12 Ocak 2026 Pazartesi
Recep Çınar
Yazımın başlığını “ilginç” bulup, merak etmişsinizdir! “İlginç” Vakıflar bir kitap adı! Türkiye Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bastırdığı, Osmanlı ecdadımız döneminde faal olan Vakıflarla ilgili bilgiler içeren bir kitap.
Vakıf, gerçek ve tüzel kişi veya kişilerin, belirli bir mülk ve hakla belirli ve sürekli bir amaca tahsis edilmesi ile oluşan müessesedir. Geleneksel olarak, bir hizmetin gelecekte de yapılması için belli şartlarla ve resmi bir yolla ayrılarak bir kimse tarafından bırakılan mülk veya paraya “vakfiye” denir.
Kısaca Vakıf; Kişinin mülkiyetinde veya tasarrufunda olan bir menkul ya da gayrimenkulü kamu (Halk) hizmeti yararına, Allah rızası için ebediyen tahsis etmesidir.
Bunun için Okul yaptır, Hastane yaptır, Köprü yaptır, Aş evi yaptır, Öğrenciye burs ver, Muhtaç olan her canlıya yardım et… Bunların hepsi dinimizin emrettiği ve Peygamberimizin (sav) uyguladığı, teşvik ettiği, övdüğü güzel şeylerdir. Bu sebeplerle Ecdadımız memleketin her tarafını vakıf eserleriyle donatmış, bugün Anadolusu ile Trakya’sı ile Türkiye’de veya daha önce Osmanlı’nın hâkim olduğu Balkanlarda, Afrika’da ve Orta doğuda hangi şehre gitsek bizi selamlayan Cami, Çeşme, Han, Hamam, Medrese… gibi hemen her sahada ihtiyacı gideren birçok vakıf eserlerine rastlarız. Bizim medeniyetimiz, dayanağı İslam olan ve sevabı tükenmeyen Vakıf Medeniyetidir.
Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün hazırlamış olduğu “İlginç Vakıflar” adlı kitapta Ecdat Osmanlı döneminde çeşitli sahalarda yapılan pek çok Vakıf eseri hakkında bilgi veriliyor, tanıtılıyor.
“Alan el” ile “veren eli” buluşturan vakıf geleneği, Türk-İslam tarihinde Osmanlı döneminde zirve yapmış. Yaşlı insanların bakımından, sokaktaki kuşlara kadar geniş bir hizmet alanına yayılan Osmanlı’daki vakıflar, hayatın her alanındaki ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermeyi amaçlamış
Tabii ki, onca Vakıf Eserleri ile ilgili bilgileri bir köşe yazısına sığdırmak pek mümkün değil. Ben burada, kitapta adı geçen vakıfların ne zaman ve nerede hizmete açıldığını isimleri ile paylaşıyorum.
1910 yılında İzmir’de Mustafa İzzet Efendi Bin Binbaşı Rüstem Vakfı.
1804 yılında İstanbul’da Seyyid Mehmed Cevher Vakfı.
Hatice Turhan Valide Sultan Vakfı.
1808 yılında Sırbistan-Belgrad’da Ahmed Ağa Bin Hasan Vakfı.
1308 yılında Suriye – ŞAM’da Saliha Hatun Binti Selahaddin Pehlivan Vakfı.
1855 yılında İstanbul’da Kavasbaşı Ahmed Ağa Bin Mustafa Vakfı.
1854 yılında İstanbul’da Mehmet Hüsrev Paşa Vakfı.
1682 yılında İstanbul’da Abdurrahman Paşa Vakfı.
1781 yılında Pirlepe-Makedonya’da Mehmed Efendi Vakfı.
1732 Yılında İstanbul’da Çadırcı Ahmed Ağa Bin Abdullah Vakfı.
1830 Yılında Padişah İmamı Mehmed Zeynelabidin Efendi Vakfı.
1803 yılında Valide Sultan Kethudası Yusuf Ağa Vakfı.
1778 yılında Mustafa Bin Mehmed Vakfı.
1716 yılında İstanbul’da İsmihan Kaya Sultan Binti Murad Han-ı SalisVakfı.
1768 yılında Bulgaristan-Tırnova’ da Tosunzade Mehmed Bin Halil Vakfı.
1743 yılında Yunanistan: Mora-Trapolice’de Şeyhü’l – Harem Hacı Ebubekir Paşa Vakfı.
1699 yılında İstanbul’da Şeyhülislam Feyzullah Efendi Vakfı.
1871 yılında İstanbul’da Şeyhülislam Ömer Hüsameddin Efendi Vakfı.
1815 yılında İstanbul’da Şerife Fatma Binti Mustafa Vakfı.
1884 yılında İstanbul’da Mehmed Reşid Efendi Bin Osman Vakfı.
1586 yılında İstanbul’da Süleyman Subaşı Vakfı.
1782 yılında İstanbul’da Selim Ağa Bin Abdülmennan Vakfı.
1846 yılında İstanbul’da Mehmed Murad Efendi Vakfı:
1700 yılında İstanbul’da Hasan Efendi Bin Hüseyin Vakfı.
1910 yılında Bosna-Hersek Saraybosna’da Hindezade Ahmet Ağa Vakfı.
1669 yılında İstanbul’da Abbas Ağa Bin Abdurrezzak Vakfı.
1323 yılında Tokat’ta Niksarlı Hacı Mehmed (Ahi Pehlivan) Vakfı.
1813 yılında Kudüs’te İslam Fevzi Efendi Bin Hasan Vakfı.
1596 İstanbul/Beykoz’da Hacı Ahmed Efendi Vakfı.
1893 yılında İzmir’de Ahmed Efendi Vakfı.
1911 yılında İstanbul’da Yahya Efendi Türbedarı Şeyh Hasan Hayri Efendi Vakfı.
1896 yılında İstanbul’da Mehmed Asım Efendi Vakfı.
1814 yılında Karaman’da Mataracızade Hacı Hüseyin Ağa Vakfı.
1893 yılında İstanbul’da Hatice Hanım Binti Abdullah Vakfı.
1565 yılında İstanbul’da Hamid Çelebi Vakfı.
1860 yılında İstanbul’da Şerife Hatice Hanım Vakfı.
1882 yılında İstanbul’da Hamid Çelebi Vakfı.
1649 yılında İstanbul’da.
1743 yılında Yunanistan – Mora/Trapoliçe Şeyh’ül Harem Hacı Ebubekir Paşa.
1632 yılında Bursa’da Ashab-ı Hayrat Vakfı.
1682 yılında İstanbul Serkanbaşı Mustafa Ağa Vakfı.
1611 yılında İstanbul’da Kapıcı Mustafa Dede Vakfı.
1764 yılında Emetullah Hanım Vakfı.
1602 yılında İstanbul’da Halime Hatun Binti Abdurrahman Vakfı.
1908 yılında İstanbul’da İsmail Hakkı Efendi Vakfı.
1805 yılında Erzincan’da Sipahi Mahmud Bin Bekir Vakfı.
1640 yılında İstanbul, Şam ve Kıbrıs’ta Mahpeyker (Çinili Köşem) Valide Vakfı.
1730 yılında İstanbul Adalarda Matbah-ı Amire Emini Halil Ağa Vakfı.
1812 yılında İstanbul da Reşide Hatice Hanım Vakfı.
1525 yılında Edirne/İstanbul/Rumeli Defterdar Abdüsselam Çelebi Vakfı.
1795 yılında İstanbul’da Silahdar Ağası Abdullah Ağa Bin Abdülkerim Vakfı.
1766 yılında Gümüşhane’de Dergâh-ı Ali Gediklilerinden Ali Ağa Vakfı.
1846 yılında İstanbul’da Rukiye Hatun Binti Ömer Vakfı.
1654 yılında Gerede – Bolu Katib Mahmud Vakfı.
1574 yılında Lüleburgaz – Edirne Sokullu Mehmet Paşa Vakfı.
1640 yılında İstanbul’da Mahpeyker (Çinili kösem) Valide Sultan Vakfı.
1793 yılında İstanbul’da Ahmed Efendi Bin Mustafa Vakfı.
1708 yılında İstanbul’da İbrahim Paşa Bin Selim Vakfı.
1848 yılında İstanbul’da Ahmed Ağa Bin Hüseyin Vakfı.
1732 yılında İstanbul’da Çadırcı Ahmed Ağa Bin Abdullah Vakfı.
1574 yılında Antalya’da Murat Paşa Vakfı.
1753 İzmit’te Dayızade Hacı Mustafa Ağa Bin Hacı Ali Vakfı.
1633 yılında İstanbul’da Ayni Hatun Vakfı.
1845 yılında İstanbul’da İbrahim Ağa Bin Ahmed Vakfı.
Ülkemiz genelinde binlerce vakıf bulunuyordu. Bunlar sadece bazı örnekler!
Osmanlı döneminde şehirler, ibadet mekânı olan Camilerin yanına kurulurdu. İbadet mekânlarının yanına, Eğitim tesisleri, Hastane, Aşevi, Çarşılar yapılır orası şenlendirilir, şehir de bu yapıların etrafında gelişirdi. Osmanlı döneminde şehirler, sokaklar oldukça düzenli bir şekilde yapılmaktaydı. Ayrıca Vakıf eserlerinin yanına hayvanların beslenmesi ve yaşaması için mekânlar da yapılırdı. Kaldırımlar genel olarak taşla döşenir, Cami, Okul, İmaret gibi yerlerin avluları ve etrafları ise mermerlerle döşenirdi. Ayrıca bunların etrafı sürekli temiz tutulurdu. Zira İslam dininde “temizlik imandandır” düsturu esas alınmaktadır. Bir de bugün, caddelerimizin, çarşılarımızın temizliğine bakalım! Müslüman bir ülkede bu utanç verici hal hiç de yakışmıyor!
Bir Vakıf Medeniyeti kuran Osmanlı Ecdadımız, insan hayatının her noktasında yardımcı olmuştur.
Söz konusu eserde bu 66 Vakıf yer alıyor. Bunlar sadece birer örnek. Bunların dışında yüzlerce vakıf örnekleri mevcut. Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde; “İnsanların faydalanacağı bir eser bırakan kimsenin amel defteri hiç kapanmaz” buyurur!
Adeta tarihi eser müzesi olan Edirne’mizde yaklaşık bir asırdır Ecdat Osmanlı’dan kalan tarihi eserlere gereği gibi sahip çıkılmadı. Ancak, iki yıldır Edirne’mizde görevde olan Sayın Valimiz Yunus Sezer, Meskeninden Dükkânına, Camiiden Hamamına birçoğunu restore ettirdi, ayağa kaldırdı ve kaldırmaya da devam ediyor. Geçen bir asırlık zaman zarfında Edirne’de Merkezi yönetimde olsun, Yerel yönetimde olsun görev yapanlar Sayın Valimizin yaptıklarının dörtte biri kadar bile olsa bir şeyler yapmış olsalardı, bugün Edirne yeniden “Şehirler Sultanı” unvanını kazanırdı! Ama görüyoruz ki, Sayın Valimiz bu konuda kararlı ve azimli! İnşallah olacak. Allah (cc) yar ve yardımcıları olsun.
Ben, söz konusu kitapta geçen Vakıf isimlerini ve ilginç özelliklerini, kuruldukları şehir ve tarihleri ile hangi sahada hizmet verdiklerini özetle belirttim. Vakıflar iyilik, merhamet ve hayırseverlik uygulamalarının ötesinde medeniyetimizin ruh ve şekil vererek toplumun refahı için ortaya koyduğu yüce bir nizamın da adıdır.
Vakıfların hayır yapma gibi işlevi olduğu gibi imar, inşa ve ihya gibi kavramlar da Vakıf uygulamalarında karşılık bulmaktadır.
Vakıf, yaşanılacak Belde ve Şehirler imar ederek, insanların hayat seviyelerini yükseltme amaç ve gayretidir.
Vakıf, her türlü sıkıntı veya ihtiyacında toplumun yanında olur.
Keşke, Ecdadın kurdukları Vakıfları yaşatsaydık da günümüzde de bu tür hizmetlere sahip olabilseydik! Günümüzde de bazı vakıflar mevcut. Ama Osmanlı Ecdadımızın yanında “devede kulak” bile değil!
Toplum olarak Ecdadımız Osmanlıyı acaba ne kadar tanıyoruz? Bunun için gerçekleri yazan tarih kitaplarını okumamız lazım! Ne yazık ki, toplum olarak her şeyimizle o medeniyetten uzaklaştırıldık!
Dostça kalın…
Recep Çınar
Ah ile vah ile bir yılı daha geride bıraktık ve yeni yıla (2026) girdik. Ama nasıl? ZAM yağmuru ile!
ZAM konusu artık bizim yıllık, aylık değil, günlük konumuz haline geldi. Bu ZAM öyle bir şey ki, her tarafa girmiş! SadraZAM – İntiZAM – MuntaZAM – CüzZAM – HüzZAM…! Zam, zam, zam!
ZAM’dan kurtulup başka sorunlarımızı pek çözemiyoruz! Neyse, o da geçti! Ama deldi geçti! Bir tarafta merkezi yönetim Hükümet, diğer tarafta da yerel yönetim Belediye! Bu yazıda konumuz Belediye.
Peki, Belediye nedir? “Kurumsal bir yapısı sayesinde ulusal ya da bölgesel kanunlar tarafından kendisinin yönetme hakkı bulunan bir idari birimdir. Aynı zamanda; bir şehir ya da ilçenin aydınlatma, temizlik, su ve elektrik gibi ortak hizmetlerini ve ihtiyaçlarını gören örgüt anlamına gelir” şeklinde tarif edilir.
Belediye, “Kanunlarla belirlenen başka bir kamu kurum ve kuruluşuna verilmeyen mahalle müşterek niteliğine sahip olan her türlü görev ve hizmeti yapar ya da yaptırır. Bunun için gerekli kararları alır, uygular ve denetlemesini yapar.
Belediye, İl’de gerçekleştirilen pek çok faaliyetten sorumludur. Belediyenin en önemli ana görevlerinin arasında imar, ulaşım gibi kentsel alt yapı, su ve kanalizasyon; çevre ve çevre sağlığı gibi hizmetler gelir. Bu hizmetlerin yanında temizlik ve katı atık; zabıta, acil yardım, itfaiye, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik düzeninin sağlanması gibi önemli görevleri de vardır.
Şunun bilinmesi önem arzeder! Nerede ve hangi sahada olursa olsun, İş yaparken Ehemi mühime tercih ederek yani, daha önemli olan bir işi, az önemli olandan önce yapmak gerekir.
Bugün Belediye’mizin yaptıkları şuna benzer; Adamın kalbi durma noktasına gelmiş ve yere yığılmış. Siz O’nu acilen hastaneye götürmeye çalışıyorsunuz, O ise “beni Berber’e götürün, önce traş olayım sonra da hastaneye gidelim” diyor! Bu durumda önce yapılması gereken elbette berbere gitmek değil, hastaneye gitmektir. Belediye’mizin bugün yaptıkları bazı işler de buna benziyor!
Elbette Kasap dükkânı, Lokanta vb. işler de yapılabilir. Ama her işin bir usulü ve önceliği var! Toplumda aylık geliri/kazancı yüz binlerce lira olan da var, asgari ücretle çalışan veya düşük emekli maaşı alan da. Bunları ayni kefeye koyarak her ikisine ayni yardımı yapmak adalet mi?
Ayni durum, şehir içi ulaşımda da böyle! Zengini de fakiri de 65 yaş üstü bedava yolculuk yapıyor!
Asgari ücretle çalışan veya henüz 65 yaşına ulaşmamış emekliler ise günde 23 TL (gidiş geliş 46) minibüs ücreti ödüyor!
Yardım, tespit yapılarak gerçekten ihtiyaç sahibi (fakir) insanlara yapılır. Adalet bu şekilde sağlanır.
Edirne günümüzde Belediye hizmetleri bakımından da utanç verici bir durumda. Geçenlerde Bulgaristan’dan Edirne’ye gezmeye ve alış verişe gelen bir Türk bana, “Edirne’de Belediye var mı” diye soruyor!
Ben de kendisine fazla bir şey söylemedim, “adı var da kendisi yok” dedim! Belediyecilik hizmetlerinde Bulgaristan kadar bile olamıyoruz. Gerçekten Edirne bunu hak etmiyor!
Belediyeler Su, İmar, Ulaşım ve kanalizasyon, Çevre ve Çevre Sağlığı, Kentsel alt yapı, Üstyapı, Temizlik ve Katı atık, İtfaiye, Zabıta, Acil Yardım, Kurtarma Ve Ambulans, Defin Ve Mezarlıklar… işlerini yapar. Bunun yanında Şehir İçi Trafik, Ağaçlandırma, Konut, Kültür ve Sanat, Turizm ve Tanıtım, Park ve Yeşil Alanlar, Gençlik ve Spor, Sosyal Hizmet ve Yardım, Meslek ve Beceri Kazandırma, Evlendirme, Ekonomi ve Ticaretin geliştirilmesi gibi hizmetleri de Belediyeler yapar ya da yaptırır. Belediye Başkanı Av. Filiz Gencan,
Eylül 2025 Dünya temizlik gününde düzenlenen etkinlikte “Edirne’miz Temiz, Geleceğimiz Temiz” diye beyanat verdi! Şehri bir dolaşsın bakalım temizliğin “T”si var mı? Her taraf çöp, çamur, toz, toprak! Yolllar, yaya kaldırımlar bozuk! Umumi WC’ler zaten yeterli ve bazıları pek kullanışlı da değil, bir de akşam saat 20’lerde kapanıyorlar! Peki, gece 22 – 23’lere kadar çarşılarda az da olsa insan oluyor. Bu insanlar WC ihtiyaçlarını nerede giderecekler?
Bilhassa son 50 yılda berbat imar planları ile şehir mahvedildi. 2 katlı tarihi bina bitişiğine 5-6 katlı ucubeler dikildi. Şu kış mevsiminde bazı semtlerde sular bile akmıyor! Temizlik, Trafik, Tuvalet sorunları gün geçtikçe artıyor! Neymiş, 2026 yatırım yılı olacakmış! Göreceğiz bakalım! Esas yapılması gerekenleri yapmayınca/yapamayınca halkı oyalamak için Kasap dükkânı, Halk Lokantası… açmak Sosyal Belediyecilik anlayışı ile bağdaşır mı! Bunlar teferruat, öncelikli yapılması gereken işler değil. Önemli olan Belediyelerin yapması gereken görevleri gereği gibi yapmaktır. Yapılan yok mu? Tabii ki var. Ama ne kadar? Deve’de kulak! “Olduğu kadar” diyemezsiniz! “Olması gerektiği kadar” yapmak zorundasınız! Kaldırılamayacak taşın altına el sokulmaz! Evet, “Edirne’de gerçekten Belediye var mı, yok mu”!?
Dostça kalın…
Recep Çınar
“Rus Lider Stalin’ın Tavuğu” diye bir hikâye anlatılır! Hikâye, “gerçek veya tasarlanmış olayları anlatan, kısa ve düzyazı şeklindeki bir anlatı türüdür” .şeklinde ifade edilir.
Josef Stalin (1878-1953), Sovyetler Birliği’nin lideri iken, 1920’lerin sonlarından 1953’teki ölümüne kadar ülkeyi fiilen yöneten kişi.Yazımın başlığındaki hikâye şöyle anlatılır;
Stalin Ve Yolunmuş Tavuk!
Stalin ve çalışma arkadaşları birlikte toplanmış sohbet ediyorlardı. Birden yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.
“Sizler yıllardır devlet için çalışmış, ihtilale emeği geçmiş kişilersiniz. Söyleyin bakayım, halkın yönetime kayıtsız şartsız baş eğmesi için yöneticiler nasıl davranmalıdır?” Salonda bulunanlar çeşitli fikirler ortaya attılar. İçlerinde haktan, adaletten, demokrasiden, sürgünden, idamdan, hapisten söz edenler oldu. Stalin söylenenleri beğenmedi!
“Yönetimi eline geçiren en güçlü ve en yücedir. Halkın karşınızda baş eğmesi için ne gerektiğini size bir örnekle göstereyim” dedi.
Hemen çalışanlardan birine buyurdu: “Bana hemen bir tavuk getirin!” Tavuğu çabukça bulup getirdiler. Stalin salonda oturanların şaşkın bakışları arasında canlı tavuğun tüylerini yolmaya başladı. Tavuğun bütün tüylerini yolup cascavlak bıraktıktan sonra salonun ortasına saldı. Çalışma arkadaşlarına döndü:
“Şimdi izleyin bakalım bu şaşkın tavuk nereye gidecek!” Zavallı tavuk çektiği azaptan kurtulmak için aralık kapıdan dışarı çıkmak istiyor ama soğuktan titriyor. Masaların altına giriyor, masa ayakları canını acıtıyor. Duvar diplerine gidiyor ama her yanı yara bere içinde. Şömineye yaklaşıyor ama tüysüz derisi sıcağa dayanamıyor. Çaresizlikten tüylerini yolan Stalin’in bacakları arasına sığınıyor. Stalin cebinden bir avuç yem çıkarıyor ve yolunmuş tavuğun önüne tane tane atıyor. Yemlenen tavuk, Stalin nereye giderse peşinden ayrılmıyor.! Ağızlarını açmış şaşkınlıkla kendisini izleyen arkadaşlarına gülerek bakan Stalin şöyle diyor: “Gördünüz mü, HALK dediğiniz topluluk bu TAVUK gibidir.! Tüylerini yolacak ve serbest bırakacaksınız, O zaman yönetmek kolaylaşır.!” Diyor. İşte, toplumlar günümüzde bu hale getirildi!
Ne demişler; Anlayana Sivri Sinek Saz, anlamayana Davul Zurna az!
Müslüman bir toplum olarak birçok hastalıklarımız var!
Bu emirlere uyanlarımız elbette var. Ancak ne kadar?
Bizim bugün, Dünyanın değiştiremediği adamlara ihtiyacımız var!
Her şeyden önce Müslümanlar olarak, Evren’i yaratanın evrensel kurallarını iyi tanımalı ve onlara uymalıyız!
Aksi halde, Dünyamız da Ahretimiz de BERBAT olur!
Ecdadımızı iyi tanıyalım!
Osmanlı, 631 Sene, 3 Kıta, 7 Deniz, 50 Ülke, 219 Sadrazam (Başbakan), 129 Şeyhülislam (dini konularda en yüksek derecede bilgi ve yetkiye sahip olan kimse) ve 36 Padişah!
Osmanlı’nın en güçlü ve hareketli dönemi 15 ve 16. Yüzyıllar olmuştur. Daha sonraki yıllarda kademe kademe kendi medeniyet değerlerinden uzaklaşılınca, çöküş vaki olmuştur!
Bugün yeniden şahlanış, ancak ADİL DÜZEN ile mümkün olur!
Merhum Erbakan Hoca, 28 Haziran 1996’da Başbakan oldu. Meclisten güvenoyu aldı ve Başbakan koltuğuna oturdu. İlk ziyaretine gelen ABD Elçisi oldu. Kendisine şunu söylüyor; “Biz biliyoruz ki sizin davanız İslam’dır. Başbakan oldunuz. Bu bizim hoşumuza gitmedi ama beraber çalışmaya mecburuz. Ben size geldim ve diyorum ki sizinle beraber çalışabiliriz. 6 tane şartımız var!
* Birincisi; İran ile ticari münasebetinizi 50 milyon doların üzerine çıkartmayacaksınız.
* İkincisi; İran’a gitmeyeceksiniz.
* Üçüncüsü; ABD üslerine dokunmayacaksınız.
* Dördüncüsü; diğer Müslüman ülkelerle de ticaretinizi artırmayacaksınız.
* Beşincisi; Çekiç Güç’ü (askeri işgal kuvvetlerimizi) dışarı çıkartmayacaksınız.
* Altıncısı; Irak boru hattını açmayacaksınız.”
Meşhur Sadrazam Ali Paşa’nın bir sözü vardır; “Ben mühim bir iş yapmak istediğim zaman önce Rus Elçisi ile konuşurum. Ne derse tersini yaparım!” İşte, Erbakan Hoca da ABD Elçisinin söylediklerinin hepsinin tersini yaptı. İlk ziyaretini İran’a yaptı ve sadece Doğalgaz antlaşması 2,5 milyar dolar oldu!
Milli Görüş Lideri 54. Hükümetin Başbakanı Merhum Necmettin Erbakan, ADİL DÜZEN’i özetle şeyle anlatırdı; “Adil Düzen, ekonomik, sosyal ve siyasal konularda adalet ve hakkı esas alan yeni bir doktrin olarak tanımlanmaktadır.”
Ahlaki ve manevi değerler: Devletin önceliği, ahlaki ve manevi değerlerin korunması ve geliştirilmesidir. Bunlar;
1. Hak ve adalet: Yönetim, hak ve adalete dayalı bir yönetim anlayışını esas alır.
2. Şeffaflık ve denetim: Kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanır, iç ve dış denetim mekanizmaları işletilir.
3. Planlı ve programlı hareket: Gelişmelere karşı edilgen değil, etken bir yaklaşım benimsenir, planlı ve programlı hareket edilir.
4. Sosyal devlet anlayışı: Vatandaşların refah seviyesinin yükseltilmesi ve sosyal devlet ilkesinin uygulanması hedeflenir.
5. Güçlü Türkiye: Ülkenin kaynaklarının ve imkânlarının doğru değerlendirilmesiyle güçlü bir Türkiye oluşturulması amaçlanır.
Ayrıca, İslami kimliğin korunması gibi özel ilkeleri de bulunmaktadır.
Günümüzde bu değerlerden ne kadarı var? İşte çözüm, bu değerlere dönmek ve sahiplenmektir!
Milli Görüş’ün yarım asırdır anlatmaya çalıştığı “Adil Düzen” bir köşe yazısına değil, kitaplara sığmayacak bir konu! Bu değerlere sahip olup hayata geçirmedikçe içinde bulunduğumuz bu “girdap” tan kurtulamayız!
Dostça kalın…
Recep Çınar
Yılın son ayını en fazla meşgul eden konulardan biri, maaşlara yapılan zam artışları(!) oldu. Neticede asgari ücretliler (Emekçiler) yüzde 27 zam ile “taltif”(!) edildiler! 2026 yılında 28 bin 75 TL maaş alacaklar. “Bozdur bozdur harca”!
Adalet, toplum ve bireyler için hayati öneme sahiptir. Adalet, kanunlardan üstündür! Çünkü hukuk sisteminin temel amacı adaletin sağlanmasıdır.
Adalet, düzenli ve dengeli davranma, her şeyin ve herkesin hakkını verme, haksızlıklardan uzaklaşarak orta yolu tutma, bir şeyi yerli yerine koyma, insaf ve eşitlik anlamında bir terimdir. Geniş kapsamlı bir kavram olan adaletin zıttı ise, zulüm, gadr ve insafsızlık olarak tarif edilir.
İslâm’da adalet, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi ve mevki farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranmamak demektir. İslâm bu anlamda her ferdin ve her toplumun karşılıklı olarak işlerinde değişmez bir ölçü şeklinde yerini almış, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık/yandaşlık bağlarına göre ayarlanmamış, zengin-fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf farkını göz önüne almış bir adalet anlayışı getirmiştir. Bunun için İslâm, toplum içinde yaşayan bütün kesimlerin birliğini sağlayan prensipler koymuş, ümmetin güvenliğini garanti altına alan bir düzen kurmuştur. Toplum olarak Müslüman’ız ama kimin sistemi ile yönetiliyoruz? Allah’ın koyduğu ölçü ve kurallara günümüzde ne kadar uyuluyor? “Efendim ben Namaz kılıyorum, Oruç tutuyorum, Hacca da gittim… Yetmez! Bir şeyin bir veya birkaç parçası onun kendisi/aslı değildir. İslam sadece bu ibadetlerden ibaret değil ki! A’dan Z’ye hayatımızı kuşatan bir sistem.
Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Adalet ile ilgili pek çok ayetler var! Mesela, Nisa Suresi 58. ayet bir örnek; “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Doğrusu Allah, her şeyi işiten ve görendir.”
Peygamberimiz (sav) bir Hadislerinde; “Adaletle hüküm verenler, ailesi ve yönetimi altındakilere karşı adaleti gözetenler kıyamet gününde nurdan minberler üzerindedirler.” (Müslim, “İmâre”, 18) der.
54. Hükümetin Başbakanı, Milli Görüş Lideri merhum Erbakan Hoca yarım asır boşuna mı “Adil Düzen” diye haykırdı!
Unutmayalım ki Toplum sevgiyle kaynaşır, adaletle ayakta durur. Herkesi kucaklayan bir adalet uygulaması, fertlerin birbiriyle kaynaşmasına vesile olur. Haksızlık ve adaletsizlik ise huzursuzluğa yol açar. Çünkü hiç kimse bir başkası tarafından hakkının çiğnenmesinden hoşlanmaz. Kurân-ı Kerim’de adalet üzerinde çok durulmuştur. Adaletten yoksun olan kişi ile adaletli kimse bir misalle mukayese edilmiştir. Buna göre adaletten yoksun olan kişi dilsiz, bir şey beceremeyen ve hiçbir şeye yaramayan bir köleye benzetilmiş; böyle bir kişinin, doğru yolda yürüyerek adalet vasfını kazanmış bir kişiyle bir tutulamayacağı bildirilmiştir.
Ülkemizde son çeyrek asrı hep İşsizlik artmakla, Fakirlik artmakla, Bütçe açığı artmakla, Enflasyon artmakla, Faiz artmakla, Ahlaksızlık artmakla, Borçlanma … artmakla geçti! Dünya’daki 205 ülke içerisinde bizden daha kötü olan acaba var mı, varsa kaç tane?
Rabbimiz (cc) öyle diyor; “Bir kavim kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz.” (Rad Suresi-13/11) Peki, bu duruma gelmemizde sadece yöneticiler mi sorumlu? Nasrettin Hoca’nın Eşeğinin çalınması hikâyesinde olduğu gibi! Bir gün Nasrettin Hoca’nın eşeği çalınmış. Can sıkıntısı içinde durumu komşularına anlatınca her kafadan bir ses çıkmaya başlamış.
Birisi: “Hocam demiş niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki?”
Bir başkası: “Evine hırsız giriyor da senin nasıl haberin olmuyor?” diye konuşmuş.
Bir diğeri de: “Hocam demiş, kusura bakma ama eşeğin çalınmasına en büyük sebep yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok. Nerden baksan dökülüyor.”
Hoca kızmış: “Yahu demiş. İyi, güzel de kabahatin hepsi benim mi? Hırsızın hiç mi suçu yok!?” Bu gün bizim ülke ve toplum olarak bu hale gelmemizden hep yönetenler mi suçlu? Halkın hiç mi suçu yok?
Merak edip parmağını duvardaki deliğe sokan bir insanın parmağı kertenkele tarafından ısırılınca, o insan ayni deliğe parmağını tekrar sokar mı? Ama biz toplum olarak bir – iki defa ısırılmakla yetinmedik, hala da ayni delikten ısırılmaya devam ediyoruz! Biz, toplum olarak bize değer veren, hakkımızı ve adaletimizi koruyanlara sahip çıkmadık!
45-50 yaş üzeri olanlar bilirler! Neyi mi? 54. Refah Yol Hükümetinin Başbakanı Milli Görüş Lideri merhum Erbakan Hoca Başbakan iken Memuruna, işçisine, emeklisine, çiftçisine… Yüzde yüz, hatta daha da fazla zam yaptı! Hem de borçlanmadan, fiyatlar artmadan, Enflasyon’un adı bile geçmeden, Fabrika vs. de satmadan… Ama toplum olarak, O’nun kıymetini bilemedik!
Allah (cc), yaratıkların en şereflisi olarak bize; İyi’yi kötü’den, Doğru’yu yanlıştan, Faydalı’yı zararlı’dan, Güzeli Çirkinden, Hakkı, Batıl’dan … ayırma özellikleri/kabiliyetleri vermiş. Acaba bunları gereği gibi kullanabiliyor -muyuz? Burada kendimizi sorgulamakta fayda var!
Dostça kalın…
Recep Çınar
Güneş takvimine göre 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gece yılbaşı gecesi olarak belirlenmiştir. Hıristiyanlar bu geceyi, “güya” Hz. İsa (as)’ın “doğum gecesi” olarak kutlarlar.
“Güya” dedim, çünkü Hz. İsa’nın 1 Ocak’ta doğup doğmadığı kesin belli değildir. 24 Aralık ile 1 Ocak tarihleri arasında doğduğu kabul edilmektedir. Bu tarihler arasında Hıristiyan âlemi “Noel” adı altında yılbaşı eğlencelerine başlarlar. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Hıristiyanlar ayni tarihte mahalli gelenekleri doğrultusunda bu kutlamaları yaparlar. “Noel” Bayramlarında küsleri ve dargınları barıştırırlar. Birbirlerine hediyeler alır, yaşlıları ve hastaları ziyaret ederler. Tabii ki bunlar insani açıdan güzel şeyler. Ancak diğer taraftan da o geceyi “güya” neşeli geçireceğim diye birçok insani ve ahlaki değerleri unutup kendilerinden geçene kadar içki içer, eğlenerek adeta insanlık vasfını kaybederler. Çam ağaçlarını da devirip süsleyerek dükkân vitrinlerine, evlerinin en değerli köşelerine yerleştirirler. Bu ağaca da “Noel Ağacı” derler. Ayrıca o gün çocuklara oyuncak, şekerleme vb. hediyeler getireceğine inandıkları “Efsanevi” şahsa da “Noel Baba” adı verilir. Batıl İnançlarından kaynaklanan bu eğlenceler, 31 Aralık günü en yüksek düzeye ulaşır. İnsanlar adeta çılgınlaşarak kendilerinden geçerler. Günümüzde Hıristiyanlar tarafından dini bir vecdle (!) (aşk, muhabbet) genel ahlak kurallarıyla bağdaşmayacak şekilde ve çığırından çıkarılmış bir biçimde kutlanmakta olan yılbaşı âdeti, Hıristiyanlığın gelişinden çok önce, hatta “Müşrik Roma” devrinden beri süregelen bir adettir. Romalıların Hıristiyan olmasından sonra Hıristiyanlık âdetine dönüştürülerek devam ettirilmiştir. Aslında Roma Hıristiyan olmadı, Hıristiyanlığı Romalılaştırdı!
Noel; Fransızca aslı olan “Noël” den alınmış olup bizdeki Bayramlarda yapılan şenlikler anlamında kullanılır.
Hıristiyanlar “Noel”i Hz. İsa’nın doğum yıldönümü olarak kutlarlar. “Noel Ağacı” ise ilk defa 1605 yılında Almanya’da ihdas edilmiş olup oradan da 19. Yüzyılda “Helene Mecklenburg” tarafından Fransa’ya yayılmıştır. “Noel”i, Protestan ve Katolikler 25 Aralık, Ortodokslar ise 6 Ocak’da kutlarlardı. Daha sonra bazı “Aziz”lerin (kutsal ve tanrısal varlığı sahip kişilerin) çalışmalarıyla aradaki fark kaldırılır. Peygamberin doğum gününde bile içkili, kumarlı… Çılgınca ve ahlaksızca yapılan eğlencelerin gerçek Hıristiyanlıkla hiç mi hiç alakası yoktur. Ne yazık ki, bugün aynı çılgınlıklar Ülkemiz dâhil birçok İslam Ülkesinde ve Müslümanlar tarafından da yapılıyor!
Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İsa İle Hıristiyanların (Ahirette) şöyle yüzleştirileceği anlatılır:
“Allah (cc); Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, ‘Beni ve Anamı, Allah’tan başka iki tanrı bilin’ diye sen mi dedin, buyurduğu zaman O, ‘hâşâ! Seni tenzih ederim; Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, hâlbuki ben senin zatında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin.” (Maide Suresi:116)
Diğer bir ayette ise; “Ben onlara senin bana emrettiğinden başkasını söylemedim, (dediğim hep şu idi): Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat ne zaman ki sen beni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigenban (gözetleyici) yalnız sen oldun. (Zaten) Sen (her zaman) her şeye hakkıyla şahitsin” diyor, (Maide:117).
Furkan Suresinin 30. Ayetinde, Son Peygamber Hz. Muhammed ‘in ise şöyle haykıracağı yazar;
“Ey Rabbim! Kavmim bu “Kur’an” ı büsbütün terk ettiler!”
Tüm insanlığa dünya ve ahret saadetinin teminatı olarak gönderilen yüce dinimiz İslam, Allah katında geçerli olan tek dindir. İslam, bir medeniyet, bir yaşam tarzıdır. İslam, hayatın her sahasını kuşatır. Müslüman’ın her şeyi kendi medeniyet tarzına uyacak; Siyaseti de, Ticareti de, İnsani ilişkileri de Eğitimi de, Sanatı da, Müziği de, Kutlaması da, Eğlencesi de… Şimdi Ülkemize, hatta önce şehrimize bir bakalım. Yılbaşı geliyor diye çeşitli süslemeler, çam ağaçları dikilmesi, çeşitli kılık kıyafetlere girilmesi… vs. Peki, biz, neyi ve niçin kutluyoruz? Bu kutlamaların bizim inancımızla, kültürümüzle, geleneklerimizle ne alakası var? Bize ne oluyor da müşriklerin batıl kutlamalarına özeniyoruz? Siz, hiçbir Hıristiyan’ı, “Hicri Yılbaşı” veya “Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı” … kutladığını gördünüz mü, duydunuz mu?
Peygamberimiz (Sav) Bir Hadislerinde; “Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır” buyurur. . Biz, O’nun emirlerinden, medeniyet değerlerimizden uzaklaştıkça yolumuzu şaşırdık! %98’i Müslüman olduğu söylenen ülkemizde Faiz, Fuhuş, Hırsızlık, Yankesicilik, Adam öldürme, Dolandırıcılık, İçki, Kumar… Kısaca genel ahlaksızlık ve kötülükler zirve yapmışsa, bu kendi Medeniyetimizden, kendi değerlerimizden uzaklaşmış olmamızın kötü sonucundan başka ne olabilir?
Peki, Çözüm Ne? Köklü çözüm, yeniden İslam’a / Kuran’a sarılmaktır. Evreni (canlı, cansız tüm varlıkları) yaratan Allah (cc) Evrensel Kuralları da koymuştur. Bize düşen nefislerimize göre kural koymak değil, O’nun kurallarına göre hayatımızı tanzim etmektir.
Bakara Suresi 2. Ayette: “O kitap (Kur’an); Onda asla şüphe yoktur. O, müttakiler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir “yol gösterici” diyor! İşte, Müslüman’ın “Yol Haritası”!
Ahlak’tan Ekonomiye, Eğitim’den, Tarım’a… tüm bozulmalar kendi ellerimizle işlediklerimizdendir. Allah (cc) Kuran’da: „Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder“ diyor. Şura Suresi 30. Ayet) .
“Bir kâfir, bir söz ile Mümin olduğu gibi, bir Mümin de bir söz söylemekle kâfir olur” der, İmam-ı Birgivi (merhum). Müslüman; Teslim olan insan demektir. Neye? Allah’ın emirlerine! Yani, Allah (cc) neyi emretmişse onu yapmaya çalışan, neleri de yapmamamızı bildirmişse onlardan uzak duran insan demektir. Allah’ın yasakları azdır. Helalleri ise saymakla bitmez! Kaldı ki yasaklar, şu veya bu şekilde zararlı olan şeylerdir.
O Halde, Şöyle Bir Bakalım;
Dinimizde içki haram! Devamlı içenler var, Yılbaşı gecesi içki sel olup akıyor!
Kumar haram! Normalde yıl boyu oynanıyor! Ancak Yılbaşı yaklaşırken Piyango Bileti (Milli diyemiyorum) alarak heyecan ve ümitlerle Yeni Yıl karşılanıyor! Zavallı halk ümitlerini piyango biletine bağlıyor! Yılbaşı gecesi kutlaması ve eğlenceleri, bizim değerlerimizle hiç örtüşüyor mu?!
Ülkemizin son zamanlardaki gündemi, futbol sahalarına kadar inen yasa dışı bahis!
Geçtiğimiz günlerde Cumhur Başkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı yapıldı. Toplantıda sanal kumar ve yasa dışı bahis konusunun kendisini çok üzdüğünü söyleyen CB. Sayın Erdoğan, “Bu işin kökünü kurutacağız. Aile yapımıza, toplumsal yapıya başlı başına tehdit içeren, zarar veren hiçbir adıma müsaade etmeyeceğiz. Bu siyaset üstü bir mesele, bir Milli güvenlik meselesi. Ne gerekiyorsa yapılması lazım” diyor.
Tamam da; Son 23 yılda İçki, Kumar, Faiz, Uyuşturucu, Hırsızlık, Dolandırıcılık, Zina, Adam öldürmeler… hepsi arttı. Neredeydiniz? Kumar olan piyangonun başına „Milli“ kelimesi konmuş! Peki, MİLLİ ne demek?
TDK’ya göre MİLLİ: “Milletle ilgili, millete özgü, ulusal“ demektir.
İSLAM’da “MİLLİ” kavramının tarifi ise; Milletin İslam’a, Şeriata (İslam Hukukuna) ve Din‘e ait olması anlamına gelir. “Milli” olan, İslam’ı ve Şeriatı temsil eden, onunla bağlantılı olan unsurlardır. İslam’da Milli değerler ve adetler, Dinin esasına aykırı olmayan ve toplum içinde kabul görmüş olanlardır. Bu değerler ve adetler, İslam hukuku için önemli kaynaklardan birini oluşturur. Şans oyunlarının başına konan “Milli” ifadesi, İslam’ın evrensel mesajıyla çeliştiği için eleştirilir. Haram olan Kumar‘ın başına „Milli“ kelimesi konularak „haram kazanç“, „ikram“ gibi gösteriliyor!
İstanbul Valiliğinden örnek bir karar!;Geçtiğimiz günlerde İstanbul Valiliği, Milli Piyango bileti satışına yönelik yayımladığı genelge ile Cami avlusu, girişleri ve bahçesinde bilet ve diğer şans oyunlarının satışına müsaade edilmeyeceğini bildirdi.
Tebrik etmek lazım! Sayın Vali, yetkileri dahilinde bir kötülüğü/haramı ortadan kaldırma gayreti göstermiş.
Diyanet İşleri Başkanlığı da, 26.12.2025 tarihli Cuma Hutbesinin bir bölümüde şu uyarılarda bulundu; „Tarih sahnesinden silinen milletler, önce yabancı kültürlerin etkisi altına girmişler, sonra kimliklerine yabancılaşmışlardır. Nihayetinde medeniyetlerini ve geleceklerini kaybetmişlerdir. Bugün, insanlık, ahlaki bir yozlaşma ile karşı karşıyadır. Sınır tanımayan bir tarzda gerçekleştirilen eğlencelerle tertemiz yaratılan fıtrat bozulmak istenmektedir. İnsanın; zamanını ve imkânlarını harcadığı ölçüde mutlu olabileceği algısı üretilmektedir. Özüne ve kültürüne yabancı, kimliksiz nesiller oluşturulmaya çalışılmaktadır“ diyerek Noe l-Yılbası vb. kutlamaların dinimizde yerinin olmadığını, yani haram olduğunu açıkladı. Ayrıca, yasalarda serbest olan her şeyin de helal olmadığı da belirtildi!
Özetle; Ne Noel, Ne de Yılbaşı kutlaması’nın İslam ve Müslümanlar ile alakası yoktur!
Şunu unutmayalım ki biz, havada Geyikle dolaştırılan NOEL BABA‘NIN değil, Karadan Gemileri yürüten SULTAN FATIH’İN torunları, Son Peygamber HZ. MUHAMMED (sav)‘in Ümmetiyiz!
Dostça kalın…