26 Haziran 2026 Cuma
Kıymetli Okurlarım! En kalbi duygularımla Muhabbetle saygı ile özlemle sizleri selamlıyorum, Cumanız Mübarek olsun. Cuma Günü Gazetemizin köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel bir haslet.
Ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşup Allah’a da yalan isnat ederek ‘Bu helâldir, bu haramdır’ demeyin…”[1]
Hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve haysiyetini korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur.”[2]
Kıymetli Okurlarım !
Yüce dinimiz İslam’a göre helâl, yapılmasına müsaade edilen söz, tutum ve davranışlardır. Haram ise yapılması yasaklanan kötü ve çirkin şeylerdir. Dinimize göre helâl ve haram belirleme yetkisi Allah’a ve O’nun izniyle Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’e aittir. Hiçbir kişi helâl ve haram sınırlarını kendi düşünce ve görüşüne göre daraltamaz veya genişletemez. Dinimizde helâl dairesi oldukça geniştir. Haramlar ise sınırlı sayıdadır.
Değerli Kardeşlerim!
Yüce Rabbimizin haram kıldığı en büyük günah şirktir. Mümin, imanına asla şirk bulaştırmaz. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaz. Nasıl ve ne şekilde yaşaması gerektiğini yalnızca Allah’ın belirleyeceğini kabul eder. Yalnızca O’na kulluk eder ve yalnızca O’ndan yardım diler.
Haram olan diğer büyük bir günah da, insanın canına ve malına kastetmek, şeref ve haysiyetine zarar vermektir. Dinimize göre insanların canı mukaddestir, dokunulmazdır. Kur’an-ı Kerim’de “Bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir.”[3] buyrulmaktadır. Bu cihanşümul ölçüye rağmen bugün, insanlıktan nasibini almamış katil siyonistler, dünyanın gözü önünde Gazzede, Filistinde ,Lübnanda , en büyük günahlardan birini işlemekte; kadın, çocuk, yaşlı demeden masumları katletmektedir. Ancak unutulmasın ki, dünyada ve ahirette Allah’ın, meleklerin ve diri diri yakılan mazlumların laneti soykırım yapan zalimlerin üzerinedir. Ve yine unutulmasın ki, zalimlerin zulmü ancak kendi sonlarını hazırlamaktadır. Azgınlaşan kavimlerin akıbeti bize hep bu hakikati hatırlatmaktadır. Bu kaçınılmaz gerçekle onlar da mutlaka yüzleşeceklerdir.
İslam, haksız kazanç kapılarının tamamını kapatmıştır. Hayatın bereketini götüren, huzur ve güveni zedeleyen, hırsızlık, rüşvet, tefecilik, stokçuluk, karaborsacılık gibi gayr-i meşrû yollar haramdır. Allah katında büyük bir vebal olan kul ve kamu hakkını ihlal etmek de haramdır.
İslam, en büyük sömürü ve zulüm araçlarından biri olan faizin azını da çoğunu da haram kılmıştır. Faiz, alışveriş olarak kabul edilemez. Gelişen ve değişen şartlar, faizin haram olduğu gerçeğini asla değiştiremez. Bu hususta Rabbimizin uyarısı gayet açıktır: “Faiz yiyenler, kabirlerinden şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların ‘Alışveriş de faiz gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır…”[4]
Sağlığı tehlikeye atan, yuvaları dağıtan içki, kumar ve uyuşturucu maddelerin tamamı haramdır. Fıtratı bozan, aile ve toplumları fesada uğratan, insanlığın geleceğini tehdit eden zina, fuhuş ve cinsiyetsizleştirme gibi her türlü eylem haramdır. İnsanlar arasındaki muhabbeti bitiren, toplumsal dayanışmayı yok eden yalan, dedikodu, iftira, su-i zan gibi kötü hasletler haramdır. Şu da bir hakikattir ki, gerçek hayatta haram olan her şey, sosyal medya ve dijital mecralarda da haramdır, günahtır.
Değerli okurlarım!
Ne yazık ki, helâl-haram duyarlılığının günden güne azaldığı, haramların özendirildiği ve aleni bir şekilde işlendiği, mahremiyet sınırlarının hiçe sayıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Böyle bir zamanda bize düşen; Allah ve Resûlü’nün koyduğu helâl ve haram ölçülerine titizlikle riayet etmektir. Ailemize ve çocuklarımıza helâl-haram bilincini kazandırmaktır. Unutmayalım ki, haramlar, Allah ile kul arasındaki en büyük engeldir. Helâl-haram hassasiyetini kaybetmek, fert ve toplum için en büyük felakettir.
Yüce Rabbimden bizleri ve nesillerimizi helâl-haram duyarlılığına sahip kullarından kılmasını niyaz ediyor, çocuklarımıza zihin açıklığı ve başarıdan başarıya ulaşmalarını diliyorum.
Dipnotlar:
[1] Nahl, 16/116. [2] Buhârî, Îmân, 39. [3] Mâide, 5/32. [4] Bakara, 2/275.
Kıymetli Okurlarım! En kalbi duygularımla Muhabbetle saygı ile özlemle sizleri selamlıyorum, Cumanız Mübarek olsun. Cuma Günü Gazetemizin köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel bir haslet.
İslam inancına göre baba (ve anne), evladın rızasını kazanarak cennete ulaşabileceği en kıymetli iki kapıdan biridir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen bu kapıyı terk et, dilersen muhafaza et” hadisi şerifiyle babaya hürmetin ve hizmetin önemini vurgulamıştır.
Baba ve Anneye Karşı Sorumluluklar:
Yüce Rabbimizin bizlere lütfettiği en kıymetli nimetlerden birisi de ailedir. Aile, yeri asla doldurulamayacak olan en önemli kurumdur. Fedakârlığın, karşılıksız sevmenin, şefkat ve merhametin ocağıdır. Hiçbir karşılık beklemeden bize en büyük desteği ailemiz verir. Aile, bize hayatı öğretir. Gönüllerimize güzel ahlakı nakşeder. Bizi geleceğe hazırlar.
Muhterem Okurlarım!
Ailenin iki temel direğinden biri anne, diğeri ise babadır. Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara ‘öf’ bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı sözler söyle.”1 Bugünkü sohbetimizde Rabbimizin itaat etmemizi ve iyilikte bulunmamızı emrettiği babanın aile içindeki önemini, sorumluluklarını ve ona karşı vazifelerimizi hatırlayalım.
Kıymetli okurlarım !
Baba, ailenin kalkanıdır. Kendisine dayandığımız yıkılmaz bir dağdır. Bizler, hayatımızın her alanında onun varlığıyla güven içinde oluruz. Baba, doğruyu ve hakikati gösteren bir rehberdir. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmamıza vesile olan bir öğretmendir. Her düştüğümüzde bizi ayağa kaldıran müşfik bir eldir.
Değerli Okurlarım!
Baba olmak, sadece ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Baba olmak, çocuklarımızı iyi bir insan olarak yetiştirmektir. Göz aydınlığı yavrularımızın ebedi kurtuluşu için Hz. Nûh gibi çırpınmaktır. O, “Haydi yavrum! Sen de bizimle birlikte bin!”2 diyerek inkâr eden oğlunu kurtuluş gemisine davet etmişti.
Baba olmak, Hz. İbrâhîm gibi çocuklarımızı iyi bir mümin olarak yetiştirmek ve onlar için her daim hayır dilemektir. O, “Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namaza devam edenlerden eyle!”3 diyerek Allah’tan neslinin iyiliğini niyaz etmişti.
Baba olmak, Lokmân (a.s) gibi şefkat dolu ifadelerle çocuklarımızı iyiliğe yönlendirip kötülükten alıkoymak için çabalamaktır. O, “Yavrucuğum! Namazını dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış.”4 sözleriyle evladına hikmet yüklü nasihatlerde bulunmuştu.
Baba olmak, Peygamber Efendimiz (s.a.s) gibi çocuklarımıza hayatın her alanında örnek ve rehber olmaktır. Allah Resûlü (s.a.s), ailesine karşı son derece şefkatliydi. Onun hanesinde sevgi ve saygı hâkimdi. O, merhamet ve adaletten, nezaket ve zarafetten asla ayrılmazdı.
Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir hadisinde, “Anne baba, kişinin cennete girmesine vesile olacak ana kapılardan birisidir…”5 buyurmaktadır. Öyleyse annemiz gibi cennet vesilemiz olan babamıza karşı da hürmette kusur etmeyelim. Tatlı dil, güler yüz ve güzel davranışlarımızla anne babamızın gönlünü hoş edelim. Rabbimizin rızasının anne babamızın rızasını kazanmaktan geçtiğini unutmayalım.
Yüce Rabbim, sağlık, sıhhat ve afiyetle Anne ve babasının duasını alanlardan eylesin.Rabbim bizleri iki cihanda aziz eylesin.Rabbime emanet olun.
1 İsrâ, 17/23.
2 Hûd, 11/42.
3 İbrâhîm, 14/40.
4 Lokmân, 31/17.
5 Tirmizî, Birr, 3.
Yüce Allah, insanlığın huzur bulabilmesi için, yeryüzünün imarı ve gelişimi için, insanın soyunun korunması ve devamı için evliliği yasalaştırmıştır. Evlilik sonunda da aile kurulmaktadır.
İnsan neslinin devamı, nesebin muhafazası, toplumu meydana getiren ve toplumun temel taşı olan aile müessesesinin kurulması evlilikle mümkün olur.
Evlilik ise, Allah’ın koyduğu prensipler çerçevesinde bir erkekle bir kadın arasında yapılan bir nikah akdi ile meydana gelir.
Ailenin temelini teşkil eden evlilik bütün ilâhî dinlerde, kadın ve erkeğin kendilerine özgü bir mahremiyet ve paylaşım alanı oluşturmalarına ve insan soyunun devamına katkı sağlamalarına imkân veren yegâne meşrû ilişki olarak kabul edilmiştir (meselâ bk. el-A‘râf 7/80-81; er-Ra‘d 13/38;).
İslâm hukukunda nikâh akdinin geçerliliği için diğer akidlerden farklı olarak şahitler huzurunda akdedilmesi şartı aranır. Nikâh akdinin kurulması ve geçerli sayılması için birtakım rükün ve şartları taşıması gerekir. Aralarında evlenme engeli bulunmayan bir erkekle bir kadının veya temsilcilerinin hukuken geçerli iradelerini birbirine uygun biçimde açıklamalarıyla (icap ve kabul) nikâh akdi meydana gelir.
Evlilik fıtri bir olgudur. İslâm dininde (ruhbanlık) evlenmemek, dünya ile irtibatı kopararak yalnız başına yaşamak yoktur. Peygamberler evlenerek ümmetlerine örnek olmuşlardır.
Peygamber efendimiz, de her konuda bizler için örnek olduğu gibi; evlilik ve aile hayatı hususunda da biz Müslümanlar için en güzel örnek olmuştur. Peygamber Efendimiz gerek sözlü olarak gerekse uygulamalı olarak evliliğe teşvik etmiş, evlenmemeyi arzulayanlara uyarılar yapmıştır. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir. Evleniniz. Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çoğunluğunuzla övüneceğim. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin evlenme gücü bulunmayan da oruca devam etsin. Çünkü oruç onun için (harama karşı) bir kalkandır. (İbn Mace, Nikah, 1/1919)
Hayatım boyunca her gece namaz kılacağım” dedi.
İkincisi: “Ben de hayatımca hep oruç tutacağım, hiç bir gün terk etmeyeceğim” dedi.
Üçüncüsü de: “Kadınları ebediyen terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim” dedi.
Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) bu durumu öğrenince onları çağırıp şöyle buyurdu:
“ Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Allah’a yemin olsun ki ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’ndan en fazla sakınanızım; fakat zaman zaman oruç tutar ve iftar ederim; namaz kılar ve uzanıp yatarak istirahatte bulunurum; kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren benden (benim ümmetimden) değildir.”(Buhâri, Nikâh, (VI, 116).)
Peygamber Efendimiz evlenme imkanı bulamayanlara da tavsiyelerde bulunmuştur:
Abdullah ibn Mes’ud (r.a) şöyle anlatıyor:
– Bizler, Peygamber (s.a.s.)’in maiyyetinde (evlenmek için) hiçbir imkân bulamayan birtakım gençler idik. Rasulullah (s.a.s.), bize:
“Ey gençler zümresi, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan en çok men eder, ferci de en iyi korur. Evlenmeye gücü yetmeyen de oruca devam etsin. Çünkü oruç tutmak, kişi için inemedir (yani şehveti kıran bir şeydir).” buyurdu. Nikah, her ne kadar medenî bir sözleşme ise de bir yönü ile ibadettir. İslamda evlenmenin hükmü sünnet-i müekkededir. Fakat şartlara göre bazan farz, bazan vâcip, hatta bazan da haram olabilir.
Evlilik öncesinde tarafların birbirlerini görüp tanımaları ve bu arada evlilik için gerekli hazırlıkların yapılması yararlı görülmekle birlikte bu aşama nikâh akdinin bir parçası değildir.
Nikah akdi olmadan bir araya gelen insanların oluşturduğu birliktelikler aile olarak isimlendirilemez. Çünkü bu birlikteliğin temelinde nikâh değil, iffetsizlik ve ahlaksızlık vardır.
Evlenecek olan kadın ve erkek, hayatlarının sonuna kadar bir arada kalacaklarına nikahla karar vereceklerinden dolayı; verecekleri kararlarında acele etmemelidirler. Düğüne kadar değil, ölüme kadar devam edecek olan bir evlilik yapacaklarının farkında olmalıdırlar.
Eşler arasındaki sevgi ve saygı, çocuklar tarafından da örnek alınır.
Evlenecek olan kadın ve erkeğin dikkat etmeleri gereken en önemli hususlardan biri de dinen evlenmelerine engel bir durumun bulunmamasıdır.
Nişan , Düğün Ve Eğlence Adabı
Nişan;“Evlenmeleri câiz olan iki kişinin birbiriyle evlenmeyi karşılıklı olarak vaad etmesi” anlamına gelir. Nikah yapılmadığı sürece nişanlılar evlenmiş sayılmazlar ve mahremiyet açısından da bir değişiklik meydana getirmez. Dolayısıyla nişanlılar görüşmelerinde birbirine nâmahrem olanların uymaları gereken sınırlara riayet etmekle yükümlüdür (bk.Dia. Nikah, HALVET; MAHREM).
olanıdır”( Ebu Davud, Nikâh, 31. II, 591 () buyurmuştur.
Altından kalkılamayacak ağır şartlar ve masraflar ileri sürmek, evlenmeyi zorlaştırır. Evlilik kolaylaştırılmalı ve evleneceklere yardımcı olunmalıdır. Nişan ve düğün törenleri sırasında dinimizin haram kıldığı tutum ve davranışlardan kaçınılmalı, İslami duyarlılıklar gözetilmelidir.
Düğünlerde gelen misafirlere israfa kaçmayacak şekilde ikramda bulunulmalıdır. Düğün yemeklerine fakir- zengin herkes davet edilmelidir. Zenginlerin çağrılıp, fakirlerin çağrılmadığı düğün yemekleriyle ilgili Peygamberimiz ümmetini şöyle uyarmaktadır:
“Zenginlerin dâvet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir.” (Buhârî, Nikâh 72; Müslim, Nikâh 107. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 25, Riyazü’s-Salihin, Hadis No:268)
Evlilikler yapılırken israftan sakınılması gerekir. “İnsanlar bizi kınar”, “düğünümüze katılanlar bizi fakir görür”, “herkes böyle yaptı biz yapmazsak ayıp olur”, “insanın hayatında bir kere oluyor” ve daha nice mazeretler ortaya atılarak israfa gidilmemelidir.
Maalesef bugün yapılan sünnet, nişan ve düğün merasimlerinin çoğu İslam’ın esaslarına uymamaktadır. Bu merasimler daha çok yabancı kültürlerin etkisinde yapılmaktadır. Bu merasimleri yapan ve katılanlar, nefislerinin arzularına ve şeytanların isteklerine uymaktadırlar. Böylece haramlara dalıyorlar, günah işliyorlar.
Bazı Müslümanlar da şeytan işi birer pislik olan(Maide, 90) alkolün içilmesine izin veriyorlar. Sevinçlerin çoğalması gereken düğünler alkol sebebiyle üzüntülere dönüşebiliyor.
Düğünlerinde İslama göre yasaklanmış davranışları sergileyenlere “Neden böyle yapmakla günah işliyorsunuz” diye sorulunca ;
“Efendim çoğunluk böyle istiyor” diye cevap veriyorlar.
Halbuki “Allah’a isyanın olduğu yerde, mahlûka itaat edilmez”.
Sonuç olarak, dinimizde evlenme emredilmiş, teşvik edilmiş ve evlenmenin kolaylaştırılması tavsiyesi edilmiştir. Nişan, nikah ve düğün törenlerinde gösteriş ve israftan kaçınılması tavsiye edilmiştir.
Bundan dolayı düğünlerimiz; dinimize, örfümüze, milli ve manevi değerlerimize ters olmamalıdır. Düğün yapılarak evlilik ilan edilmelidir. İsrafa kaçmadan düğüne gelenlere ikram yapılmalıdır.
Haram olan Allah’ımızın yasakladığı (alkol gibi) her şey düğünlerimizden uzak olmalıdır. Bu sebeple düğünlerde meşru olmayan eğlence şekilleri terk edilmelidir.
Düğünlerimize davet ederken zengin fakir, takı takabilecekler takamayacaklar ayrımı yapmaksızın bütün tanıdıklarımızı çağırmalıyız. Çünkü sevinçler paylaştıkça artmaktadır. Çağrıldığımız meşru düğünlere gitmeyi de ihmal etmemeliyiz.
Sohbetimizi Kur’an-ı Kerimde iman eden ve salih amael işleyen kimselerin yapmış olduğu bildirilen dua ile tamamlayalım:
74.Onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” diyenlerdir. (Furkân Sûresi ; 74)
Yüce Rabbim bekar olan gençlerimize hayırlı evlilikler, evlenme aşamasında olanlara hayırlı düğünler, evlenmiş olanlara ise hayırlı ve mutlu bir hayatlar nasip etsin.
“Çevreye Vefa Müminin Şiarıdır” başlığıyla yayınlanan bu haftaki konumuz cuma yazımızda, Allah’ın dünyayı en güzel şekilde yarattığı ve Ademoğluna emanet ettiği belirtildi. Fakat son iki asırda insanlığın kendisine emanet edilen dünyanın kıymetini bilemediği ifade ediliyor.
, “Rûm sûresinin 41. ayetinde buyrulduğu üzere, dünyanın dengesi insan eliyle bozuldu. Bugün bize düşen İslam’ın insanlığa takdim ettiği çevre ahlakını yeniden kuşanmaktır. Dünyanın sahibi değil, emanetçisi olduğumuzu aklımızdan çıkarmamaktır
DÜNYANIN DENGESİNİ BOZAN VARLIK
Kıymetli okurlarım !
Yüce Rabbimiz kusursuz bir kâinat yarattı. Uçsuz bucaksız bu kâinatta dünyayı, kulları için en güzel bir şekilde var etti. Onun imar ve ihyasını, cennetten yeryüzüne indirdiği ve halifesi kıldığı biz Âdemoğluna emanet etti. Hak duyarlılığı ve sorumluluk bilinciyle çevremize muhabbet ve merhamet beslemeyi, onu koruyup gözetmeyi emretti. Her alanda olduğu gibi doğal kaynakların kullanımında da israf, sömürü ve açgözlülükten kaçınmayı öğütledi.
Değerli okurlarım !
Allah’ın yarattığı kâinatı okuma ve anlamlandırmada en güzel rehber Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’dir. Onun tabiata bakışı ibret, hikmet, rahmet ve tefekkür merkezlidir. Allah Resûlü (s.a.s), Mekke’de ve Medine’de “Harem Bölgesi” ilan etmiş, bir bakıma doğal koruma alanları oluşturmuştur. Akıp giden nehirden abdest alırken dahi suyun israf edilmemesini[1] emrederek suya vefasını göstermiştir. “Uhud bizi sever, biz de onu severiz.”[2] diyerek dağa muhabbetini izhar etmiştir. “Kıyamet kopuyor olsa dahi elinizdeki fidanı dikin.”[3] buyurarak tabiata karşı sorumluluğumuzu hatırlatmıştır. “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.”[4] uyarısıyla mümine yakışanın bütün canlılara merhamet olduğunu beyan buyurmuştur.
Kıymetli Dostlar!
Son iki asırda insanlık ailesi maalesef, kendisine emanet edilen dünyanın kıymetini bilemedi. Tabiatın dengesini bozdu, çevreyi hoyratça kullandı. İsraf ve savurganlıkla her türlü nimeti sınırsız bir şekilde tüketti. Neticede devasa boyutlara ulaşan çevre sorunlarına maruz kaldı. Temiz havamız kirlenmeye devam ediyor, nefesimize nefes katan ormanlar yok oluyor, sadık yârimiz topraklar çöle dönüyor, hayat pınarımız sular kuruyor. Denizlerimizin ve okyanuslarımızın düzeni altüst oluyor. Can taşıyan nice tür yok olup gidiyor. Hâsılı dünyamızın dengesi her geçen gün daha da bozuluyor.
Değerli Müminler!
Kâinatı hassas bir denge üzerine yaratan, kâinat ve içindekilerin dengesini koruma görevini insanoğluna veren Rabbimiz, Yüce Kitabında bakınız ne buyuruyor: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah dönüş yapsınlar diye işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.”[5]
Evet, ayet-i kerimede buyrulduğu üzere, dünyanın dengesi insan eliyle bozuldu. Bugün bize düşen İslam’ın insanlığa takdim ettiği çevre ahlakını yeniden kuşanmaktır. Dünyanın sahibi değil, emanetçisi olduğumuzu aklımızdan çıkarmamaktır. Cenâb-ı Hakk’ın kâinata koyduğu hassas dengeyi bozmamaktır. İsraf ve açgözlülük hastalığından kurtulmak, kaynakları ölçülü kullanmaktır. Bir lokma ekmeği, bir damla suyu dahi heba etmemektir. Piknik ve mesire alanlarında daha bir duyarlı davranmak, çevreyi gözü gibi korumaktır. Arkamızda yaşanabilir bir dünya bırakmak için sorumlu davranmaktır. Unutmayalım ki çevreyle ilgili hassasiyet, Rabbimizin emanetine hakkıyla riayet ve gelecek nesillerin hakkını teslim etmektir.
Dipnotlar:
[1] İbn Mâce, Tahâret, 48. [2] Buhârî, Megâzî, 82. [3] İbn Hanbel, III, 184. [4] Ebû Dâvûd, Cihâd, 44. [5] Rûm, 30/41.
Kıymetli Okurlarım! En kalbi duygularımla Muhabbetle saygı ile özlemle sizleri selamlıyorum, Cumanız Mübarek olsun. Cuma Günü Gazetemizin köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel bir haslet.
“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!”
(Hac, 22/37)
Takvamızdan başka Rabbimize bizler ne arz edebiliriz? Takvamızdan başka dünyada ve ahirette bizleri neler mutluluğa ulaştıracaktır? Niyetlerimiz halis olmasa ve samimiyetle Rabbimize yönelmesek bizleri ne kurtaracaktır?
Âdem (a.s.), Havva annemizle birlikte cennete işledikleri küçücük bir hatadan (yasak meyveyi yemelerinden) dolayı yeryüzüne indirildikten sonra, her ikisi de samimiyetle
“(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf, 7/23) diyerek tövbe ettiler de Rahman-ı Rahim onları affetmedi mi?
Nuh (a.s.) emrolunduğu üzere Rabbine sığınarak dağın başında bir gemi yapıp o gemiyle, kendisi ve inanlar tufandan kurtulmadı mı?
Musa (a.s.), ihlâsla çıktığı yolda önünde Kızıldeniz açılıp oradan geçmedi mi?
İbrahim (a.s.), takva sahibi olarak Rabbine yöneldi de Rabbi onu Nemrut’un ateşinden kurtarmadı mı? Yaratanın evladı İsmail (a.s.) ile imtihan ettiği İbrahim (a.s.) takvasıyla bu imtihanda başarılı olmadı mı?
Ya İsmail (a.s.)! O ki, körpecik bir çocukken kesilmekle imtihan edildiği bu dünyada Rabbine sığınarak ve takva sahibi olarak,
“Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.” (Saffat, 37/102)diyerek kazananlardan olmadı mı?
Ya Hacer (r.a.) annemiz! Hz. İbrahim, kendisini daha süt emen çocuğu İsmail (a.s.) ile Mekke’de bırakıp giderken, “Ey İbrahim! Bizi buraya bırakıp nereye gidiyorsun dediğinde”, Hz. İbrahim (a.s.)’dan “Bu Rabbimin emridir” cevabını aldığında “Rabbim bana sahip olur” diyerek Rabbine yönelmedi mi? Çocuğuna bir damla su bulması gayretine karşılı Rabbi, onu zemzemle müjdelemedi mi?
Nice hayatlar dünyada yaşandı ve bitti. Niceleri kaybetti, niceleri kazandı. İblis kaybetti, Hz. Âdem kazandı. Kabil kaybetti, Habil kazandı. Firavun kaybetti, Hz. Musa kazandı, Nemrut kaybetti, Hz. İbrahim kazandı. Ebu Leheb, Ebu Cehil kaybetti, Hz. Muhammed (s.s.a) kazandı. Şimdi sıra bizde bu kurban bayramının yaklaştığı şu anda kendimize sormalıyız artık. Kazananlardan mı olacağız, kaybedenlerden mi olacağız?
Önce Niyet
Amellerimiz niyetlerimize göre şekillenir. Niyetlerimiz halisse amellerimiz değer kazanır Yüce Yaratan nezdinde. Ancak ameller halis olmayınca en önemli ibadetler bile bir değer kazanmaz Yaratan katında. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuştur.
“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır…” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1, (I, 2))
Kurban Bayramı arifesinde bulunduğumuz şu günde kurbanlıklarımızı almak için pazarlara giderken, kurban bayramı namazı için safları doldurup namaza dururken, kurbanlıklarımızı keserken, kurbanlıklarımızın etlerini ihtiyaç sahiplerine dağıtırken ilk ve temel ilke Allah Rızası’dır. Bu hassasiyeti –Allah rızasını- hayatımızın her alanına aktaralım. Aktaralım ki; kurtuluşa erenlerden olalım.
Allah-u Teâlâ’da samimi bir niyetle ibadet yapmaya bizleri yönlendiriyor. Beyyine süresinde şöyle buyrulmaktadır.
“Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” (Beyyine, 98/5)
Niçin Kurban?
Kurban Allah’a yakın olmak anlamına gelmektedir. Biz Kurban kesmekle Rabbimize yakınlık kurmaktayız. Hz. Âdemin iki oğlu Habil ve Kabil’in Allah’a yakınlık için kurban sundukları, ancak ihlâs ve samimiyeti sebebiyle Habil’in kurbanının kabul edildiği, Kabil’in kurban olarak sunduğu değersiz bir ekinin kabul edilmediği bizlere bildirilmektedir. Bu konuyla ilgili Maide süresinde şöyle buyrulur.
“(Ey Muhammed) Onlara Âdemin iki oğlu ile ilgili haberi hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti.” (Maide, 5/27).
Kurban ibadeti Rabbimizin bir emridir. Kevser süresinde Yüce Yaratan;
Rabbin için namaz kıl, kurban kes” (Kevser, 108/2) buyurmuştur. Ayette geçen “venhar” emri başka anlamlara geldiğinden dolayı kurban kesme vacip olarak hükme bağlanmıştır.
Kurban Sadece Ümmet-i Muhammed’e Has Bir İbadet Değildir.
Kurban İbadeti sadece biz Ümmet-i Muhammed için emredilmişi bir ibadet değildir. Hz. Adem (a.s)’dan başlayarak gelen tüm ümmetler için emredile gelmiş ibadetlerden biridir.Hac süresinde şöyle buyrulmaktadır.
“Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık…” ( Hac, 22/34)
Kurban İslam Dininin Şiarı (Nişanesi)’dır.
Şiar; bir şeyi başka şeylerden ayırt eden, onu diğerlerinden farklı kılan özellik sembol demektir. Bu anlamda Kurban ibadeti İslam Dinini diğer dinlerden ayrı kılan unsurlar taşır. Yani bizler yabancı bir beldeye Kurban Bayramı günü gittiğimizde orada kurban kesildiğini gördüğümüzde o beldede Müslümanların olduğunu anlarız. İşte kurban ibadeti ve kurbanlık hayvanlarda birer nişanedir.
Gün! Müslüman Kardeşlerimize Yardım Etme Günüdür.
Kurban’ın Allah’a yaklaşma anlamına geldiğini yeniden sizlere hatırlatarak, Rabbimize yaklaşmada Müslüman kardeşimize destek olmanın ne kadar önemli olduğunu yeniden vurgulamak isterim. Efendimiz (s.a.s) bir hadislerinde şöyle buyuruyor.
“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılar. Müslüman’dan bir sıkıntıyı giderenin Allah da kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir Müslüman’ın ayıbını örtenin, Allah da kıyamet gününde ayıplarını örter.” (Buhari, Mezalim 3)
Yanı başımızda Suriye’li, Irak’lı Müslüman kardeşlerimiz Muhacir olarak ülkemize sığındılar. Dünyanın birçok köşesinde ise bir yardıma muhtaç olan Müslüman kardeşlerimiz var. İşte bu bayram Müslüman Kardeşlerimizin yanında Allah rızası doğrultusunda olmakla Rabbimize kurbiyetimizi (yakınlığımızı) göstermiş olacağız. Biz Müslüman kardeşlerimizin ihtiyaçlarını karşılayacağız ve sıkıntılarını gidereceğiz, Rabbimizde bizlerin ihtiyaçlarını karşılayacak ve sıkıntılarımızı giderecek.
Kardeşlerim!
Bilin ki; bu sıkıntılar bitecek. Allah zalime hiçbir zaman fırsat vermediği gibi şimdi de fırsat vermeyecek. Allah her daim mazlumun ve mazlumu destekleyenlerin yanında olduğu gibi şimdi de olacak. Önemli olan bizlere düşen vazifedir. Önemli olan imtihanımızı başarılı vermemizdir. Önemli olan Müslüman kardeşimizi desteksiz bırakmamamızdır. Önemli olan Rabbimizin rızasını kanmamızdır. 2009 yılından bu yana başta Filistin olmak üzere, Somali’ye, Myanmar’a, Mısır’a, Filipinler’e, Suriye’ye, Afganistan’a, Pakistan’a, Afrikada ki kardeşlerimize daha birçok kardeşimize yardımlar ettik. Allah’ta bizlere yardım etti. 2009 yılından bu yana dünyada yaşanan birçok ekonomik, sosyal vb. kriz, şükürler olsun ki, Ülkemize zarar veremedi. Bizler Müslüman kardeşlerimizin yanında olduğu müddetçe Rabbimizin izniyle hiçbir kriz ülkemize zarar veremeyecek.
Kurban İbadetinde Dikkat Edilmesi Gerekli Hususlar Vardır
Müslüman elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği kişidir. Müslüman kendisi için istediğini diğer varlıklar içinde isteyebilen insandır. Müslüman yaptığı işi ihsan şuuruyla yapandır. Müslüman olanın yanında herhangi bir gözetleyicinin olmasına gerek yoktur. Müslüman olan her daim Yaratan’la beraber olduğunun bilincindedir.
Müslüman kurbanlıkları satarken asla alıcıları aldatmaz. Büyükbaşta hayvan iki yaşını, devede beş yaşını, küçükbaşta ise keçi ve koyun bir yaşını doldurmuş olması gerekir. Ancak koyun altı aylıktan sonra anası gibi gösterişli olursa bu hayvanda kurban edilebilir. Bu sebeple önce satıcılara seslenmek istiyorum ki, asla bu yaşları tamamlamamış hayvanları satmayın. Ayrıca sağlıklı olmayan, hasta, topal, tek gözü kör, zayıf ve cılız olan hayvanlar kurban edilmemektedir. Bilin ki, bilelim ki, kusurlu bir malı kusurunu söylemeden satan bir satıcının kazandığı haramdır.
Müslüman kurbanı aldıktan sonra ona asla eziyet etmez. Kurbanlığı Rabbinin kendisine verdiği bir hediye olarak görür. Hediyeler ise En Sevgili olan Allah’tan gelince değerlerin en yücesi halini alır. Bu sebeple hayvanları incitme hakkımız yoktur.
Müslüman maddi ve manevi temizliği elde etmiş kimsedir. Aslan yattığı yerden belli olur misali, Müslüman’ın bedeni, elbisesi, evi, mahallesi temizdir. Müslüman olan asla insanları rahatsız edecek hiçbir pisliği sokağa atmaz. Bu bayramda siz kardeşlerimize sesleniyorum. Lütfen! Kurbanlıklarınızı kestikten sonra onlardan geriye hiçbir artık bırakmayın. İnsanları rahatsız edecek bir şekilde artıkları bıraktığımız zaman kul hakkına gireceğimizi unutmayalım.
Rabbim her türlü ibadetimizi sadece kendi rızası için yapanlar zümresine bizleri dahil eylesin. Rabbim kurbanlıklarınızı kabul eylesin. Rabbimin her türlü nimeti, selameti, rahmet ve inayetini tüm Müslümanlar üzerine olsun. Bayramınız Kurban, Kurbanınız Bayram olsun.
Allah’a emanet olun.