05 Mart 2026 Perşembe
ERBAKAN HOCA VE KIBRIS ZAFERİ!
İlk müdahale girişimi ve ABD’nin tepkisi!
Uzun yıllar Kıbrıs’ta Müslümanlara yapılan zulüm neticesinde Türkiye, Londra ve Zürih antlaşmaları gereği Ada’ya müdahale etme hakkına sahipti. Bu çerçeveden 1964 yılında İsmet İnönü hükümeti, TBMM’den Kıbrıs’a müdahale yetkisi aldı. Hükümetin aldığı müdahale yetkisi ve 7 Haziran’da Kıbrıs’a müdahale edeceğini açıklaması, Türkiye ile ABD’yi karşı karşıya getirdi. ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran’da Başbakan İsmet İnönü’ye içeriği kaba ve sert olan bir mektup gönderdi. Tarihe “Johnson Mektubu” olarak geçen ünlü mektubta, Türkiye’nin Ada’ya yapacağı müdahalenin iki NATO ülkesini (Türkiye ve Yunanistan) savaş durumuna sokacağı, bunun kabul edilemez olduğu, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı yapacağı olan bir müdahalede NATO’nun Türkiye’nin yanında olmayabileceği ve ABD’nin 1947 antlaşması çerçevesinde Türkiye’ye verdiği Askeri malzemelerin bu müdahalede kullanılamayacağı sert cümlelerle ifade edildi. Hükümetin ençok güvendiği müttefiki Amerika’dan aldığı diplomatik teamüllerin dışında yazılmış bu mektup, Türkiye’de hayal kırıklığına sebep oldu. Açıkça Türkiye tehdit ediliyordu. Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs’a müdahale fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı.
Erbakan Hoca’nın tarihi harekât emri!
Tarih, 1974’ü gösterdiğinde iş başında bulunan Milli Görüş kadroları, Kıbrıs’ta Müslümanlara yapılan zulme daha fazla sessiz kalmaz. Garantör ülke olan İngiltere’ye Kıbrıs konusunu görüşmek için dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in uçağı daha havaalanından yeni kalkmışken Başbakan Vekili Milli Görüş Lider Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Milli Güvenlik Kurulu’nu (MGK) acil gündem koduyla toplar. MGK devam ederken yapılan bütün itirazlara rağmen Erbakan Hoca, dönemin CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit’in Batılı güçlerden çekinmesine rağmen koalisyon ortağı MSP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Milli Görüş Lideri Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın karalı tavrı sonrası Ada’da akan kan durdurulur.
Şanlı Ordumuz beş parmak dağlarını aşar!
Kıbrıs Adası’ndaki Müslümanlara yapılan zulmü ortadan kaldırmak için 20 Temmuz 1974 tarihinde Erbakan Hoca’nın tarihi harekât emriyle şanlı ordumuz aşılmaz denilen Beşparmak Dağları’nı kısa sürede aşar ve Kıbrıs Barış Harekâtı’yla Müslümanları zulümden kurtarıp, Ada’da tekrardan huzur ve barış tesis edilir. Kıbrıs zaferiyle necip milletimiz 200 yıl aradan sonra tekrardan toprak kazanmış olur.
Erbakan Hoca, “Şayet bizim emrini verdiğimiz harekât planı aynen uygulansaydı Kıbrıs olayı 40 yıl sürüncemede kalmazdı” dedi.
Erbakan Hoca ile Sancar Paşa arasında geçen konuşma!
“Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ile Esenboğa Havalimanı’nda bir odada görüşme yaptık. Sancar Paşa bana, ‘Sayın Erbakan sizler şu andan itibaren Başbakan Vekilisiniz. Kıbrıs’ta büyük katliamlar yaşanıyor. Sayın Ecevit’in Londra’dan dönmesi uzun zaman alacaktır. Başbakan Vekili sıfatı ile bizlere hareket emrini verirseniz biz çıkarma için hazırlık yapabiliriz. Harekât emrini verebilir misiniz?’ diye sordu. Ben de ‘harekât emrini verebilirim’ dedim. Sancar Paşa ‘daha önce de hareket emirleri verildi ancak harekât yapılmadan geri alındı. Bu kez geri alınmamalı’ dedi. Türk Silahlı Kuvvetleri çoktan çıkarma hazırlığına başlamıştı.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan söz alarak; “Sayın Erbakan, hiç merak etmeyin ben Karadenizliyim, denizi ve denizcilik tarihini çok iyi bilirim. Sadece Türk Deniz Kavvetleri’nin Kıbrıs’ı alma imkânı var” dedi.
Kıbrıs harekâtı karadan, karaya. Havadan karaya. Havadan denize, denizden karaya birçok harekât unsurunu bir arada kapsıyordu. Askerimiz çok başarılı çalışma yapmıştı.
Ecevit Londra’dan hayal kırıklığı ile döndü!
Ecevit, büyük umutla gittiği İngiltere’den eli boş dönüyordu. İngilizler Türkiye ile birlikte çıkarma yapmayacaklarını söyleyince, Ecevit büyük umutla gittiği Londra’dan hayal kırıklığı içinde döndü.
Biz çıkarma planı yaptık ve 5 günde varmak istediğimiz yere varabileceğimizi söyledik. 3 günde gerçekleşti!
Askerimizin hazırlık yapması için ateş kes kararı aldık. İkinci harekâtın başlamasından sonra planlanan hedefe ulaştık. Zor durumdaki Türkler kurtuldular. Ancak bize haber vermeden Ecevit harekâtı sona erdirdi. Bizim planımızda Hala Sultan’ın türbesinin bulunduğu Larnaka’yı da almak vardı. Larnaka’nın alınmaması ve Maraş bölgesinin iskâna açılması büyük bir hata. Ecevit ve ondan sonra gelen hükümetlerin Kıbrıs’la ilgili Milli bir politikaları olmadığı için sürüncemede kaldı.
Harekâtın Mimarı ERBAKAN!
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in değil, dönemin Başbakan Yardımcısı Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın yaptırdığını İngiliz arşivlerinden de görmek mümkün. İşte, Milli Görüş farkı bir kez daha görülmüş oldu!
GENÇLİĞİN ZAMANLA DAHA İYİ ANLADIĞI LİDER; ERBAKAN…
“Toplumların geleceği, yetiştirdikleri genç nesillerin fikri, ahlaki ve kültürel donanımıyla doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda siyaset, yalnızca güncel sorunların çözümü değil, aynı zamanda gelecek kuşakların hangi değerler üzerine inşa edileceğinin de belirleyicisidir. Türk Siyasi hayatında Prof. Dr. Necmettin Erbakan, gençliğe bakışı ve gençliğe yüklediği anlam ile bu alanda özgün bir düşünce ortaya koymuştur. Erbakan ismi hala gençlerin kalbine bir yerden dokunuyor. Çünkü bazı insanlar vardır, yaşadıkları çağdan taşar, söyledikleri sözler yıllar sonra bile bir şeyleri uyandırır. Bu günün gençliği hızlı bir dünyada yaşıyor. He şeyi çabuk tüketiliyor, fikirler, insanlar, hatta hayaller… Necmettin Erbakan denildiğinde, gençlerin zihninde ilk canlanan şey genellikle kararlılık ve duruş oluyor.
Erbakan Hocamızın hayatına baktığımızda, kaybettiği seçimleri, kapatılan partileri, yarım kalan hayalleri görüyoruz. Ama O’nun hikâyesinde bizi etkileyen asıl şey, vazgeçmemesi: “Olmadı” denilen yerden yeniden başlaması. Belki de bu yüzden, hayata tutunmaya çalışan, kendine bir yol arayan gençler için Erbakan, bir tür sabır dersi veriyor.
Bugün Erbakan Hocamızı seven ya da sevmeyen, fikrilerine katılan ya da katılmayan, O’nu eleştiren ya da emleştirmeyen herkes inancı ve idealleri uğruna milletin ve ümmetin derdiyle dertlenen, yaşadığı zamandan gelecek zamana bir pusula gibi yol gösterici olduğuna şahitlik edecektir” diyor, AGD (Anadolu Gençlik Derneği) Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Şanver.
PROF. DR. NECMETTİN ERBAKAN’IN STRATEJİK VİZYONU!
Erbakan’ın Enerjiye bakışı, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlara köklü ve kalıcı çözümler sunan öncü bir vizyon niteliği taşımaktadır. Erbakan, Enerjiyi bağımsızlığın temel şartlarından biri olarak görmüş; enerjide dışa bağımlı bir ülkenin ne sanayide ne de siyasette gerçek anlamda özgür olamayacağını vurgulamıştır. O’nun savunduğu Yerli ve Milli Enerji anlayışı, sadece enerji üretimini arttırmayı değil, enerji teknolojilerine sahip olmayı, üretim araçlarını kontrol etmeyi ve milli kaynakları milletin hizmetine sunmayı hedeflemiştir. Bu yönüyle Erbakan’ın enerji yaklaşımı, günü kurtaran politikaların ötesinde, uzun vadeli ve stratejik bir devlet aklını yansıtmaktadır.
Erbakan’ın Ağır ve Sanayi ve Enerji Hamlesi!
Erbakan Hoca’nın anlayışında “enerjide bağımsız olmayan bir ülkenin, sanayide de siyasette de bağımsız olamayacağı” söz konusuydu. Bu anlayışla başlatılan Ağır Sanayi Hamlesi, yerli enerji teknolojileri üretimini ve milli kaynakların değerlendirilmesini hedeflemiştir.
Yerli ve Milli Enerji olarak; yerli kömürün değerlendirilmesi, hidroelektrik santrallerin artırılması, nükleer enerjiye erken dönemde dikkat çekilmesi ve enerji teknolojilerinin dışarıdan değil, içeride üretilmesi gerekmedeydi. Erbakan’ın bu yaklaşımı, yalnızca enerji üretimini değil, enerji teknolojisi egemenliğini esas almıştır.
Enerji ve Adil Düzen!
Prof. Dr. Necmettin Erbakan, enerjiyi milli bir dava olarak ele almış, yerli kaynaklara dayalı, bağımsız ve adil bir enerji düzeninin mümkün olduğunu savunmuştur. Türkiye’nin sürdürülebilir, güçlü ve bağımsız bir ülke olabilmesi, büyük ölçüde bu vizyonun anlaşılmasına ve kararlılıkla uygulanmasına bağlıdır. Enerjide milli duruş ve stratejik akıl hakim kılındığında, Türkiye yalnızca kendi ihtiyaçlarını değil, bölgesinde ve dünyada söz sahibi olan bir enerji ülkesi konumuna yükselebilecektir.
Türkiye’de Enerji Kaynakları: Potansiyel ve Gerçekler!
Enerji meselesi, günümüz dünyasında yalnızca üretim ve tüketim dengesiyle sınırlı olmayan, ekonomik kalkınmayı, siyasi bağımsızlığı, ulusal güvenliği ve uluslararası güç ilişkilerini doğrudan etkileyen stratejik bir alandır. Türkiye açısından bakıldığında enerji, büyüyen nüfus, artan sanayi üretimi ve gelişen teknoloji ile birlikte her geçen gün daha da hayati bir önem kazanmakta, bu durum enerji kaynaklarının etkin kullanımı ve doğru enerji politikalarının oluşturulmasını kaçınılmaz hale getirmektedir. Türkiye enerji geleceği, sahip olduğu doğal potansiyelin ne ölçüde milli, sürdürülebilir ve stratejik bir anlayışla değerlendirileceğine bağlıdır.
Bugün Türkiye’nin önünde duran görev açıktır!
Yerli kaynakları akılcı biçimde kullanmak, milli enerji teknolojileri geliştirmek ve Erbakan’ın işaret ettiği tam bağımsız enerji vizyonunu hayata geçirmektir.
SİYONİZM’E KARŞI İKİ ÖMÜR, TEK DAVA!
İslam dünyasının son yüzyılı, fiziksel engelleri aşan bir irade ile akademik dehanın siyasete yansıyan gücünün muazzam bir kesişmesine şahitlik etmiştir. Bu destancı yürüyüş; tekerlekli sandalyesinde bir orduyu titreten Şeyh Ahmet Yasin ile modern dünyanın tüm baskılarına rağmen “Yeni Bir Dünya” diyen Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın hikâyesidir. Biri bedeni felçli olmasına rağmen bir halkı ayağa kaldırmış, diğeri ise modern dünyanın tüm engellerine rağmen bir milleti aslına döndürmeye çalışmıştır.
Gazze’nin Manevi Mimarı: Şeyh Ahmet Yasin!
1952 yılında arkadaşlarıyla spor yaparken boynunun üzerine düşen Şeyh Ahmet Yasin, bu kaza sonucu felç kalmıştır. Hayatının geri kalanını tekerlekli sandalyeye mahkûm, görme ve duyma yetilerinde ciddi kayıplarla geçiren Şeyh Ahmet Yasin, bu fiziksel engellerin bir dünya lideri olmasına engel teşkil etmeyeceğini tün dünyaya kanıtlamıştır. El-Ezher’deki eğitim sonrası Gazze’de öğretmenlik ve vaizlikle direnişin tohumlarını atmıştır.
1987’de Hamas’ın kurucusu olan Şeyh Ahmet Yasin, direnişin sadece askeri değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi bir mücadele olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Siyonist mahkemelerde “mahkeme beni yargılayamaz; çünkü işgal gayrimeşrudur” diyerek işgal rejimini kökten reddetmiş, mahkeme salonlarında bile direnişin meşruiyetini savunarak “her gün bizi öldürmek isteyene karşı canlarımızı savunmak bizim hakkımızdır” demiştir.
Recep Çınar
EFSANE HİZMETLER YAPAN BAŞBAKAN!
Tüm engellemelere rağmen 28 Haziran’da hükümeti kurma görevini alan Erbakan, 7 Temmuz’da güvenoyuyla Türkiye’nin Başbakanı olur. 54 Hükümet sırasında halkın desteğini alarak birçok önemli başarıya imza atan Erbakan Hoca bunun yanında uluslar arası alanda gelişmekte olan 8 ülkenin işbirliğine öncülük yaparak büyük bir gayretle bir yıl gibi kısa bir sürede D-8’i (Developmen-8) kurar. Erbakan Başbakanlığında Türkiye’nin çehresi
Değişirken işçi, memur, emeklinin yüzü güler, Çiftçi, Sanayici ve Esnaf nefes alır. Hem de hiç borçlanmadan! Türkiye tarihinde ilk kez denk bütçe yapar.
Gençlere, İkinci Yalta Konferansı hedefini vasiyet bıraktı!
Erbakan Hoca’yı anlamak yüklediği manaları anlamakla mümkündür. O her eyleminde, sözünde, mimiğinde, attığı her adımda küffarla cihad ettiğini göstermişti. Attığı imzada dahi İslam’ın en büyük düşmanı Siyonizm’e “ben (Milli Görüş) var oldukça sen asla Büyük İsrail devletini kuramazsın” mesajını açık bir şekilde vermişti.
Erbakan Hoca’nın Filistin aşkı son nefesine kadar azmini ve kararlılığını yitirmedi. Aldığı her nefeste Siyonist oyunlarından bahseden Erbakan Hoca, son vasiyet olarak ümmete “İkinci Yalta Konferansı”nı hedef göstererek bir kez daha ufuk çizmiş oldu.
Erbakan Hoca’nın imzasındaki Filistin Davası!
O’nun imzasına baktığımızda Siyonist İsrail Bayrağına karşı bir cevap niteliği taşıdığı görülür! Siyonist İsrail Bayrağı beyaz üzerine ortada yıldız, yıldızın altından ve üstünden geçen iki mavi şerit (Nil ve Fırat) nehirlerini simgeler. Siyonistler, “bu bayrakla, Nil’den Fırat’a kadar olan topraklar ‘Büyük İsrail’ topraklarıdır” diyor.
Erbakan Hoca’nın imzasında da aynı benzer iki şerit vardır. Burada da Erbakan Hoca Siyonistlere şu mesajı vermiştir; “Milli Görüş var oldukça size Büyük İsrail’i kurdurtmayacağız ve dünyayı sömürmenize izin vermeyeceğiz.
Amerika, İsrail’i çok seviyorsa, İsrail’e Amerika’da bir eyalet versin” sözüyle tarihe not düştü.

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN KUDÜS YÜRÜYÜŞÜ!
Milli Görüş Hareketi ve Erbakan Hoca denince akla zulme karşı yapılan mitingler de gelir. Bunlardan en önemlisi ve bir bakıma tarihin akışını değiştiren “Kudüs Mitingi”dir. Erbakan Hoca’nın öncülüğünde Konya’da gerçekleştirilen ‘Kudüs Yürüyüşü’dür. Tarihler 6 Eylül 1980’i gösterdiğinde bir çiçekle başlayan bahar yaza dönüşür ve Siyonizm’in korkulu rüyası Milli Görüş erleri Lideri öncülüğünde Konya’da tarihi bir miting gerçekleştirdi. 7 kilometrelik yürüyüşe yüzbinler katıldı.
Siyonistler harekete geçiyor!
Siyonistler Kudüs Mitingi sonrası yenilgiyi hazmedemez ve Amerikan karar mekanizmalarının mensupları, MSP hareketini dikkatle izlediler. 12 Eylül’e 6 ay kala ABD’ye bir Musevi – Türk Heyeti gider. Heyet, Tükiye’deki gidişatın tehlike arzettiğini vurgular.
VE DARBE!
Muhteşem Kudüs Yürüyüşünün ardından harekete geçen Siyonistler ve Türkiye’deki uzantıları yürüyüşten 6 gün sonraTürkiye’ye büyük acılar yaşatan ve üllkemizin geri gitmesine yol açan 12 Eylül darbesini gerçekleştirdiler.
6 gün sonra da Erbakan Hoca tutuklandı! Darbedelerde amaç Milli Göröüş’ün ve Erbakan Hoca’nın yolunu tıkamaktı.
Erbakan Hoca Mehmetçiği Filistin’e gönderdi!
Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Filistin davasının edebiyatını yapmadı. O tüm icraatlarında olduğu gibi işin gereğini yaptı. Dünyevi menfaatler gözetmeksizin Meclis Kürsüsünden haykırdığı gibi “Ben bunları bana oy versinler diye yapmıyorum. Allah rızası için yapıyorum Allah rızası için…” haykırışını hayatı boyu yaptığı mücahedesinde görmek mümkün.
Diliyoruz ki Şanlı Ordumuz geçmişte olduğu gibi Filistin’de barışı tekrar sağlasın!
Refahyol Hükümeti Türkiye tarafından imzalaan bu anlaşmayı 3 gün sonra 04.02.1997 tarihinde Bakanlar Kurulu olarak onaylıyor. Anayasanın 52. Maddesine göre bölgeye asker gönderihlmesi için Meclis’ten izin talebinde bulunuyordu. Filistin’e asker gönderme önerisi 20 Şubat 1997 tarihli 59 Birleşimi’nde görüşüldü ve bütün partilerin oy birliğiyle ve alkışlarla kabul edildi.
YÜZ YIL SONRA BASEL’DE İSLAM BİRLİĞİ KONFERANSI!
Theodor Herzl liderliğindeki Siyonist Yahudilerin ileri gelenleri 1897 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde 1. Siyonist Kongreyi toplamış ve İsrail’in kurulması için de yüz yıl sonrası hedef koymuştu.
Erbakan Hoca Başbakan olduğu dönemde tam da Siyonistlerin Büyük İsrail Devleti hedefi koyduğu (1997) ve kongrenin yapıldığı Basel kentindeki Salonda. “İslam Birliği Konferansı” adıyla bir Uluslar arası Konferans düzenledi. (Bu Konferansta bizzat ben de vardım)
ERBAKAN HOCA HAKKINDA SÖYLENENLERDEN BAZILARI!
Eski Başbakan, Hamas’ın Şehit Lideri merhum İsmail Haniye; “11 aylık Milli Görüş iktidarında İsrail Gazze’ye tek bir mermi atmaya cesaret edemedi.”
Şehit Haniye, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan İslam dünyasının yetiştirdiği ve beslendiği en önemli liderlerinden biridir. O Kudüs ve Filistin davasını her zaman çok önemsedi” ifadelerini kullandı.
Hamas Liderlerinden Halid Meşal de, Erbakan hakkında, “Çağımızın Abdülhamid’iydi. İslam Ümmeti, Siyonizm’in ne tür bir bela olduğunu O’ndan öğrendi. Filistin davasına en çok O sahip çıktı.
Filistin Dayanışma Derneği Başkanı Muhammed Nişeniş; Filistin davasını en çok destekleyen ülkelerden biri Türkiye’dir, bu da Erbakan Hoca’mın sayesinde oldu.
Cemaat-i İslami Pakistan Emiri; Hafız Naem Rehman; “Prof. Dr. Necmettin Erbakan sadece bir Türk siyasetçi değil, ayni zamanda tarih yazan bir şahsiyet. İslam Mütefekkiri ve Türkiye’de modern İslami dirilişin ve fikri uyanışın öncüsüydü. O’nun siyasi, sosyal ve dini hizmetleri sadece Türkiye’nin kaderini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda tüm İslam Ümmeti için yeni bir umut ve amel kapısı aralamıştır. Erbakan’ın kişiliği tecrübeli bir mühendis, pratik bir siyasetçi ve sufi meşrep bir mütefekkiri şahsında birleştiren muazzam bir terkip timsaliydi. O, bütün ömrünü istikamet, hikmet ve fedakârca bir mücadele ile geçirmiştir.
Prof. Dr. Mete Gündoğan! Bu ülkede birçok şey serbesttir. Yazmak serbesttir. Hatta eleştirmek bile belli sınırlara kadar, serbesttir. Ama küresel düzenin kurduğu pazarlara o düzenin yerli işbirlikçileri eliyle tahkim ettiği yapıya dokunursanız, işte o zaman serbestlik biter. Önce uyarılırsınız. Sonra itibarsızlaştırılırsınız. Ardından yalnızlaştırılırsınız. Yine de vazgeçmeseniz, tasfiye edilirsiniz. Merhum Erbakan’ın hayatı, tam olarak bu hakikatin canlı bir ispatıdır. Erbakan Hoca’yı anlatmak kolay değildir! O, tek başına bir siyasi Lider değil, bir zihniyetle, bir sistemle, bir Dünya düzeniyle mücadele etmiş bir dava adamıdır.
DÜŞMANLARI İSE NE DEMİŞLER?
İsrail Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Alon Liel, “Necmettin Erbakan, her gün Siyonizm hakkında, İsrail hakkında çok ağır tenkitlerde bulunuyordu. Tabi ister istemez bizleri korkutuyordu.”
Siyonist Katil Ariel Şaron ise, Herat Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, “Erbakan yarım dönem iktidarda kaldı biz planlarımızı 10 yıl erteledik. Eğer bir dönem iktidarda kalsaydı biz planlarımızı tamamen unutmak zorunda kalacaktık” ifadelerini kullanmıştı.
ERBAKAN’IN YERLİ VE MİLLİ ANAYASA MÜCADELESİ;
“Anayasa Bu Toprakların Dilini Konuşmalı!
1982 yılında “Silah zoru” ile yapılan ve onaylanan (!) TC Anayasası, aradan geçen onlarca yıla rağmen hala yürürlükte yapılan kısmi değişiklikler 82 darbe Anayasası’nın süngüler eşliğinde yazılan havasını dağıtmaya yetmedi! 1961 Anayasası da 27 Mayıs darbesinin ürünüydü. 1924 Anayasasına bir tepki niteliğinde idi.
Anayasa bu toprakların dilini konuşmalı! Cumhuriyet tarihinin en kalabalık cenaze namazı ile Hakka uğurlanan Milli Görüş Lideri merhum Erbakan, bütün bir siyasi hayatı boyunca halkın değerlerinin ülke idaresine hâkim olması için mücadele etmiştir. O, bu ülkenin asli evlatları olan halkın bir kısım statükocu ve elitist zümrenin tahakkümü altında yaşamak zorunda olmadığını haykırmıştır, onlarca yıl boyunca! Bu nedenle siyasetten devlet yönetimine, sanattan sinemaya kadar her alanda yeni bir diriliş ve yeni bir direniş ateşini yakmıştır.
Yapılacak Anayasa’da devletin vatandaşlara karşı adil, koruyucu ve yol gösterici olması gerektiğini ifade eden Erbakan, cemiyeti feda eden kapitalist görüşe karşı oldukları gibi cemiyeti esas alıp ferdi feda eden sosyalizm’in her çeşidine de ayni şekilde karşı olduklarını ifade etmekten çekinmiyordu.
Anayasa’da gaye Saadet Nizamıdır! Yoksa siz Demokrasi adı altıda “o onu seçer, bu bunu seçer” dereniz ama bu seçimlerden sonra kurulan ve yürüyen nizam netice itibariyle bir “zulüm nizamı” olursa o seçmenlerin ve vekillerin bir kıymeti olmaz. Milletin ne arzu ettiğinin ortaya konması için alternatifler millete sunulmalı ve bu alternatifler millete eşit şartlar altında ve yeterince tanıtılmalıdır. Yoksa bir tek Anayasa yaparak ve “Ya bunu kabul edersiniz veya askeri rejim devam eder” ve “aleyhinde konuşmak yasaktır, sadece lehinde konuşulacaktır” diyerek yapılan oylamalarla milletin arzusunu tespit etmek mümkün değildir. Erbakan bu esaslara riayet ederek “Adil Düzen’in” kurulması gerektiğini ifade ediyordu.
Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın UNUTULMAYAN SÖZLERİNDEN BAZILARI!
Recep Çınar

Yarın 27 Şubat 2011, Milli Görüş’ün kurucu Lideri ve 54. Hükümet’in Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın vefatının üzerinden 15 yıl geçti.
Bu vesile ile Türkiye genelinde anma programları düzenlendi. Aslında bu programlar O’nu anmaktan ziyade anlamak için yapılıyor! Çünkü O, bir dönemin siyasetçisi değil, bir çağın yönünü değiştiren büyük bir fikrin ve yürüyüşün adıdır.“Önce Ahlak ve Maneviyat”ı kalkınmanın temeline yerleştirerek “Adil Düzen”in kurulmasını hedef yapmıştı.
İşte bunun için Erbakan Hoca’yı anlamak bir diriliş meselesidir!”
Merhum Erbakan Hoca’nın kurduğu Anadolu Gençlik Derneği (AGD), aylık yayınladığı Şubat 2026 sayısında Hocalarını geniş bir şekilde ele almış. İşte, konu ile ilgili bazı özet paragraflar;
* Erbakan Hocamız mükemmel bir devlet adamı, gerçek bir ilim adamı, kendisine düşmanlık edenleri bile affeden kâmil bir zat ve geçek bir mücahitti. Ömrünü, inandığı İslam gerçeğine hizmet yolunda harcadı.
* Merhum Erbakan Hoca, “Müslümanlık inanışının temeli sevgi, şefkat ve merhamettir. Gayesi ise bütün insanların Dünya ve Ahiret saadetlerini temin etmektir” diyordu. Açtığı Milli Görüş siyaset çığırına ve ruhuna, kavramlarına, maddi ve manevi kalkınma hamlelerine, “Bana ne Amerika’dan” diyerek Emperyalizme karşı duruşunu gösteriyordu.
Türkiye’nin yeniden İslam Dünyasının liderliğine soyunmasını engellemek ve laik yapıyı tahkim etmek isteyen askeri vesayet tarafından27 Mayıs 1960 ihtilali yaşanmış ve Başbakan Adnan Menderes ile iki Bakan (Fatin Rüştü Zorluoğlu ve Hasan Polatkan) idam edilmişlerdi.
Bu kırılma noktasında Türkiye’de İslami bilinçlenmenin ve “Milli Görüş” hareketinin lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan sahneye çıktı. Akademik kariyeri ve Motor Mühendisliğindeki yetkinliği ile tanınan Erbakan, aslında uyuyan bir ümmeti uyandıracak siyasi hareketin de başmühendisiydi. Sömürgeci güçlerin Müslümanları mezhep ve etnik köken temelinde ayrıştırarak zayıflattığı, içeriden cehalet ve gafletle, dışarıdan ise emperyalist planlarla kuşatıldığı bir dönemde, o en makul ve barışçıl mücadele yöntemini benimsedi. Merhum Erbakan Hoca, mücadelesinde demirin demirle kesilmesi prensibini şiar edinerek, seküler sistemin enstrümanlarını yine o sisteme karşı meşru bir savunma ve inşa aracı olarak kullanmıştır.
O’nun siyaset fıkhı, Saf Suresi’nde (10-13) Müminleri elem verici azaptan kurtaracak bir ticaret olarak tavsif edilen (niteledirilen) can ve mal ile cihad emrinin modern dünyadaki tezahürüdür. Bu mücadele sadece ahret yurdunu değil, aynı zamanda ayette müjdelenen Allah’tan bir yardım ve yakın bir fetih (fethun karib) ufkunu da kapsamaktadır.
ERBAKAN HOCA’YI NASIL OKUMAK GEREKİR?
Evvela, içerisinde bulunduğumuz şartlarda bilhassa her gencin Erbakan Hoca’yı yakinen tanıması bir zarurettir.
Neden mi? Zor zamanlarda dava adamı olmanın yolu büyük bir dava adamını tanımaktan ve ona benzemeye çalışmaktan geçer. Bu çağda Erbakan Hoca’yı tanımak modernitenin tüm putlarına meydan okumak anlamına gelir. Erbakan Hoca, seçim sonuçlarıyla, hükümet ortaklıklarıyla yeterince tanınamaz. O’nun mücadelesi sayılan tüm unsurlardan ötedir. Çünkü bu unsurların tamamı bir araçtır. O’nun en temel amacı, Cenab-ı Allah’ın rızasını kazanmaktı. Katlandığı tüm eziyetler, çektiği tüm çileler bunun içindi. Erbakan Hoca, sadece Türkler ya da Müslümanlar için değil tüm insanlık için çaba harcıyordu. Bunun yolu da yeryüzünde beşer üstü nizamın idame etmesinden geçiyordu. İşte, Adil Düzen denilen şey de buydu. Tüm insanlığın saadet ve selameti için yeryüzünün İlahi kanunlarla yönetilmesi… Adil Düzen, yalnızca ekonomik bir olgu değildi. Bir medeniyet tasarımı olan Adil Düzen, hakikatin hayata geçirilmesiydi.
İslam Birliği en büyük gayelerinden biriydi!
Erbakan Hoca’nın ufku sadece Türkiye ile sınırlı değildi. Çünkü O’nun nazarında Müslümanların sorunu tek tek ülkelerden müteşekkil değil, bir medeniyet kuşatmasıydı. D-8 hamlesi de bu nedenle çok önemliydi. Çünkü D-8 sadece bir ekonomik iş birliği değil, Müslümanların yeniden “küresel özne” olma iradesiydi.
ERBAKAN HOCA, SİYONİZM’E BAŞKALDIRAN BİR KAHRAMANDI!
Erbakan Hoca, Türkiye, İslam âlemi ve bütün dünyanın selameti için uğraşan, imanlı nesiller yetiştirmek için çabalayan, en önemlisi izzetli ve şerefli Müslümanların Siyonizm’i bertaraf edebileceği inancını kitlesine aşılayan, mukaddes davanın cesur komutanı, mukaddes mebruk lideriydi. O, Müslümanların üç asırdır içine düştüğü “mağlubiyet psikolojisinden” kurtarmak için mücadele etti.
Tüm Okulları Birincilikle Bitirir!
Ağır Ceza Reisi olan babasının birçok yerde görev yapmış olması dolayısıyla çocukluğunu muhtelif şehirlerde geçiren Erbakan Hoca, İlkokula Kayseri’de başlar. Babası Trabzon’a tayin olunca burada tamamlar ve okul birincisi olur. Ayni yıl İstanbul Erkek Lisesi’nde orta tahsiline başlar ve Erkek Lisesini de burada birincilikle bitirir. Üniversite’ye sınavsız girme hakkını kazanır ve Üniversite öğrenimine ikinci sınıftan devam eder!
1948 yaz döneminde İTÜ Makine Fakültesi’nden hala kırılmayan rekor bir diploma notuyla mezun olan Erbakan, Ayni yıl 1 Temmuz’da Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsünde asistan olarak göreve başlar. Daha sonra doktora yeterlilik tezini hazırlar ve 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak üzere Almanya’ya gider. Erbakan, Alman ordusu için araştırma yapan DVL araştırma merkezinde Prof. Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalara imza atar.
Dizel Motorlarında yakıtın nasıl tutuştuğunu matematiksel olarak izah eder!
Achen Tektik Üniversitesinde 1,5 yıl süre içerisinde bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan Erbakan Hoca, Alman Üniversitelerinde geçerli olan “Doktor” unvanını alır. Alman Ekonomi Bakanlığı için motorların daha az yakıt yakmaları konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da doçentlik tezini hazırlayan Erbakan’ın. “Dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu” matematiksel olarak izah eden bu tezi, Avrupa ve Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırır. O tarihte Almanya’nın en büyük Motor Fabrikası olan Deutz Motor Fabrikalarının Genel Müdürü Prof. Dr. Flats tarafından Leopar tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere bu fabrikaya davet edilir.
27 Yaşında Türkiye’nin en genç Doçenti!
Almanya’daki çalışmalarından sonra 1953 yılında Doçentlik imtihanı için Türkiye’ye dönen Erbakan, 27 yaşında Türkiye’nin en genç Doçenti olma başarısını gösterir. Daha sonra tekrar Almanya’ya dönen Erbakan Hoca, Deutz fabrikalarında 6 ay sureyle motor araştırmaları başmühendisi olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katılır. Daha sonra Almanların ısrarlarına rağmen ülkesine hizmet etmeyi tercih eden Erbakan Hoca, 1953 Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesine döner.
Türkiye’nin ilk Motor Fabrikasını kurar!
Askerlik görevinden sonra tekrar Üniversiteye dönen Erbakan Hoca, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor A.Ş.’yı kurar.
BİR ÇİÇEKLE GELEN BAHAR!
Davası büyük olan liderlerin hedefleri de büyük olur. Sanayiye gerekli ilginin gösterilmemesi ve engellenmelerin üzerine siyasete atılmaya karar veren Erbakan Hoca, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyar ve seçilerek Meclise girer. 24 Ocak 1970 yılında Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi’ni (MNP) kurar. 1971 Nisanında bu parti antidemokratik bir biçimde kapatılır.
Siyasi yasaklı yıllar başlar!
Daha sonra 11 Ekim 1972 tarihinde kurulan Milli Selamet Partisi (MSP) Erbakan liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde yüzde 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 Parlamenterle Meclise girer. 1974 yılı başında kurulan MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra kurulan dörtlü koalisyonda da yer alan MSP’nin Genel Başkanı olarak Erbakan Hoca yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenir.
5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren Erbakan Hoca, liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı olur.
1978 Yılı başında 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin Erbakan, 12 Eylül ihtilalının getirdiği antidemokratik uygulama ve yasaklarla Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutulur.
90’ların umudu Refah Partisi (RP)!
Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden Erbakan Hoca, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olan Refah Partisi’nin, 11 Ekim 1987 tarihinde yapılan kongresinde oy birliği ile Genel Başkanlığına seçilir.
20 Ekim1991 seçimlerinde Erbakan Hoca Konya’dan yeniden Milletvekili seçilir. 1995 Seçimlerinde Refah Partisi yüzde 21,7 ile birinci parti olurken Erbakan Hoca tekrardan Konya Milletvekili seçilir.
Recep Çınar
İnsanlar arasında sosyal dengenin sağlanması ve insanlık için çeşitli hizmetlerin yapılması bakımından İslam dininde sadaka büyük önem arz eder.
Sadaka, “ hiçbir baskı ve zorlama olmadan ve insanlara gösteriş yapılmaksızın sadece Allah rızası için ve gönül hoşluğu ile yapılan her çeşit harcama” olarak tarif edilir.
Toplum olarak yeni bir savaştan çıkmadık. Göç etmedik. (çok şükür) Büyük felaketlere de (eski kavimler gibi) uğramadık, çok şükür. Peki, niye Sadaka toplumu haline geldik? Milyonlarca emekli insanımız (yeni haliyle)
20 bin TL emekli aylığı ile yaşamaya mahkûm edildi. Yine milyonlarca insanımız 28 bin TL aylık asgari ücretle çalışmak zorunda bırakıldı! İşte bunlar, sadaka toplumunun çoğunluğunu oluşturuyor.
Biz, bin yıllık tarihimizde “Adil Düzen” içerisinde yaşadığımız sürece böyle değildik. Günümüzde ise adil olmayan bir düzende ekonomisi ile işsizliği ile adil olmayan paylaşımı ile… Toplumumuzun birçoğu “sadaka”ya muhtaç edildi!
Sadaka konusu Kur’an’da birçok ayette geçer. Bunlarda ikisi;
Peygamberimiz (s.a.v.) da bir hadislerinde şöyle buyuruyor:
“Kulların sabahladığı her gün (yeryüzüne) iki Melek iner. Bunlardan biri: Allahım! İnfak edene (sadaka verene) yenisini ver, diye dua eder.
Diğerinde ise: “Allah’ım! Cimrilik edenin malını helâk et, diye beddua eder.” (Buhârî-Müslim).
“Sadaka olarak verilen bir parça ekmek, Allah katında Uhud dağı kadar büyür” diyor! (Taberanide).
Bugün içinde yaşadığımız düzen zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan faize ve haksız vergilere dayalı bir düzen. Onun için “Sadaka”ya (yardıma) muhtaç insanların sayısı her geçen gün artıyor. Bunun sonucu olarak da kimileri obeziteden ölürken kimileri de açlıktan ölüyor! İslam tarihi incelendiğinde İslam’ın Adil Düzeninin hayata hâkim kılındığı bazı dönemlerde zekât verilecek fakir (ihtiyaç sahibi) insan bile bulunmazken, bu gün gerek ülkemizde gerekse dünya genelinde “sadaka” ile yaşamaya mahkûm edilmiş yüz milyonlar var!
Şu bir gerçek ki, bugün toplumumuzun da önemli bir bölümü “sadaka”ya “yardım”a muhtaç hale gelmiş, daha doğrusu getirilmiştir. İşte bunun anlamı; “sadaka toplumu” oluştu!
Peki, bu insanlar nasıl bu hale geldi/getirildi?
Tek cevap: Uygulanan sömürü düzeni ile adil olmayan yönetimle, faiz’le, borçlanmayla, üretim ve yatırıma günün şatlarına göre gerekli yatırımlar yapmamakla, aşırı israflarla… özetle yanlış politikalarla! Ülkemizde Millî gelir arttı deniyor! Ama paylaşımda büyük bir adaletsizlik olduğu gibi kaynakların büyük bir kısmı da borç ve faize gidiyor! Borç sürekli artarken, istihdama ve üretime yönelik yatırımlar gereği gibi kâle alınmıyor. Daha önce yapılan yatırımlar da birçoğu özelleştirildi, hala da özelleştiriliyor! Tabii ki sadece maddi/ekonomik yönden çökmedik, onunla beraber “ahlak” da çöktü!
Hz. Ömer’in ‘Adil Düzen anlayışı neydi? “Kenar-ı Dicle’de bir Kurt kapsa Koyunu, gelir de Adl-i İlâhi Ömer’den sorar onu!”
Bugünkü sömürü düzenindeki anlayış ise, “O koyunu (rantı) ben nasıl kaparım” anlayışıdır! Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın 1999 yılında 10 ay hapse girmesine sebep olan, merhum Necip Fazıl Kısakürek şiirindeki “Allah’ın 10 pulunu bekleye dursun 10 kul. Bir kişiye tam 9, dokuz kişiye 1 pul” Cümlesi idi!
İşte günümüzde yaşanan bu. Müslümanlar olarak ne zaman uyanarak bu gerçekleri görecek ve anlayacağız da ne zaman “kendi medeniyet değerlerimize döneceğiz” diye sorarsak. Ne zaman faize bulaşmayan, israf ve tüketime dayanmayan, üreten, adil paylaşımı olan, içinde zekât müessesesinin bulunduğu “Adil bir düzen”e sahip olacağız, işte o zaman sömürü de, borç da, faiz de ahlaksızlık da bütün sorunlar Allah’ın izni ile sona erer ve denge sağlanır. Bir Macar Atasözünde öyle diyor; “Sarhoş er-geç ayılır, ama Cahil asla!”
Rabbimiz (cc) Kur’an’da şöyle der; “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Doğrusu Allah, her şeyi işiten ve görendir” (Nisa Suresi 58. Ayet).
Maide Suresi 44. Ayette ise; “… Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” uyarısında bulunuyor!
Dostça kalın…
Recep Çınar
Hicri ayların dokuzuncusu, onbir ay’ın Sultan’ı bir Ramazan ayına daha eriştik. Ramazan ayı, Müslümanlar için ihsan (bağışlanmış armağan) edilmiş özel fırsat ayıdır. Bu mübarek ay içinde eda edilecek Namaz, Oruç, Zekât ve Fitre ibadetlerinin yanında komşuluk ilişkilerinin arttığı, dost ve akrabalık bağlarının güçlendiği yakınlık ve samimiyetlerin arttığı bir kutlu mevsimdir. Tabi ki, bütün bunların yanında mukabele ve teravih namazı gibi toplu ibadetlerin çok daha özen gösterilerek yerine getirildiği bereketli bir dönemdir.
Peygamberimizin (sav) müjdesine göre; “Ramazan ayının başı rahmet, ortası mağfiret (af), sonu da cehennemden azat (kurtuluş) tır.” Ayrıca Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bu ayda indirilmiş olması, bin aydan daha hayırlı -ki bu ortalama bir insan ömrüdür- olan Kadir Gecesi’nin içinde bulunması Ramazan ayının değerine değer katar.
Ramazan ayının özellikleri ve güzellikleri saymakla bitmez. Benim esas maksadım bunları geniş geniş anlatmak değil, zira bu konuları Din Görevlilerimiz/İlahiyatçılarımız gereği gibi yazarlar, anlatırlar. Benim üzerinde durmak istediğim esas konu; toplum olarak Ramazan ayında dikkat etmemiz gereken hususları hatırlatmaktır.
Ramazan ayının kıymetini bilelim!
* Ramazan ayı, Kur’an’ın indirilmeye başlandığı aydır.
* İslam’ın beş şartından biri olan oruç, bu ayda tutulur ve büyük bir manevi değere sahiptir.
* Ramazan, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği artıran bir dönemdir.
* Oruç, sabır, kanaat, metanet gibi erdemlerin kazanılmasına yardımcı olur.
Yüce Dinimiz İslam, bir hayat nizamıdır, hayatımızı tanzim eden bir sistemdir. Hayatımızı her yönde ve konuda tanzim eder. İslam’ın koyduğu kurallara uymamız kendi menfaatimizedir. Dünya ve ahret saadeti İslamsız olmaz. Müslüman, teslim olan demektir. Neye teslim olacağız? Allah’ın emirlerine. Allah (cc) neyi emretmişse onu (meşru bir mazeretimiz olmadıkça) yapacağız, neyi de yasaklamış ise (haram kılmışsa) ondan da uzak duracağız.
Toplumumuzda eskiden çocuklar dahi (bilhassa Ramazan’da) açıkta (sokakta) yemez içmezlerdi. Ama ne yazık ki, günümüzde bırakın çocukları, caddelerde yeme içme servisleri oluşturuldu! Bu bizim medeniyet değerlerimizle, Allah’ın koyduğu kurallarla taban tabana zıttır, ayıptır, günahtır! Yeme, içme işi Ramazan ayında bile açıkta yapılıyorsa vebal katlayarak artar! Bir insan şu veya bu sebeplerle oruç tutmuyor/ tutamıyorsa, tutanlara hürmeten/nezaketen açıkta yeyip içmemesi gerekir. Bu, kul hakkına tecavüzdür. Oruçlu insanın, hamile kadının, çocukların, parası olmayıp canı çekip de yiyemeyenlerin vebalinin altından kimse kolay kolay kalkamaz. Eskiden ülkemizde gayri Müslimler bile Ramazan ayında, hatta normal zamanlarda saygı ve nezaket gereği dışarıda yeyip içmezlerdi!
Tabii ki toplumumuz Medeniyet değerlerinden uzaklaştıkça/uzaklaştırıldıkça neyin haram, neyin helal olduğuna dahi dikkat etmez hale geldi/getirildi. Bu konuda Müftülüğümüzün özel çalışmalar yapması, halkımızı bilgilendirmesi/uyarması gerekir. Sadece camilerde yapılan sohbetler/vaazlar yetmez! Zira toplumun yüzde kaçı Cami’ye geliyor! Diğer önemli bir husus ise Gastronomi sahasında hizmet veren esnafımız Ramazan ayında kesinlikle (hatta Ramazan ayı dışında) caddeleri masa – sandalyelerle donatıp yeme-içme servis yapmamalıdır. Halk, yeme içme ihtiyaçlarını kapalı mekânlarda gidermeli. Tabii ki esas olan bu konuda insanlarımız bilinçlendirilerek caddelerde/açıkta yeme içme işine tamamen son verilmelidir. Bu konuda Ramazan’da yapılacak bir tatbikat bunun için atılan bir adım olabilir. Dünyalık daha fazla kazanacağız diye Allah’ın emirlerine sırt çevirmek, bunca insanın vebalini yüklenmek akıl karı değildir. Hem sonra bereket, çokta da değildir. Bereket, matematiğin hesaplayamadığı bir nimettir. Allah dilerse bir’e on, bir’e yüz, bir’e yedi yüz… hatta daha fazla verir. Yeter ki biz kanaatkâr olalım, O’nun koyduğu sınırları ihlal etmeyelim!
Cami ziyaretleri!
Edirne’mizde, eşine ender rastlanan tarihi Camilerimiz var. Bilhassa yaz aylarında ve hafta sonları ziyaretçi sayısı oldukça artıyor. Ramazan ayında ise daha da fazla olur. Namazlarını kılmak için camiye gelen cemaat ile ziyarete gelenler camiye giriş çıkışlarda kadını ile erkeği ile bazen izdihamlar oluşturuyor. Bilhassa Selâtin Camilerinde Müftülüğümüz gerekli tedbirler almalı almalıdır.
Valiliğimiz bir ilke daha imza attı!
Valimiz Sayın Yunus Sezer, bu yıl ilk olarak Ramazan boyunca her gün çocuklar için “Selimiye’nin gölgesinde ‘Ramazan Sokağı’ adı ile etkinlikler düzenletti. Ramazan ay’ı boyunca sürecek çeşitli etkinlikler yapılacak. Bilhassa çocuklarımızı Din ile Ramazan ile buluşturma bakımından düşünülmüş güzel bir program. Allah Razı olsun. Müftülüğümüz de Camileri gülsuyu ile yıkayarak Ramazan’a hazırlamış. İnşallah, Ramazan da bizim kalp ve beyinlerimizin temizlenmesine, kaybetmekte olduğumuz ahlakımızın korunmasına vesile olur.
On bir ayın sultanı Ramazan ayı kalplerimize huzur, ruhlarımıza sükûnet, hanelerimize bereket getirsin.
Hep birlikte hayırlı ve sağlıklı bir Ramazan geçirmek dileğiyle Ramazan ayımız mübarek olsun.
Dostça kalın…