eşya depolama
romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
bandstanddiaries.com
sakarya escort belek escort adana escort antalya escort ankara escort aydın escort bursa escort gaziantep escort istanbul escort samsun escort balıkesir escort mersin escort konya escort eskişehir escort izmir escort sınav analizi denizli vip transfer kocaeli escort malatya escortmaltepe escort muğla escort manisa escort sivas escort tekirdağ escort tokat escort uşak escort yalova escort yozgat escort trabzon escort afyon escort aksaray escort amasya escort ardahan escort artvin escort bartın escort bayburt escort bolu escort burdur escort çanakkale escort çankırı escort çorum escort edirne escort elazığ escort erzurum escort erzincan escort kırşehir escort van escort zonguldak escort giresun escort gümüşhane escort hakkari escort ığdır escort ısparta escort kahramanmaraş escort karabük escort karaman escort kars escort kastamonu escort kırklareli escort kütahya escort nevşehir escort niğde escort ordu escort osmaniye escort rize escort şanlıurfa escort siirt escort sinop escort şırnak escort tunceli escort yozgat escort tokat escort tekirdağ escort kütahya escort balıkesir escort aydın escort edirne escort sivas escort uşak escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort vergi konseyi görüntülü sohbet urla siyaset haberleri ankara magazin istanbul magazin yalova magazin kütahya magazin elazığ magazin adıyaman magazin tokat magazin sivas magazin batman magazin erzurum magazin afyon magazin malatya magazin ordu magazin trabzon magazin mardin magazin eskişehir magazin denizli magazin muğla magazin van magazin aydın magazin tekirdağ escort balıkesir magazin samsun magazin kayseri magazin manisa magazin hatay magazin diyarbakır magazin mersin magazin kocaeli magazin gaziantep magazin konya magazin sakarya magazin antalya magazin bursa magazin izmir magazin istanbul otomobil fiyatları istanbul ekonomi istanbul eğitim istanbul seyahat istanbul gezi rehberi antalya alışveriş merkezleri antalya ticaret
Nuri Böcekbakan

Nuri Böcekbakan

29 Ağustos 2025 Cuma

 VATAN SEVGİSİ  ZAFERLERİ KAZANDIRAN RUH

 VATAN SEVGİSİ  ZAFERLERİ KAZANDIRAN RUH
0

BEĞENDİM

ABONE OL

30 Ağustos Zaferinin yıldönümü münasebetiyle bu haftaki yazımızda Vatan sevgisinden, zaferleri kazandıran ruhtan, Şehitlik ve gaziliğin öneminden söz etmeye, bu yüce duyguları anlamaya, anlatmaya çalışacağız. 30 Ağustos Zafer Bayramının 103. Yıldönümü 30 Ağustos 2025 Cumartesi günü yapılacak törenle kutlanacaktır.

Rebiülevvel’in 11. Günü yani 3 Eylül 2025 Çarşamba günü ise Mevlid gecesidir. Bu gece Rebiülevvel’in 12. gecesidir ve bu gece Hz. Peygamberimiz (S.A.V) dünyaya gelmiştir. Geceniz  Mübarek olsun.

Üstünde  yaşayan yiğitleri ile kıymetli altında yatan  şehitleri ile kıymetli bu Cennet vatanı bizlere emanet eden ,bu Vatan için bu Millet için bu bayrak için hayatlarını seve seve veren  şehitlik rütbesine yükselen ahirete  irtihal  etmiş  ecdadımızı tüm şehitlerimizi gazilerimizi  15 temmuz şehitlerini  ruhlarını teslim etmiş Devlet ve Millet büyüklerimizi anarken  Cumhuriyetimizin  kurucusu 30 Ağustos  zaferinin  Baş komutanı  Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının  ruhları şad olsun. Onları rahmetle  anıyoruz.

Vatan doğup büyünen ve üzerinde yaşanan toprak parçasıdır. Vatan görünüşte sade bir toprak parçasıdır. Fakat alelade, sıradan bir toprak parçası değildir. Can verip can alınan, hayat parçasıdır.

Herkes vatanını sever. Bu duygu fıtrîdir, insanın içinde yaratılıştan vardır. Vatanını seven kimseye vatansever, vatanperver denir.

Bülbülü altın kafese koymuşlar “ah vatanım” demiş. Sormuşlar: Vatanın neresi? “Bir çalının dalı” demiş.

İnsanların bir vatana sahip olmaları kolay değildir. Sahip olduktan sonra onu korumak daha da zordur. Atalarımız vatanımızı korumak için tarih boyunca her türlü fedakarlığa katlanmışlar, binlerce şehit vermişlerdir. Adeta her karış

toprağını şehit kanıyla sulamışlardır.


Merhum Mehmet Akif bir dörtlüğünde bu gerçeği şöyle ifade eder:

Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı,

Düşün altında binlerce kefensiz yatanı,

Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı

Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Sen vatanına sahip olacaksın. Şairin dediği gibi:

Sahipsiz olan vatanın batması haktır,

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

Şehitlik olmadan vatan olmaz. Evet, vatan bir toprak parçasıdır, ama her toprak parçası vatan değildir. Vatan, uğruna şehitlerin kan akıttıkları toprak parçasıdır. Toprak, eğer uğruna ölen varsa vatandır. sözü, ne güzel bir sözdür.

 “Vatan sevgisi imandandır

Bugün sahip olduğumuz bu cennet vatan, kahraman atalarımızın her karışını kanları ile sulayarak bize emanet ettikleri topraklardır.

Vatan bizlere kolay emanet edilmedi. Nice canlar, nice haneler söndü. Analar bacılar yetimler… adı sanı duyulmamış şehitler ve gaziler…

Bugün cennet vatanımızın fetih gününü idrak ediyoruz. Zaferlerin gölgesinde nefesleniyoruz. Ağustos sıcağında kanını huzur için aktan şehitlerimizi, alın terini barış için döken gazilerimizi hatırlıyoruz.

26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslâm’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını düşmanlara kapatan Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlarız.

Tarih geleceğe emin adımlarla yürüyenlerin tarihidir. tarih bir milletin geleceği, yarınlarıdır. Tarih ders ve ibret almak içindir. Tarih bizi başarılı kılan ruhu anlamaktır. Tarih bu vatan uğruna canını seve seve vermektir.

İslam coğrafyasının bugünlerde maruz kaldığı zulüm, zorbalık, haksızlık ve kötülükler, zaferlerimizi ve bu zaferlerin arkasındaki ruhu yeniden anlamaya olan ihtiyacımızı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Unutmayalım ki ecdadımıza bu yüksek ruhu kazandıran “din-i mübin-i İslâm” dır. Onlar i’la-yı kelimetullah uğruna yaşamışlardır. Allah adı en yüce olsun diye mücadele vermişlerdir. Yeryüzünde hak, hakikat, adalet, hukuk, ahlak, barış ve huzur egemen olsun diye çaba sarf etmişlerdir. İslâm’ın barış ve esenlik dini olduğunu bütün dünyaya göstermişlerdir. Mazlumların sığınağı, zalimlerin korkulu rüyası olmuşlardır. Din, iman, millet, vatan ve mukaddesat uğruna gerektiğinde candan ve canandan vazgeçmeyi göze almışlardır.

 “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” (Ali İmran 139)

 “Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider.” (Enfal 46)

وَ “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Ali İmran 103)

Bedir’de, Malazgirt’te, Mekke’nin Fethinde, İstanbul’un Fethinde, Çanakkale Zaferinde, Kurtuluş Savaşında milli va manevi değerlerle bezenmiş bir ruh olgunluğu vardır. Bu ruh olgunluğuna bugün bizler çok muhtacız. Bu ruhu kaybedenler, birlik beraberliğini de kaybetmiş demektir.

Zaferin olmazsa olmaz şartı, hakiki iman, salih amel ve güzel ahlaktır. Bugünün Müslümanları en çok da bunlara muhtaçtır. Birlik ve beraberliğe, ilim ve irfana, fazilet ve erdeme muhtaçtır.

İstiklal şairimiz Akif bu ruhu en güzel şekliyle bizlere ifade ediyor:

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar

“Medeniyet”! dediğin tek dişi kalmış canavar?

Vatanı Korumak Dinimizin Emridir.

Ünlü şâir Mithat Cemal KUNTAY, bu gerçeği şöyle dile getirir.

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,

. Bu vatanın, bu millete ait olduğunu camileri, türbeleri, çeşmeleri, sarayları, mezar taşları, hanları ve hamamları ile adeta tescil etmişlerdir.

Vatan, bizim en kıymetli varlığımızdır. Bu bakımdan “anavatan” tabiri, bizim milletimiz arasında önem kazanmış ve ata sözlerimize kadar girmiştir.

Dünyada, namus ve şerefimizi koruyarak huzur ve güven içinde yaşamak, ancak bağımsız bir vatana sahip olmakla mümkündür.

Dini görevlerimizi gereği gibi yerine getirmemiz de yine vatan sayesinde mümkün olur. Bu sebeple Yüce dinimiz vatanın korunmasına büyük önem vermiş, vatan sevgisini imandan saymıştır.

Vatanı korumak hem dinî hem de milli bir görevdir.

İslam Dîni, hiçbir insanın ezilmesine ve baskı altına alınmasına izin vermez. Düşmanlara karşı çarpışmayı emretmesi de, tamamıyla temel hak ve hürriyetlere saldırıyı ortadan kaldırmayı, adaleti ve hakkaniyeti yeniden kurmayı hedeflemesindendir. Bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

 “Sizinle savaşanlara karşı, Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah, aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara 2/190)

Buna göre vatanımızı korumak Rabbimizin emridir. Dinimiz zorunlu olduğu hallerde savaşmayı, sevabı çok bir ibadet olarak göstermiştir. Savaşta da kurallar koymuş, aşırılıkları kesinlikle yasaklamıştır. Çocuklara, kadınlara, yaşlılara ve din adamlarına saldırıyı ve onları elleri silahlı olmadıkça öldürmemeyi emretmiştir.

Yeryüzünde şerefli bir millet olarak yaşayabilmek için bütün bunları tam ve eksiksiz bir şekilde hazırlamaya mecburuz. Dinen de bu konuda bütün gücümüzü kullanmakla yükümlüyüz.

Bir gün bir gece hudut boyunda nöbet tutmak, gündüzleri oruçla, geceleri de ibâdetle geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Vazife başında ölürse, yapmakta olduğu amelin sevabı ve rızkı devam eder ve kabir fitnesinden kurtulur.”( Müslim, İmâre, 163)

Vatan olmaksızın millet, millet olmaksızın da devlet olamaz. Bir milletin varlığı, vatanın varlığına, aynı zamanda hür ve bağımsız olmasına bağlıdır.

Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!”

Bu cennet Vatanın birer evlatları olarak bizler vatanımızı korumak, vatanımıza namahrem eli değmemesi için askerlik yapmakla mükellefiz. Buda bizim hayatımızın en önemli zaman dilimidir. Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşımızda dile getirdiği üzere, Cennet Vatanımızı korumak hepimizin en başta gelen sorumluluğudur. Akif bu hususu ne güzel dile getirmiştir.

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

Siper et gövdeni, dursun bu hâyasızca akın.

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

 Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

Müslümanlar, Allah’ın yardımını celbedecek bir halet-i ruhiye içinde olmalıyız.

  • Allah’ın yardımının gelmesi için gayret göstermeliyiz
  • Tıpkı Resulullah Efendimizin örneklik ve rehberliğinde Mekke döneminde olduğu gibi müminler, nefislerimizi, kalplerimizi ve zihinlerimi terbiye etmeliyiz.
  • İmanımızı güçlendirmeliyiz.
  • İbadetlerimizi halisane yapmalıyız
  • Ahlakımızı güzelleştirmeliyiz
  • Ruhen ve bedenen zafere hazır olmalıyız
  • Üstünlüğün ve zaferin Allahın yardımıyla olduğunu bilmeliyiz
  • Sonrasında da Allah’a tevekkül edip neticeyi yine O’ndan beklemeliyiz

Süleyman Nazif:

Vatan sıhhate benzer, değeri kaybedilince anlaşılır” der.( Bilal Eren, Güzel Sözler Antolojisi, 306)

Allah Teala buyurdu ki: “Ben muhakkak zalimden mazlumun intikamını alırım. Yine biz mazlumun haksızlığa uğradığını görüp te  ona yardım etmeye gücü yettiği halde yardımını esirgeyen katı kalpli kimseden de mazlumun intikamını alırım. (Taberani)

Necmettin Halil Onan bu toprakların güzelliğini Ne güzel ifade etmiş: “Dur yolcu!.. Bilmeden gelip bastığın Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver: Bu sessiz yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir. Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda İstiklâl uğrunda, namus yolunda Can veren Mehmed’in yattığı yerdir. Bu tümsek, koparken büyük zelzele Son vatan parçası geçerken ele Mehmed’in düşmanı boğduğu sele Mübarek kanını kattığı yerdir. Düşün ki: Haşrolan kan, kemik, etin Yaptığı bu tümsek amansız, çetin Bir harbin sonunda bütün milletin Hürriyyet zevkini tattığı yerdir.”



اِ “Allah’ın zaferi ve fetih geldiğinde ve de insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O,tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr, 1-3)

Uğrunda can veren şehidini, Peygamberin kucak açıp beklediği bu mübarek vatan toprakları üzerinde tarihler devirdik, tarihler kurduk.

Türkü’yle, kürdü’yle, laz’ıyla çerkez’iyle… Sünnî’siyle, alevî’siyle… Aynı toprak , aynı bayrak uğrunda can cana olduk siperlerinde.

Kanlarımızı sebil ettik, fakat vatanın namusunu çiğnetmedik, bayrağı yere düşürmedik; minarelerden ezanı, camilerden Kur’an-ı dindirtmedik.

İşte şehitlerimiz kanlarını akıtarak bu cennet vatanı bize emanet etmişlerdir. Bize düşen de bu toprakları imar etmek, korumak ve bizden sonraki nesillere devretmektir. canını mukaddes değerler uğruna feda edebilecek nesiller yetiştirmeliyiz. Bunu yapmadığımız takdirde hem vatanımıza ve hem de şehitlerimize karışı görevlerimizi yapmamış ve onların ruhlarını incitmiş oluruz.

“Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber, Sana âğûşunu açmış, duruyor peygamber.” Mehmed Akif ERSOY

Bu vatan senin, bu devlet senin, bu millet senin, bu bayrak senin. Eğer sen sahip çıkarsan sen vatansız, devletsiz, milletsiz, bayraksız, Kur’an’sız, ezansız kalmayacaksın. Yüce Allah hiç kimseyi vatansız, devletsiz, milletsiz, bayraksız; Kur’an’sız ve ezansız bırakmasın.

Zafere ulaşmak isteyen kardeşim

Zafer, imandır. imanın iyice yerleşmesidir.

Zafer, ihlasla mücadele etmektir.

zafer Allah katındandır ve üstünlüğün tamamı Allah’ındır.

Zafer, Allah’ın dinine yardım etmekle mümkündür

Zafer, yenilmeyen güçlüye (Allah’a) dayanmaktır

Zafer sabırdan sonradır.

Dua, zaferi sağlayan silahların en önemlisidir.

Tarih boyunca bizlere zaferler kazandıran bütün büyüklerimizi, ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla yâd ediyoruz.

Yüce Ecdadımızın bütün savaşlara başlarken ifade ettiği önemli bir söz, İslam Dininin vermiş olduğu manevi duygular ile geçmişten getirdiğimiz kültürümüzün özümsenerek birleştirilmesi neticesinde ortaya çıkan bir söz: “Ölürsem şehit, kalırsam Gazi” Yüce Ecdadımızın vatanının düşmana terk etmediği gibi bizlerde aynı şekilde vatanımızı çiğnetmeyeceğimizi şerefle ifade ediyoruz.

Şehid: Arapça “şehide” fiilinden türemiş bir isimdir. Mastarı, şehâdettir. Şehidin çoğulu, “şuhedâ” ve “eşhâd” olarak gelir. Sözlük anlamıyla “şehid”: “bildiğini söyleyen“, “kesin bir haberi getiren“, “bir yerde hazır bulunan“, “bir olaya şahit olan” ve “şahitlik eden” gibi anlamlara gelmektedir. 

Şehadet: Hazır olma; kesin haber; insanın kat’i olarak bildiği bir şeyi, Yüce Allah’ın huzurunda olduğu kanaatiyle dosdoğru haber vermesi, şahitlik etme, tanıklık; açık belirti; şehîd olma, şehîdlik; yemin, bildiği şeyleri itiraf etme.

Şehid kelimesi -tekil olarak- Kur’an’da 35 yerde, “şehideyn” şeklinde ikil olarak bir yerde, “şüheda” şeklindeki çoğuluyla ise 20 yerde kullanılmıştır. Bu kullanımlardan tekil ve ikil olanların tamamı ile çoğul kullanımların 32 si sözlük anlamıyla şahit karşılığı olarak, üç tanesi ise, dini terim olan şehid anlamında kullanılmıştır.

 “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” (TEVBE 111)

Din mukaddes değerler ve vatan uğrunda canını feda eden müslüman, Allah katında peygamberlik mertebesinden sonra en büyük beşeri mertebe olan şehitlik mertebesini kazanırlar. İnsanın en fazla değer verdiği varlığı canıdır. İnsan canı tehlikeye girdiği zaman canı için her şeyinden vazgeçer. İnsan son derece önem verdiği canını Allah rızası için feda ettiği için Allah (cc) verdiği mükafatta o derece büyüktür. 

 “Mü’minlerden  özür sahibi olanlar dışında oturanlarla, malları ve canları ile Allah yolunda savaşanlar bir olmaz. Allah malları ve canları ile savaşanları, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine cennet vaat etmiştir, ama savaşanları oturanlardan çok büyük ecirle üstün kılmıştır.” (Nisa,95)

Allah’a ve O’nun Peygamberine imandan sonra, insanı en çok Allah’a yaklaştıran amel, hiç şüphe yok ki Allah yolunda savaşmaktır. Ebu Zerr gelen rivayete göre:

Ebû Zer (r.a.) diyor ki. Peygamberimize: – Ey Allah’ın Resulü, hangi amel daha faziletlidir? diye sordum.

Peygamberimiz: –  Allah’a iman etmek ve O’nun yolun­da savaşmaktır, buyurdu. (Müslim, İman, 36)

Allah (cc) müslümanlara va’di cennettir. Şehidlerin kul hakları hariç bütün günahları Allah (cc) tarafından affedilmiştir.

Gazi ise Allah yolunda ve vatan uğrunda savaştığı ve şehid olmayı arzu ettiği halde, sağ kalan kimseye verilen isimdir. Gazi de şehid olmak ve bu mertebeye yükselmek için savaştığından dolayı o da şehidler derecesindedir. Hatta Peygamber efendimiz bu konu daha da geniş tutmuş ve şöyle buyurmuştur.

 “Bir kimse Allah yolunda şehit olmayı can-u gönülden isterse, yatağında ölse bile, Allah onu şehitler derecesine ulaştırır.” (Müslim, İmare. 157. II, 1517)

“Ey Allah’ın Peygamberi kimler cennettedir” diye Hz. Peygambere soruyorlar. Hz. Peygamber ise; “Peygamberler ve  Şehidler cennettedir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 22278) buyurmuştur.

Şehidler şehid oldukları andan itibaren cennete gidip orayı görürüler. Diğer Mü’minler ise mahşer günü hesap verdikten sonra cennete girecek ve orayı görebileceklerdir. Bunu bilen ve şehidliğin günahlara kefaret olduğu müjdesini alan sahabilerde canlarını büyük-küçük yaşlı-genç demeden Allah yolunda savaşmışlardır. Öyleki Hz. Peygamberin sahabilerinden yatağında ölen çok azdır. İ’la-yı kelimetullah yani İslam dinini yaymak uğruna dünyanın dört bir tarafına dağılmışlardır. İstanbulda 70 kusur sahabi medfundur. Bunlardan en meşhuru Hz. Peygambere ev sahipliği yapan Ebu Eyyüb el-Ensari’dir. 80 yaşını geçkin olduğu halde İstanbul’un fethine katılmış ve İstanbul surları önünde şehid olmuştur. Sahabe efendilerimiz İslamı yayma hususunda hiçbir fedakarlıktan kaçınmamışlardır.  Çocuklar hatta kadınlar bile kendilerine düşen görevleri yerine getirmişlerdir.

 “Ruhumu kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşıp öldürülmemi, sonra tekrar dirilip savaşa­rak tekrar öldürülmemi, yine dirilip sa­vaşta öldürülmemi arzu ederim.” (Buhari, Cihad, 7; Müslim, İmare, 28)

Devamını Oku

 DOĞRULUĞA GÖTÜREN YOL: İMAN…

 DOĞRULUĞA GÖTÜREN YOL: İMAN…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kıymetli Okurlarım!

          En kalbi duygularımla   Muhabbetle saygı ile  özlemle  sizleri selamlıyorum, Cumanız  Mübarek  olsun. Cuma Günü  Gazetemizin  köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel  bir haslet.

 “Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır” (Ahzab 70-71) buyurulmaktadır.

Yüce dinimiz İslam, insan hayatının her alanını kuşatan, onu dünya ve ahiret saadetine ulaştıran mükemmel bir ahlak sistemi getirmiştir. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in (s.a.s) sünneti tarafından belirlenen bu sistemin iki temel şartı vardır. Bunlardan ilki, tevhid inancına dayalı sağlam bir iman; ikincisi ise istikamet üzere yaşamaktır.

Sözlükte iman; “Bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini kabullenmek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve yürekten inanmak’’ anlamına gelmektedir.

Istılahta iman; Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğine ve Kur’ân’ın hak kitap olduğuna ve Kur’ân-ı Kerim’de ve mütevatir sünnette haber verilen hususların doğru

Sevgili Peygamberimiz, “emin” vasfıyla bilinip, doğruluğun müşahhas bir örneğidir. Dinimiz İslam da doğruluğu benimsememizi emretmiştir. İslâm dininde, Allah’a ve Peygamberine inanarak özü sözü bir olanlar anlamında “sadıklar” için çeşitli mükâfatlar hazırlanmıştır. Zira imanla doğruluk arasındaki sıkı bağ vardır.

İnsan önce Rabbine karşı sadık olmalı niyet ve eylemleriyle tutarlı bir yol izlemelidir. Bu şekilde sırât-ı müstakîme yani dosdoğru yola ulaşılabilir. Bu nedenle söz ve davranışlarında dosdoğru olup yalandan kaçınmak, Hz. Peygamber’in en önemli özelliklerinden biri olup müminlerin de en belirleyici vasfı olmuştur.
İnsanın inanç, söz ve davranışlarındaki samimiyetin en bariz bir göstergesi ve ölçüsü doğruluktur.

Bir insan iman ettiğinde, onun hedefi sıdk ve doğruluktur. Doğruluğunu kaybeden kişi, Rabbinin rızasını, dostlarını ve kişiliğini kaybeder. Geçici bazı şeyler elde etse de ebedi hayatında zarar eder. Ahiret hayatında zarar etmemek için imanımıza sahip çıkmalı, imanımız doğrultusunda yaşamalı ve ahlakımızı, imanımıza uygun hale getirmeliyiz. Doğruluk hakkın yolu iken, yalancılık, sahtekarlık, hile ve aldatma şeytanın yoludur. Mümin, yürüdüğü yolun farkında olan kişidir.

İman; kalbin, istikamet ise amelin tezahürüdür. Bu iki husus Müslümanı dünya ve ahiret saadetine ulaştırır. Allah’ın rızasını kazanmanın en önemli yolu istikamet üzere yaşamaktır. Müslümanların istikamet üzere olmaları son derece önemlidir.

Yüce Rabbimiz, insanın kâmil bir mümin, dürüst bir insan olmasından memnun olur. Doğruluk insanların kendi arzularına veya kendi çıkarlarına göre olmaz. Doğruluk Allah’ın koyduğu ölçülere göre yaşamakla olur. O bakımdan Peygamberimize ve onun şahsında tüm inananlara Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır;

 “Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Seninle beraber tövbe eden Müslümanlar da senin gibi istikamet üzere olsun. (Hud, 11/112)

İstikamet, eğriliğin zıddı demek olup inançta, amelde, sözde ve davranışlarda bulunması gerekli bir özelliktir. Diğer bir deyişle Müslümanın kalbiyle, sözüyle ve fiiliyle istikamet üzere olmasıdır. İstikametin temeli iman ve takvadır; takvanın yeri ise kalptir. Bu itibarla istikamet kalpteki iman duygusuyla organlardaki davranışların uygunluğudur.

Kalbin istikameti; Rabbini tanıması, yüceltmesi, sevmesi demektir. Rabbinin iradesine bütün benliğiyle yönelmesidir.

İnançta istikamet, ihlas ve içtenlikle İslam’ın inanç ve esaslarının tümüne inanmak ve asla şüpheye düşmemektir.

Amelde istikamet; dürüst bir yaşam sürmek, sünnet-i seniyyeye göre yaşamaktır. Bu aynı zamanda davranışlardaki istikameti, dosdoğru ve dürüst olmayı ifade eder.

Sözde istikamet; yalan söylememek, iftira atmamak, yalan yere şahitlik yapmamak, su-i zanda bulunmamak ve doğru sözlü olmak demektir.

Yalan konuşmak münafıklık alametlerindendir

Verilen sözü yerine getirmek ve dürüst olmak Allah’ın emri, Müslümanlığın alameti, insanlığın gerekçesidir. Vaadinden cayan ve sözleri yalan olan kimse Allah’a asi olur, Müslümanlığına gölge düşürür, insanlığına ihanet etmiş olur ve münafıklar grubuna girer. Ahirette münafıklarla birlikte azap görür.

Söz ve davranışlarıyla ümmeti için “en güzel örnek” olan Sevgili Peygamberimiz, kendisi yalandan uzak durduğu gibi, müminlere de yalan söylemeyi yasaklamış, yanında birisi yalan söylese o kişinin hemen tövbe edip günahından arınmasını istemiştir. Çünkü Hz. Peygamber, yalan söyleyen kişinin münafıklığın üç alâmetinden birini taşıdığını haber vermektedir: 

 “Münafığın alâmeti üçtür: Söz söylediği zaman yalan söyler, vaad ettiği vakit

Sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder.” (Buhârî, Edeb, 69.)

O halde bir Müslümanda, saydığımız bu üç özellik bulunmamalıdır. Şayet bunlardan biri veya ikisi varsa derhal bu kötü alışkanlıkları terletmeli.

Doğruluk kişiyi cennete götürür

Rasûlüllah (sav) doğruluk üzerine olan kimseler için ise doğruluğun iyi bir kul olmaya, iyi kulluğun da kişiyi cennete götüreceğinden hareketle müminleri şu sözlerle

Abdullah (b. Mesûd) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında “doğru/sıddîk” olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah katında “yalancı/kezzâb” olarak tescillenir.” ( Buhari, Edeb, 69)

İstikamet Müslümanın en belirgin özelliği, değişmez vasfı olmalıdır

Yaptığımız ibadetler yaşantımıza etki etmeli

İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, bizlere birçok ahlaki güzellikleri kazandırmalıdır. Bu ilkelerin başında doğruluk gelmelidir. Yalan söylemek ise yapılan ibadetlerin şuuruna tam olarak varılamadığını gösterir. Bu şekilde günlük hayatında yalan söyleyenler, yaptıkları ibadetleri de âdeta tehlikeye atmaktadır. Oruç tutmaktayız. Oruç imsak demektir, yani tutmak demektir. Nasıl ki, yemeği içmeyi terk ediyorsak, , Müslümana yakışmayan kötü davranışları da terk etmeliyiz. Oruç ile yalan asla bir araya gelmemelidir.

Doğruluk; sözün öze uygunluğunu ifade eder. Doğruluk; kişinin karakterinin dışa vurumu, dindarlığının hayata yansımasıdır. Çünkü İslam dininin temeli doğruluk üzere bina edilmiştir. Kalpte doğruluk, sözde doğruluk, iş hayatında doğruluk ve ticari hayatta doğruluk Müslümanın olmazsa olmazlarındandır.

İmam Caferi Sadık şöyle buyurmaktadır: “Kişinin namaz kılıp oruç tuttuğuna aldanmayın. Çünkü namaz ve oruç onun için bir alışkanlık haline gelmiş olabilir. İnsanları doğru söylemeleri ve emaneti eda etmeleriyle tanıyın.”

Ahlaki ilkeler ibadetlerin tamamlayıcısıdır. İmanın kemale ermesine vesilesidir. Ahlaken olgunluğa ulaşmanın yolu ise İslam Dininin koymuş olduğu ilkelere uymaktır. Ahlaki ilkelerden olan ve kişiye nimetlerin en güzelini kazandıran doğruluk ise hiçbir zaman terk etmeyeceğimiz bir davranış şeklidir.

Çocuklarımıza asla yalan konuşmamalıyız

Allah Resulü, (sav) insanları yalandan ve ona götürebilecek her türlü davranıştan sakındırmıştır. Şaka yoluyla olsa dahi yalan söylenmesine müsaade etmemiştir. Nitekim bir defasında Resûlullah (sav), bir annenin çocuğunu çağırıp, “Gel sana bir şey vereceğim.” dediğini işitince kadına, “Ona ne vereceksin?” diye sormuş, “Kuru hurma.” cevabını alınca da şöyle buyurmuştur: “Dikkatli ol, ona bir şey vermemiş olsaydın, bu senin için bir yalan olarak yazılacaktı.” (Ebu Davut, 80.) buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz bu konuda başka bir hadisinde şöyle buyurmaktadır;

“Dikkat edin! Yalancılıktan kaçının. Çünkü ister ciddi olsun, isterse şaka yollu olsun yalan söylemek Müslüman’a yakışmaz. Sakın kimse yerine getirmeyeceği bir şeyi küçük yaştaki çocuğuna (bile) vaat etmesin (bu davranış da yalancılığa girer).” (İbn Mâce, Sünnet, 7.)

Özellikle çocuklarımızın yanında doğru davranışlar sergilemeliyiz, doğru sözler söylemememiz telafisi mümkün olmayan hataları beraberinde getirecektir.

Mesela evde beraber otururken telefon geldiğinde baba, telefona bakan çocuğuna “babam evde yok de” diye sözlerde bulunursa ya da kapıdan görüşmek istemediği bir kimse olup da evde yok dedirtirse işte o zaman çocuklarımıza kötü örnek olmuş oluruz. Çocuklarımızı kendimiz yalan söylemeye alıştırmış oluruz. Çocuklarımız da yalan söylemenin normal bir şey olduğunu düşünerek yalan konuşmaya alışırlar. Bu yalana başvurmalarının altında yatan temel sebep ailelerinden almış oldukları yanlış eğitimdir. Çocuklar tertemiz birer varlıklardır. Bizler onları şekillendirmekteyiz. Bu sebeple onların yanında doğru davranışlar ve doğru sözler sergilemeliyiz.

Şaka da olsa yalan konuşmamalıyız

Peygamber Efendimiz (s.a.s) müslümanların her daim doğruluk üzere olmalarını tavsiye etmiş,

Şaka dahi olsa yalan söylemekten sakındırmıştır. Bu konuda bir hadisi şerifte şöyle

Şakadan bile olsa yalan söylemeyi terk eden kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim.” (Ebu Davud, Edeb, 7.) buyurarak yalnız yalandan değil, yalana götürecek her türlü davranıştan uzak durmamızı istemekte ve yalan söylemeyenlere

Her duyduğumuzu başkasına aktarmamalıyız

İnsanın söz ve davranışlarında doğruluğu esas alıp yalandan kaçınması hem dinî/ahlâkî hem de dünyevî açıdan gereklidir. Fert ve toplumun sağlıklı bir hayata sahip olması için insani ilişkiler dürüstlük üzere bina edilmelidir. Zira bir toplumda yalan, dedikoduya, dedikodu da insanların birbirine karşı nefret beslemesine, nihayetinde düşmanlığa yol açar. Yalan, insan fıtratına aykırıdır ki mümin yalan söylerse kalben rahatsız olur. insan konuştuğu zaman dikkatli davranmalı, her düşündüğünü ve duyduğunu dile getirmede acele etmemelidir. Aksi hâlde buna yalanın karışma ihtimali çok yüksektir. Allah Resulü (sav) insanları bu duruma düşmekten şu sözleri ile uyarmaktadır: 

“Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter!” ( Ebû Dâvûd, Edeb, 80).

Yalan konuşmak büyük günahlardandır

Yüce Rabbimiz yalan konuşmayı, putlarla birlikte zikrederek yalan konuşmanın ne denli bir büyük günah olduğuna dikkat çekmiştir. Ayette Yüce Rabbimiz;

 “Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının”. (Hac,22/30) buyurmaktadır.

Sevgili Peygamberimiz de büyük günahların en ağırını sayarken Kur’an’ın da putlarla birlikte zikrederek menettiği yalan söylemeyi, Allah’a şirk koşmaya denk tutarak, yalan söylemeyi yasaklamıştır;

Günümüzde toplum olarak hayatımıza baktığımızda yalan konuşmak, insanlar arasında çok rahat bir şekilde konuşulmaktadır. Hâlbuki Allah’a iman eden bir Müslüman, Iman’ının gereği olarak günlük hayatında asla yalan konuşmamalıdır. Şayet yalan konuşuyorsa bu durum Iman’ının zayıflığından meydana gelmektedir.

Ticari hayatta dürüst olmalıyız

Müslüman’ın en temel vasıflarından biri olan doğruluk, alışveriş, ticaret gibi durumlarda daha fazla önem kazanmaktadır. Dürüst davranmak ve doğruyu söylemek ticaret hayatının da en önemli ilkesidir. Bu yüzden Hz. Peygamber, müminlerin ticaret yaparken yalandan sakınmalarını şöyle öğütlemiştir: “Eğer bir satıcı, doğru söyler ve gerekli açıklamalarda bulunursa, alışverişi bereketlendirilir. Eğer yalan söyler ve kusurları gizlerse, alışverişinin bereketi yok olur.” (Nesai, Büyü, 4) Bu hadisten anlıyoruz ki, çok kazanmak kişinin malına bereket kazandırmaz. Önemli olan kimseye haksızlık yapmadan alnının teriyle kazanmaktır.

Geçici dünya menfeati için yalan yere yemin etmemeliyiz

  Resûlullah (sav), müminleri alışveriş esnasında yalan yere yemin etmekten de özellikle sakındırmıştır;

Ebu zer (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur; kıyamet gününde Allah (c.c.) üç kişiyle konuşmayacak, onlara rahmet nazarıyla bakmayacak, onların günahını affetmede kendilerine yardımcı olmayacaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır. Bunlar, kibir ve gururundan dolayı elbisesini yerde sürükleyenler, yaptıkları iyiliği başa kakanlar ve yalan yere yeminlerle malını satmaya çalışan kimselerdir. (Müslim, iman, 171) buyurmuştur.

Dünya malı dünyada kalır, bize ahirette faydası olmayacaktır. Bizler ebedi olan ahiret hayatımızı kazanmak için her daim dürüst olmalı, asla yalan yere yemin etmemeliyiz. Aksi takdirde kıyamet günü Rabbimiz bizi hesaba tabi tuttuğunda bize rahmet ve merhamet etmeyecektir.

Mü’min yalancı olamaz

Peygamber efendimiz bir Mümin’in yalancı olamayacağını bildirmektedir;: 
Allah Resûlü (sav), yalan söylemeyi yasakladığı gibi, yalan söyleyenlerin acı akibetlerini de bildirmektedir. O, cehennemlikler arasında yalancıları da sayarak: “Yalandan sakının, çünkü yalanla günah yan yanadır ve ikisi de insanı cehenneme götürür” (Müsned, I, 3, 5, 7, 8; Müslim, “Birr”, 103-105;) buyurmuştur. Ayrıca;

Doğru söylemenin mükafatı

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

     “Allah şöyle buyuracak; ‘Bugün, doğrulara doğruluklarının  yarar  sağlayacağı  gündür’. Onlara içinden ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.”    (Maide – 119. AYET)      

Üç durumda yalan konuşmaya izin verilmiştir

İslâm dini, söz ve davranışlarda doğruluğu esas almakla birlikte, zarurî birtakım durumlarda yalan söylenmesine izin vermiştir. İnsanların arasını düzeltmek gibi, İslam’ın öngördüğü hayırlı bir amaca sadece yalanla ulaşılabilecekse bu gibi durumlarda yalan caiz sayılmaktadır.

 Allah Resûlü (s.a.v.) yalnızca üç durumda yalana izin vermiş, bunlar; kişinin yuvasının huzurunu düşünerek eşini memnun etmesi için, küs olan insanları barıştırmak için ve savaşta ordu menfaati için yalan söylenebileceğini haber vermiştir. (Tirmizi, Birr,58) Bu üç durum haricinde Müslüman bir kimsenin kesinlikle yalan söylemekten kaçınmalıdır.

Müslüman özü sözü, içi dışı bir olandır

Bir Müslümanın kalbi ve dili uyum içerisinde olmalı, kalbi başka dili başka olmamalıdır. Bu iki organ istikamet üzere olmadan iman da istikamet üzere olamayacağını Peygamber efendimiz hadislerinde bizlere bildirmektedir.

“Kişinin, kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz. Dili doğruları söylemedikçe Kalbi doğru olmaz. (Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 198.) buyurmuştur.

Nitekim kültürümüzde doğruluk çok değer görmüş, kelam-ı kibar veya atasözlerinde yer almıştır. “Doğrunun yardımcısı Allah’tır. Doğru duvar yıkılmaz. Müstakim ol, Hz. Allah utandırmaz seni.”

Maalesef kültürümüzde insanları yalana sevk etmek için uydurulmuş yanlış bir söz dolaşmaktadır. Bu söz “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” sözüdür.

Hâlbuki Peygamber efendimiz Mümin’in asla yalan konuşmaması gerektiğine vurgu yapmıştır.

SONUÇ;

Doğruluk, sağlam bir inancın en önemli yansımasıdır, dünya ve hem de ahiret için vazgeçilmez iki ilkedir. Niyeti ve inancı bozuk insanın sözleri ve işleri de bozuk olur. Bu sebeple insan önce doğru bir inanca sahip olmalı, sonra bu inancını söz ve davranışlarına yansıtmalıdır.

Bu özellikleri bünyesinde barındıran bir Müslüman dünyada ve âhirette razı olunan bir kul hâline gelecek ve ebedî mutluluğu yakalayacaktır. Bununla birlikte, nasıl yalan bütün kötülüklerin temeliyse, doğruluk ve dürüstlük de insan vicdanını huzura kavuşturan, ruh dünyasını aydınlatan ve geliştiren her türlü iyilik ve güzelliklerin temelidir. Doğruluk muhafaza edildiği müddetçe insan Allah’ın rızasına, mükâfat olarak cennete kavuşur.

Yalan, ise insanları birbirine düşürür, toplumda güven duygusunu yok eder, dostlukları yıkar, düşmanlık tohumları eker. Yalan er geç ortaya çıkacağından, yalancılar, kendilerine güvenilemeyen, saygı duyulmayan ve sevilmeyen insanlar durumuna düşerler. Kısaca yalan, insanı dünyada da ahirette de felâkete sürükler.

Rabbim bizleri her daim doğru konuşan, özü sözü, içi dışı bir olan kullarından eylesin. Yalan konuşmaktan sakınan kullarından eylesin.

Devamını Oku

 Ahiret: Hesap Verme Bilinci

 Ahiret: Hesap Verme Bilinci
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kıymetli Okurlarım!

En kalbi duygularımla hasretle, özlemle, muhabbetle sizleri selamlıyorum. Cumanız Mübarek olsun.

 “…Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Hadid, 57/4)

Yaratan yarattıklarını hakkıyla görmekte, hakkıyla onlardan haberdar olmaktadır. Bize düşen bu bilinçle hareket etmektir. Çünkü yaşam bulduğumuz bu dünya mutlaka nihayete erecek ve her verilen nimetin hesabı sorulacak.

 “Sonra o gün size verilen nimetlerden hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür, 102/8 )

Hz. Zubeyr bu ayeti duyduğunda “Ey Allah’ın Resulü! (yiyip içtiğimiz) hurma ve su olan iki siyahtan ibaretken hangi nimetten hesaba çekileceğiz” sorusunu Efendimiz (s.a.s)’e yönelttiğinde Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “O mutlak olacak” (İbn Mace, Zühd 12)

Biz bu dünyada boşu boşuna yaratılmadık ki.

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin gerçekten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız” (Mü’minûn, 23/115)

Yaratılma gayemiz var.

Bizi yaratan bizden kendisi için bir rızık istememektedir. Çünkü her şey O’na muhtaçtır, O, kimseye muhtaç değil.

ِ

“Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.”(Zariyat, 51/57)

Bizi Yaratan (bizim menfaatimize) bizden Kendisine ibadet yapmamızı istemekte ve bunun için yaratıldığımızı bildirmektedir.

 “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

Hesap verme bilinciyle yaşamak, insanın aklını kullandığının emaresidir.

 “Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için hazırlayan kimsedir. Aciz kimse ise, nefsi isteklerine tabi olan ve Allah’tan olmadık şeyler isteyen kimsedir.” (Tirmizi, Kıyame 25)

 Bu dünya hayatının ötekisi var. Şükürler olsun ki var. Suriye’de  Irakta her gün yüzlerce insanı (kendi halkını!) katleden hesap vermeyecek olsaydı… Dünyanın birçok yerinde kendi menfaatleri için insanları birbirine düşüren, onları acımasızca köleleştiren, yetmedi mallarını ve canlarını yok edenler hesap vermeyecek olsaydı… Yaratanı hiç hesaba katmadan dünyayı kendi düşündükleri gibi dizayn etme çabası içinde olanlar hesap vermeyecek olsaydı… İnsanlarda bir hesap bilinci olmasaydı dünya yaşantısı kaosa dönerdi.

Ancak Mazlumlar bilmelidirler ki, Allah zalimin zulmünü elbette bitirecektir. Allah zalimi zulmüyle beraber yerin dibine geçirecektir. Ahiret bilinci işte tam bu noktada Müslüman’a güç verir.

 “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 14/42)

Ahiret bilincini elde etme noktasında dua etmekte çok önemlidir.

İbrahim (a.s.) dilinden Kur’an-ı Kerimde bize şu dua üslupları öğütleniyor.

 “Ey Rabbimiz! Hesap gününde, beni anamı, babamı ve bütün mü’minleri affeyle” (İbrahim, 14/41)

 “(Ey Rabbim) İnsanların dirilecekleri (ve huzuruna gelip hesap verecekleri) gün, beni utandırma. O gün ne mal fayda verir, ne evlât. Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler başka” (Şûara, 78-89.)

Gün bugündür. Çalışma yeri buradır. Ahiret ödeme ve ödeşme yeridir. Bu hayatı iyi geçirmek asıldır. Bu dünyadan imansız ayrıldıktan sonra Ahiret hayatında bize yardımcı olacak kimse yoktur.

 “Ey insanlar, Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden (kıyamet gününden) çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan Allah’ın affına güvendirerek sizi yanıltmasın.” (Lokman, 31/33)

Peki! Hesap verme bilincini nasıl canlı tutalım?

-Ölümü çokça hatırlayarak.

Peygamber Efendimiz;     “Zevkleri bıçak gibi keseni -ölümü- çok hatırlayın!” (Tirmizi, Zühd 4) buyurmaktadır. Ölümü sıklıkla hatırlayacak olursak, malımıza, mülkümüze, makamımıza aldanmayacak, her şeyin bir anda insanın elinin altından uçup gittiğinin farkında olacak, böylelikle ziyana uğrayanlardan olmayacağız.

Aldanma dünyanın velvelesine
Hepsi boş heves bir gün öğrenirsin
Kimi hakka koşar kimi tersine
Her nefesin hesabı var görürsün

-Yaptıklarımızın her birisinin amel defterine yazıldığı bilincini canlı tutarak.

 “O gün herkesin amel defteri ortaya konmuştur. Ey Muhammed, suçluların, amel defterlerinden korktuklarını görürsün. ‘Eyvah, bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş’’ derler. Onlar (bu defterlerde) bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez” (Kehf, 18/49)

-Amellerimizi tartacak bir terazinin var olduğu şuuruyla hareket ederek.

 “O gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse işte onlar kurtulanlardır. Kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar da ayetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini zarara sokanlardır.” (A’raf, 7/8-9)

-Hata yaptığımızda hemen hatamızdan dönüp tüm gücümüzle bir daha o hataya dönmeyerek.

Makbul olan tövbe hata yaptıktan sonra hemen o hatadan geri dönebilmektir.

 “Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/17)

Birde makbul olmayan tövbe var ki, işte ahirete kavuşma bilinciyle yaşayanlarda asla olmaması gereken bir durum. Rabbimiz bu hali şöyle bildiriyor.

وَ

“Yoksa (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa, 4/18)

-Kıyamet günü mutlaka hesaba çekileceğimizin şuurunda olarak

İbrahim süresi 41. Ayette ahiret, yevmü’l-hisab (hesab günü) olarak isimlendirilmiştir. Evet, bir hesap mutlaka var. İşte bize düşen bu hesaba hazırlık yapmaktır.

 “Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizi, Kıyamet 1)

Hesap Bilinciyle yaşam sürmek bize neleri kazandıracak?

Yaratan tarafından emredilen şeylerin yerine getirilmesi yasak kapsamına alınan her şeyden uzak durulması bizim menfaatimizedir. Namaz, oruç, zekât vb. ibadetler, zina, alkol, kumar vb. kötü davranışlar, doğru söz, iyilik, adalet, çalışkanlık vb. güzel ahlaki ilkeler. Yalan, dedikodu, iftira, küfürlü söz vb. çirkin ahlaki problemler. Hepsi bizim için. İyi olan (emredilenler) yapıldığında faydası bize, kötü olan (yasaklananlar) yapıldığında zararı bize.

-Biz hesap verme bilinciyle hareket ederek psikolojik yapımızı düzeltecek, problemlere dayanma gücümüzü artıracak, Yaratanın ve insanların rızasını kazanarak mutlu ve bahtiyar bir dünya hayatı geçireceğiz. Yaşama sevincimizi asla kaybetmeyeceğiz.

-Bizler hesap verme bilinciyle hareket ederek toplumsal sıkıntılarımızı da hafifleteceğiz. Aramızda bulunması gereken birlik ve beraberliği sağlamlaştıracağız. Şu günümüzde milletimiz arasına sokulmak istenen tefrika ahiret bilinciyle beraberliğe dönüşecektir. Rabbine hesap vereceğini bilen nasıl olurda ayrılığı eylemiyle ve söylemiyle destekleyebilecektir?

-Kamusal alanda gerçekleşen hak ihlallerinin önüne ahiret bilinciyle çözüm getirebileceğiz. Her bir kişinin başına kolluk gücünü vermek mümkün olmadığı gibi, Allah ve ahiret şuuru olmayan kişinin yanı başında emniyet görevlisi olsa bile türlü türlü kötülükler yapabilmektedir. Bu sebeple kendimize ve evlatlarımıza yapacağımız en büyük iyilik bu bilinci hayat tarzı haline getirmektir.

-Ahiret bilinci Mümine Allah için çalışma yapmakta güç verecektir. Mümin bu hayatın fani olduğunu idrak edecek, baki âlemin ahiret olduğuna gönülden iman edecek, tek kazancın Allah rızası için çalışmak olduğu bilincine varacak, böylelikle “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar” (Maide, 5/54) ayetine mazhar olacaklar.

-Ahiret bilinci mazluma dayanma gücü verecektir. Zalimler iflah olmamışlardır, olmuyorlar ve olmayacaklardır. Allah onları hep hüsrana uğratmıştır. Bu hüsranlık, hem dünya hem de ahiret hüsranlığıdır.

Hesap hak. Hesap gerçekleşecek. Yapılan işlerden hesap verilecek.

Geliniz! Hesabını veremeyeceğimiz şeylerin ardına düşmeyelim.

Geliniz! Ahiret bilinciyle yaşayarak dünyada mutlu, ahrette huzurlu olalım.

Geliniz! Ölümün ne zaman bize geleceğinin bilmediğimiz bu dünyada ölüm ve ölüm sonrası için hazırlık yapalım.

Geliniz! Peygamberimizi şu hadisini hayat düsturu edinelim.

“Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz.” (Tirmizî, Kıyamet, 14).

Rabbim bizi aklını başına alanlardan eylesin. Rabbim ibret alanlardan eylesin. Rabbim imanla yaşayıp imanla bu dünyadan ayrılanlardan eylesin. Rabbim hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekenlerden eylesin.

Cumanız mübarek olsun. Allah’a emanet olun.

Devamını Oku

Dünyadaki Cennet Nimeti Aile Huzurudur

Dünyadaki Cennet Nimeti Aile Huzurudur
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İslam Dininin temel amaçlarından biride sağlam bir toplum yapısı meydana getirmektir. Bu hususta birçok emirler ve yasaklar getirilmiştir. Toplum yapısını oluşturan en temel unsuru ise ailedir. Aile; akrabalık ilişkisiyle birbirine bağlanan fertlerin bir araya getirdiği topluluğa denmektedir. Bu birliktelik, karı koca ve çocuklardan oluşan küçük bir topluluk olabileceği gibi bir aile reisi başkanlığında eş, çocuk, torun, gelin, damat gibi  büyük bir topluluktan da meydana gelebilmektedir. İster küçük olsun ister geniş olsun, Aile yuvasının mutlu ve huzurlu olması toplumun da huzurlu olmasına sebep vermektedir. Bu sebeple huzurlu bir hayat yaşamak istiyorsak, toplumsal mutluluğumuzu devam ettirmek istiyorsak aile hayatımıza önem vermek mecburiyetindeyiz.

Ailenin en temel iki üyesi kadın ve erkektir. Erkek ve kadın yalnızlığın giderilmesi, beraberliğin sağlanması, dünya hayatının mutlu bir şekilde geçirilmesi ve daha birçok hikmetler gereği birbirini tamamlayan iki ana unsur olarak yaratılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus bizlere şöyle aktarılmaktadır.

 “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”[1] Eşlerin birbirine ihtiyaçları hem maddi alanda hem de manevi alanda olmaktadır. Bu manada birbirine sevgi ve merhametle bağlanan eşler, birbirlerinden huzur bulmuş en bahtiyar insanlar demektir.

Hayatımızın en önemli zaman dilimi içerisinde olan, dünyamızı ve ahiret hayatımızı saadet bahçesi haline getirebilme imkanını bize sağlayan aile hayatımızı mutlu bir birliktelik haline dönüştürebilmenin ise bir takım şartları vardır.

İslam Dinide insanları evliliğe teşvik etmiştir. Sevgili Peygamberimiz hadislerinde bizleri evliliğe teşvik etmiştir. “Sizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Çünkü evlenmek gözü (haramdan) en çok men  eder, iffet ve namusu muhafaza eder”[2] Diğer bir hadiste ise Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Evlenmek benim sünnetim (girdiğim yolum) dur. Kim benim bu yolum ile amel etmez (bundan yüz çevirir) ise, benden değildir. Ve evleniniz. Çünkü ben (kıyamet günü diğer) ümmetlere karşı çokluğunuzla iftihar ediciyim. Kimin evlenme harçlığı var ise evlensin. Kim (bu masrafı) bulamazsa (nafile) oruç tutmalıdır. Çünkü şüphesiz oruç, sahibi için şehvet kırıcıdır.”[3] Kur’an-ı Kerim’de evliliğe teşvik edilmiş, hatta bu hususta sadece maddi durumu iyi olanların evlenmesi değil, maddi durumu elverişli olmayanlarında evlendirilmesi istenmiştir.

Huzurlu bir aile birlikteliği arıyorsak öncelikle aile yuvamızı meşru yollardan kurmanın çabası içerisinde olmalıyız. İnsan neslinin devamı, nesebin muhafazası, toplumu meydana getiren ve toplumun temel taşı olan aile müessesesinin kurulması meşru bir evlilikle mümkün olur. Evliliğin ilk temel şartı ise nikahtır. Ailenin temeli, nikâh dediğimiz kutsal bir bağla birbirine bağlanan ayrı cinsten iki insanın bir araya gelmesiyle atılır. Nikâh akdi, toplumun çekirdeği sayılan aile yuvasının meşrû olarak kurulmasının ilk şartıdır. Unutmayalım ki, bir nikah olmadan gayri meşru yollardan kurulmuş birlikteliğe aile dememiz mümkün değildir.

Meşrû olmayan sebeplerle bir araya gelen insanların oluşturduğu topluluklar aile sayılmaz. Çünkü bu birlikteliğin temelinde nikâh değil, iffetsizlik vardır. Bu sebeple İslam dini, iffetsizlik sayılan zina, fuhuş ve her türlü gayri meşru ilişkiyi haram saymış ve şiddetle yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de bir ayette,

 “Zina’ya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.”[5] buyrulmak suretiyle insanların dünya ve ahiret sıkıntılarını artıracağından dolayı zinanın yapılması değil zinaya yaklaşılmaması istenmektedir. Yani zina yapmak ne kadar tehlikeli ise, zinaya götürecek işlerle meşgul olmakta o kadar tehlikeli ve yasaktır.

Mutlu bir evliliğin ve huzurla geçecek bir aile yuvasının kurulmasının bir başka şartı ise evliliğin kurulmasının zorlaştırılmadan kolaylaştırılmasıdır. Lükse kaçan, aşırı bir şekilde israf boyutlarını aşan ve sadece insanların beğenisini kazanmak için gerçekleştirilmek istenen evlilikler ise kişilere ağır külfetler getirmektedir. İslam Dini her hususta olduğu gibi aile kurulması esnasında da mutedil olmayı, insanları maddi ve manevi sıkıntıya sokucu davranışları sergilememeyi bizlerden istemektedir. Çünkü zor ve külfetli evlilikler hayır ve mutluluk getirmemekte ve çoğu zaman da süreklilik arz etmemektedir. Zaten külfet ve masraf mutluluk veren şeyler değildir.

Günümüzde özellikle erkek ve kız taraflarının evlendirmek istedikleri çocuklarının hep mutluluğunu istediklerini ileri sürerek ön plana çıkarmış oldukları isteklerin, aile yuvası kurulduktan sonra eşler arasında problemlere yol açtığını üzülerek görmekteyiz. “Kızım ben senin mutluluğunu isterim”, “Ben çektim sen çekme”, “Şimdiden ne aldırırsan kârdır” ve daha nice yanlış düşüncelerle karşı tarafın altından kalkamayacağı külfet getiren şeyler istenmekle taraflar arasındaki mutluluğa sekte vurulmaktadır. Elbetteki her insan çocuğunun mutlu bir yuva kurmasını arzu eder. Ama mutluluğu sağlamak adı altında tarafları sıkıntıya sokan ve makul olmayan istekler önceleri hoş gözükse de evlilik sonrası çektirilen şeylerin hesabı sıkıntı olarak yansıtılmaktadır. Oysaki hayatımızın her safhasında örnek aldığımız Sevgili Peygamberimizin hem kendisinin hem de kızlarının düğünleri hep mütevazi olmuştur. Hz.Ali Efendimiz sevgili Peygamberimizden kızı Fatıma’yı eş olarak istemiş o da “Mehir ne vereceksin ? diye sormuş hiçbir şeyinin olmadığını öğrenince de zırhı mukabilinde onları evlendirmişti.[6]

Her hususta olduğu gibi aile hayatının mutlu bir şekilde devam ettirilmenin bir başka şartı ise, aile bireylerinin birbirlerinin hak ve hukukuna riayet etmeleridir. Eşlerin birbirleri üzerinde hakları olduğu gibi ana-babanın çocukları üzerinde, çocuklarında ana-baba üzerinde hakları vardır. Bu haklara tam anlamıyla riayet edildiği müddetçe aile içinde geçimsizlik baş göstermeyecek ve neticede aile yuvası hayatını mutlu bir şekilde devam ettirecektir. Vaazımızın bu kısmında mutluluğun anahtarı olan aile içinde riayet edilmesi gereken haklara değineceğiz.

Bir aile birlikteliği oluşturan erkek ve kadının riayet etmesi gereken ortak haklar vardır. Bunlardan ilki namus’tur. Namus sadece tek tarafa özelliklede kadın tarafına yüklenmesi gereken bir husus değildir. Erkek ve kadın birbirleri üzerine örtü olmuş bireylerdir ve birbirlerinin namusunu koruma ve gözetmede ortaktırlar. Kadının yapması halinde namus zedeleneceği, erkeğin yapması halinde “erkek adam yapar” diyerek işin içinden çıkılacağı anlamına gelmemelidir. Her iki taraf da birbirlerini aldattıkları zaman namuslarını zedelemiş demektir. Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle ifade edilmektedir. “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler.”[7]

Bir başka ortak hak ise, çocukların maddi ve manevi ihtiyaçların giderilmesidir. Çocukların terbiye edilmesinde ana-baba üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmelidir. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde “Hiçbir anne-baba çocuğuna edep ve terbiyeden daha iyi ikramda bulunmamıştır.”[8] Buyurarak sorumluluğun ana-babaya ait olduğunu ve ahlaki terbiye verilmesi noktasında eşlerin önemine dikkat çekilmektedir. Bir başka ortak hak ise ana-baba hakkıdır. Bu manada evlenen erkek ve kadın kendi ana-babalarına karşı sorumludurlar. Yani hiçbir eş diğerinin ana-baba hakkına riayet etmesine engel olmamalıdır. Bu manada evlenen insan evlendiği eşininde ana-baba hakkını kabul etmiş demektir. Yüce Allah hem erkeğe hem de kadına ana-babasına karşı saygılı olmasını istemiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu hususa şöyle işaret edilmektedir.  “Rabbin sadece kendisine ibadet etmenizi, anne-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi sizin yanınızda yaşlanırsa kendilerine “öf” bile deme; onları azarlama ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve. ‘”Rabbim, küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et” diyerek dua et”[9] Bizlerde kendi annemiz ve babamızla beraber evlilik bağıyla bağlanmış olduğumuz eşlerimizin de anne ve babasının rızasını kazanmaya özen göstermeli, eşlerimizin kendi ailelerine karşı sorumluluklarını yerine getirmelerine, ayrıca Allah’ın emrettiği şeylere riayet etmelerine yardımcı ve destek olmalıyız. Bizler ana-babalarımıza saygıda kusur etmemeliyiz ki, bizim çocuklarımız da inşallah bizlere saygıda kusur etmezler. Çünkü merhamet etmeyene merhamet edilmemektedir.

Bir başka ortak hak ise, eşler birbirine kaba davranmamalı, birbirini incitecek söz ve yanlışlıklardan kaçınmalıdırlar. Ayrıca sırlar açığa çıkarılmamalı, aile mahremiyeti ortaya atılmamalı, insanların önünde aile meseleleri tartışılmamalıdır. Kaba davranışlar arada bulunan sevginin erken zamanda bitmesine sebep olmakta, mutlu bir aile yuvası ise, sevgisiz kurulamamaktadır. Allah-u Teala’da Sevgili Peygamberimize, O’nun aracılığı ile bizlere şöyle buyurmaktadır. “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”[10] Toplumsal yapının korunması için en önemli ilkeler içeren bu ayet toplum birlikteliğinin en temel yapısı olan Aile hayatının mutluluğunun da temel yapısını belirlemektedir. Aile hayatımızın mutlu olması için yumuşak davranmak, affedici olabilmek ve birlikte müşavere etmek en güzel ahlaki prensiplerdendir. Unutmayalım ki, insanları etrafımızdan kaçıran kabalık, aile huzurunu en temelden sarsan unsurlardan biridir. Bu sebeple erkek olsun kadın olsun nezaket bizlerin elimizde sımsıkı tutmaya çalışacağımız ahlaki ilkelerden olmalı, “Kadın aklı bunları kesmez” diyerek eşlerimizin fikirlerine saygısızlık etmemeli, onlarında görüşlerine değer vermeliyiz.   

İslam Dini kocaya evlenmiş olduğu kadının geçimliliğini (nafakasını) yüklemiştir. Bu sebeple erkek eşinin meşru isteklerine gücü nispetinde cevap vermeli, o’nun yeme-içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Bir gün ashaptan Muaviye el-kuşeyri Peygamber Efendimize “Ya Rasûlullah, bizim birimizin üzerinde, zevcesinin hakkı ne­dir?” diye sormuş, Efendimizde, “Yediğin zaman ona da yedirmen, elbise aldığın zaman ona da almandır. (Sakın) yüze vurma, (onu) kötüleme evin dışında (onu) terk etme.” diye cevap vermiştir.[11] Kadın ise, kocasının evine getirdiği şeyleri küçümsememeli, başa kakmak yerine latif bir tavır sergilemeli, israf etmemeli, kocasından maddi gücünü zorlayıcı ve kendisini harama sevk edici şeyler istememelidir.

Aile hayatında yapmış olduğumuz hayırlı şeylerin faydasını, hataların ve inatlaşmaların zararını görmekteyiz. Bu sebeple mutlu bir dünya hayatı ve huzurlu bir ahiret hayatı istiyorsak aile hayatımızda her daim Yüce Rabbimizin emrettiği, Sevgili Peygamberimizin hayatına aktardığı en güzel davranış modellerini bizlerde hayatımıza aktarmalıyız.

Hayatımızın her safhasında elimize geçmeyecek şeylerin hayalini kurup onların peşinden sürüklenip gitmektense elimizde bulunan imkanları en güzel şekilde değerlendirmeliyiz. Olmayacak şeyleri temenni etmek haset ve kin duygularını beslemektedir. Eşimiz bizim hayat arkadaşımız, aynı yastığı paylaştığımız, dert ortağımız olan bir insandır. Hayatı beraberce huzurlu geçirmek için aile hayatımızda olmayacak şeyleri temenni edip huzurumuzu kaçırmak ve bu sebeple birbirlerimizin hatalarını ön plana çıkartmak yerine, birbirimize hayrı ve güzelliği tavsiye etmemiz gerekir. Yüce Rabbimizde bizlerden bunu istemektedir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır. “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[12]

Erkek ve kadın farklı yaratılışa sahiptirler. Yaratılış farklılıklarımızı da iyi kavramak kendisinden memnun olacağımız bir aile yuvasının anahtarı olacaktır. Eşimizin kendimiz gibi düşünmesini istemek ve onu buna mecbur etmek yerine, doğru olan şeyi müzakere etmek suretiyle bulma yoluna gitmek elbette kendi yararımıza olacaktır. Çünkü değer verildiği kadar değer, saygı gösterdiğimiz kadar saygı, muhabbet duyduğumuz kadar muhabbet ve sevdiğimiz kadar sevgi görmekteyiz.

Aile hayatında erkeklerin hakkı olduğu kadar kadınlarında hakları vardır. Hak ihlalleri ise kul hakkını doğurmaktadır. “Benim eşim istediğimi yaparım” demek doğru değildir. Çünkü eşimizde olsa insan Allah’ın kuludur ve kim Allah’ın yaratmış olduğu kula vermiş olduğu halkaları ihlal ederse bunun sıkıntısını dünyada çekmese bile ahirette elbette çekecektir. Hak ihlallerinin gerçekleştirilmediği aile hayatı bize dünya cennetini yaşatacak bir hal alacaktır.

Yüce Rabbimiz bir ayette şöyle buyurmaktadır. “…Onlar (kadınlarınız) sizin için birer elbise, siz de onlar (erkekleriniz) için birer elbisesiniz…”[13] Bu ayette çok veciz bir ifade kullanılmakta ve bizlere çok önemli bir teşbih yapılmaktadır. Nasıl ki,elbise ve örtü insanı soğuktan ve sıcaktan korursa, kusurlarını örterse, aile yuvasında bulunan eşler de birbirlerini kusurlarını örten ve birbirlerini gözeten bir yaşam sergilemelidir.

Hayatımızın en önemli zaman dilimi olan, gelecek nesillerin yetiştiği ortam olan aile dünya cennetini bizlere yaşatacak ortamların başında gelmektedir. Bu birlikteliği sevgi ve saygı çerçevesinde, anlayışla, hak ve hukuka riayet ederek devam ettirirsek, her günümüz bir öncesinden daha güzel olacaktır. Hüzünler, sıkıntılar, dertler, hayatın zorlukları sağlam bir aile birlikteliğimizde en aza inecek, sevinçlerimiz, neşelerimiz, mutluluklarımız ve huzurumuz aynı zamanda en ulvi noktalara çıkacaktır.

Yüce Rabbim birbirini seven, birbirine anlayışla yaklaşan aile hayatı kurmayı gençlerimize nasip etsin. Allah-u Teala aile hayatı kurmuş olanlara da ayrılık göstermesin. Hayırlı, toplumumuza devletimize faydalı  evlatlar yetiştirmeyi bizlere nasip etsin.

Cumanız mübarek olsun. Allah’a emanet olun

[1] Rum, 30/21

[2] Buhari, Nikah, 2

[3] İbn Mace, Nikah, 1

[4] Nur, 24/32

[5] İsra, 17/32

[6] Nesa-i, Nikah, 76

[7] Nur, 18/30-31

[8] Tirmizi, Birr, 33

[9] İsra 17/23-24

[10] Al-i İmran, 3/159

[11] Ebu Davut, Nikah, 40

[12] Tövbe, 9/71

Devamını Oku

İSLAM VE ÇEVRE

İSLAM VE ÇEVRE
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İSLAM VE ÇEVRE

Kıymetli Okurlarım!

          En kalbi duygularımla   Muhabbetle saygı ile  özlemle  sizleri selamlıyorum, Cumanız  Mübarek  olsun. Cuma Günü  Gazetemizin  köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel  bir haslet.

Çevre Kavramı

Çevre“; canlıların içinde yaşadığı ortamdır. Bu ortamı, hava, su, toprak, bitki, hayvan, sıcaklık, soğukluk gibi canlı ve cansız varlılar oluşturur. Bundan dolayı çevreyi; “canlıların yaşayıp gelişmesini sağlayan ve onları sürekli olarak etkileri altında bulunduran fiziksel, kimyasal ve biyolojik faktörlerin bütünlüğüdür” şeklinde tanımlamak mümkündür. Başka bir ifade ile çevre; insanla birlikte tüm canlı varlıkları, cansız varlıkları, canlı varlıkların eylemlerini etkileyen ya da etkileyebilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik, toplumsal nitelikteki tüm etkenleri kapsamaktadır.

Kâinatın Bir düzen İçinde Yaratılması ve Ekolojik Denge

Yüce Allah, insanın da içinde bulunduğu tabiatı canlı ve cansız varlıklarıyla birlikte bir düzen ve denge içinde yaratmıştır. Bu düzen, yeryüzündeki canlıların yaşantılarını sürdürebilmesi için en ideali olup, herhangi bir eksikliği ve aksaklığı söz konusu değildir. Kâinatta var olan bu düzen ve denge “çevre dengesi” olarak da ifade edilmektedir. Bu durum bazı ayetlerde şu şekilde ifade edilmiştir:

Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır” (Kamer, 54/49),

O (Allah) göğü yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın” (Rahman,55/7,8),

İşte çevir gözünü,bir çatlak görebilir misin? Sonra gözünü bir daha bir daha çevir, bak.

Nihayet gözün bir kusur bulamayıp yorgun ve çaresiz geri döner.” (Mülk, 67/3-4).

Yeri yaydık, oraya sâbit dağları yerleştirdik, orada her şeyi bir ölçüye göre bitirdik.

(Hicr, 15/1

Hazinesi bizim katımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz(Hicr, 15/21)

Çağımızın en önemli problemlerinden birisi de, ekolojik dengenin bozulması ve bununla bağlantılı olarak çevre kirliliği sorunudur. Yüce Allah, insandan, tabî çevrenin ve ekolojik dengenin korumasını, onların doğal düzenini bozmamasını istemektedir. Aksi takdirde, bizzat insanın kendisinin bundan zarar göreceğini şöyle ifade etmektedir.

“İnsanların kendi işledikleri kötülükler sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Yanlıştan dönmeleri için Allah yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır(Rum, 30/41).

Bu ayet-i kerime, genel anlamda eko sisteminde bozulma ve kirlenme meydana geleceğini ve bunun sebebinin de insan olduğunu ortaya koymaktadır. Günümüzde, dünyada somut hale gelen erozyon gerçeği, hava, su ve denizlerin kirlenmesi, bunların sonucu olarak da asit yağmurlarının yağması, iklim değişikliği gibi küresel çevre kirliliği ve sorunlarına sözünü ettiğimiz ayette işaret edildiğini, insanların asırlar önce böyle bir tehlikeyle karşı karşıya geleceklerinin ipuçlarının verildiğini görmekteyiz.

Dinimize göre; insanın yararına sunulan her şey Allah’ın bize verdiği bir nimet ve emanetidir. Onları, verenin isteği doğrultusunda kullanmamız gerekmektedir. Aksi takdirde emanete hıyanet etmiş olur ve bundan hesaba çekiliriz.

Kendimize; “çevreye karşı nasıl bir tutum içerisinde olmamız gerekir?” diye bir soru yöneltirsek, iki şeyin öne çıktığını görürüz. Bunlardan birisi temizlik, diğeri de nimetleri ihtiyacımız ölçüsünde kullanmaktır. Gerek Kur’an’ı Kerim’de gerekse Hz. Peygamber’in sünnetinde her iki durum ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Bu öğretileri gerektiği şekilde yerine getirdiğimiz takdirde Allah’ın bize emaneti olan çevreye karşı tutumuzda yanlışlık yapmamış oluruz. Şimdi bunları kısaca ele alalım:

Çevre temizliği

Yüce Allah, çevreyi insanın hizmetine vermiştir. Öyle ise insan, kendisine hizmet eden caddelerin, sokakların, parkların, ormanların, akarsuların, göllerin, denizlerin, kısacası doğal çevrenin temiz tutulması ve korunmasıyla ilgilenmelidir. Çünkü, insan olmadan çevre ve diğer canlılar rahatlıkla varlıklarını sürdürebilirler. Fakat, çevre olmadan insanın varlığını sürdürmesi mümkün olmayabilir.

Temizlik, Kur’an-ı Kerim’de, taharet ve temizlenmek kökünden bir çok defa zikredilmiştir. Kur’an-ı Kerim’in ikinci inen süresinde yer alan, “Elbiseni temizle” (Müddessir, 74/4) ifadesi dinimizin temizliğe verdiği önemi göstermektedir.

Kur’an’da iç ve dış temizliği yönünden arınanların Allah tarafından sevildiği ve böyle bir temizliğe devam edilmesi gerektiği,

  “Şüphesiz Allah tövbe edenleri sever, temizlenenleri de sever” (Bakara, 2/222) anlamındaki âyetle, ayrıca Allah’ın bizleri temizliğe kavuşturmak için gökten yağmur indirdiği,

“Allah size gökten su indiriyor” (Enfal, 8/11) anlamındaki ayet ile bildirilmektedir.

   Hz. Peygamber de çevreyle ve onun korunmasıyla ilgilenmiştir. O’nun, insanın yakın ve uzak çevresini temiz ve sağlıklı tutması, korumasıyla ilgili fiilen yaptığı ve sözle ifade ettiği pek çok şey vardır. Bunlardan birkaçını burada zikredelim. Peygamberimiz (a.s

Temizlik, îmanın yarısıdır(Müslim, Tahare, 1, I, 203)anlamındaki hadisinde beden, elbise, mekan ve gıda temizliğini kastetmiş, temizliğe önem vermeyen kişilerin adeta imanının yarım olacağını vurgulamıştır.

Ümmetimin iyi ve kötü bütün amelleri bana arz edilip gösterildi. İyi amelleri arasında, yoldan atılmış olan “eza”yı gördüm. Kötü amelleri arasında ise yere gömülmemiş tükürük de vardı.”( Müslim, Mesâcid, 57, I, 390)

Bu hadiste Hz. Peygamber, çevre temizliği ya da çevrenin kirletilmesi konusunda en ufak bir ayrıntının bile iyilik ya da kötülük olarak hesap gününde karşımıza çıkacağına vurgu yapmaktadır. Çoğu zaman, bir çikolatanın ambalajını, sigaranın izmaritini, çekirdek kabuğunu ya da kendimize göre önemsiz saydığımız bir şeyi yollara atıveririz. Bundan hesaba çekileceğimiz aklımıza bile gelmez. Ancak, bu davranış, bizce ufak bir hareket olsa da, onun içinde, dar anlamda kul hakkına, geniş anlamda da kamu hakkına varan bir sorumsuzluk ve duyarsızlık örneği yatmaktadır. Öte yandan sokakta ufak bir çöp atığı gördüğü zaman üzülen, gücü nispetinde onları temizlemeye çalışan insanlar da vardır. Her iki insan tipini göz önüne aldığımız zaman, olgun bir insanla sorumsuz davranan bir insan arasındaki farkı anlamış oluruz.

Peygamber Efendimizden gelen bir rivayet şöyledir:

Lânet edilen iki şeyden sakının!” buyurdular. Ashab, “Lanet edilen iki şey nedir?” diye sordular. Hz. Peygamber de, “İnsanların yolu ve gölgelendikleri yeri hela olarak kullan- maktır” buyurdu. (Müslim, Tahare, 68, I, 226)

Günümüzde, insanların dinlenme ve piknik yeri olarak kullandıkları yeşil alan, ormanlık, ağaçlık veya park yerlerine, yiyecek ve piknik atıklarını bıraktıklarını ve bazı yerleri de tuvalet gibi kullanarak kirlettiklerini görünce; Hz. Peygamber’in asırlar önce yaptığı bu uyarının ne kadar önemli olduğunu görmekteyiz.

Dinimize göre; insanların çevreyi temiz tutmaları Peygamber Efendimizin ifadesiyle sadaka vermeye denk tutulmuştur. Nitekim Hz. Peygamber bir hadisinde,

 “(İnsanlara) eziyet verici bir şeyi yoldan kaldırman sadakadır. buyurmuştur. (Müslim, Zekat, 56, I, 699)

Bu hadiste yapılması istenen “eziyet veren şeylerin giderilmesi” ifadesinin kapsamı gayet geniştir. Yoldaki bir dikenden, evdeki bacadan çıkan kirlere; hayvan gübrelerinden atılan her türlü çöpe; arabanın eksozundan gürültüsüne; bağırarak konuşmadan kavgaya; kötü görünümlü olmadan edebe aykırı giyime kadar, maddi ve manevi hoşa gitmeyen rahatsız eden her şeyi kapsamaktadır.

Kültürümüzdeki “Arslan yattığı yerden belli olur” şeklindeki atasözümüz, çevre temizliğine verilen önemi göstermektedir. Bu atasözünü geniş anlamda ele alırsak, bütün yer yüzü ve çevre insanlar için bir yataktır. İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre, kendi yatağını koruduğu gibi, toplumun yatağını, yani çevreyi de kirletmemesi ve koruması gerekir.

Çevrenin temiz tutulmasının amacı, yeryüzündeki canlıların hayatlarını sağlıklı bir şekilde sürdürmelerini sağlamaktır. Zira bir insanın ya da canlının kendisine yüklenen görevleri sağlıksız bir ortamda yerine getirmeleri mümkün değildir. Sağlığın önemini Kanuni Sultan Süleyman şu şekilde dile getirmiştir:

Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Çevre Sağlığının Bozulması

Bu dünyada istifademize sunulan şeyleri, kendi ihtiyacımız ölçüsünde kullanarak israfa sapmamalıyız. İsrafa gidersek, ekolojik dengenin bozulmasına sebep oluruz. Ekolojik dengenin bozulması ise, tabiatta sağlıksız bir ortamın oluşmasını bu da canlıların hayatlarını dengeli bir şekilde sürdürememesi soncunu doğurur. Örneğin av yapan bir kişinin, ihtiyacı olmadığı halde av hayvanlarını öldürmesi, ağaçlardan yakacak olarak yararlanan kişilerin genç ağaçları, ihtiyacından fazla bir şekilde kesip yerine yenilerini dikmemesi, ekolojik dengenin bozulması demektir. Doğal ortamı tehdit eden kimyasal maddelerin tedbirsizce doğaya atılması ayrı bir aşırılıktır. Bu durum Allah ve Resulü tarafından kınanmıştır. Konuya ilişkin bazı ayet ve hadisler şöyledir:

 “Size verdiğimiz rızkların temizlerinden yiyin, bunda aşırı gitmeyin ki, öfkemi hak etmeyesiniz. Benim öfkemi hak eden kimse muhakkak mahvolur” (Tâha, 20/81).

Yukarda sözünü ettiğimiz aşırılıklar, bu ayette ifade edilmiş ve yerilmiştir. Bir başka ayette aşırı gidip israfta bulunanlar şeytanın kardeşi olarak nitelendirilmiştir:

اDoğrusu saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür(İsrâ, 17/27)

Hz. Peygamber, kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta veya yavrularının alınmamasını istemiştir. Anneleri gördüğü halde, yuvalarından kuş yavrularını alarak yanına gelen bir kişiye Hz. Peygamber;

Onları aldığın yere götürerek annelerinin bıraktığı şekilde (yuvalarına) koy buyurmuştur. (Ebu Davud, Cenaiz, 1, III, 469 ) Çünkü yavruları yuvasından alırken anneleri bunu görüyor ve yuvanın üzerinde dönüyordu. Hz. Peygamberin bu emri üzerine yavruları alan kişi, onları geri götürüp yuvalarına koymuştur.

İnsanların çevreye karşı sorumluluklarının birçok ayrıntısından bahsetmek mümkündür. Ancak bunlar arasında öyleleri vardır ki önem sırasında başta yer alırlar. Başka bir ifadeyle, “çevreye karşı sorumluluğumuz içinde yer alan en hassas nokta nedir?” sorusunu kendimize yöneltirsek; bunun ağacın ve yeşilin korunması olduğunu söylememiz mümkündür. Şimdi ana hatlarıyla bu konudan bahsedelim.

Ağacı ve Yeşili Koruma İle İlgili Dinimizin Emir ve Tavsiyeler

Dünya hayatının vazgeçilmez nimetlerinden biri de ağaç ve yeşilliktir. Ağaç, kapımıza eşik, soframıza kaşık, bebeğimize beşiktir. Ciğerlerimize oksijen taşıyan, erozyonu önleyerek sel sularıyla sürüklenen topraklarımızı koruyan, kökünden, yaprağından, kerestesinden, çiçeğinden, meyvesinden gölgesinden, kokusundan, güzelliğinden yararlandığımız ilahi bir lütuftur.

Dinimizin öğretileri arasında, ağaç ve yeşillik sevgisinin çarpıcı örneklerinden söz etmek mümkündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de cennet anlatılırken meyveler, hurma ve nar,incir ve zeytin, taneli yiyecekler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, meyveler ve otlaklar, dikensizsindir ağaçları, meyveleri küme dizili muz ağaçları, uzamış gölge ve çağlayan sular zikredilir.

“Altlarında ırmaklar akan cennetler” anlamındaki ayet, yirmi kadar yerde geçmektedir. Cennet anlatılırken bağ, bahçe, bitkiler, akan sular ve yeşillikler zikredilmektedir. Cennetin en büyük özelliklerinden biri olarak yeşillik vurgulanmaktadır. Cehennemde ise; yeşilliğin adı yoktur. “Cennetler” kelimesi ahiretteki cennetler için kullanıldığı gibi dünyadaki bağ ve bahçeler için de kullanılmaktadır. Mesela “cennetler” kelimesi, bazı ayetlerde,

“… Üzüm bağları, zeytin ve nar. Her biri birbirine benzer ve her biri birbirinden farklı”

Enam, 6/99);

“…Üzüm bağları, ekinler, bir kökten çıkan tek gövdeli ve tek gövdeli hurma ağaçları vardır ki hepsi aynı su ile sulanır. Ama biz ürünleri konusunda bir kısmını bir kısmına üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için deliller vardır” (Ra’d, 13/4);

Onunla (su) sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bu bağ ve bahçelerde sizin için pek çok meyveler vardır ve siz onlardan yiyorsunuz(Mü’minun, 23/19)

Kur’an-ı Kerim’de cenneti tasvir eden, ağacın fayda ve güzelliklerini bildiren ayetlerin yanında, bizzat Hz. Peygamber’in hicretten sonra Medine ve çevresinde giriştiği ağaçlandırma ve yeşillendirme faaliyetlerinden de söz etmemiz mümkündür.

Hz. Peygamber Medine ve Mekke Çevresini haram bölge ilan etmiştir.  Hz.

Peygamberin konuya ilişkin hadisleri şu şekildedir:

Medine, şuradan şuraya kadar haremdir. Bu sahanın ağacı kesilmez, burada bidat

Çıkarılmaz. Kim bu Medine haremi içinde bidat ortaya koyarsa, Allah’ın meleklerin ve bütün insanların laneti o kimse üzerine olsun ” (Buhârî, Fedâilu’l- Medîne, 1, II, 220)

      Zira Kâbe’ye Mescidi Haram;  Mekke ve Medine’ye iki haram anlamında

Haremeyn denilmektedir.

Kendi bölgelerinin de koruma altına alınmasını istemeleri üzerine Hz. Peygamber, Taif civarını da haram bölgesi ilan etmiştir. Kâbe, Mekke’dedir; Medine’de ise, Efendimiz 10 yıl kadar yaşamış ve kabri orada bulunmaktadır. Böyle bir özelliğe sahip olmadığı halde, Taif’in de haram bölge ilan edilmesindeki asıl amacın, çevreyi korumaya yönelik bir tasarruf olduğunu söylememiz mümkündür. Belki de tarihte milli park ve sit alanı ilk defa Efendimiz tarafından ilan edilmiştir.

Sözünü ettiğimiz haram bölgelerde, bir bitkiyi yolmak, bir karıncayı öldürmek dinen yasaktır. Yapılan her bir yasak için ceza olarak verilecek belirli sadakalar vardır. Burada, dini bir anlayışla doğanın korunması sağlanmaktadır.

Resulullah Zû Kad Gazvesinden dönerken Medîne yakınlarında Zureybu’t-Tavil adı verilen yere geldi. Ensar’dan Beni Harise soyundan bazı kişiler: “Ey Allah’ın Resulü! Burası bizim develerimizin ve koyunlarımızın otladığı ve kadınlarımızın çıktığı yerdir” dediler. Bu sözleriyle el Gâbe dinelen yeri kastediyorlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Kim bura- dan bir ağaç kesecek olursa, onun yerine bir ağaç diksin!” talimatını verdi. Daha sonra herkes buraya ağaçlar dikti. Burası kısa süre sonunda el-Gabe diye şöhret bulan bir ormanlık oldu.(Belazuri, Futûhu’l-Buldân, I, 17. Beyrut, 1958)

Görülüyor ki Peygamberimiz, yeşil alanları korumayı, ağaç dikimini yaygınlaştırmayı İslâmi ve insanî bir görev olarak göstermiş ve bu konuyla ilgili olarak:

Kıyâmet kopmaya başladığında, birinizin elinde bir ağaç fidanı bulunsa, kıyâmet kopmadan onu dikmeye gücü yeterse, hemen diksin” (Ahmed, III, 191, 18

“Bir Müslüman bir ağaç diker veya bir bitki ekerse, ondan kuş, insan veya hayvan yerse, bu onun için sadaka olur buyurmuştur. (Buhârî, Hars ve Muzara’a, 1, III, 66)

Hz. Ömer de ormanların korunmasına çok önem verirdi. Şöyle ki: Ziyad, Osman b. Maz’un’un azatlısıydı. Maz’un ailesinin Herre’deki toprağı, bu azatlıların idaresinde idi. Ziyad diyor ki: Ömer b.Hattab abasıyla başı örtülü olarak bazen gün ortasında benim yanıma gelir, yanımda oturur, benimle konuşur, ben ona salatalık ve sebze ikram ederdim. Ömer günlerden bir gün bana:

“- Yerinden ayrılma, ben seni buraların idaresine memur ettim. Medine etrafındaki ağaçları koparmaya, kesmeye müsaade etme. Her hangi bir kimse ağaçlara dokunursa, o kimsenin ipini, baltasını al.” dedi. Ben:

“- Elbisesini de alayım mı?” dediğimde, Ömer:

“- Elbisesine dokunma.” dedi. (Belâzûrî, I, 12,13 )

Doğal dengenin oluşmasında ağaç ve orman önemli bir rol oynar. “Yaş kesen baş keser”ata sözü de, başta ormanlar olmak üzere yeşilliklerin korunması gerektiğini veciz bir şekilde ifade etmektedir. Zira ormanlar, eko sisteminin akciğeri görevini yapmaktadır. On dönümlük bir çam ormanı, bir yılda kırk ton saf oksijen üretebilmekte, bir kayın ağacı kırk kişinin karbondioksitini giderebilmektedir.

SONUÇ

Genel anlamda çevreyi, özelde ağaç ve yeşillikleri koruyup temiz tutmak, bunun için her türlü tedbiri alıp üzerimize düşeni yerine getirmek, hem insani hem de dini görevimizdir. Zira çevreyi kirletmek, sadece çevreye karşı işlenmiş bir kötülük değil, aynı zamanda aynı ortamı paylaşan diğer canlı ve cansız varlıklara karşı işlenmiş bir suçtur.

Hz. Peygamber, bir hadisinde,

المُسلِمُ مَن سَلِمَ المسلمون مِن لسانه ويده

Müslüman Müslümanın elinden, dilinden güvende olduğu kimsedir”(Tirmizî, İman 12, V, 17; Nesâî, İman 8, VIII, 104-105) buyurmaktadır. Çevreyi kirleten, doğal zenginlikleri fütursuzca kullanan bir kimse, dolaylı olarak diğer insanlara zarar vermektedir. Dolayısı ile hadiste belirtilen güven sıfatını zedelemektedir.

Çevreyi temiz tutmadığımız, istifademize sunulan doğal zenginlikleri gereği gibi kullanmadığımız takdirde kul hakkına da tecavüz etmiş sayılırız. Bütün bunlardan hesaba çekileceğimizi unutmayalım. Zira insanın dünyada iken yaptığı her şey, ilahi mahkemede en ince ayrıntısına kadar değerlendirilecektir.

Bunun yanında, Kur’an’daki çevreyle ilgili prensipler ortaya konurken, Allah’ın varlığının delili olması bakımından kâinatın manevî değerinin yüksek olduğuna ve korunması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in kendi devrinde çevreciliği bir siyaset haline getirdiği, bu çerçevede boş arazileri ekim dikim alanı olarak değerlendirdiği ve Müslümanları buna teşvik ettiği bilinmektedir. Medine, Mekke ve Taif şehirlerinin civarını, bugünkü tabiriyle sit alanı olarak adlandırabileceğimiz harem bölgesi ilan etmesi çok dikkat çekicidir. Peygamberimiz ’in bu örnek davranışını devam ettirmek, bizlerin de temel görevleri arasındadır.

İslâmî çevre anlayışının tarih içinde nasıl yaşatıldığını gösteren çok zengin bir birikim bulunmaktadır. Hz. Ebu Bekr’in savaş halinde uymak üzere askerlerine verdiği on emir bunun en güzel örneğidir. Bu emirlerin birçoğu çevreyi korumaya matuftur.

Türk toplumlarında hayvanlar ve kuşları korumaya yönelik vakıflar ve hastaneler kurulduğu, kuş evleri yapıldığı ve hâtıra ağacı dikme âdetinin yaygın olduğu bilinmektedir.

Atalarımızın gerek doğaya ve gerekse hayvanlara ve kuşlara karşı olan bu sıcak yaklaşımlarının temelinde, Allah’ın yarattığı her şeye hürmeti öngören İslâmî dünya görüşü yatmaktadır.

Dinimize göre kâinattaki varlıklar ilahî birer nimet ve emanettir. Her birisinin bir yaratılış gayesi olduğu gibi, her birisi kendi lisan-ı haliyle Yüce Mevla’yı tespih ve zikretmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah çeşitli hayvan, bitki ve ağaç türlerine yemin ediyor, bal arısı ve karınca gibi hayvanlara vahy ettiğini bildiriyor.

Devamını Oku
Marsbahis
deneme bonusu veren siteler