19 Mart 2026 Perşembe
Recep Çınar
İlk on günü rahmet, ikinci on günü mağfiret, üçüncü on günü de cehennemden azat/kurtuluş olduğu Peygamberimiz (sav) tarafından bildirilen Ramazan ayı bugün sona eriyor ve on bir aylığına veda ediyoruz! Yarın/Cuma günü başlayarak Ramazan’ın bir mükâfatı olarak üç gün süreyle Bayram’ı kutlayacağız, inşallah. Hem de “Çifte Bayram”! Cuma günü de Müslümanların haftalık bayramıdır! Rabbimizin “Rahman” (merhamet) sıfatı Ramazan ayı boyunca açıkça tecelli etti. Adeta serin bir bahar havası, sıkça yağmurlar ve de sabır! Kimileri gözümüzün içine baka baka sokak ortasında yemeğini yerken, kimileri de sigara dumanını yüzümüze üflercesine tüttürdü, çayını da yudumlayarak. Onlara diyeceğimiz ancak, “Allah ıslah etsin”! Oruç tutanlar ile Ramazan’ın, oruç tutmayanlardan/tutamayanlardan beklediği sadece, saygı gösterip yeme içme ihtiyaçlarını kapalı mekânlarda gidermeleri idi. Neysi, bu da geçti.
Ramazan’ın yüceliğini anlamak bile büyük bir marifettir. Zira “Ramazan bile başlı başına bir MEDENİYET!”
Evet, İslam bir MEDENİYETTİR. Kanun ve kurallarını kâinatın yaratıcısının koyduğu yaşam tarzıdır. Ama medeniyet içinde nice medeniyetler var! Ramazan bir medeniyet, Namaz bir medeniyet, Hac bir medeniyet, Zekât bir medeniyet, Yardımlaşma, Selam, Barış … Hulasa, medeniyet içinde medeniyetler var!
Bilindiği gibi İslam dini iki temel kaynağa dayanır. Birincisi Kur’an, ikincisi de Sünnet. Müslümanlar olarak her işte rehberimiz Kur’an, pratiğimiz ise Sünnet olmalıdır. Müslümanlar olarak yaptığımız işler bu iki temel kaynağa uymuyorsa yanlıştayız demektir! Tabii ki bu yanlışları yapanlar da neticede Müslüman olduklarını söylüyor. İyi de, Müslüman ne demek? En pratik tarifi ile “Allah’ın emirlerine teslim olan insan” demek. Din/İslam adına kimsenin aklınca kural koyma yetkisi yok. Önce bu gerçekler bilinmeli. Aksi halde dinin (İslam’ın) içini boşaltmış, özünden uzaklaştırmış oluruz. Bu günkü düzen maalesef toplumları o noktaya doğru götürüyor. Bunu söylerken maksadım, kara tablolar çizerek moral bozmak değil elbette. Ama yanlışları söyleyip doğruları göstermemekle sorumluluktan kurtulamayacağımızı da bilmemiz gerekir. Günümüzde genelde İslam âlemi, özelde Türkiye yüz yıldır beşeri sistemlerle yönetiliyor. Mensupları; Sağcı, Solcu, Sosyal Demokrat Muhafazakâr Demokrat…
Adı ne olursa olsun neticede kökeni aynı; Beşer yapısı, batıl/yanlış! Beşeri sistemlerde güçlü olan haklı, sayıca çok olan haklı, Irkını üstün gören haklı. Bu zihniyetler kendi çıkarlarına göre kanun kural koyuyor. Mesela “faiz” konusu! Rabbimiz Kur’anda; “Riba (faiz) yiyenler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa kabirlerinden öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, ‘alış veriş de faiz gibidir’ demeleri yüzündedir. Oysa Allah, alış verişi helal, faizi haram kıldı.” (Bakara Suresi -275) buyurur.
Müslüman bir ülkenin yöneticileri “faiz günün gerçeğidir” derse, sağcı olsa ne olur, solcu olsa ne olur, muhafazakâr olsa ne olur!
Maide suresi 90. Ayette ise; “Ey iman edenler! (Aklı örten/gideren) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz” diyor. Bugün bütün bunlar hem de “millileştirilerek” Devlet güvencesi altında serbestçe yapılır hale getirildi!
Yine, “ Sakın ‘zinaya’ yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur” diye şiddetli bir şekilde uyarılıyoruz (İsra Suresi 32)’de. Biz ise zinayı yasa ile serbest hale getiriyoruz! Bunların hesabını kim, nasıl verecek? Bayramlar; Bolluk, sevinç, huzur, mutluluk, kaynaşma ve paylaşma günleridir. Bayrama birkaç gün kala tatile çıkıp Anne Baba’yı, hısım akrabayı uzaklardan, (telefonla görüntülü de olsa) arayarak Bayram kutlamanın tadı olmaz! Az da olsa bu tür olayları günümüzde maalesef yaşıyoruz. Ülkemizi kuşatan ahlaki, sosyal ve ekonomik sorunlar ışığında Bayram’a baktığımızda, bir Müslüman acaba nasıl ağız tadı ile huzur içinde bayram yapabilir?
Toplumdaki gelir dağılımı dengesiz olunca birçok insanımız Bayramların tadına nasıl varabilir? Yetersiz kazancı ile kimi evine et alamıyor, kimi çoluk çocuğuna bayramlık giysi, kimi de gırtlağa kadar borçlu. Kur’an öyle diyor; “Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.”
(Şura-Suresi 30). Bir başka ayette ise; “Şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” (Rad-Suresi 11).
O halde Müslümanlar olarak biz önce kendimizi değiştireceğiz/düzelteceğiz, sonra da zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan; faizi, fuhuşu günün gerçeği gören, Yahudi ve Hıristiyanları, Allah’ın ikazına rağmen dost edinen bu zulüm düzenini ve onun savunucularını değiştireceğiz. Şunu bilelim ki “Adil Bir Düzen” kurulmadan, gerçek Bayram kutlama hazzına kavuşamayız. Elbette ü mitsiz değiliz! Çünkü Allah’tan ümidi ancak kâfirler keser (Yusuf Suresi:87).
Biz değilse bile Allah’ın izniyle gelecek nesiller bizim de gayretlerimizle, Allah’ın (cc) izniyle Adil Bir Düzen’e kavuşacaktır. Allah, kullarının gayretlerini karşılıksız bırakmaz. Bilindiği gibi İslam’da iki dini bayram vardır. Birisi “Ramazan Bayramı” (Şeker Bayramı değil!), diğeri de “Kurban Bayramı” (et bayramı değil!). İslam toplumunda Cuma gününün tartışılmaz bir önemi vardır. Cuma günü Müslümanların bayramı, ibadetlerinin önemli olduğu gündür. Her ne kadar bunun önemini kavrasak da bizim tatilimiz, “Neden Cumartesi – Pazar?” sorusunu akla getirir! Milli Mücadele sonrası toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde verilen teklif ile Din ve Mezhep ayırımı olmaksızın bütün Türk vatandaşları için Cuma gününün tatil yapılması, 2 Ocak 1924 tarih ve 394 sayılı hafta tatili kanunu oy birliği ile kabul edilmişti. Ne olduysa 27 Mayıs 1935 tarihinde 2739 sayılı yasayla resmi hafta tatili Cuma’dan Pazar’a alındı!
Şunu unutmayalım ki gerçek Bayramlara Dünya’da, Adil bir Düzen kurmakla; Ahrette ise Rabbimizin lütfuna mazhar olup Cennet ve Cemalullah’a kavuşmakla olur.
Rabbim tüm Müslümanlara birlik, beraberlik ve şuur versin, hem Dünya, hem Ahiret saadetine/bayramına kavuştursun. Ramazan Bayramımız Mübarek olsun… Dostça kalın…
Recep Çınar
Her yıl 8 Mart tarihinde Dünya’da Kadınlar Günü kutlanır. Kutlanır da ne olur? Hangi sorunlar çözülür?
Önce şunu bilelim ki, yüce Allah (cc) kâinatta her şeyi erkekli ve dişili olarak çift yaratmıştır. Evrende gördüğümüz her şeyin bir eşini de beraberinde görürüz. Bütün canlılar âleminde, her şeyin bir erkeği olduğu gibi bir de dişisi yaratılmıştır.
Bu, Yüce Allah’ın kurduğu bir sistemdir. İnsan da aynı kanun gereği çift olarak erkekli ve dişili, kadın – erkek olarak yaratılmıştır. Yüce Allah bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..” Hucurat suresi 13 ayet.
Zariyat Suresi 49. Ayette ise; “Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli- dişili) iki eş yarattık” der. Allah (cc) insanları daha huzurlu ve mutlu bir hayat sürmeleri için çift yaratmıştır. İnsan olması bakımından da kadını erkekle eşit bir varlık olarak yaratmıştır.
“Allah sizi önce topraktan sonra nütfeden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır” diye haber verir Fatır Suresi 11. Ayet’te.
İlk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Adem (as)’i topraktan yaratan Yüce Allah, Hz. Adem (as) dan da eşi Havva anamızı yaratmıştır. A’raf suresi 189. Ayette, Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor: “Sizi tek bir candan (Adem’den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. Eşi ile birleşince eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah’a: “Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız”, diye dua ettiler”.
İslam’da, erkekle kadın bir bütünün parçalarıdır. Biri diğeri için vazgeçilmez hayat arkadaşıdır. İslamiyet’ten önce toplumda hak ettiği yeri alamayan kadın, İslamiyet ile insana yakışır haklara, müstesna bir makama sahip olmuştur. “Kadınlar, erkeklerle birlikte bir bütünü tamamlayan diğer yarıdır”diyor, Hadis-i Şerifte. (Ebu Davut Taharet 94)
Rum Suresi 21. Ayette ise; “Kendileri ile dostluk ve yakınlık kurmanız için kendi cinsinizden eşler (hanımlar) yarattı. Aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi O’nun varlığının delillerindendir” diyor.
Erkek olsun kadın olsun her doğan kişi günahsız olarak doğar, sonra işlediği fiiller sebebiyle sorumlu olur. Kadınlar hiçbir zaman toplumsal bir nefretin odak noktasına yerleştirilmemiştir.
İslam Dini, kadın hakları üzerinde titizlikle durmuş ve kadını, hiçbir nizam ve sistemin veremediği müstesna bir makama sahip kılmıştır. Peygamber (sav) Efendimiz de bu konuda şöyle buyuruyor : “Dikkat ediniz!Sizin, hanımlarınızın üzerinde hakkınız vardır. Sizin hanımlarınızın üzerindeki hakkınız, namuslarını muhafaza etmeleri ve hoşlanmadığınız kimselerin evinize girmesine izin vermemeleridir. Dikkat ediniz! Hanımlarınızın sizin üzerinizdeki hakkı ise onların giyim ve gıda ihtiyaçlarını güzelce karşılamanızdır.”
(Tirmizi, Rda,11 ; İbn Mace, Sünen, 1,594. (H.1851).)
İslamiyet’te geçim yükü erkek ve kadın arasında paylaşılmıştır. Bir erkek hanımını tarlada, fabrikada veya herhangi bir iş yerinde çalışmaya zorlayamaz. Kadın kendisi isterse ve erkek de çalışmasına razı olursa, kadın kendisine uygun bir işte çalışabilir. Müslüman kadının ev işi yapması, çoluk çocuğuna bakması bir ihsandır ve çok sevaptır. Müslüman kadınlar bunu severek gönülden ve ibadet aşkı ile yaparlar. “Erkek aile fertlerinin yöneticisidir”; “Kadın ise eşinin, evinin ve çocuklarının yöneticisidir.” (Ebu Davut Tatavvu 27).
Ayet-i kerimede ise şöyle ; “Annelerin yiyeceği, giyeceği örfe uygun olarak babaya aittir.” (Bakara Suresi 233).
Kadınlara karşı iyi davranmak, tatlı ve yumuşak dille nazikçe konuşmak, kaba ve sert hareket etmemek Allah Resulü’nün güzel ahlakındandır. Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı huyu en iyi olanlarınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım. Kadınlara ancak iyi insanlar güzel davranır, onlara karşı ancak kötü kişiler, ihanet eder.” (İbn Mace, Nikah, 50; Tirmizi. Rada.)
(Bayburt İl Müftülüğü yazısından kısmen alıntı)
Müslümanlıkta kadın sultandır. Dinimiz kadına çok büyük değer vermiştir. Erkeğe de mesuliyet yüklemiştir. İslamiyet’te kadın çalışmak, para kazanmak zorunda değildir. Evli ise erkeği, bekâr ise babası, babası da yoksa en yakın akrabası çalışıp onun her ihtiyacını karşılamak zorundadır. Kendisine bakacak hiç kimsesi bulunmayan kadına, devlet yardım sandığı bakar.
Günümüz toplumlarında çok şey değişti. Kadın konusu ise adeta bir sorun haline getirildi. Modern Batı’nın uydurduğu “güçlü kadın” (!) tabirini maalesef bazı Müslümanlar da benimsemiş, bunun sonucu, Allah’ın kurallarına uyulacağına Emperyalist Batı’nın kurallarına uyarak yalnızlaşma, çocuksuz, ailesiz ve yaşlandığında bakım evine bırakılan, sevgi ve şefkatten mahrum kadınlar topluluğu oluşturulmuştur. Esas “Güçlü Kadın”, aile kurmuş, sevgi ve şefkat kaynağı olmuş, hayırlı evlat yetiştirmiş, eşine ve ailesine hizmeti onur görmüş, Allah’ın rızasını kazanmış kadındır.
Müslüman erkek olsun, kadın olsun yaşam tarzında Allah ve Resulü’nün koyduğu kurallara uyar. “Güçlü Kadın” da “Erkek” de böyle olunur! Dünya ve Ahiret saadeti de böyle kazanılır! Dostça kalın…
Recep Çınar
07.03.2026 tarihli Ulusal basında yer alan bir haber, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir İslam devleti değildir. Laik demokratik bir hukuk devletidir. Siyasi menfaatleriniz için kullandığınız yargıya rağmen, yapılaşmalarına izin verdiğiniz cemaatlere rağmen bu ülke asla bir İslam devleti olmayacaktır” şeklinde!
Kim mi söylemiş? CHP Muğla Milletvekili Süreyya Öneş Derici!
CHP zihniyeti, bu milleti bin yıllık medeniyet değerlerinden koparmak için 1950 yılına kadar yapmadıkları kalmadı.
Ama bu milletin (istisnalar hariç) dini İslam. İslam ise kurallarını kâinatın yaratıcısı Allah’ın koyduğu bir Din/Düzen, hayatımızı her sahada tanzim eden bir sistemdir!
Bu millet bir asırdır aslına dönemiyorsa, baş engel CHP zihniyetidir! Merhume Alev Alatlı Hanım şöyle diyordu; “Ne biçim Türkleriz ki, bizim ideolojimizi bir Yahudi yazıyor! Zira Yahudi Moiz Kohen, (Munis Tekinalp) Kemalizm’in ideologudur. Tıpkı Agop Dilaçar’ın Türk Dil Kurumu’nun başuzmanı ve Ermeni olması gibi!”
Harf inkılâbının Türkiye’de ortaya çıkardığı manzarayı meşhur İngiliz Tarihçisi Arnold Toyybe , “A Study Of History” isimli kitabında, “Alfabenin değişimi ile Osmanlı Kütüphanelerini yakmaya lüzum kalmadı. Bu kitaplar Örümceklerin, yuva yaptığı raflarda kalmaktan başka bir şeye yaramayacak” demektedir. (Darbeden vesayetler Nur Albayrak).
Hâlbuki medeniyet yazı üzerine kurulur. Kılık kıyafeti değiştirdiler (Bu millet Doğunun en güzel giyinen milleti iken çırıl çıplak bırakıldı). Yetmedi, Ezan’ı Türkçeye çevir, Dini eğitimini yasakla, İslam’ın haram kıldığı içki, kumar, fuhuş… her şeyi serbest kıl… Bu millete kültür soykırımı yaptılar. Elbette maksadımız tüm CHP taraftarlarını ayni kefeye koymak değil. CHP’ye oy verenlerin çoğu dinine, tarihine sahip çıkan insanlar, ama yanıltılıyorlar. Bizim milletimiz bin yıllık dünya hayatında kötü zihniyetlerden uzak olduğu sürece üç kıtada inancı ve ırkı ne olursa olsun her kesimin huzur, refah ve barış içerisinde yaşamalarını sağlamıştır.
Kimse kimsenin dinine inancına müdahale etmeye hakkı yoktur. Herkes istediği Din’e inanma hakkına sahiptir, Ama başkasının inancına müdahale etmeye de kimsenin hakkı yoktur! CHP’nin Din’e karşı bu tutumu devam ettiği sürece artık tek başına iktidara gelmeyi aklından bile geçirmesin!
Bu zihniyet dünün bugünün değil, Osmanlı’nın son zamanlarında ortaya çıkmış bir zihniyet. O yıllarda (1870’li yıllar) “Dinde yenilik” süreci başlamıştı. Osmanlı’nın yıkılmasıyla da Müslüman’ca yaşama hakkı da kısıtlanmıştı.
1948 yılına gelindiğinde, tek parti dönemi tarihe gömüldüğünde CHP iktidarı gevşedi! Çok parti dönemi başlayınca Kur’an Kursu, İ.H. Kursları açılmasına evet denildi. Tabii bunlar halkın oyunu alabilmek için sınırlı ve göstermelik idi. Zira 163. Madde türü mevzuatla her davranış suç kavramına alındı. 1950 sonu ise kapı aralandı ve her yıl sayısı artan İ.H. Okulu, Kur’an Kursu ve talebe artışı oldu, İlahiyat Fakülteleri açıldı.
Peki, TCK’nın 163. maddesi nedir?
1950 öncesi Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesi, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki düzenini dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla propaganda yapan veya telkinde bulunan kişileri cezalandırmak ile ilgiliydi. Bu madde, 1991 yılında Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde yürürlükten kaldırılmıştır.
Peki, Allah (cc) bu konuda ne diyor!?
(Maide Suresi 44. Ayet’in son Cümlesi); “… Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.”
Kafirun Suresinde ise şunlar bildirilir; (Bir bakıma uyarı olarak)
Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi (MNP), 26 Ocak 1970 tarihinde kurulup Ülke Siyasetine dâhil olmasıyla her şey değişti! Çünkü O, son yüzyılda ortaya çıkan Sağcı, Solcu, Şucu, Bucu… Sıradan bir Parti değil, Hakkı üstün tutan, Adaleti sağlayan, Yaşanabilir Bir Türkiye; Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya’nın kurulmasını hedeflemişti.
Millî Görüş hareketinin bazı temel ilkeleri şöyle;
Geçmişte Milli Görüş Partilerinin (MSP ve RP) ortak da olsa iktidarda olduğu dönemleri bir inceleyin bakalım, diğerlerinden farkı neymiş ve bu ülkeye ne hizmetler yapmış, neler yapmayı hedeflemişler! Ama onların aklı buna ermez! Siz, Din/İslam karşıtlığı yaptığınız için AKP çeyrek asırdır iktidarda! Siz de bu milletin inancına karşı olduğunuz için bir türlü iktidara gelemiyorsunuz! Bu mantıkla da “sittin sene” gelemezsiniz!
Bu ülkenin barış, huzur ve refaha kavuşması eninde sonunda ancak ve ancak Milli Görüş, Adil Düzen ile olur.
Not : CHP’nin sadece Edirne’de yaptıklarını görmek için “Rıfkı Melül Meriç’in Şehrin Hüznü adlı kitabında görebilirsiniz!” (Edirne Valiliği Kültür Yayınları Edirne Kitaplığı 18)
Dostça kalın…
Recep Çınar
Tekerlekli Sandalye’ye atılan üç füze ve Şehadet!
Şeyh Ahmet Yasin, İsrail yönetimi tarafından sürekli hedef gösteriliyordu. Fiziksel olarak çok zayıf olmasına rağmen, manevi liderliği direnişin en büyük motivasyon kaynağıydı. Bu motivasyon öyle bir maneviyattan kaynaklanıyordu ki, tekerlekli sandalyesinden ayağa dahi kalkamayacak bir haldeyken bile Siyonizm’in korkulu rüyası olabiliyordu. Takvimler 22 Mart 2004’ü gösterdiğinde, bu korkunun büyüklüğü tüm dünyanın gözleri önüne serildi.
Sabah namazını kıldıktan sonra camiden çıkan 67 yaşındaki engelli bir lider, savunmasız bir halde tekerlekli sandalyesinde evine dönerken, İsrail ordusuna ait helikopterlerden fırlatılan 3 adet füze ile doğrudan hedef alındı.
Türkiye’nin Mücahit Lideri: Necmettin Erbakan!
Aynı dönemde Türkiye’de Siyonizm’in küresel sistemine kaşı akademik bir dehayı siper eden Necmettin Erbakan yükseliyordu. 1926 Sinop doğumlu olan Erbakan, İTÜ mezuniyeti sonrası Almanya’da motor profesörü olmuş ve Türkiye’nin ilk yerli Motor Fabrikası Gümüş Motor’u kurarak ağır sanayi hamlesini başlatmıştır. 1969’da siyasete giren “Mücahit Erbakan”, ömrünü Siyonizm’le mücadeleye adamıştır.
Erbakan, “Siyasetle uğraşmayan Müslüman, Müslüman olmayan siyasetçiler yönedir” diyerek cihadın sadece cephede değil, kalemle, kâğıtla, ilimle ve siyasetle de yapılabileceğini savunmuştur. “Cihat demek insanlığın saadeti ve hakkın hâkimiyeti için hep birlikte insanların saadeti için gereken gayreti göstermek demektir” diyordu.
Hoca ayrıca İslam dünyasını Siyonizm’e karşı eyleme geçmediği için eleştirmiş ve bu eleştirmesini şu sözlerle dile getirmiştir. “8 milyonluk İsrail için 1,5 milyar Müslüman ebabil kuşlarını bekliyorsa, o ebabil kuşları gelip İsrail’i değil, bizi taşlar!”
Coğrafyalar farklı, Hedef ayni!
Bu iki liderin yolları, Siyonizm ile mücadele ortasında tam bir gönül birliği içindeydi. Şeyh Ahmet Yasin, Türkiye hakkında yaptığı bir değerlendirmede; Türklerin tarih boyunca Hilafeti elinde tuttuğunu belirterek Türkiye’deki durumu şöyle özetlemişti; “Türkiye’de hükümeti başarıyla yönettiğini biliyorum. Özellikle yolsuzluğa karşı mücadele etti. Fakat kendisine karşı olan Laikler tarafından durduruldu. Geri kalan kesimlerse O’nun Demokratik üslubunu destekledi.” Erbakan Hoca da Siyonizm’in mutlaka yenileceğine inanarak o meşhur uyarısını yapmıştı. “Bir gün gelecek İsrail’e öyle bir tokat atacağız ki, bütün hayatı gözlerinin önünden GAZZE Şeridi gibi Geçecek!” Bu sözler, iki liderin aynı manevi kaynaktan beslendiğinin en büyük kanıtıydı. “Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.”
Bir Liderle kurulan ilişkinin, O’nu anmakla ya da adını tekrar etmekle sınırlığı olduğu düşünülmemelidir. Asıl belirleyici olan, O Liderin çizdiği hattın nasıl kavrandığı ve bu güne nasıl tercüme edildiğidir.
BİR KAYIP HASLET VEFA!
Siyasette vefa, çoğu zaman yüksek sesle dile getirilen bir erdemden ziyade, sessizlikte sınanan bir tutumdur. İktidar ilişkilerinin geçiciliği, çıkarların hızla yer değiştirdiği anlar ve başarı kadar başarısızlığın da hafızayı zorladığı dönemlerde Vefa, ahlaki bir ilke olmaktan çıkarak politik bir tercihe dönüşür. Bu nedenle siyasal alanda Vefa, yalnızca geçmişe sadakati değil, güç karşısında hafızayı koruma cesaretini ve ilişkileri fayda terazisine indirgeme iradesini de içerir. Vefanın yokluğu kadar seçici ve araçsallaştırılmış biçimleri de siyasetin karakterini ele verir; kime, ne zaman ve hangi koşullarda vefalı olduğunu, siyasetin değerlerle mi yoksa hesaplarla mı kurulduğunu açık eder. Bu çerçevede bir DAVA uğruna yola çıkmak, yalnızca bir hedefe yönelmeyi değil, o yolda birlikte yürünülen insanlara karşı kalıcı bir sorumluluğu da üstlenmeyi gerektirir.
Erbakan Hoca, zahiren değil, hakikatte başarıya talip bir insandı. Bu nedenle konjonktürel kazanımların peşinde koşmadan istikamet üzere yaşamayı tercih etti. Bu bilinçle, başarıyı nasip edenin yalnızca Allah olduğu şuurunu merkeze alarak başarının gerçek sahibinin temel ilkeleriyle çatışacak her tutumdan özellikle kaçındı. Vefasızlık ise bu çatışmanın en belirgin ve en yıkcı zeminiydi, bu yüzden ondan bilinçli ve kararlı bir şekilde uzak durarak dünya göçünü topladı.
“ERBAKAN HOCAMIZ” DENİLDİĞİNDE!
“Erbakan Hocamız denildiğinde”, aklımıza İman, Aşk, Azim, Kararlılık ve Heyecan gelir! Hakikaten ömrünü adadığı “İslam Davası”nı yeryüzünde hâkim kılmak için mücadele etmiş; Asrın idrakine sunduğu esaslar bugün hala tüm dünyada takip edilir hale gelmiştir. Bugün insanlığın ya da Ekonominin herhangi bir sorunuyla karşı karşıya kaldığımızda, ister istemez şu soruyu soruyoruz; “Erbakan Hoca olsaydı ne yapardı?”
Erbakan Hocamız, 7’den 70’e herkese mevcut düzenin yerine “Yeni Bir Dünya’yı nasıl kurabileceğimizi anlattı. Bunun teorisini ortaya koymakla kalmadı, D-8 ile bu dünyanın temellerini fiilen attı. İslam kardeşliğinin, Siyonist planlara alet olmadan nasıl tesis edilebileceğini gösterdi. Yerli iş birlikçilerin yalanlarına ve iftiralarına aldırmadan yoluna devam ette. Yerli ve Milli olmayı öretti. “İnanç, tekeden bile süt çıkarır” diyerek, toplu iğnenin dahi üretilmediği bir ülkede Ağır Sanayi Hamlesini başlattı. Kimsenin ikna edemediği insanları ikna etti,
Onları ayni hedefe yönlendirdi. Teşkilatlarına motivasyonla çalışmayı öğretti. Büyük hedefler gösterdi. “Hedefiniz 2. Yalta Toplantısıdır” diyerek sömürü düzeniyle kurulan dünyaya karşı “Adil ve yeni bir Dünya”yı inşa etme sorumluluğunu Milli Görüşçülere yükledi!
Şunu öğretti; “Bir milletin asıl gücü tankı, topu, tüfeği değil, imanlı ve inançlı evlatlarıdır.” İmanlı ve şuurlu bir gençlik yetiştirmeyi en temel vazife olarak gösterdi. Tarihteki büyük şahsiyetleri ve zaferleri hatırlatarak ufkumuzu genişletti. “MGV” de (Milli Gençlik Vakfı) ve “AGD” de (Anadolu Gençlik Derneği) dört fakülte bitirmişi gibidir” diyerek her yaşta Allah için çalışmanın önemini vurguladı.
Bir işin sadece yapılmasını değil, zamanında ve doğru şekilde yapılmasını öğretti.
“Sonra ne olacak?”, “Eee?” diyerek işin sonunu düşünerek, Allah’ı görüyormuşçasına ve yalnızca O’nun rızası için yapmamızı istedi. Böylece ahreti hiç unutturmadı!
Bu davanın makam ve mevki davası değil, Rabb’e kulluk davası olduğunu söyledi. Nefis terbiyesini esas aldı. “ Gündüz “Mücahit”, gece Zahid” olmamızı istedi. İyi insan olmanın şekilcilikle değil, insanlığa faydalı olmak için çalışmakla mümkün olduğunu öğretti. Haritada yerini bilmediğimiz ülkelere dahi yardım elini uzattı. Olayların medyada gösterilenden ibaret olmadığını, perde arkasını görmemiz gerektiğini anlattı.
İslam Dinarı, faizci kapitalist düzen, ekonomik bağımsızlık… gibi kavramları O’ndan öğrendik. Teknolojiyi Allah’ın bir nimeti olarak gördü. Emperyalistlerden daha üstün teknolijiyi nasıl üreteceğimizi anlattı ve bunu hayata geçirdi. Mescid-i Aksa ve Kudüs davasını, Ümmet bilincini, Mezhep ve meşrep ayrılıklarının ötesinde Ümmet olmayı bize öğretti. Tabiri caizse dün yayı avucunun içine almış, “Dünyanın neresine nasıl yardım edebilirim?” diye gece gündüz çalışan bir dava adamıydı. Edebi, takvayı ve kula kul olmamayı yaşayarak öğretti.
Yılmadan, son nefesine kadar hakkı tebliğ etti. Hastane koridorunda dahi ümmet için mücadeleyi sürdürdü. Hasta yatağında toplantılara devam etti ve; “Mücahit at sırtında (görevde) iyi olur” dedi.
O, İslami fert, cemaat ve toplum olarak yaşamamızı istedi. Çünkü O’nun dediği, canıyla ve malıyla cihat eden mümin olabilmekti. Kendi ifadesiyle “hedefe kilitlenmiş bir füze gibi”, hiçbir şeye aldırmadan, muhsince, muhlişce ve mücahitçe bir ömür yaşadı. 27 Şubat 2011’de bedenen aramızdan ayrıldı. Ama hedefe kilitlediği insanlar, fikirler ve davalar yaşamaya devam ediyor.
Evet, merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı, ömrünü davasına harcamış bir lider olarak tanımanın ötesinde anlamak lazım!
Allah (cc) rahmet eylesin. Rabbim Cennetinde hepimizi cem eylesin. Amin.
NOT: (Bu yazımı, Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı merhum Prof.Dr. Erbakan Hoca’nın vefatının 15. Yıldönümü münasebetiyle AGD (Anadolu Gençlik Derneği)’nin yayınladığı Şubat 2026 Özel sayısından alıntı yaparak düzenledim. Dergiyi merak edenler AGD Edirne Şubesinden tedarik edebilirler).
Dostça kalın…
ERBAKAN HOCA VE KIBRIS ZAFERİ!
İlk müdahale girişimi ve ABD’nin tepkisi!
Uzun yıllar Kıbrıs’ta Müslümanlara yapılan zulüm neticesinde Türkiye, Londra ve Zürih antlaşmaları gereği Ada’ya müdahale etme hakkına sahipti. Bu çerçeveden 1964 yılında İsmet İnönü hükümeti, TBMM’den Kıbrıs’a müdahale yetkisi aldı. Hükümetin aldığı müdahale yetkisi ve 7 Haziran’da Kıbrıs’a müdahale edeceğini açıklaması, Türkiye ile ABD’yi karşı karşıya getirdi. ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran’da Başbakan İsmet İnönü’ye içeriği kaba ve sert olan bir mektup gönderdi. Tarihe “Johnson Mektubu” olarak geçen ünlü mektubta, Türkiye’nin Ada’ya yapacağı müdahalenin iki NATO ülkesini (Türkiye ve Yunanistan) savaş durumuna sokacağı, bunun kabul edilemez olduğu, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı yapacağı olan bir müdahalede NATO’nun Türkiye’nin yanında olmayabileceği ve ABD’nin 1947 antlaşması çerçevesinde Türkiye’ye verdiği Askeri malzemelerin bu müdahalede kullanılamayacağı sert cümlelerle ifade edildi. Hükümetin ençok güvendiği müttefiki Amerika’dan aldığı diplomatik teamüllerin dışında yazılmış bu mektup, Türkiye’de hayal kırıklığına sebep oldu. Açıkça Türkiye tehdit ediliyordu. Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs’a müdahale fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı.
Erbakan Hoca’nın tarihi harekât emri!
Tarih, 1974’ü gösterdiğinde iş başında bulunan Milli Görüş kadroları, Kıbrıs’ta Müslümanlara yapılan zulme daha fazla sessiz kalmaz. Garantör ülke olan İngiltere’ye Kıbrıs konusunu görüşmek için dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in uçağı daha havaalanından yeni kalkmışken Başbakan Vekili Milli Görüş Lider Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Milli Güvenlik Kurulu’nu (MGK) acil gündem koduyla toplar. MGK devam ederken yapılan bütün itirazlara rağmen Erbakan Hoca, dönemin CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit’in Batılı güçlerden çekinmesine rağmen koalisyon ortağı MSP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Milli Görüş Lideri Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın karalı tavrı sonrası Ada’da akan kan durdurulur.
Şanlı Ordumuz beş parmak dağlarını aşar!
Kıbrıs Adası’ndaki Müslümanlara yapılan zulmü ortadan kaldırmak için 20 Temmuz 1974 tarihinde Erbakan Hoca’nın tarihi harekât emriyle şanlı ordumuz aşılmaz denilen Beşparmak Dağları’nı kısa sürede aşar ve Kıbrıs Barış Harekâtı’yla Müslümanları zulümden kurtarıp, Ada’da tekrardan huzur ve barış tesis edilir. Kıbrıs zaferiyle necip milletimiz 200 yıl aradan sonra tekrardan toprak kazanmış olur.
Erbakan Hoca, “Şayet bizim emrini verdiğimiz harekât planı aynen uygulansaydı Kıbrıs olayı 40 yıl sürüncemede kalmazdı” dedi.
Erbakan Hoca ile Sancar Paşa arasında geçen konuşma!
“Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ile Esenboğa Havalimanı’nda bir odada görüşme yaptık. Sancar Paşa bana, ‘Sayın Erbakan sizler şu andan itibaren Başbakan Vekilisiniz. Kıbrıs’ta büyük katliamlar yaşanıyor. Sayın Ecevit’in Londra’dan dönmesi uzun zaman alacaktır. Başbakan Vekili sıfatı ile bizlere hareket emrini verirseniz biz çıkarma için hazırlık yapabiliriz. Harekât emrini verebilir misiniz?’ diye sordu. Ben de ‘harekât emrini verebilirim’ dedim. Sancar Paşa ‘daha önce de hareket emirleri verildi ancak harekât yapılmadan geri alındı. Bu kez geri alınmamalı’ dedi. Türk Silahlı Kuvvetleri çoktan çıkarma hazırlığına başlamıştı.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan söz alarak; “Sayın Erbakan, hiç merak etmeyin ben Karadenizliyim, denizi ve denizcilik tarihini çok iyi bilirim. Sadece Türk Deniz Kavvetleri’nin Kıbrıs’ı alma imkânı var” dedi.
Kıbrıs harekâtı karadan, karaya. Havadan karaya. Havadan denize, denizden karaya birçok harekât unsurunu bir arada kapsıyordu. Askerimiz çok başarılı çalışma yapmıştı.
Ecevit Londra’dan hayal kırıklığı ile döndü!
Ecevit, büyük umutla gittiği İngiltere’den eli boş dönüyordu. İngilizler Türkiye ile birlikte çıkarma yapmayacaklarını söyleyince, Ecevit büyük umutla gittiği Londra’dan hayal kırıklığı içinde döndü.
Biz çıkarma planı yaptık ve 5 günde varmak istediğimiz yere varabileceğimizi söyledik. 3 günde gerçekleşti!
Askerimizin hazırlık yapması için ateş kes kararı aldık. İkinci harekâtın başlamasından sonra planlanan hedefe ulaştık. Zor durumdaki Türkler kurtuldular. Ancak bize haber vermeden Ecevit harekâtı sona erdirdi. Bizim planımızda Hala Sultan’ın türbesinin bulunduğu Larnaka’yı da almak vardı. Larnaka’nın alınmaması ve Maraş bölgesinin iskâna açılması büyük bir hata. Ecevit ve ondan sonra gelen hükümetlerin Kıbrıs’la ilgili Milli bir politikaları olmadığı için sürüncemede kaldı.
Harekâtın Mimarı ERBAKAN!
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in değil, dönemin Başbakan Yardımcısı Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın yaptırdığını İngiliz arşivlerinden de görmek mümkün. İşte, Milli Görüş farkı bir kez daha görülmüş oldu!
GENÇLİĞİN ZAMANLA DAHA İYİ ANLADIĞI LİDER; ERBAKAN…
“Toplumların geleceği, yetiştirdikleri genç nesillerin fikri, ahlaki ve kültürel donanımıyla doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda siyaset, yalnızca güncel sorunların çözümü değil, aynı zamanda gelecek kuşakların hangi değerler üzerine inşa edileceğinin de belirleyicisidir. Türk Siyasi hayatında Prof. Dr. Necmettin Erbakan, gençliğe bakışı ve gençliğe yüklediği anlam ile bu alanda özgün bir düşünce ortaya koymuştur. Erbakan ismi hala gençlerin kalbine bir yerden dokunuyor. Çünkü bazı insanlar vardır, yaşadıkları çağdan taşar, söyledikleri sözler yıllar sonra bile bir şeyleri uyandırır. Bu günün gençliği hızlı bir dünyada yaşıyor. He şeyi çabuk tüketiliyor, fikirler, insanlar, hatta hayaller… Necmettin Erbakan denildiğinde, gençlerin zihninde ilk canlanan şey genellikle kararlılık ve duruş oluyor.
Erbakan Hocamızın hayatına baktığımızda, kaybettiği seçimleri, kapatılan partileri, yarım kalan hayalleri görüyoruz. Ama O’nun hikâyesinde bizi etkileyen asıl şey, vazgeçmemesi: “Olmadı” denilen yerden yeniden başlaması. Belki de bu yüzden, hayata tutunmaya çalışan, kendine bir yol arayan gençler için Erbakan, bir tür sabır dersi veriyor.
Bugün Erbakan Hocamızı seven ya da sevmeyen, fikrilerine katılan ya da katılmayan, O’nu eleştiren ya da emleştirmeyen herkes inancı ve idealleri uğruna milletin ve ümmetin derdiyle dertlenen, yaşadığı zamandan gelecek zamana bir pusula gibi yol gösterici olduğuna şahitlik edecektir” diyor, AGD (Anadolu Gençlik Derneği) Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Şanver.
PROF. DR. NECMETTİN ERBAKAN’IN STRATEJİK VİZYONU!
Erbakan’ın Enerjiye bakışı, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlara köklü ve kalıcı çözümler sunan öncü bir vizyon niteliği taşımaktadır. Erbakan, Enerjiyi bağımsızlığın temel şartlarından biri olarak görmüş; enerjide dışa bağımlı bir ülkenin ne sanayide ne de siyasette gerçek anlamda özgür olamayacağını vurgulamıştır. O’nun savunduğu Yerli ve Milli Enerji anlayışı, sadece enerji üretimini arttırmayı değil, enerji teknolojilerine sahip olmayı, üretim araçlarını kontrol etmeyi ve milli kaynakları milletin hizmetine sunmayı hedeflemiştir. Bu yönüyle Erbakan’ın enerji yaklaşımı, günü kurtaran politikaların ötesinde, uzun vadeli ve stratejik bir devlet aklını yansıtmaktadır.
Erbakan’ın Ağır ve Sanayi ve Enerji Hamlesi!
Erbakan Hoca’nın anlayışında “enerjide bağımsız olmayan bir ülkenin, sanayide de siyasette de bağımsız olamayacağı” söz konusuydu. Bu anlayışla başlatılan Ağır Sanayi Hamlesi, yerli enerji teknolojileri üretimini ve milli kaynakların değerlendirilmesini hedeflemiştir.
Yerli ve Milli Enerji olarak; yerli kömürün değerlendirilmesi, hidroelektrik santrallerin artırılması, nükleer enerjiye erken dönemde dikkat çekilmesi ve enerji teknolojilerinin dışarıdan değil, içeride üretilmesi gerekmedeydi. Erbakan’ın bu yaklaşımı, yalnızca enerji üretimini değil, enerji teknolojisi egemenliğini esas almıştır.
Enerji ve Adil Düzen!
Prof. Dr. Necmettin Erbakan, enerjiyi milli bir dava olarak ele almış, yerli kaynaklara dayalı, bağımsız ve adil bir enerji düzeninin mümkün olduğunu savunmuştur. Türkiye’nin sürdürülebilir, güçlü ve bağımsız bir ülke olabilmesi, büyük ölçüde bu vizyonun anlaşılmasına ve kararlılıkla uygulanmasına bağlıdır. Enerjide milli duruş ve stratejik akıl hakim kılındığında, Türkiye yalnızca kendi ihtiyaçlarını değil, bölgesinde ve dünyada söz sahibi olan bir enerji ülkesi konumuna yükselebilecektir.
Türkiye’de Enerji Kaynakları: Potansiyel ve Gerçekler!
Enerji meselesi, günümüz dünyasında yalnızca üretim ve tüketim dengesiyle sınırlı olmayan, ekonomik kalkınmayı, siyasi bağımsızlığı, ulusal güvenliği ve uluslararası güç ilişkilerini doğrudan etkileyen stratejik bir alandır. Türkiye açısından bakıldığında enerji, büyüyen nüfus, artan sanayi üretimi ve gelişen teknoloji ile birlikte her geçen gün daha da hayati bir önem kazanmakta, bu durum enerji kaynaklarının etkin kullanımı ve doğru enerji politikalarının oluşturulmasını kaçınılmaz hale getirmektedir. Türkiye enerji geleceği, sahip olduğu doğal potansiyelin ne ölçüde milli, sürdürülebilir ve stratejik bir anlayışla değerlendirileceğine bağlıdır.
Bugün Türkiye’nin önünde duran görev açıktır!
Yerli kaynakları akılcı biçimde kullanmak, milli enerji teknolojileri geliştirmek ve Erbakan’ın işaret ettiği tam bağımsız enerji vizyonunu hayata geçirmektir.
SİYONİZM’E KARŞI İKİ ÖMÜR, TEK DAVA!
İslam dünyasının son yüzyılı, fiziksel engelleri aşan bir irade ile akademik dehanın siyasete yansıyan gücünün muazzam bir kesişmesine şahitlik etmiştir. Bu destancı yürüyüş; tekerlekli sandalyesinde bir orduyu titreten Şeyh Ahmet Yasin ile modern dünyanın tüm baskılarına rağmen “Yeni Bir Dünya” diyen Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın hikâyesidir. Biri bedeni felçli olmasına rağmen bir halkı ayağa kaldırmış, diğeri ise modern dünyanın tüm engellerine rağmen bir milleti aslına döndürmeye çalışmıştır.
Gazze’nin Manevi Mimarı: Şeyh Ahmet Yasin!
1952 yılında arkadaşlarıyla spor yaparken boynunun üzerine düşen Şeyh Ahmet Yasin, bu kaza sonucu felç kalmıştır. Hayatının geri kalanını tekerlekli sandalyeye mahkûm, görme ve duyma yetilerinde ciddi kayıplarla geçiren Şeyh Ahmet Yasin, bu fiziksel engellerin bir dünya lideri olmasına engel teşkil etmeyeceğini tün dünyaya kanıtlamıştır. El-Ezher’deki eğitim sonrası Gazze’de öğretmenlik ve vaizlikle direnişin tohumlarını atmıştır.
1987’de Hamas’ın kurucusu olan Şeyh Ahmet Yasin, direnişin sadece askeri değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi bir mücadele olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Siyonist mahkemelerde “mahkeme beni yargılayamaz; çünkü işgal gayrimeşrudur” diyerek işgal rejimini kökten reddetmiş, mahkeme salonlarında bile direnişin meşruiyetini savunarak “her gün bizi öldürmek isteyene karşı canlarımızı savunmak bizim hakkımızdır” demiştir.