03 Temmuz 2026 Cuma
Kıymetli Okurlarım! En kalbi duygularımla Muhabbetle saygı ile özlemle sizleri selamlıyorum, Cumanız Mübarek olsun. Cuma Günü Gazetemizin köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel bir haslet.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açıklamasına göre; bu yıl yaz Kur’an kursları 6 Temmuz tarihinde başlayacak ve 14 Ağustos 2026’ya kadar devam edecek. Çocuklar yaz döneminde camilerde temel dini bilgiler ve Kur’an-ı Kerim eğitimi alırken, Eğitimler Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesi altında çalışan Resmi öğreticiler tarafından verilecektir.
Çocuk anne ve babanın vesile olduğu dünyaya gelmiş en değerli varlıktır. Çocuk, ebeveyni için bir lütuftur. Hem bir nimet, hem bir emanet, hem de bir imtihandır.
Her çocuk bir çiçektir. Çocuk masumdur, günahsızdır. Çocuk bir süs, bir ziynettir. Çocuk bir hazine bir güzelliktir. Geleceğini teminat altına almak isteyen her millet, sağa sola harcayacağı zaman ve enerji kadar bir kısım imkânları da, yarının büyük insanları olacak çocukların yetiştirilmesine sarf etmelidir.
Bir hastalığın şifasında en önemli aşama hastalığın teşhisidir. Teşhisi yapılamayan veya yanlış teşhis yapılan hastalığın tedavisinde başarılı olunamaz. İçinde bulunduğumuz şu ortamda çocuklarımızdan şikâyetçi isek önce teşhis koymalı ona göre tedavi sunmalıyız.
Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman görürüz ki; Birçok Peygamber, Allah’tan çocuk nimetine sahip olabilmeyi istemiştir.
“Orada Zekeriya, Rabbine dua etti: “Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.” (Al-i İmran, 3/38)
“Hz. İbrahim (a.s.) da Allah’a şöyle yalvarmıştı:
“Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver, dedi.” “İşte o zaman biz O’nu (İbrahim’i) halîm (uslu) bir oğul (İsmail) ile müjdeledik.” (Saffat, 37/100-101)
Her anne-baba çocuklarının en güzel şekilde yetişmesini, gelişmesini; ailesine ve topluma faydalı birer birey olarak hayata atılmasını ister. Ancak bu, sadece istemekle olmaz.
Yıkadığı tabakta, sildiği halıdaki zerre kadar kire, toza tahammül edemeyen anneler ve babalar, aynı titizliği çocuk eğitiminde göstermiyorlar.
Evini lüks eşya ile dolduranlar evlatlarının kafalarını neyle dolduracaklarını o kadar önemsemiyorlar.
Hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. (Sünen-i Tirmizî, Cihad 27)
Buradaki benzetme eş ve çocuğu küçümseme olmayıp sorumluluklarımızın hatırlatılmasıdır.
Demek ki dünyaya gelen her çocuk, Müslümanlığa yatkın bir fıtratta gelir. Annesi ve babası Müslümansa, çocuk Müslüman olarak yetişir; eğer Yahudi, Hristiyan veya Mecusi ise onların vermiş olduğu ahkam ve ahlakla yetişeceğinden aynen onlar gibi olur.
Bu hadisten anlıyoruz ki, Çocuklarımız, ekmek yapılmaya hazır hamur gibidirler. Hamur usta bir fırıncının elinde ise, ona vereceği güzel bir şekille pişirdikten sonra insanın karnı tok olsa bile yemek için canı çekerken, iş bilmeyen bir ekmekçinin baştan savma ve yenmeyecek kıvamda pişirdiği ekmeği aç da olsa, yemekte zorluk çeker.
Bir binanın temeli ne kadar sağlam ise o binanın afetlere dayanıklılığı da o denli çoktur. Çocuklarımızın da temelde aldıkları eğitim ne kadar iyi olursa, bu eğitimin hayatlarına yansıması o kadar olumlu olur.
Aile bir hayat okuludur. Bu okulun ilk öğrencileri, ilk öğretmenleri, ilk önderleri, öncüleri anneler ve babalardır.
Öğretmenlerin öğrenci eğitiminde başarılı olmaları için takip etmeleri gereken temel model, yine Rab isminin terbiye sistemidir. Yani insanların terbiyesinde daima fayda gözetilir. İnsan yeryüzünde eğitime ihtiyaç duyan tek varlıktır ve Eğitim, insanoğluyla yaşıt bir olaydır.124 bin peygamber gönderilmesinin hikmeti; insan eğitiminin sürekliliğinin delilidir. Yüce Allah tek bir peygamber ile yetinebilirdi. Ama Adem (a.s)dan Peygamber (s.a.v)Efendimize kadar 124 bin peygamber göndermesi ve Peygamberimizden sonra alimlerin bunu devam ettirmesi insan için eğitimin sürekli olmasının delilidir.
Halifeliği döneminde Hazreti Ömer bir ortamda gündeme şöyle bir soru getiriyor:
-Hayatta en çok istediğiniz nedir?
Cevaplar geliyor:
Kimi bir oda dolusu altını olmasını istiyor, infak etmek için, kimi başka maddi şeyler… Hepsi de sonuçta hayırlı bir şeyi yapmayı amaçlıyor. Meclistekiler kendisine şu soruyu soruyorlar:
-Peki Halife Ömer ne isterdi en çok hayatta?
Ömer (r.a.) cevaplıyor:
-Bir oda dolusu yetişmiş insanım olmasını isterdim, Ebu Ubeyde bin Cerrah gibi…
Ebu Ubeyde bin Cerrah, Hazreti Peygamber (s.a) tarafından Ümmetin emini olarak tanımlanan bir insan. Bir ordu emanet edilebilen, verilen her vazifenin altından alnının akıyla çıkan dört dörtlük bir hizmet insanı, firesiz bir mümin.
Bir devlet adamının 1400 sene önce dünyada en çok arzuladığı şey bu: Yetişmiş insan.
Çocuk yetiştirmeye ne zaman başlamalı? Bu soruya farklı farklı cevaplar verebiliriz. Ama en doğru cevap “daha çocuğunuza eş adayı ararken” olmalı. Damat veya gelin adayı için evi, arabası, yatı, katı sorgulanırken benim torunuma iyi bir anne veya baba olabilecek mi? sorusu gelecek nesilleri kurtaracak en önemli şifredir. Çocuğun manevi eğitimini eş seçimiyle başlatan din âlimleri, uygun bir eş seçilmediği takdirde çocuğun ilk ve temel okulu olan evde taşların hiçbir zaman yerli yerine oturmayacağını haklı olarak öne sürerler. Aileyi oluşturan kadın ve erkeğin aynı inanç ve kültür yapısında olmaları, gelecekte ikram edilecek çocuğa verilecek eğitimde tutarlı olmayı da sağlayacaktır.
Din eğitimine başlama yaşı kaçtır?
Biz din eğitiminin duygu yönü ağır basan bir olgu olduğunu düşünüyor ve erken yaşlarda başlanması gerektiğine inanıyoruz.
Çocuk 1 haftalık olunca sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okunmalı, aileye yakışacak dinine, milletine, tarihine uygun isim verilmelidir. Sırf modernlik olsun diye anlamsız isim verilmemelidir. Farkında mısınız? Bugün çocuklara verilen isimlerin bir kısmının ne kadar anlamsız olduğu sözlüklere kısa bir göz atma ile görülebilir. Çocuklara verilen isimlerin onların karakterine tesir ettiği artık tesbit edilmiş bir gerçektir. (Prof. Dr. Nevzat Tarhan, isminiz kişiliğinizi oluşturuyor. nevzattarhan.com)
. Çünkü çocuklar attığımız adımların fotoğrafını çeker. Çocuklar kulaktan değil gözden eğitilmektedir. Duyduğunu değil gördüğünü uygulamaktadır.
Eğri ağacın gölgesi doğru olmaz.
Arabanın ön tekeri nereye giderse arka teker de aynı yere gider.
Armut dibine düşer.
Gibi atasözleri çocuk eğitiminde örnek olmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Çocuklar donmamış beton gibidir. Üzerine ne düşse iz yapar.
Küçük yaşta verilen eğitim taşa kazıyarak yazı yazmak gibidir. İleri yaşta eğitim suya yazı yazmak gibidir.
Yavrumuz evde namaz kıldığımızı, dua ettiğimizi, ezana saygımızı, bir işe başlarken besmele ile başladığımızı, Kur’an okuduğumuzu görmeli, toplu ibadetlerimize ve kitap okuduğumuza şahit olmalıdır.
7-10 yaş arasında çocuğun din eğitimi namaz eksenli olarak yürütülmelidir. Nitekim peygamberimiz bu yaştaki çocukları namaza alıştırmamızı ısrarla tavsiye etmekte ve 7 yaşına geldiği zaman çocuğunuza namaz kılmayı emredin…( Ebû Dâvud, Salat 25) buyurmaktadır.
Buluğ çağına kadar dinî açıdan sorumlu sayılmayan çocuklara karşı hoşgörülü ve müsamahakâr olunmalıdır.
Çocuklarımızın dini ve manevi eğitimleri için yaz Kur’an Kurslarımız büyük bir fırsat. Bu fırsatı bu imkanı kaçırmayalım. Gözümüzün nuru evlatlarımızı Camilerimizle, Kur’an Kurslarımızla, hayat kitabımız Kur’an-ı Kerimimizle mutlaka buluşturalım inşallah.
Sohbetimizi Kur’an- kerimden yavrularımız hakkında dua örnekleriyle bitirelim.
“Rabbim, beni ve zürriyetimden gelecekleri namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz, duamı kabul buyur!” (İbrahim Suresi, 40)
Yavrularımızın kalbine Allah sevgisini aşılayabilmeyi, çocuklarımızı sadece dünyaya değil, sonsuz hayat olan ahirete de hazırlayabilmeyi, vatana, millete ve insanlığa hayırlı evlatlar yetiştirebilmeyi rabbim hepimize nasib eylesin.
Kıymetli Okurlarım! En kalbi duygularımla Muhabbetle saygı ile özlemle sizleri selamlıyorum, Cumanız Mübarek olsun. Cuma Günü Gazetemizin köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel bir haslet.
Ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşup Allah’a da yalan isnat ederek ‘Bu helâldir, bu haramdır’ demeyin…”[1]
Hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve haysiyetini korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur.”[2]
Kıymetli Okurlarım !
Yüce dinimiz İslam’a göre helâl, yapılmasına müsaade edilen söz, tutum ve davranışlardır. Haram ise yapılması yasaklanan kötü ve çirkin şeylerdir. Dinimize göre helâl ve haram belirleme yetkisi Allah’a ve O’nun izniyle Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’e aittir. Hiçbir kişi helâl ve haram sınırlarını kendi düşünce ve görüşüne göre daraltamaz veya genişletemez. Dinimizde helâl dairesi oldukça geniştir. Haramlar ise sınırlı sayıdadır.
Değerli Kardeşlerim!
Yüce Rabbimizin haram kıldığı en büyük günah şirktir. Mümin, imanına asla şirk bulaştırmaz. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaz. Nasıl ve ne şekilde yaşaması gerektiğini yalnızca Allah’ın belirleyeceğini kabul eder. Yalnızca O’na kulluk eder ve yalnızca O’ndan yardım diler.
Haram olan diğer büyük bir günah da, insanın canına ve malına kastetmek, şeref ve haysiyetine zarar vermektir. Dinimize göre insanların canı mukaddestir, dokunulmazdır. Kur’an-ı Kerim’de “Bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir.”[3] buyrulmaktadır. Bu cihanşümul ölçüye rağmen bugün, insanlıktan nasibini almamış katil siyonistler, dünyanın gözü önünde Gazzede, Filistinde ,Lübnanda , en büyük günahlardan birini işlemekte; kadın, çocuk, yaşlı demeden masumları katletmektedir. Ancak unutulmasın ki, dünyada ve ahirette Allah’ın, meleklerin ve diri diri yakılan mazlumların laneti soykırım yapan zalimlerin üzerinedir. Ve yine unutulmasın ki, zalimlerin zulmü ancak kendi sonlarını hazırlamaktadır. Azgınlaşan kavimlerin akıbeti bize hep bu hakikati hatırlatmaktadır. Bu kaçınılmaz gerçekle onlar da mutlaka yüzleşeceklerdir.
İslam, haksız kazanç kapılarının tamamını kapatmıştır. Hayatın bereketini götüren, huzur ve güveni zedeleyen, hırsızlık, rüşvet, tefecilik, stokçuluk, karaborsacılık gibi gayr-i meşrû yollar haramdır. Allah katında büyük bir vebal olan kul ve kamu hakkını ihlal etmek de haramdır.
İslam, en büyük sömürü ve zulüm araçlarından biri olan faizin azını da çoğunu da haram kılmıştır. Faiz, alışveriş olarak kabul edilemez. Gelişen ve değişen şartlar, faizin haram olduğu gerçeğini asla değiştiremez. Bu hususta Rabbimizin uyarısı gayet açıktır: “Faiz yiyenler, kabirlerinden şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların ‘Alışveriş de faiz gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır…”[4]
Sağlığı tehlikeye atan, yuvaları dağıtan içki, kumar ve uyuşturucu maddelerin tamamı haramdır. Fıtratı bozan, aile ve toplumları fesada uğratan, insanlığın geleceğini tehdit eden zina, fuhuş ve cinsiyetsizleştirme gibi her türlü eylem haramdır. İnsanlar arasındaki muhabbeti bitiren, toplumsal dayanışmayı yok eden yalan, dedikodu, iftira, su-i zan gibi kötü hasletler haramdır. Şu da bir hakikattir ki, gerçek hayatta haram olan her şey, sosyal medya ve dijital mecralarda da haramdır, günahtır.
Değerli okurlarım!
Ne yazık ki, helâl-haram duyarlılığının günden güne azaldığı, haramların özendirildiği ve aleni bir şekilde işlendiği, mahremiyet sınırlarının hiçe sayıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Böyle bir zamanda bize düşen; Allah ve Resûlü’nün koyduğu helâl ve haram ölçülerine titizlikle riayet etmektir. Ailemize ve çocuklarımıza helâl-haram bilincini kazandırmaktır. Unutmayalım ki, haramlar, Allah ile kul arasındaki en büyük engeldir. Helâl-haram hassasiyetini kaybetmek, fert ve toplum için en büyük felakettir.
Yüce Rabbimden bizleri ve nesillerimizi helâl-haram duyarlılığına sahip kullarından kılmasını niyaz ediyor, çocuklarımıza zihin açıklığı ve başarıdan başarıya ulaşmalarını diliyorum.
Dipnotlar:
[1] Nahl, 16/116. [2] Buhârî, Îmân, 39. [3] Mâide, 5/32. [4] Bakara, 2/275.
Kıymetli Okurlarım! En kalbi duygularımla Muhabbetle saygı ile özlemle sizleri selamlıyorum, Cumanız Mübarek olsun. Cuma Günü Gazetemizin köşesinden sizlere seslenmek sizlerle beraber olmak güzel bir duygu güzel bir haslet.
İslam inancına göre baba (ve anne), evladın rızasını kazanarak cennete ulaşabileceği en kıymetli iki kapıdan biridir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen bu kapıyı terk et, dilersen muhafaza et” hadisi şerifiyle babaya hürmetin ve hizmetin önemini vurgulamıştır.
Baba ve Anneye Karşı Sorumluluklar:
Yüce Rabbimizin bizlere lütfettiği en kıymetli nimetlerden birisi de ailedir. Aile, yeri asla doldurulamayacak olan en önemli kurumdur. Fedakârlığın, karşılıksız sevmenin, şefkat ve merhametin ocağıdır. Hiçbir karşılık beklemeden bize en büyük desteği ailemiz verir. Aile, bize hayatı öğretir. Gönüllerimize güzel ahlakı nakşeder. Bizi geleceğe hazırlar.
Muhterem Okurlarım!
Ailenin iki temel direğinden biri anne, diğeri ise babadır. Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara ‘öf’ bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı sözler söyle.”1 Bugünkü sohbetimizde Rabbimizin itaat etmemizi ve iyilikte bulunmamızı emrettiği babanın aile içindeki önemini, sorumluluklarını ve ona karşı vazifelerimizi hatırlayalım.
Kıymetli okurlarım !
Baba, ailenin kalkanıdır. Kendisine dayandığımız yıkılmaz bir dağdır. Bizler, hayatımızın her alanında onun varlığıyla güven içinde oluruz. Baba, doğruyu ve hakikati gösteren bir rehberdir. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmamıza vesile olan bir öğretmendir. Her düştüğümüzde bizi ayağa kaldıran müşfik bir eldir.
Değerli Okurlarım!
Baba olmak, sadece ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Baba olmak, çocuklarımızı iyi bir insan olarak yetiştirmektir. Göz aydınlığı yavrularımızın ebedi kurtuluşu için Hz. Nûh gibi çırpınmaktır. O, “Haydi yavrum! Sen de bizimle birlikte bin!”2 diyerek inkâr eden oğlunu kurtuluş gemisine davet etmişti.
Baba olmak, Hz. İbrâhîm gibi çocuklarımızı iyi bir mümin olarak yetiştirmek ve onlar için her daim hayır dilemektir. O, “Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namaza devam edenlerden eyle!”3 diyerek Allah’tan neslinin iyiliğini niyaz etmişti.
Baba olmak, Lokmân (a.s) gibi şefkat dolu ifadelerle çocuklarımızı iyiliğe yönlendirip kötülükten alıkoymak için çabalamaktır. O, “Yavrucuğum! Namazını dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış.”4 sözleriyle evladına hikmet yüklü nasihatlerde bulunmuştu.
Baba olmak, Peygamber Efendimiz (s.a.s) gibi çocuklarımıza hayatın her alanında örnek ve rehber olmaktır. Allah Resûlü (s.a.s), ailesine karşı son derece şefkatliydi. Onun hanesinde sevgi ve saygı hâkimdi. O, merhamet ve adaletten, nezaket ve zarafetten asla ayrılmazdı.
Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir hadisinde, “Anne baba, kişinin cennete girmesine vesile olacak ana kapılardan birisidir…”5 buyurmaktadır. Öyleyse annemiz gibi cennet vesilemiz olan babamıza karşı da hürmette kusur etmeyelim. Tatlı dil, güler yüz ve güzel davranışlarımızla anne babamızın gönlünü hoş edelim. Rabbimizin rızasının anne babamızın rızasını kazanmaktan geçtiğini unutmayalım.
Yüce Rabbim, sağlık, sıhhat ve afiyetle Anne ve babasının duasını alanlardan eylesin.Rabbim bizleri iki cihanda aziz eylesin.Rabbime emanet olun.
1 İsrâ, 17/23.
2 Hûd, 11/42.
3 İbrâhîm, 14/40.
4 Lokmân, 31/17.
5 Tirmizî, Birr, 3.
Yüce Allah, insanlığın huzur bulabilmesi için, yeryüzünün imarı ve gelişimi için, insanın soyunun korunması ve devamı için evliliği yasalaştırmıştır. Evlilik sonunda da aile kurulmaktadır.
İnsan neslinin devamı, nesebin muhafazası, toplumu meydana getiren ve toplumun temel taşı olan aile müessesesinin kurulması evlilikle mümkün olur.
Evlilik ise, Allah’ın koyduğu prensipler çerçevesinde bir erkekle bir kadın arasında yapılan bir nikah akdi ile meydana gelir.
Ailenin temelini teşkil eden evlilik bütün ilâhî dinlerde, kadın ve erkeğin kendilerine özgü bir mahremiyet ve paylaşım alanı oluşturmalarına ve insan soyunun devamına katkı sağlamalarına imkân veren yegâne meşrû ilişki olarak kabul edilmiştir (meselâ bk. el-A‘râf 7/80-81; er-Ra‘d 13/38;).
İslâm hukukunda nikâh akdinin geçerliliği için diğer akidlerden farklı olarak şahitler huzurunda akdedilmesi şartı aranır. Nikâh akdinin kurulması ve geçerli sayılması için birtakım rükün ve şartları taşıması gerekir. Aralarında evlenme engeli bulunmayan bir erkekle bir kadının veya temsilcilerinin hukuken geçerli iradelerini birbirine uygun biçimde açıklamalarıyla (icap ve kabul) nikâh akdi meydana gelir.
Evlilik fıtri bir olgudur. İslâm dininde (ruhbanlık) evlenmemek, dünya ile irtibatı kopararak yalnız başına yaşamak yoktur. Peygamberler evlenerek ümmetlerine örnek olmuşlardır.
Peygamber efendimiz, de her konuda bizler için örnek olduğu gibi; evlilik ve aile hayatı hususunda da biz Müslümanlar için en güzel örnek olmuştur. Peygamber Efendimiz gerek sözlü olarak gerekse uygulamalı olarak evliliğe teşvik etmiş, evlenmemeyi arzulayanlara uyarılar yapmıştır. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir. Evleniniz. Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çoğunluğunuzla övüneceğim. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin evlenme gücü bulunmayan da oruca devam etsin. Çünkü oruç onun için (harama karşı) bir kalkandır. (İbn Mace, Nikah, 1/1919)
Hayatım boyunca her gece namaz kılacağım” dedi.
İkincisi: “Ben de hayatımca hep oruç tutacağım, hiç bir gün terk etmeyeceğim” dedi.
Üçüncüsü de: “Kadınları ebediyen terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim” dedi.
Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) bu durumu öğrenince onları çağırıp şöyle buyurdu:
“ Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Allah’a yemin olsun ki ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’ndan en fazla sakınanızım; fakat zaman zaman oruç tutar ve iftar ederim; namaz kılar ve uzanıp yatarak istirahatte bulunurum; kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren benden (benim ümmetimden) değildir.”(Buhâri, Nikâh, (VI, 116).)
Peygamber Efendimiz evlenme imkanı bulamayanlara da tavsiyelerde bulunmuştur:
Abdullah ibn Mes’ud (r.a) şöyle anlatıyor:
– Bizler, Peygamber (s.a.s.)’in maiyyetinde (evlenmek için) hiçbir imkân bulamayan birtakım gençler idik. Rasulullah (s.a.s.), bize:
“Ey gençler zümresi, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan en çok men eder, ferci de en iyi korur. Evlenmeye gücü yetmeyen de oruca devam etsin. Çünkü oruç tutmak, kişi için inemedir (yani şehveti kıran bir şeydir).” buyurdu. Nikah, her ne kadar medenî bir sözleşme ise de bir yönü ile ibadettir. İslamda evlenmenin hükmü sünnet-i müekkededir. Fakat şartlara göre bazan farz, bazan vâcip, hatta bazan da haram olabilir.
Evlilik öncesinde tarafların birbirlerini görüp tanımaları ve bu arada evlilik için gerekli hazırlıkların yapılması yararlı görülmekle birlikte bu aşama nikâh akdinin bir parçası değildir.
Nikah akdi olmadan bir araya gelen insanların oluşturduğu birliktelikler aile olarak isimlendirilemez. Çünkü bu birlikteliğin temelinde nikâh değil, iffetsizlik ve ahlaksızlık vardır.
Evlenecek olan kadın ve erkek, hayatlarının sonuna kadar bir arada kalacaklarına nikahla karar vereceklerinden dolayı; verecekleri kararlarında acele etmemelidirler. Düğüne kadar değil, ölüme kadar devam edecek olan bir evlilik yapacaklarının farkında olmalıdırlar.
Eşler arasındaki sevgi ve saygı, çocuklar tarafından da örnek alınır.
Evlenecek olan kadın ve erkeğin dikkat etmeleri gereken en önemli hususlardan biri de dinen evlenmelerine engel bir durumun bulunmamasıdır.
Nişan , Düğün Ve Eğlence Adabı
Nişan;“Evlenmeleri câiz olan iki kişinin birbiriyle evlenmeyi karşılıklı olarak vaad etmesi” anlamına gelir. Nikah yapılmadığı sürece nişanlılar evlenmiş sayılmazlar ve mahremiyet açısından da bir değişiklik meydana getirmez. Dolayısıyla nişanlılar görüşmelerinde birbirine nâmahrem olanların uymaları gereken sınırlara riayet etmekle yükümlüdür (bk.Dia. Nikah, HALVET; MAHREM).
olanıdır”( Ebu Davud, Nikâh, 31. II, 591 () buyurmuştur.
Altından kalkılamayacak ağır şartlar ve masraflar ileri sürmek, evlenmeyi zorlaştırır. Evlilik kolaylaştırılmalı ve evleneceklere yardımcı olunmalıdır. Nişan ve düğün törenleri sırasında dinimizin haram kıldığı tutum ve davranışlardan kaçınılmalı, İslami duyarlılıklar gözetilmelidir.
Düğünlerde gelen misafirlere israfa kaçmayacak şekilde ikramda bulunulmalıdır. Düğün yemeklerine fakir- zengin herkes davet edilmelidir. Zenginlerin çağrılıp, fakirlerin çağrılmadığı düğün yemekleriyle ilgili Peygamberimiz ümmetini şöyle uyarmaktadır:
“Zenginlerin dâvet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir.” (Buhârî, Nikâh 72; Müslim, Nikâh 107. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 25, Riyazü’s-Salihin, Hadis No:268)
Evlilikler yapılırken israftan sakınılması gerekir. “İnsanlar bizi kınar”, “düğünümüze katılanlar bizi fakir görür”, “herkes böyle yaptı biz yapmazsak ayıp olur”, “insanın hayatında bir kere oluyor” ve daha nice mazeretler ortaya atılarak israfa gidilmemelidir.
Maalesef bugün yapılan sünnet, nişan ve düğün merasimlerinin çoğu İslam’ın esaslarına uymamaktadır. Bu merasimler daha çok yabancı kültürlerin etkisinde yapılmaktadır. Bu merasimleri yapan ve katılanlar, nefislerinin arzularına ve şeytanların isteklerine uymaktadırlar. Böylece haramlara dalıyorlar, günah işliyorlar.
Bazı Müslümanlar da şeytan işi birer pislik olan(Maide, 90) alkolün içilmesine izin veriyorlar. Sevinçlerin çoğalması gereken düğünler alkol sebebiyle üzüntülere dönüşebiliyor.
Düğünlerinde İslama göre yasaklanmış davranışları sergileyenlere “Neden böyle yapmakla günah işliyorsunuz” diye sorulunca ;
“Efendim çoğunluk böyle istiyor” diye cevap veriyorlar.
Halbuki “Allah’a isyanın olduğu yerde, mahlûka itaat edilmez”.
Sonuç olarak, dinimizde evlenme emredilmiş, teşvik edilmiş ve evlenmenin kolaylaştırılması tavsiyesi edilmiştir. Nişan, nikah ve düğün törenlerinde gösteriş ve israftan kaçınılması tavsiye edilmiştir.
Bundan dolayı düğünlerimiz; dinimize, örfümüze, milli ve manevi değerlerimize ters olmamalıdır. Düğün yapılarak evlilik ilan edilmelidir. İsrafa kaçmadan düğüne gelenlere ikram yapılmalıdır.
Haram olan Allah’ımızın yasakladığı (alkol gibi) her şey düğünlerimizden uzak olmalıdır. Bu sebeple düğünlerde meşru olmayan eğlence şekilleri terk edilmelidir.
Düğünlerimize davet ederken zengin fakir, takı takabilecekler takamayacaklar ayrımı yapmaksızın bütün tanıdıklarımızı çağırmalıyız. Çünkü sevinçler paylaştıkça artmaktadır. Çağrıldığımız meşru düğünlere gitmeyi de ihmal etmemeliyiz.
Sohbetimizi Kur’an-ı Kerimde iman eden ve salih amael işleyen kimselerin yapmış olduğu bildirilen dua ile tamamlayalım:
74.Onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” diyenlerdir. (Furkân Sûresi ; 74)
Yüce Rabbim bekar olan gençlerimize hayırlı evlilikler, evlenme aşamasında olanlara hayırlı düğünler, evlenmiş olanlara ise hayırlı ve mutlu bir hayatlar nasip etsin.
“Çevreye Vefa Müminin Şiarıdır” başlığıyla yayınlanan bu haftaki konumuz cuma yazımızda, Allah’ın dünyayı en güzel şekilde yarattığı ve Ademoğluna emanet ettiği belirtildi. Fakat son iki asırda insanlığın kendisine emanet edilen dünyanın kıymetini bilemediği ifade ediliyor.
, “Rûm sûresinin 41. ayetinde buyrulduğu üzere, dünyanın dengesi insan eliyle bozuldu. Bugün bize düşen İslam’ın insanlığa takdim ettiği çevre ahlakını yeniden kuşanmaktır. Dünyanın sahibi değil, emanetçisi olduğumuzu aklımızdan çıkarmamaktır
DÜNYANIN DENGESİNİ BOZAN VARLIK
Kıymetli okurlarım !
Yüce Rabbimiz kusursuz bir kâinat yarattı. Uçsuz bucaksız bu kâinatta dünyayı, kulları için en güzel bir şekilde var etti. Onun imar ve ihyasını, cennetten yeryüzüne indirdiği ve halifesi kıldığı biz Âdemoğluna emanet etti. Hak duyarlılığı ve sorumluluk bilinciyle çevremize muhabbet ve merhamet beslemeyi, onu koruyup gözetmeyi emretti. Her alanda olduğu gibi doğal kaynakların kullanımında da israf, sömürü ve açgözlülükten kaçınmayı öğütledi.
Değerli okurlarım !
Allah’ın yarattığı kâinatı okuma ve anlamlandırmada en güzel rehber Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’dir. Onun tabiata bakışı ibret, hikmet, rahmet ve tefekkür merkezlidir. Allah Resûlü (s.a.s), Mekke’de ve Medine’de “Harem Bölgesi” ilan etmiş, bir bakıma doğal koruma alanları oluşturmuştur. Akıp giden nehirden abdest alırken dahi suyun israf edilmemesini[1] emrederek suya vefasını göstermiştir. “Uhud bizi sever, biz de onu severiz.”[2] diyerek dağa muhabbetini izhar etmiştir. “Kıyamet kopuyor olsa dahi elinizdeki fidanı dikin.”[3] buyurarak tabiata karşı sorumluluğumuzu hatırlatmıştır. “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.”[4] uyarısıyla mümine yakışanın bütün canlılara merhamet olduğunu beyan buyurmuştur.
Kıymetli Dostlar!
Son iki asırda insanlık ailesi maalesef, kendisine emanet edilen dünyanın kıymetini bilemedi. Tabiatın dengesini bozdu, çevreyi hoyratça kullandı. İsraf ve savurganlıkla her türlü nimeti sınırsız bir şekilde tüketti. Neticede devasa boyutlara ulaşan çevre sorunlarına maruz kaldı. Temiz havamız kirlenmeye devam ediyor, nefesimize nefes katan ormanlar yok oluyor, sadık yârimiz topraklar çöle dönüyor, hayat pınarımız sular kuruyor. Denizlerimizin ve okyanuslarımızın düzeni altüst oluyor. Can taşıyan nice tür yok olup gidiyor. Hâsılı dünyamızın dengesi her geçen gün daha da bozuluyor.
Değerli Müminler!
Kâinatı hassas bir denge üzerine yaratan, kâinat ve içindekilerin dengesini koruma görevini insanoğluna veren Rabbimiz, Yüce Kitabında bakınız ne buyuruyor: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah dönüş yapsınlar diye işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.”[5]
Evet, ayet-i kerimede buyrulduğu üzere, dünyanın dengesi insan eliyle bozuldu. Bugün bize düşen İslam’ın insanlığa takdim ettiği çevre ahlakını yeniden kuşanmaktır. Dünyanın sahibi değil, emanetçisi olduğumuzu aklımızdan çıkarmamaktır. Cenâb-ı Hakk’ın kâinata koyduğu hassas dengeyi bozmamaktır. İsraf ve açgözlülük hastalığından kurtulmak, kaynakları ölçülü kullanmaktır. Bir lokma ekmeği, bir damla suyu dahi heba etmemektir. Piknik ve mesire alanlarında daha bir duyarlı davranmak, çevreyi gözü gibi korumaktır. Arkamızda yaşanabilir bir dünya bırakmak için sorumlu davranmaktır. Unutmayalım ki çevreyle ilgili hassasiyet, Rabbimizin emanetine hakkıyla riayet ve gelecek nesillerin hakkını teslim etmektir.
Dipnotlar:
[1] İbn Mâce, Tahâret, 48. [2] Buhârî, Megâzî, 82. [3] İbn Hanbel, III, 184. [4] Ebû Dâvûd, Cihâd, 44. [5] Rûm, 30/41.