim bir hadis-i kudside, işçi hakkının kendi hakkı gibi oldu­ğunu bildiren Allah, işçinin hakkını ödemeyenler için Peygamberimizin lisanıyla şu uyarıyı yapmaktadır.

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “Üç kişi vardır ki kıyamet günü ben onların düşmanı olacağım. Bir şey verip hilede bulunan, hür bir kişiyi satarak değerini yiyen, bir işçi tutup ücretini ödemeyen kimseler. (İbn Mace, II’, 814)

“Onların has­mı bizzat benim.’ buyurmuştur. Yine  Hz.Peygamber

‘İşçinin hakkını alnının teri kurumadan veriniz.’ derken de aynı noktaya işaret etmiştir. ( İbn Mace, II, 817)

İşçi İşveren İlişkileri ve İslam

İslâm, işçiye takatinin üstünde iş verilmemesini, işverenin onu evladı veya kardeşi gibi görmesini, kölesi gibi görmemesini temel ve tabiî haklarına saygılı olmasını ister. Şünkü işçiler meşru bi şekilde çalışmak ve şu ayetin gereğini yerine getirerek maişetlerini temin etmek için çalışmaktadırlar

 “İnsan için kendi çalışmasından başkası yoktur.” (Necm, 39)

İslam  bizlere iş yapmayı, üretmeyi, çevremize, insanlığa faydalı olmayı emretmektedir. İnsan çalışıp iş yapınca açılır, dinçleşir ve üretmenin zevkini tadar. İş yapmamak –tembellik ise kurdun ağacı çürüttüğü gibi, insanın bedenini ve ruhunu çürütür ve çökertir. Merhum Mehmet Akif Ersoy ne güzel dile getirmiştir: ”Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, Dostunun yüz karası düşmanın maskarası.”

İşçinin hak ve sorumlulukları

-Ücret hakkı İşçinin en büyük hakkı İslâm zaviyesinden hiç şüphesiz ücret hakkıdır ve bu hakkın korunmasıdır. Ücret, işçiye harcadığı enerji ve emeği karşılığı verilen para veya para karşılığı bedeldir.

“Bu nokta dinimizde temel bir değer taşır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.):

“Ey Enes, Helâl kazan, duan kabul olur; zira kişi ağzına haram bir lokma götürürse, kırk gün duası kabul olmaz.” buyurmuştur(K.Miras, Tecrit Tercümesi,6-357, Başbakanlık Basımevi, Ank. 1978) Bu uyarılar karşısında dikkatli ve özenli olunmalı ve haram lokmanın (kazancın) ibadetleri nasıl olumsuz etkilediği düşünülmelidir.

– İşini iyi ve sağlam yapmak İşçi yaptığı işi iyi ve sağlam yapmak zorundadır. Çünkü bu onun en temel sorumluluğu ve aldığı işi ifasıdır. Bu açıdan hile ve aldatma yapamaz. İş esnasında kendi işinde çalışıyormuş gibi davranmak, dürüst olmak,

 “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 112) prensibine uymak, işini sağlam yapmak ve kendine verilen araç-gereçleri korumak zorundadır. Allah (c.c.), her şeyi sağlam yapmış ve kulun da böyle yapmasını istemiştir.

 “(Bu) her şey; sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır.” (Neml, 88) Yine Kur’an-ı Kerim;

 “Çalışanların ücreti ne güzeldir.” (Zümer, 74) ifadesiyle çalışıp üretene emeğinin karşılığının Allah (c.c.) tarafından en iyi bir şekilde verileceğini açıkça ifade etmiştir.

– Güvenliği İşçinin işveren tarafından güvenliğinin sağlanması kendinin sorumluluğu, işçinin de hakkıdır. İşyerindeki diğer işçi arkadaşlarıyla huzur ve güven içinde iyi geçinmesi, anlayışlı olması ve zaman israfı yapmaması, görev ve sorumluluğu kapsamındadır.

İşverenin hak ve sorumlulukları

 Işveren işçinin ücretini işin bitiminde vermelidir.

“İşçiye ücretini alın teri kurumadan veriniz.” (İbn Mace, Ruhun, 4, Çağrı Yayınevi, İst. 1981) hadisi, İslâm’ın iş hayatına sunduğu her işverenin ilke edinmesi gereken ve darbı mesel hâlini almış mükemmel bir kuraldır. Bu kurala uymak işverenin birinci derecede sorumluluğudur.

 İşi ehliyetli ve liyakatli olana vermelidir. Çünkü İslâm nazarında işin bizzat kendisi emanettir ve emaneti ehline vermek Kur’an’ın talimatıdır. ,

 “Allah Emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 58) 

Devamını Oku

YÜCE DİNİMİZİN  ÇOÇUKLARA  VERDİĞİ  ÖNEM (23 NİSAN ULUSAL  EGEMENLİK  VE  ÇOCUK BAYRAMI)

YÜCE DİNİMİZİN  ÇOÇUKLARA  VERDİĞİ  ÖNEM (23 NİSAN ULUSAL  EGEMENLİK  VE  ÇOCUK BAYRAMI)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kıymetli okurlarım; En kalbi duygularımla  saygı ile sevgiyle muhabbetle özlemle  sizleri selamlıyorum. Cumanız Mübarek Olsun.

Aile bir insanın yaşamış olduğu en güzel birlikteliklerinden biridir. Aile hayatının ise en güzel tarafı çocuklardır. Güzel bir bahçeyi bir aileye benzetirsek, o bahçenin en güzel ağacı çocuklardır. Bu sebeple aile hayatının en önemli fonksiyonlarından biride, o ailede yetişen çocukların davranışlarının ahlaken en güzel noktaya getirilmesidir. Çocuklar insanlara Allah tarafından verilen bir emanettir. Bu emanet, ailenin sorumlulukların tam anlamıyla yerine getirmesi neticesinde dünya ve ahiret mutluluğun vesilesi olabileceği gibi, gerekli sorumlulukların yerine getirilmemesi neticesinde dünya ve ahiret sıkıntısı olabilmektedir.

Çocuklar bizlere verilmiş bir imtihan vesilesidir. Nitekim Yüce Rabbimiz bir ayette şöyle buyurmaktadır.

“Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer imtihan vesilesidir. Allah katında ise büyük bir mükafat vardır.”

Çocuklar sadece yetiştiği ailenin değil aynı zamanda bir milletlin geleceği yarınları demektir. Geleceğini düşünen insanlar, yarınların düşünen toplumlar çocuklarına karşı en güzel davranış şekillerini geliştirmek, onları milli ve manevi değerlere bağlı birer nesil olarak yetiştirmek zorundadırlar. Yarınımızı belirleyecek çocuklarımızın eğitiminin en temelinde ise, onlara verilecek terbiye yatmaktadır. Çünkü insan belli bir yaşta ilmi, hayatı ve kendisinin ihtiyaç duyduğu bir çok şeyi öğrense de,  terbiyeyi aile yuvasında sağlam almadıkça hayatın birçok safhasında bu hususu elde etme imkanı bulamayabilmektedir. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde bu hususa şöyle dikkat çekmektedir.

“Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir hediye veremez.”[1] 

Hz. Peygamberin İslam Diniyle çocuklar arasında gerçekleştirmiş olduğu en önemli hususların başında onların arasındaki ayrımın kaldırılması olmuştur. Nitekim kız çocuklarına hiçbir değerin verilmediği cahilliye toplumunun tam aksine Hz. Peygamber Efendimiz kız çocuklarının eğitiminde, terbiyesinde ve diğer bütün hususlarda erkek çocuklardan bir fark olmadığını yaşantısıyla bizlere aktarmıştır. Hatta Efendimizin bazı hadislerinde kız çocuklarına özel bir önem verdiğini görmekteyiz. Bir hadislerinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır.  “Kim iki kız çocuğunu besleyip büyütüp terbiye ederek yetiştirirse ben ve o; şu ikisi gibi Cennete gireceğiz dedi ve iki parmağını gösterdi.”[2]

Çocuklarımızın arasında dikkat etmemiz gereken hususlardan biride adaletli olmaktır. Sevgili Peygamberimiz çocuklar arasında adaleti gözetmemizi bizlerden istemektedir.[3] Adaletten kasıt ise, ister erkek olsun ister kız olsun, ister üvey olsun ister öz olsun çocuklar arasında herhangi bir ayrıma gitmeksizin, ister maddi alanda ister sevgi, şefkat, merhamet gibi manevi alanda olsuna aralarında eşit muamelede bulunmaktır[4]

Hz. Peygamberimiz her fırsatta çocukları öper, onları kucağına alır ve onlara sevgi sözleri söylerdi. Ebû Hureyre (r.a) bizlere şöyle bir hadiseyi aktarmaktadır. Rasûlullah (s.a.s.) torunu el-Hasen ibn Alî’yi öptü, o sırada yanında el-Akra’ ibn Habis et-Temîmî oturmakta idi. el-Akra’: Benim on tane çocuğum vardır, onlardan hiçbirini öpmedim, dedi. Rasûlullah ona doğru baktı, sonra da: “Merhamet etmeyen merhamet olunmaz” buyurdu.[6] 

Hz. Peygamber çocukların yapmış olduklarından dolayı onların gönüllerini kırmamış onları hiçbir zaman incitmemiştir. Nitekim çocuk yaşta Efendimize hizmet etmek için verilen Enes (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.) Medine’ye geldi kendisinin hiçbir hizmetçisi yoktu. (Üvey babam) Ebû Talha beni elimi den tuttu da, beni Rasûlullah’a götürdü ve: Yâ Rasûlullah! Enes akıllı bir oğlandır; Sana hizmet etsin, dedi. Enes dedi ki: Artık ben bun­dan sonra seferde ve hazarda devamlı surette Rasûlullah’a hizmet et­tim.O bana bunca hizmetim süresince yaptığım bir şey için “Sen bunu niçin böyle yaptın?” demedi. Yapmadığım bir şey için de “Bunu ni­çin böyle yapmadın” da demedi[11]

Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) hiçbir zaman somurtkan bir yüz ifadesiyle insanları karşılamamıştır. Efendimiz hele hele çocuklara karşı hep muhabbetle yaklaşmış, onlarla şakalaşmıştır. Enes b. Malik bu hususta bizlere şunları aktarmıştır. “Peygam­ber (S) bizim aramıza karışırdı ve güler yüzle biz çocuklara latife ederdi”[12]

Sevgili Peygamberimiz çocuklar arasında yetimlere ayrı bir önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim’in emirleri arasında olan yetimlerin korunup gözetilmesi Efendimizin hayatında en güzel örnekleriyle ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s) Efendimiz, yetimleri her daim gözetir onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Bir hadislerinde yetimlere karşı gerçekleştirilen güzel davranışların neticesini bizlere şöyle müjdelemektedir. “Ben, yetim işine bakan kimse ile beraber cennette şöyle bulunacağız” buyurmuş da şehâdet parmağı ve orta parmağı ile işaret edip göstermiştir”[13]  Sevgili Peygamberimiz yetimlerin malını haksız olarak yenilmesini büyük günahlar arasında zikretmektedir. Hz. Peygamber “Helak edici olan yedi şeyden çekininiz” buyurdu. Sahâbîler: Yâ Rasûlallah! Bu yedi şey nedir? diye sordular. Rasûlullah: Allah’a ortak tanımak, Sihir yapmak, Allah’ın ha­ram kıldığı bir can öldürmek; haklı öldürülen müstesna, Ribâ (yânî faiz kazancı) yemek, Yetîm malı yemek, Düşmana hücum sıra­sında harpten kaçmak, Zinadan kalaya girmişçesine korunmuş olup hatırından bile geçirmeyen mü’min kadınlara zina iftirası atmak buyurdu.”[14]

Sevgili Peygamberimizin hayatını göz önünde alarak ve kendisinden aktarılan hadiseler ışığında çocuk terbiyesinde gözetmemiz gereken hususları şöyle zikredebiliriz.

Çocuklar oyun oynayarak gelişirler. Bizlerde onların oyunlarını bozucu değil, güzel oyunlara teşvik edici bir eğitim modeli geliştirmeliyiz. Nitekim Sevgili Peygamberimizde böyle yapmıştır. Kız çocukların bebeklerle oynamasına müsaade etmiş, erkek çocukların ise atıcılık, binicilik ve yüzme gibi alanlarda oyunlar oynamalarına ve kendilerini geliştirmelerine izin vermiştir.[15]

İnsan terbiyesi çocuk yaşta başlamaktadır. Nitekim “Ağaç yaşken eğilir” atasözümüz bu hususu ne güzelde dile getirmiştir. Bireyin hayat boyu sergileyeceği davranış modellerinin çoğu çocuklukta öğrenilmekte ve ahlaki bir yaşantı haline getirilmektedir. Bu sebeple ilim, iman, irfan ve ahlaki konularda güzel davranış şekillerini çocuklarımıza aktarmamız gerekmektedir.

İman konusunda bilinmesi gereken ilk husus her insanın Allah’ı bilmeye meyyal yaratıldığıdır. Ana-baba çocuklarının Allah inancını oluşturmada kendilerine düşen vazifelerini yerine getirmelidir. Sevgili Peygamberimizde bir hadislerinde ana-babanın çocuğun iman noktasındaki etkisinin ne kadar büyük olduğunu şöyle vurgulamaktadır. “Hiç bir doğan çocuk yoktur ki, fıtrat üzere doğmuş olmasın. Sonra onu annesi, babası yahûdileştirir; hıristiyanlaştırır ve mecûsîleştirirler.”[16] İnsanoğlu doğuşta Allah’ın isteklerini yerine getirmeye meyilli yaratıldığı halde ana-babanın sorumluluklarını tam anlamıyla yerine getirmemeleri neticesinde bu husus yaş ilerledikçe zayıflama göstermektedir.

İbadetler konusunda da durum İman noktasıyla aynı paraleldedir. İmani konular gibi ibadet konuları da bu yaşta çocuklara alıştırılmalıdır. Sevgili Peygamberimiz çocukların yedi yaşına geldikleri zaman namaz ibadetine alıştırmaları gerektiğini bizlere şöyle bildirmektedir. “Çocuklarınıza yedi yaşındayken namaz kılmalarını söyleyiniz. On yaşına bastıkları hâlde kılmazlarsa kendilerini cezalandırınız yataklarını da ayırınız.”[17] Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

“Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et.”[18] İbadetler kulun Allah’a yakınlığın ifadesidir. Çocuklarımızı ibadetlere alıştırmamızın en kolay yolu ise onlara örnek olmakla mümkündür. Onların yanında namaz kılmalı, onların yanında Kur’an okumalı, oruç olduğumuzu onlara hissettirmeliyiz.

Ahlaki konularda da çocukların huylarının şekillenmesi bu döneme aittir. Özellikle ahlaki davranışlarda çocukluk çağındaki öğrenmelerin etkileri çok büyüktür. Nitekim bir çocuk “yedisinde ne ise yetmişinde de odur” diye bu hususu çok güzel vecizeleştirmişizdir. Çocuğumuzun ahlaki davranışlarının kötü olmamasını arzu ediyorsak bizlerde kendi ahlaki davranışlarımıza özen göstermeli, en güzel davranış modellerini hayatımıza aktarmalı ve çocuklarımıza örnek olmalıyız. Yalancı bir ana-baba çocuğuna yalanın kötü bir şey olduğunu öğretemeyeceği aşikardır. Sevgili Peygamberimiz de bir hadislerinde bu hususa şöyle işaret etmektedir. “Allah’ın Elçisi, çocuğunu çağırıp ona bir şey vereceğini söyleyen bir anne gördü. Ona vaat ettiği şeyi çocuğuna gerçekten verip vermeyeceğini sordu. Sonra, ona, ‘‘Eğer o dediğini vermezsen, yalan söylemiş ve günah işlemiş olursun.’ dedi.”[19]

Çocuklar bizim dünya neşelerimizdir. Aile mutluluğumuz, birlikteliğimizin en güzel meyvesidir. Bize verilen bu nimetler şükür ise kendilerine karşı sorumluluklarımızı yerine getirmekle olacaktır. Bu sebeple ana-baba olarak üzerimize düşen vazifeleri yerine getirmeli, Sevgili Peygamberimizin bizlere sunmuş olduğu bu güzel örnekleri hayatımıza aktarmalıyız. Nitekim her hususta olduğu gibi çocuk eğitiminde de en güzel düsturları biz Hz. Peygamber (s.a.s.) efendimizin hayatında bulmaktayız.

Hepimiz sorumluyuz. Sorumluluk ise kendinden kaçmakla yerine getirilemeyecek, göz ardı etmekle tamamlanamayacak bir husustur. Sevgili Peygamberimiz sorumluluklarımızı yerine getirmemizi bizlere şöyle bildirmektedir. “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobandır ve güttüğü sürüden sorumludur.”[20] Her durumda çocuklarımızın ruh ve beden özelliklerini göz önüne almalı, ayrım yapmadan sevgiyle, merhametle, şefkatle, anlayışla ve sabırla kendilerini yetiştirmeye özen göstermeliyiz.

Yüce Rabbimizin bizlere bildirdiği bir tavsiyesiyle sonlandıralım.

“Ey imân edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyunuz.”[21]

Yüce Rabbimiz evlatlarımızı Milli ve Manevi değerlerimiz doğrultusunda, kendisine ve kendimize, vatanımıza, milletimize, bütün insanlığa faydalı birer insan olarak yetiştirmeyi nasip etsin. Akılımız ilmin değerleriyle, kalbimiz imanın faziletiyle, midemiz helal lokmayla dolsun. Rabbimiz, gelecek nesillerimize selamet ihsan eylesin.

23 Nisan 1920, Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk halkının egemenliğini ilân ettiği tarihtir. Atatürk, 23 Nisan 1924’te ’23 Nisan’ gününün bayram olarak kutlanmasına karar vermiştir. Bu tarihten 5 yıl sonra 23 Nisan 1929’da Atatürk bu bayramı çocuklara armağan etmiştir ve 23 Nisan ilk defa 1929 yılında Çocuk Bayramı olarak da kutlanmaya başlanmıştır. 1979’da, yine ilk olarak altı ülkenin katılmasıyla uluslararası boyuta taşıdığımız bu millî bayramımıza, ortalama olarak her yıl kırkın üzerinde ülkeden gelen ve Türk çocuklarının misafiri olan yabancı ülke çocukları da katılmaktadır. Dünya’da çocuklarına bayram hediye eden ve bu bayramı bütün dünya ile paylaşan ilk ve tek ülke Türkiye’dir. 

Türk milletinin gönlünde, onun bağımsızlığının sarsılmaz ifadesi olarak en önemli yeri işgâl eden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, her yıl yurdumuzda ve yurtdışındaki temsilciliklerimizde, bütün kurumlarımızda, okullarımızda ve her evde çeşitli etkinliklerle kutlanarak millî birliğimizin kenetlenmiş ifadesini temsil etmektedir. Büyük önder Atatürk’ün  Onlara duyduğu sarsılmaz güvenin ve büyük sevginin ifadesi olarak, millî bayramımız olan 23 Nisanlar’ı çocuklara armağan etmiştir. Tarihimizin gurur dolu sayfalarının yeni nesillerce öğrenilmesi ve Türk Devleti’nin devamını emanet edeceğimiz yavrularımız  bu bilinçle yetişmesi amacıyla 23 Nisanlar, önemli birer vesiledir.

Milletimize ve bütün çocuklara 23 NİSAN  Ulusal   Egemenlik ve Çocuk  Bayramı  kutlu olsun. Ahirete irtihal etmiş   başta Uluönder Gazi Mustafa Kemal  Atatürk ve  silah arkadaşlarını , ecdadımızı  ve tüm şehit ve gazilerimizi  rahmetle anıyoruz .Ruhlar şâd olsun  mekanları cennet olsun.

Cumanız mübarek olsun. Allah’a emanet olun. 

[1] Tirmizî, Birr, 33

[2] Tirmizi, Birr, 13

[3] Buhari, Hibe,12-13

[4] TDV. İslam Ansiklopedisi,

[5] Lokman, 31/13-19

[6] Buhari, Edep, 18

[7] Buhari, Edep, 18

[8] Müslim, Selam, 15

[9] Buhari, Edep, 22

[10] tirmizi, Birr, 57

[11] Buhari, Vesaya, 26

[12] Buhari Edep, 81

[13] Buhari, Edep, 24

[14] Buhârî, Vasâyâ, 23

[15] Müslim, Fezailü’s-sahabe, 81,

[16] Müslim, Kader, 22

[17] Riyazü’s-Salihin, Hadis No:303

[18] Taha, 20/132

[19] Ebu Davut,

[20] Riyazü’s-Salihin, Hadis No:302

[21] Tahrim, 66/6

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.