19 Mayıs 2026 Salı
Mustafa Kemal 13 Kasım 1918’de İstanbul’a geldiğinde söylediği “Geldikleri gibi giderler” sözünün gereğini yapmak için İstanbul’dan ayrıldığında takvimler 16 Mayıs 1919’u gösteriyordu. Denenebilecek her yol denenmişti. Geriye yapılacak tek şey kalıyordu, o da milleti harekete geçirerek Milli Mücadele’yi başlatmaktı.
Herkesin bildiği bir cümle vardır: “Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur, içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar.” Mustafa Kemal de yaşamı başlatacak o hareketi yapmak üzere önce Havza’ya geçmiştir. 28 Mayıs 1919’da yayınlanan Havza Genelgesi ile İzmir’in ve yurdun dört bir yanının işgal edildiği duyurulmuş, halk toplu direnişe çağırılmış ve dolayısıyla ulusal bilincin ilk adımı atılmıştır.
22 Haziran 1919’daki Amasya Genelgesi ile “Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.” uyarısı yapılmış, “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” sözüyle Kurtuluş Savaşı’nın yol haritası çizilmeye başlanmıştır.
23 Temmuz-7 Ağustos tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi’nde karşımızda çocukluğundan beri severek yaptığı askerlik mesleğinden istifa etmiş, giyecek sivil elbisesi bile olmayan vatandaş Mustafa Kemal vardır. Bu kongrede “Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz.” kararı alınmış ve Temsil Heyeti oluşturulmuştur.
4-11 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi ile dağınık olan mücadele Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiş, Anadolu ve Trakya topyekûn bir mücadeleye başlamıştır.
23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla da Kurtuluş Savaşı meşru bir zeminde yürütülmüştür. 1920 şartlarında illerden temsilcilerin seçilmesini ve işgal altındaki şehirlerden Ankara’ya gelmesini istemek demokrasiye inancın, vatanseverliğin ve gözü karalığın göstergesi değil de nedir!
Yukarıda sayılan bütün bu adımlar 13 Kasım 1918’den 16 Mayıs 1919’a kadar geçen sürede yapılan gizli toplantılar sayesine atılmıştır. 9 Eylül 1922’ye kadar giden o sürecin temeli, bu anlamda en az 19 Mayıs 1919 kadar önemlidir.
Mustafa Kemal 9 Eylül 1922’de Belkahve’den şehri seyrederken İsmet İnönü’ye söylediği “Biliyor musun İsmet, bir rüya görmüş gibiyim… Karabasanla başlayan, mucizeyle biten bir rüya.” sözüyle özetler bu 3 yılın nasıl geçtiğini. Bu sürede sadece düşmanla değil yoklukla, isyanlarla, dahili düşmanlarla ve ihanetler de mücadele edilmiş ve her birinde galip gelinmiştir.
Tabii 19 Mayıs 1919’da başlayan bu asil ve iyi planlanmış mücadele 9 Eylül 1922’de bitmemiştir. Asıl savaş şimdi başlamıştır. Düşmanı bozguna uğratan Anadolu ve Trakya irfanının yıllardır boğuştuğu yokluğa geri dönmesine izin verilmeyecek, yapılacak devrimlerle hak ettiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması sağlanacaktır. Mustafa Kemal yine “Geldikleri gibi giderler” sözünü söylemekle kalmayıp gereğini yerine getirdiği gibi yapacak ve alfabeden seçme ve seçilme hakkına, eğitimden sanata her alanda vizyonerliğini ortaya koyarak çağdaş dünya seviyesinde yerli ve milli projeler hayata geçirecektir.
19 Mayıs 1919 olmasaydı ne 23 Nisan 1920 olurdu, ne 29 Ekim 1923, ne de Türkiye Cumhuriyeti.
107. yılında Milli Mücadele’de kağnısındaki çocuğuna örteceği battaniyeyi top mermisine örten Eliflerden, kopan parmağının farkında olmadan “Komutanım benim tüfek bozulmuş, tetik basmıyor” diyen Mehmetlere kadar canını, kanını vermiş her kim varsa saygıyla anıyoruz, emanetlerinin yılmaz bekçileriyiz ve biliyoruz ki gerektiğinde muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.
23 Nisan’ın heyecanı her yaş için aynı iken anlamı her yaş için farklıdır. 30’lu yaşların üzerindeki herkesin 23 Nisan dendiğinde aklına gelen ilk şey çocukluk yılların ait danslı, renkli kıyafetli, bayramdan geçmeli o heyecanlı gün olur.
Malumunuz 23 Nisan heyecanı haftalar öncesinden başlardı, provalarla geçen günlerden sonra erkeklerin saçlarının tarandığı, kızların saçlarının örüldüğü, yeni kıyafet ve ayakkabıların giyildiği, neşeli o serin bahar sabahı nihayet gelirdi. Okunan şiirler, söylenen şarkılar, danslar ve filmli eski fotoğraf makinelerine verilen bitmek bilmeyen pozlar ve dinmeyen alkışlarla geçit töreni sona ererdi. Edirne’de dondurmanın da ilk 23 Nisan’da satışa çıkmasıyla bayram heyecanımız ikiye katlanırdı. 24 Nisan’ın da tatil olması katlanan bu heyecan pastasının çileği olurdu.
Yukarıda da dediğim gibi 23 Nisan’ın anlamı her yaş için farklı oluyor. Çocukluğumuzda hissettiğimiz heyecan yetişkin olduğumuzda yerini minnet ve takdir duygusuna bırakıyor. Çocuk Bayramı olmasının yanında büyüdükçe Ulusal Egemenlik Bayramı tarafı daha ağır basıyor 23 Nisan’ın. Mustafa Kemal dehası bir kez daha gün yüzüne çıkıyor. Halka rağmen, halkın iradesine rağmen bir şey yapmak yerine 1920 şartlarında her ilden temsilcilerin seçilerek Ankara’ya gelmesini istemek yani halkın sesine kulak vermek bizleri bugün bile hayrete düşüren bir demokrasi örneği oluyor. Bir şeyler yapmayı çoktan kafasına koymuş ve buna dair planları çoktan hazırlamış Mustafa Kemal Paşa’nın, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açmadan bir yıl önce 22 Haziran 1919’da “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır.” diyerek Amasya’da işaret ettiği bu karar ulusal egemenliğin rastgele çıkmış bir olgu olmadığını da ispatlıyor.
“Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur.” sözünün anlamını 106 yıl sonra bugün çok daha iyi anlıyoruz tıpkı “Vatanı korumak, çocukları korumakla başlar” sözünü anladığımız gibi.
23 Nisan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışını çocuklara bayram olarak hediye etmesi seçme ve seçilme yaşına geldiğinde o çocuklara ulusal egemenliğin, milli iradenin ne demek olduğunu anlatmak içinmiş meğerse. Mustafa Kemal’in vizyonerliği diye bir gerçek olduğu bir kez daha ispatlanmış oluyor. Üstelik Mustafa Kemal bu dersi sadece Türk çocuklarına değil tüm dünya çocuklarına öğretiyor.
Merhum Halit Kıvanç’ın sunumuyla eski TRT’li günlerde tüm dünya çocuklarıyla birlikte Ankara’da; renkli kıyafetlerle, ailelerin coşkusuyla tüm şehirlerimizde kutlanan 23 Nisan Çocuk Bayramı’na ve 1920 Türkiye’sinde görmezden gelinmeyen millet iradesine özlemlerimle dünün çocuğu bugünün seçmeni olarak herkesin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı en içten dileklerimle kutluyorum.
Olcay DAL
Eğitim-İŞ Edirne
Şube Sekreteri
2025-2026 eğitim öğretim yılı 1 Eylül itibariyle başlıyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da hayata geçirilecek yeni uygulamalar var. Öğretmenlerin kılık kıyafetinden tutun da öğrencilerin üniformalarına kadar uzanan bu uygulamaların çoğu içerikle değil şekil ile ilgili.
Okullarımızda tek tip üniforma zorunlu hale getirildi. Yerinde bir karar oldu olmasına ama üniformalarda okulun ismini taşıyan arma olmamasını anlamlandırmak güç. Bir gencin öğrenci olduğu belli olsun ama hangi okulun öğrencisi olduğu neden belli olmasın? En ufak bir olayda o olay hangi bakanlığın alanına giriyorsa yetkilileri sırtına reklam almış futbol takımı edasıyla giydikleri yeleklerde bakanlığının ismini taşıyorken öğrenciler neden okullarının isimlerini göğüslerinde taşımasın ki? Daha doğrusu neden bir bakanlık bunu istesin ki? Bakanlık, yokluklar içerindeki okuluna katkı sağlamak amacıyla aile birlikleri yoluyla arma için bağış talep eden idarecilerine önlem mi alıyor acaba? Çözümün armayı kaldırmak değil de okullarımıza yeterli kaynağı sağlamak olması gerekmez mi?
Üniformanın tek tip olması yeterli görülmeyerek öğrencilerin giyeceği ayakkabıların da tek tip olacağı konuşuluyor. Şu önceden belirtilmeli ki üniformayı kaldırıp serbest kıyafeti getiren bu iktidardı, gelin görün ki serbest kıyafeti kaldırıp üniformayı geri getiren de yine aynı iktidar oldu. Üniforma olmalı mı sorusuna eğitimcilerin ortak cevabı evet olacaktır. Eğitim bilimleri de böyle söylüyor.
Peki, öğrencilerin ayakkabısı da tek tip olmalı mı? Bu arada ücretsiz verilecekse bence olabilir ama ayakkabıya gelene kadar tek tip olması gereken o kadar çok şey var ki. Öğrencilerin ayakkabıları tek tip olacağına Türkiye’deki her okulda öğrencilere verilecek ücretsiz öğle yemeği tek tip olmalı. Anaokulundan liseye her öğrenci tuvaletinin sıvı sabunu, tuvalet kâğıdı, kâğıt havlusu ve çamaşır suyu ve sağlığa uygunluk seviyesi tek tip olmalı. Velilerden istenen ihtiyaç listesi var ya, hani bulaşık makinesi deterjanından fotokopi kâğıdına kadar her şeyin yazılı olduğu o liste, işte bu liste de tek tip olmalı yani boş olmalı, hatta hiç liste diye bir şey olmamalı. Kredi kartı geçer hale gelen okul kantinlerinde mikroskop altında neşterle kesilmiş sucuklu tost değil de günlük kalorisi hesaplanmış sağlıklı yiyecekler almaya yarayacak ve her öğrenciye aylık olarak ücretsiz dağıtılacak tek tip kartlar olmalı. Ayakkabı yerine öğrencilerin tuvaletten değil de koridordan temiz ve ücretsiz su içeceği sebiller tek tip olmalı. Her öğrencinin ayakkabısı değil de cebindeki harçlığın miktarı tek tip olmalı. Liseye girmek, üniversiteye yerleşmek ve kamuda görev almak için girilen sınavlar tek tip olmalı. Evet, onlar zaten tek tip de şaibesizlik ve güvenirlik açısından da tek tip olmalı. Mülakatlar tek tip olmalı, tanıdığı olmayıp yazılı sınavdan yüksek puan alanla yüksek mevkilerde tanıdığı olup düşük puan alana yapılan mülakatı kastediyorum. Olacaksa ayakkabılar yerine öğretmenler tek tip olmalı. Aynı öğretmenler odasında baş, uzman, kadrolu, görevlendirme, sözleşmeli, ücretli, proje okulu öğretmeni değil de öğretmen olmalı. Üstelik okullarda sadece öğretmenlik eğitimi almış kişiler olmalı yapılan protokollerle görev verilen eğitimden anlamayan şahıslar değil. Eğitim fakültesi mezunları zincir markette kasiyerlik değil de tek tip iş yapmalı, o da öğretmenlik olmalı. Eğitime hazırlık ödeneği de tek tip olmalı yani eğitim iş kolundaki tüm çalışanlara ödenmeli.
Tek tip olması gereken şeyler ne Saraçlar’daki dükkanlar, ne de çocuklarımızın ayakkabılarıdır. Tek tip olacaksa yukarıdakiler olmalıdır.
Olcay DAL
Eğitim-İş Edirne
Şube Sekreteri
Olcay Dal
Okullar açılalı bu hafta tam 1 ay oldu.
Daha önceki yılların açılış haftalarında yaşanan belirsizlikler bu yılki açılış haftasında da yaşandı. Yıllar da geçse hiçbir şeyin değişmediği bir kez daha tecrübe edildi.
Kadrolu hizmetli olmamasının yarattığı sonuç idarecilerin gayretiyle temizlenmiş okullar oldu. İdarecilerin asıl işinin bu olmaması sebebiyle de temizlik ve bakım işleri sürdürülebilir olmadı.
Okullarımızda ve özellikle yatılı okullarımızın pansiyonlarında güvenlik personeli olmayışı da yine kangren olmuş sorunlardan biriydi ve halen çözülmüş değil.
Öğrencilerimiz ağır ekonomik krizden etkilenmeye devam ediyor. Zaten evlerinde besleyici kahvaltı etme imkanından mahrum olan çocuklarımız kantinlerdeki yüksek fiyatlar yüzünden okullarında da doyurucu ve sağlıklı öğle yemeği yiyemiyorlar. Çoğunun öğle yemeği okul yakınlarındaki zincir marketlerden aldıkları paketli yiyeceklerden ibaret. Onların da ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır, taklit-tağşiş ve sahtecilikten sicilleri kabarık.
Tuvalet dışında ücretsiz temiz su içme imkanları hâlâ yok. Daha önce konan su arıtıcılarının bazıları bakımları yapılmadığı için kullanım dışı kalmış durumda.
Öğretmen görevlendirmeleri de sorunlarla başladı. Sürecin şeffaf işlemeyişi sıkıntılar yarattı. Yapılan bazı yanlış görevlendirmeler iptal edilse de öğretmenler bu eğitim öğretim yılına da huzurlu bir başlangıç yapamadı.
Müfredat konusunda kendisine danışılmayan, yeni model için fikirleri sorulmayan öğretmenlerden ülke genelinde açılacak öğretmenevi kafelerine isim önerisi istenmesi öğretmenler odalarında esprilere konu oldu.
Kurtuluş Savaşımızın en sıkıntılı günlerinde bile eğitimi geliştirmek amacıyla 1.Maarif Kongresini toplayan, öğretmenlerin mevcut koşullarının iyi olmadığının farkında olan ama bunu geliştirmek için söz veren ve bu sözünü de yerine getiren Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla anıyorum. Tüm meslektaşlarımın bir kez daha okuması dileklerimle o kongrede öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmanın bir kısmını paylaşıyorum. “Milletimizin yaratılıştan gelen elverişliliğini geliştirmek sizlere düşüyor. Öğretmenlere ulusal hükümetimizce candan ve gönülden istendiği kadar iyi ve rahat yaşama koşullarının sağlanamamış olduğunu bilirim. Ama ulusumuzu yetiştirmek gibi kutsal bir ödevi benimsemiş olan yüce topluluğunuzun bugünkü şartları göz önünde bulundurarak, her türlü güçlüğü göze alarak bu yolda sarsılmadan yürüyeceğine de güvenim vardır. Göreviniz pek önemlidir, ulusun yaşamasıyla yakından ilgilidir. Bunda başarılı olmanızı Tanrıdan dilerim.”
Olcay Dal
8-9 Haziran’da yapılan üniversite sınavının sonuçları 16 Temmuz’da açıklandı ve tercih süreci 2 Ağustos Cuma bitiyor. 12 yıl önceki mini mini birlerin üniversite öğrencisi olmasına sayılı günler kaldı.
Sınava dayalı eğitim sistemimizin sıralamaya dayalı sınavının sonuçları açıklanıp puan ve sıralamalar öğrenildiğinde özellikle öğretmen olmayı çok önceden kafasına koymuş ve çalışmalarını buna göre yapmış gençlerimiz ne yazık ki mutlu bir tercih süreci yaşayamadı. Öğretmen olmak isteyen gençlerimizin hevesleri kursaklarında kaldı diyebiliriz. Bunun sebebi Öğretmenlik Meslek Kanunu. Eğitim fakültelerine yerleşseler bile diplomalarının onları öğretmen yapmaya yetmeyeceğini öğrenen gençlerimiz önce kendilerine sonra da öğretmenlerine “Ben şimdi ne yapacağım?” sorusunu sıkça sordu. Gençler haklı çünkü eğitim fakültesi mezunu olmalarının, eğitim bilimleri dersleri ve formasyon eğitimi almalarının hiçbir önemi olmayacak. Bu sene üniversiteli olacak gençlerimiz 4 yıl sonraki mezuniyet törenlerinde ailelerine sarılıp kepli cübbeli fotoğraf çekilirken “Anne baba, bakın ben artık öğretmen oldum.” diyemeyecekler. Öğretmen olma şartları değişti. Üniversite diplomasının bir önemi kalmadı. 4 yıllık üniversite eğitimi üstüne diploma, diploma üstüne KPSS, KPSS üstüne mülakat, mülakat üstüne dersli sınavlı Milli Eğitim Akademisi, akademi üstüne 2 yıllık sözleşmeli öğretmenlik, 2 yıllık sözleşmeli öğretmenlik üstüne başarılı sayılırlarsa anca o zaman öğretmen oldum diyebilecekler.
Öğretmen olmayı hedefleyen öğrencilerimiz bu seneye kadar eğitim fakültelerinin dışında edebiyat fakültelerini de rahatlıkla tercih edebiliyorlardı. İngilizce Mütercim Tercümanlık, Türk Dili ve Edebiyatı gibi bölümleri okurken aldıkları formasyon eğitimi isteyenlerin öğretmen olmasına yeterli oluyordu. Edebiyat fakülteleri bu eğitim hâlâ veriyor ama öğretmen olmanın garantisi ortadan kalktı.
Gençlerimiz öğretmen olmanın zorlaştığını anlayınca üniversite tercihlerinde öğretmenliklerden başka bölümlere yöneldiler.
Eskiden üniversiteye hazırlanmak için dershaneye gidilirdi. Sonra üniversite bitince KPSS’ye hazırlanmak için de dershaneye gidilir oldu. Şimdi üniversitenin kendisi dershane oldu. Milli Eğitim Akademisine hazırlanmak için 4 yıllık dershane görünümlü üniversite eğitimi şart artık.
Kural her zamanki gibi tam da maçın ortasında değiştirildi. Liseden bu yıl mezun olanlar öğretmen olma hedeflerini 4 yıl önce koymuşlardı. Hedefleri olan çalışkan gençlerimizi 4 yıl sonra ne olacağını öngöremez hale getirdik.
Kuşaklar yaratıp onları biçmeye bayılıyoruz. 4+4+4 Kuşağı, Okula Erken Başlayanlar Kuşağı, Tablet Kuşağı, Pandemi Kuşağı, Öğretmen Olma Kararını Lise Birde Vermiş Öğretmenlik Meslek Kanunu Mağdurları Kuşağı, Ataması Yapılmayan Öğretmenler Kuşağı, Ataması Yapılmadığı İçin Zincir Marketlerde Kasiyer Olmak Zorunda Kalan Öğretmenler Kuşağı, Ataması Yapılmadığı İçin Polis ve Asker Olan Öğretmenler Kuşağı. Bizde kuşak biter mi? Bitmez.