09 Mart 2026 Pazartesi
EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLDU!
Ağrı Dağı Efsanesi
CUMHURİYET IŞIĞI İHTİYACI
Kendinizi gerçekten sevmeyi biliyor musunuz?
Başkan Gencan’dan Ramazan ziyaretleri
UNESCO DÜNYA MİRASI BİR KENTTE KENTLİ OLABİLMEK: EDİRNE -7
2010 yılı Türkiye’nin Roman(Çingene) vatandaşları için Roman baharıydı. AKP Roman Açılımı süreciyle Çingeneleri siyaseten sahiplenme süreci başlatmıştı. İktidarın sıcak ilgisiyle karşılaşan Roman dernek başkanlarından bazıları milletvekili olma rüzgârına kapıldı.
2011 yılında Yeni Şafak gazetesi, “Meclis’te Roman havası esecek” manşetini kullandı. Sıfır Ayrımcılık Derneği Başkanı Elmas Arus, AKP’den milletvekili aday adayı olmuştu. Roman Açılımında Başbakan Erdoğan’ın “Elmas kızımız” dediği Arus, “Romanların sorunlarını en iyi bir Roman anlatır” düşüncesiyle milletvekili aday adayı olduğunu açıklamıştı. “Bu topluluğun sözcüsü olmak için siyaseti istedim.” demişti. Sonuç olarak AKP tarafından adaylığına onay verilmedi. 1983 doğumlu yönetmen Elmas Arus, Roman baharına erişemedi
Roman kökenli Özcan Purçu, 2015 genel seçimlerinde CHP İzmir milletvekili seçildi. Bir ara Roman sivil toplumun İçinde yer aldı. Dönemin CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun özel kontenjanından milletvekili seçildi. Biografisi yoksulluk kokuyordu: “Ailenin üç çocuğundan biriydi. Sadece iki yatak sığacak kadar küçük ve her üç ayda bir yıkıldığı için değiştirilmesi gereken plastik bir çadırda doğup büyüdü. Tuvalet ve banyo, Roman mahallesinde kurulan çadırın dışındaydı. Akan su, yakındaki caminin çeşmesinden sağlanıyordu. Annesi giysi satarken babası sepet örüyor ve satıyordu.” Tam anlamıyla klâsik bir Çingene hikâyesiydi.
ELMAS ARUS, ÖZCAN PURÇU’NUN MİLLETVEKİLİ OLMASINI KABULLENEMEDİ
Elmas Arus, Özcan Purçu’nun milletvekili seçilmesini içine sindiremedi. “CHP başka adam mı bulamadı” diye dostlar arasında serzenişte bulundu. Purçu, TBMM’ de iki dönem milletvekilliği yaptı. Vekilliği döneminde Roman sorunlarını gündeme getirdi.
2018 yılı genel seçimlerinde bu defa Roman kökenli Cemal Bekle, AKP’ den İzmir milletvekili seçildi. O da bir dönem Roman sivil toplum yapılanmasının içindeydi. Babası esnaflık yapıyordu. Seçildiğinde Romanların hakları için mücadele edeceğini beyan etmişti. Vekilliği döneminde Romanların temel sorunlarını dile getiremedi, ayrımcılık üzerine geçiştirilen sözlerle meseleyi çerçeveledi. “Vatan millet Sakarya” edebiyatını sürdürdü. Romanların toplumsal yaşama entegre edilmesi noktasında yeterli gayreti gösteremedi, gösteriyor gibi algı yarattı.
Purçu, 2023 genel seçimlerine çok az bir süre kala, partisinin Romanlardan milletvekili adayı göstermemesini gerekçe göstererek milletvekilliğinden ve CHP’den istifa etti. Siyasete veda etti. Bekle, aday gösterilse de İzmir’de Roman oylarından kendine yeterli pay düşmemişti.
2023 seçimlerinde Sıfır Ayrımcılık Derneği başkanı Elmas Arus, ikinci kez siyaset sahnesine çıktı. “Adaylığımı en çok Roman kadınlar teşvik etti, Elmas’ın görünürlüğü onların görünürlüğü demek” diyerek kendine gerekçe hazırladı. Seçim döneminde basında sıkça parlatılan Elmas Arus, görünürlüğüne güveniyordu. Önemli, başarılı bir Roman kadın figürü olarak lanse edildi. Milletvekili seçildiğinde Roman haklarında önemli bir mihenk taşı olacağını düşünüyordu. 2023 seçimleri sürecinde katıldığı bir söyleşide Özcan Purçu’nun CHP’ den istifasını şöyle yorumluyordu: “Sayın vekil Özcan Purçu’nun istifası üzücüydü. Çünkü siyasette Romanları temsil eden ilk figürdü. Gerekçesi şuydu; bir Roman vekil adayı yok, o yüzden ben siyasetten ayrılıyorum, partimden ayrılıyorum, tavrıydı. Oysa ben vardım. Ben buradaydım demeliydi. Benim için üzücü olan, hâlâ erkek dilinin 11 roman adayı varken on tane erkeği sayıp bir tane kadını saymaması,(kendisini kastederek) kapsayıcılık açısından çok ciddi bir ayrımcı tavırdı. Ben meseleye buradan bakıyorum biraz” diyordu.
ROMANLARDAN BİR KADIN MİLLETVEKİ SEÇİLMELİ.
Arus, 2023 seçimleri sırasında katıldığı görsel medya da içinde epeyce ajitasyon ve mağduriyet kokan hikâyeleriyle öne çıkıyordu. Ayrıca AB projeleri ve buçuk belgeselinden ötürü AB’den aldığı ödüllerinden gururla söz ediyordu. İstanbul 2. Bölgeden seçilemedi. Onun da yoksulluk kokan hikâyesi vardı: “Amasya’da babası sepetçi, annesi bohçacılık yapan bir ailenin kızıydı. Henüz 6 yaşındayken ailesi ile birlikte İstanbul Bahçelievler’de yüzlerce barakanın olduğu bölgeye İstanbul’a geldiklerinde ellerinde hiçbir yetenek yoktu. Bu yüzden herkes atık toplayıcılığına başlıyor. 5 kardeş ve anne baba hep birlikte bu işe başladık. Ben de 15 yaşına kadar kâğıt toplayıcılığı yapmaya devam ettim.” diyordu. Arus, 31 Mart 2024 belediye seçimlerinde CHP Şişli Belediyesi meclis üyesi seçilebildi. Romanlardan başka partilerden belediye meclis üyesi seçilenler oldu. Siyasete giren Roman kökenli kişilerin Roman toplumuna toplumsal faydaları görülemedi.
Son yirmi yıl içinde siyasete bulaşmayan Roman Dernek başkanı kalmadı gibi bir durum söz konusu. Roman kökenli milletvekilleri iki kutuplu siyasette, Türkiye’de yaşayan Romanların toplumsal sorunlarını merkeze taşıyamadılar. Cemal Bekle, milletvekili olduğu dönemde Roman sorunlarına dokunuşları havada asılı kaldı. Zaten onun amacı Roman meselesi değildi, Romanlar kendisi için siyasi oy aracından başka bir şey değildi. Roman sivil toplum yapısına bakıldığında; Roman Derneklerinin sayıları epeyce fazladır. Ancak Romanlara yönelik bal üretme becerileri yoktur. Aralarındaki Roman sivil toplum kümelenmesi iktidarın siyasi nimetlerinden yararlanma amaçlıdır. Roman sivil toplum yapıları, sivil toplum olma özelliğini yıllar önce yitirdi. %95’i çıkarcı, niteliksiz, beygir cambazı durumunda, elini veren kolunu kaptırır cinsten.
Roman sivil toplum yapılanmasında en dikkat çekici isim Ahmet Çokyaşar’dır. Milletvekili olabilmek için atmadığı takla, bakla kalmamıştır. Sayın Cumhurbaşkanına 2015 yılında “yüzyılın devlet adamı” ödülünü verdi. Ancak vekil olma hayaline eremedi. CHP içinde de epeyce taklacı Roman Dernek başkanları mevcudiyetini koruyor. Ve siyasilere güven hissi bırakmadılar.
SİVİL TOPLUM OLMAYI BECEREMEYENLER ROMAN PARTİSİ KURDU
Milletvekili olma hayaline kapılanlardan biri de Roman kökenli Hüseyin Akbulut idi. İşçi emeklisi Akbulut, Sesimi Duyan Yok Mu Uyuşturucu İle Mücadele Derneği’nin başkanlığını yapıyordu. 2019 yerel seçimlerinde, ” seçimlerde bende varım, bu yarışın içindeyim” diyerek siyasete soyundu. Kendisi CHP saflarında yer alıyordu. İlk söylemi: “Kocaeli’yi köy görünümünden kurtaracağım” olmuştu. “20 yıllık AK Parti iktidarında yapılanlara baktığımızda gözle görülen yalnızca beş üç tane asma köprü var. Bunun haricinde hiçbir şey yok.” diyerek kendisine siyasi mevki arıyordu.
Hüseyin Akbulut, siyasette iddialı bir giriş yaptı: ”Bizim ekibimiz var, Yaklaşık 47 Dernek bana destek için geldiler. Ben aday olmak istemiyordum fakat muhakkak bizden de birinin aday olması lazım dedikleri zaman beni öne attılar ve 47 dernekte beraber Kocaeli’ndeki Kandıra Karamürsel başta olmak üzere Gebze’ye kadar 12 ilçeyi gezdik ve halkın bize teveccühünü gördük. ‘Sen bizim onurumuzsun sen bizim gururumuzsun sandıkta da şerefimiz olacaksın’ diyenler oldu.” diyordu. Akbulut’un sözleri Elmas Arus ile benzerlik taşıyordu: ”34 bölgede örgütlü Roman Diyalog Ağı’nın genel sekreteriyim. Bu derneklerin talebi doğrultusunda siyasete girmeye karar verdim” diyordu. İkisi de kendilerine değer biçiyordu.
Hüseyin Akbulut, 2019 yerel seçimlerinde beklentisi karşılanmadığından CHP’den istifa edip, AKP’ye geçti. Umduğunu bulamadığından bu defa AKP’ den istifa etti. 10 Kasım 2019’da Edirne’ye geldi, parti kuracağını ilan etti. 2020’de Güzel Parti’yi kurdu. Basının ilgi odağı haline geldi. Türk siyasal tarihinde Romanlar(Çingene) siyaset sahnesine çıkmaya hazırlanıyordu. Cumhuriyet tarihinde bir ilk idi. Romanların siyasi tercihini kendi alanında toplayacağı görüntüsünü yaymaya çalıştı. Kendisini Romanların lideri gösteriyordu. Özcan Purçu ve Cemal Bekle’yi eleştiriyor, ikisinin de ‘konu mankeni’ olduğunu söylüyordu. Akbulut, “Bir parti kuruyoruz ve bu parti ile bizim de çocuklarımız Meclis’e gidecek, belediye başkanı olacak, milletvekili olacaklar, meclis üyesi olacaklar, il başkanları, ilçe başkanları olacak. Bütün Romanlara tüzel kişilik kazandıracağız ve söz sahibi olacaklar.” diyerek çıtağı yüksek tutuyordu. Özetle, ‘devleti yönetmeye talibiz’ diyordu. ‘Oy potansiyeli olarak 5,5 milyonuz, destek bulursak oy oranımız yüzde 13 olur’ diyerek kendine umut yaratıyordu.
Akbulut, başka bir konuşmasında: “Yıllarca Romanları Meclis’te temsil eden vekil yoktu. Cumhuriyet’in kuruluşundan 94 yıl sonra CHP, Özcan Purçu’yu ve hemen ardından da AK Parti, Cemal Bekle kardeşlerimizi Meclis’e milletvekili olarak gönderdi. O günkü sorunlar hâlâ çözüm bekliyor. Türkiye’de Roman, Abdal ve değişik isimlerle adlandırılan 10 milyon kişi yaşıyor. 10 milyon Roman’ın sorunlarıyla iki vekil nasıl başa çıksın? Toplumda bir partinin kurulması Türkiye’nin her ilinde, kahve köşelerinde dillendirilmeye başlamıştı fakat cesaret edecek biri gerekiyordu.” Akbulut bu açıklamaları yaparken partinin kurulması Romanların toplumsal talebi olduğunu söylüyordu. 2023 Cumhurbaşkanlığı seçim ittifaklarında yer almak için CHP ve AKP’den randevu alamayan Güzel Parti siyasette ilk hezimetini almış oldu. Diğer bir değişle; Akbulut, siyasi yetersiz bakiye olarak kaldı.
Cumhur İttifakı ve Milet İttifakı’nın Güzel Parti’yi görmezden geldiğini ifade eden Akbulut, “Yeteri maddi gücümüz olmadığından dolayı maalesef bu seçimlere Güzel Parti olarak katılamıyoruz. Adalet Partisi ile yapmış olduğumuz protokol ile Adalet Partisi çatısı altında 2023 Genel Seçimlerine katılacağız. Güzel Parti olarak Roman, Abdal ve Dom vatandaşımızın oylarına talibiz ve 7 milyon oy potansiyeline sahip bir partiyiz. Kürt, Arap, Yörük ve Avşar vatandaşlarımızda partimizin birleştirici gücü sebebi ile aramıza katıldılar. Cumhur İttifakı ve Millet ittifakı maalesef bizleri yok saymaya devam ediyorlar. Yüzde 0,1 oyu bile olmayan siyasi partiler ile ittifak kuranlar bizleri yok sayamazlar. Bu ülkede var olduğumuzu genel seçimlerde gücümüzü göstererek ispat edeceğiz.” ifadelerini kullandı. Siyasette kendi geleceğini yaratmaya çalışan Akbulut, geminin dümenini AKP’ ye çevirdi. 2023 Cumhurbaşkanlığı 2. Tur sırasında Romanları temsil ettiğini beyan eden Akbulut, parti olarak AK Parti’yi destekleyecekleri söylemişti.
2020’de Gaziantep’li Abdal kökenli Mahmut Karalar, Güzel Parti’nin kurucuları arasındaydı. ‘Romanlar parti Kurdu, ne den Abdalların partisi olmasın’ düşüncesine kapıldı. Doğuş Partisini kurdu. Karalar, “Türkiye’de 8 milyon Abdal ve Dom toplumu olduğu halde neden bizler yok görülüyoruz” diyerek yola çıktı. Karalar, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili; 33 ilde adaylarını açıklayacaklarını, hedeflerinin 12 milletvekili çıkarmak olduğunu, partisinin rakip olarak görülmemesini büyük bir avantaj olarak görüyordu. 8 milyon abdal ve Dom toplumunu içinde barındıran tek Parti Doğuş Partisiyiz, aşiretimizden en az 800 bin oy bekliyoruz. Doğuş partisini destekleyen abdal ve Dom var. Halkımız anketlerle değil gerçek bir seçimi sandıkta görecekler “ diyerek içindeki umudu anlatmaya çalışıyordu. Ne yazık ki umduğu oy oranına erişemedi.
Güzel Parti ile Doğuş Parti’yi birbirlerine bağlayan yönü; mecliste temsil güçlerinin olmamasına dayalı düşüncelerdi. Aynı ortak sorunu yaşayan ve dillendiren bu iki partinin siyasi dayanışma kuramaması sorgulanması gereken bir meseledir. Asıl mesele, Doğuş Partisi’nin Akbulut’un tutarsız söylemlerine güven duymamasıdır.
ELMAS ARUS’UN SÖYLEM ÇIKMAZLARI
Roman sivil toplum yapılanmasında Sıfır Ayrımcılık Derneği Başkanı ve İstanbul/Şişli Belediye Meclis Üyesi olan Elmas Arus’u ayrı bir değerlendirmede tutulması gerekir. Sivil toplum başkanlığı yapan bir kişinin siyasi oluşumun bir parçası olması etik olmadığı gibi samimiyeti de olmaz. Arus’un geldiği anlam grafiği budur. Kendisi Çingene meselesinin sosyolojik yapısıyla ilgilenmez, AB. Proje mantığının ekonomik getirisiyle ilgilenir. Söylemlerinde elbette doğruluk payı olmakla birlikte, sosyolojik analizi kendi çıkarımları doğrultusunda kullanır. Örneğin: “Romanların/Roman gibi yaşayan toplumsal grupların kendi içinde örgütlenmeye, dertlerini konuşmaya başladı’ şeklindeki söylemidir. Bu söylem dili, doğru bir tespit değildir. Keşke Arus’un dediği gibi olsa.
AMAÇ SİYASİ İKBAL ROMANLAR HİKÂYE
Siyasete giren Romanlar, kendi toplumunun içinde bulunduğu sosyal gerçekleriyle yüzleşmesi gerekir. Sosyal gerçeklik kendi içinde sosyal pratiğini yaratmıştır. Romanlar, Domlar, Lomlar hâlen kendi içlerinde örgütlenememiş, sorunlarını kendi aralarında tartışma zemini yaratamamıştır. Romanlar özeline bakıldığında; kendi içlerinde güçlü bir toplumsal birliktelik ruhu oluşmamıştır. Bizden de Roman milletvekili olsun düşüncesi oluşmamıştır. Roman toplumunun genelinin içinde bulunduğu yaşam kalitesizliği; Kimlik bilinci değil, yardım edilme bilinci ile hareket edilmektedir. Yaşam kaliteme kim dokunacaksa oyumu ona veririm düşüncesiyle hareket edilir. Siyasette var olmak için bağımsız aday olarak girenlerin olduğuna da şahit olduk. Sonları hep hüsran oldu. Roman dernekleri Romanlar üzerinde etki (yönlendirici) güçlerinin olmadığı herkes tarafından anlaşılmaya başlanmıştır. Siyasete giren Romanın karşı tarafa sunacak hiçbir olanağı yoktur. Vaat mi? Asla para etmiyor!
Edirne’de siyasete bulaşan/bulaştırılan Roman dernek başkanları olmuştur. AKP, HDP, MHP’ den farklı seçim dönemlerinde milletvekili adayı gösterilenler oldu. Romanların oylarını alabilmek için bazı partiler, Roman adayı bulup seçilmesi mümkün olmayan sıralamanın içine aldılar. Edirne’de azımsanmayacak bir nüfusa sahip Romanlardan umdukları oyları hiçbir zaman alamadılar. Siyasi partilere ancak payanda olabildiler. Romanların siyasi tercihleri farklılık taşır. Romanların kimlik bilinci siyasal anlamda Türklüktür, kimliği(etnisite) ile bağdaştırmazlar. Roman aday değil, güvenilir bir siyaset, iş ve aş ortamlarından sosyal refah peşindedirler. Roman dernek başkanlarının Roman toplumu üzerinde etkin olamayışlarının elbette farklı nedenleri bulunmaktadır. Başta Romanlara güven verebilecek iktisadi ve sosyal çalışmalarda faaliyet göstermemeleri. Hak temelli çalışmalarda bulunmaması gibi örnekleri çoğalmak mümkündür. En büyük sorun samimi olmamalardır. Maalesef geneli; eğitimsiz, niteliksiz, çıkarcı, işsiz güçsüz kişilerden oluşan kümelenmedir. Özetle toplumsal karşılığı olmayan örgütlenmelerdir.
Türkiye’de Roman(Çingene) sorunları tarihsel sosyal derinliğe sahiptir. Bu durum aynı zamanda kendi içlerinde yaşam pratiğini oluşturmuştur. Özetle; sosyolojik bir sorun yumağıdır. Bu konuda Çingeneler ile ilgili epeyce kitap, makale mevcuttur. Tamamı Roman olmayan kişilerin topluma yaydıkları düşüncelerdir. Akademik çevreler kendi saha çalışmalarında farklı anlatılarla Çingeneleri resmederler. Hiç biri Çingenelerin ruhunu yansıtmaz. Amaçları kendilerini akademik çevrelere kabul ettirmek, unvan kazanmaktır.
Bir kısmı, meseleyi müzikle ilişkilendirip popüler müziğin temsilcileri altında değerlendirmeye tabi tutar. Romanların yaşam kültüründe müzik önemli bir yere sahiptir. Esasen, müzik tüm kimliklerin kültürlerinde ayrı bir öneme sahiptir. Roman(Çingeneler) yaşadıkları çileleri, kahırları müziğin içine gömebilmiş ender kavimlerden biridir. Gerçek Çingene müziğinde ağıtlar, yaşanmışlıklar ve sosyolojik dramlar saklıdır. Çingeneler popüler müziğin önde gelen unsurları olarak değerlendirilir. Diğer bir değerlendirme de toplumsal alanda olumsuz önyargı betimlemeleridir. Aşağılama, basit görünme, toplumsal dışlanma.
“Romanlar müzisyendir, eğlenmeyi çok severler, kapı gıcırdamasını bile müzik sayıp oynarlar” düşüncesi toplumsal düşüncede yerini korumaktadır. Günümüzde daha çok görünür olmayı fırsata çevirmek isteyen Roman şarkıcıların sayıları artmakta, Roman kültürü kendilerince yanlış şekillendirilmektedir. Günümüzde iyi bir müzik eğitimi alarak (akademik) müzisyen olarak çalışan Roman kökenli gençlerimiz bulunmaktadır. Roman kimliğini saklamayan, saygınlığını koruyan pırıl pırıl gençlerimiz müzik piyasasında önemli bir yerinde konumlanmıştır. 45 yıllık Roman kökenli Kibariye bile kendisini ‘sanatçı’ olarak konumlandırmayı tercih etmez. Romanlığını da inkâr etmez, ‘ben sanatçı değil, şarkıcıyım’ demekten gocunmaz. Müzik evrensel bir olgudur. Her bir sesin azda olsa mutlaka bir alıcısı vardır. Kimin ruhuna hitap ediyorsa kabul görür.
Bazı Roman kökenli şarkıcılarda, ses ve yorum kalitesi vasat olsa da alıcı bulabilmektedir. Bunlardan biri de Kobra Murat olarak bilinen, Murat Divandiler diye bir şahsiyet var. Eski mesleği terzilik. Sanat dünyasında benim neyim eksik düşüncesiyle müzik piyasasında görünür olmaya başladı. Ses kalitesi olmasa da, nota bilmesi de davranış söylemleri, kafiyelenmiş şarkı sözleri ve gösterişli kıyafetleri ile sanatçı edasıyla boy göstermeye devam ediyor.
SOSYOLOJİK VE PSİKOLOJİK VAKAMIZ; KOBRA MURAT
Bazı medya kanalları kendisine ilgi gösterip programlarına davet ediyor. Kobra Murat bu ilgi karşısında sürekli kendini kaybediliyor. “Roman camiası” söylemiyle, biz Romanlar şöyleyiz, böyleyiz diyerek Roman vatandaşların sosyal gerçeğini abartmaktan hiç geçinmiyor. Programın birinde ‘biz Romanlar kapı gıcırtısında bile oynarız’ diyebilmiştir. Aklı sıra Romanları kendince şekillendirmektedir. Bunun adı, Romanları basitleştirmek, küçümsemedir. Sosyal medya hesapları ve paylaşımları kendi görgüsüzlüğünü göstermektedir. 18 kg altını, evi ve arabası olduğunu söylemekten çekinmeyen/utanmayan bir şahsiyet haline gelmiştir. Kendini övme hastalığına kapılan bu kişi, toplumun genelinin yaşam kalitesinin eskiye nazaran daha da gerilediğini fark etmeyecek derecede kendini kaybetmiştir. Romanların büyük bir çoğunluğunun çöplerden geçindiğini, yoksulluk girdabında sıkıştığının farkında değil. Toplumsal algı olarak ‘Romanlar bizden daha rahat yaşıyorlar’ görüntüsü çizmektedir. Bu çizgi tamamen yanlıştır.
Ülkemizde Roman kökenli epeyce şarkıcı ve eğitimli müzisyenlerimiz bulunmaktadır. Hiçbiri Romanları kendince yorumlamıyor, basitleştirmiyor, önyargı yaratmıyor. Bunlar müzik sektöründe/ piyasasında saygın olmayı başarabilmiş kişilerdir.
Kobra Murat Roman toplumuna farkında olmadan hoş olmayan algıları yeniden betimletiyor. Roman toplumunun “şaklaban” şarkıcılara değil, Türkiye’de saygın değerlerle öne çıkan saygın Roman kökenli kişilere ihtiyacı vardır.
Kobra Murat’ın sosyal medya paylaşımların altına yazılan yorumlara incilmemek elde değil. Eleştirilerin birçoğuna hak vermemekte mümkün değildir. Türkiye toplumu olarak, hepimizin yaşam kalitesinin düştüğü bu günlerde, şatafatlı yaşam paylaşımları yapan bu kişi, Romanlar adına incelenmesi gereken sosyolojik ve psikolojik bir vakadır. Kobra Murat denen kişi Romanların gerçek yaşam ruhunu, yaşam kalitesini yansıtmamaktadır.

Erdal Kesebir, 1955 Edirne /Uzunköprü doğumluydu. 25 Ocak 2026 tarihinde 71 yaşında yaşama veda etti. Balkan kökenli, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü mezunuydu. Yabancı dil olarak Almanca biliyordu. Eğitimini tamamlamasının ardından Kahramanmaraş Türkoğlu Lisesi, Ankara Anıttepe Lisesi, Almanya Bochum Hauptschule, İzmit Özel Seymen Lisesi, İstanbul Özel Beyhan Aral Lisesi Öğretmeni, Özel Dershane Öğretmeni olarak görev yaptı.
20.10.1991 ve 24.12.1995 genel seçimlerinde DSP’den (Demokratik Sol Parti) 19. ve 20. dönem Edirne Milletvekili seçilerek TBMM’de yasama çalışmalarına katıldı. Mecliste halkın yaşadıkları toplumsal meseleleri Meclis gündemine taşıdı. Tarım, ekonomi, altyapı ve sosyal sorunlar önceliği oldu. Siyasi yaşamı boyunca uzlaşıcı tavrı ile birlikte devlet geleneğine sadık kaldı. Tarihsel köklerinden dolayı Edirne’ye olan bağlılığıyla bilinen Kesebir, mütevazı kişiliğiyle de kamuoyunun takdirini ve sevgisini kazanabilmiş ender Edirne milletvekilerinden biridir. Parti ayrımı gözetmeden insanların sorunlarını meclise taşıdı. Edirne milletvekili olması sebebiyle Edirne’nin menfaatlerini önceleyen bir milletvekilliydi. Özetle parti liderinin vekili değil, halkın vekili olmayı seçti.
ÇİNGENELERİN ÇİLESİNE ORTAK OLMAYA ÇALIŞTI.
Kesebir, milletvekilliği döneminde halkın sorunlarını kendine dert edinen biriydi. Türkiye siyasal tarihinde Çingenelerin(Romanların) sesi olmaya çalıştı. Bir dönem siyasette Çile Çiçekleri’nin başını çeken Erdal Kesebir, 1993 yılında TBMM Başkanlığına verdiği değişiklik önergesiyle Çingenelerin çilesine ortak olmuştu. 1934 İskân Kanunu 4. maddesinde “Çingene” tanımı Romanları toplumsal ayrıştırmaya yol açıyordu. (Kısmen devam etmektedir.)

Kesebir ile birebir konuşma/sohbet etme olanağı bulmasam da, çokça uzun telefon görüşmelerimiz olmuştur. 2016 yılında kendisiyle ilk telefon görüşmesi gerçekleştirmiştim. Kendisine Romanlar adına 4.maddenin değiştirilmesine yönelik girişimi için teşekkür etmiştim. İlgili kanun maddesi her ne kadar Bulgaristan dan gelmesi muhtemel Çingeneleri kapsıyor ise de, yanlış yoruma açık ve yeniden düzenlemeye ihtiyaç vardı. Yasa metni, Anayasa da belirtilen eşitlik ilkesine uymuyor, devlet kendi öz vatandaşlarını olan Çingeneleri bir kenara atıyordu. Kendisinden bu süreci anlatmasını rica etmiştim. Telefonla aradığıma sevindiğini söylemişti. Ve şu ifadeleri kullanmıştı:
“4. maddenin değiştirilmesine yönelik teklifim siyaseten değil, vicdanendir. Romanlar bu toprakların en kadim dostudur. Yüzlerce yıl beraber yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Ben onların içlerinde büyüdüm, tarlalarda beraber çalıştığım günler oldu. Roman kardeşlerimden hiçbir zaman siyasi beklentim yoktu, bana oy versinler diye de düşünmedim, zaten benden bugüne kadar hiçbir karşılık beklemeden beni desteklediler. Romanlar bizim insanımızdır, maalesef onları hep dışarıda bıraktık, sahiplenmedik, devletimiz de başka vatandaşlarına gösterdiği ilgiyi maalesef Roman vatandaşlarımıza göstermedi. Askerlik yapıyorlar, vergi ödüyorlar, onların sevdikleri müzikleri ile ortak kültürü yaşıyoruz. Kendilerinin bazı yasalarımız da böyle tanımlama içinde bulunmaması gerekirdi. Ben onlar için üzülüyorum. Tamamen insani düşüncelerimden dolayı yasanın kaldırılmasını talep etmiştim. Ancak rahmetli Süleyman Demirel içinde bulunduğumuz siyasal zeminin buna uygun olmadığını ve dillendirmenin sıkıntı yaratacağını düşünmüş olabilir. Değişiklik önergeme yazılı yanıt bile verilmedi. Siyasi konjoktür gereği epey sıkıntılı günlerdi. “
Erdal Bey’e 1934 İskân Kanunu hakkında, ‘bazı Roman Derneklerinden spekülasyon yapanlar var, yaptığım araştırmalarda Avrupa Birliği’nin 4. madde de Çingenelerin Anayasanın eşitlik ilkesine uymadığını, ayrımcı ifadelerin olduğu, kaldırılması yönünde görüşleri olduğunu anımsattım. Etkili taraf AKP mi yoksa Avrupa Birliğimi? Diye sormuştum. Yanıtı şöyle olmuştu: ‘Yasasın değiştirilmesi tamamen Avrupa Birliği’nin talebiydi. AB’nin ciddi oranda baskıları vardı. (Roman vatandaşların etnik kimliğe dayalı bir sorunu olmadığı gerçeğini AB sonradan anladı) Dönem epeyce sıkıntılıydı. Başka milletvekillerin de yasanın kaldırılmasına yönelik teşebbüsleri olmuştu. AKP bunu kullandı. Hayırlı bir kısmet oldu siyasi iktidar meseleyi nasıl götüreceği konusunda bir yöntem geliştiremedi. Meseleyi sizler takip etmelisiz” demişti. Kesebir’e “partinizin konuya yaklaşımı nasıl oldu?“ Şeklindeki soruma, “partimizden olumsuz bir tepki gelmedi. Hatta rahmetli Bülent Ecevit beni telefonla arayarak teşekkür etmişti. Biz bu kardeşlerimizi ihmal ettik, kendilerine bizlerin ahde vefa borcumuz var demişti.“ diyerek meseleyi kısaca özetlemişti.
Cumhuriyet’imizin temel değerlerinden asla taviz vermeyen, parti içi demokrasinin olmadığı parti liderine karşı çıkan bir milletvekiliydi. Romanların genelinin bilmediği devletin ayıbı olarak gördüğü 4. Madde, siyasette o günün koşullarında destek görmese de TBMM tutanaklarına girmesi bakımından bir hayli değerli ve kıymetlidir.
Cumhuriyetimizin, Demokrasimizin Aydınlık Yüzü Işıklar İçinde Uyu Erdal Kesebir’e 2020 yılında Çingenelerle ilgili bir kitap yazmak istediği söylemiştim. “senin yazman önemli ve çok değerli, damdan düşenin yazması daha büyük önem taşır” demişti. Kitap 2023 yılında ‘Çingenenin Çalgısı, Kakava’nın kahkahası’ ismiyle çıkmıştı. Kitabı adresine göndermiştim. Kitabı okuduğunu çok mutlu ve sevindiğini söylemişti. Kitapta kendisinin Roman mücadelesini de yazmıştım. İkinci kitabımın çıktığı 2025 yılında iki defa kendisini telefonla aradım. ‘İkinci kitabı çıkardığına sevindim’ demişti. Kendisinin epey bir zamandır sağlık sorunları olduğunu biliyordum. Kendisi bana sağlık sorunlarından da söz ederdi.
ONUN Kİ ROMAN AÇILIMI DEĞİL, İNSANİ AÇILIMDI.
Son konuşmamızda ‘şu anda hastaneye kontrole gidiyorum inşallah tekrar konuşuruz’ demişti. Bir daha konuşmak kısmet olmadı. Erdal Kesebir, siyasi tarihimizde Çingene meselesini ilk meclise taşıyan siyasetçi olmuştur. Onun ki Roman Açılımı değil, insani bir açılımdı. Siyasi beklentisi olmayan tertemiz yüreğiyle aramızdan ayrıldı. Merhum Bülent Ecevit’in sözlerinde olduğu gibi, ‘Bu kardeşlerimize ahde vefa borcumuz var.’ sözüne sadık kalarak bu yazıyı yazma gereği duydum. Türk siyasal tarihimizde Çingene meselesini TBMM taşımasından ötürü ahde vefa borcumuzu yerine getirmek, anısı önünde saygıyla eğilme borcumuzu yerine getirmek için yazdım. Kendisini en değerli kılan özellik; parti liderinin adamı olmaması, halkın adamı olmasıdır. Siyasetin kulu değil, halkın kulu olmasıdır. Cumhuriyet’imizin, demokrasimizin aydınlık yüzü ışıklar içinde uyu.
Turan ŞALLI
EDİRNE KENT KONSEYİ ROMAN ÇALIŞMA GRUBU BAŞKANI
2010 Yılında başlayan Roman Açılımı ile Roman vatandaşlar toplumda daha görünür bir hale gelmesinin yolu açıldı. Aynı zamanda mantar gibi üreyen niteliksiz Roman Sivil Toplum yapıları oluştu. İçlerinde bazı Roman Dernek başkanları kendince Romanların temsilci rolüne soyundu. Basının ilgisi Romanlar(Çingene) üzerine yoğunlaştı. İçlerinde “rol model” görüntüsüyle epeyce cilâlanan parlatılanlar oldu. Cilânın İçine epeyce ajitasyon, yoksulluk hikayeleri serpiştirildi.
“Çocukluğunda atık kâğıt toplayıcılığıyla geçindi” senaryosu ile bayağı ‘Elmas’ gibi parlatılanlar oldu. Türkiye’ye rol model Roman kadın olarak servis edildi.
“Elmas Arus, hayat hikâyesini Hürriyet’ten Ece Çelik’e anlattı. Amasya’dan İstanbul’a göç ettiklerin 6 yaşında olan ve diğer 4 kardeşi de dâhil tüm ailenin atık toplayıcılığına başladığını anlatan Arus, “Bizde evde yaşayan herhangi birinin çalışmaması gibi bir konu söz konusu değil. Ben de 15 yaşına kadar kâğıt toplayıcılığı yapmaya devam ettim. Babam kültürel olarak kız çocuğunu okula gönderemeyeceğini düşündüğü için ‘Bari kör kalma’ diyerek bana okuma yazmayı öğretti” diyen Arus, “6-7 yaşlarındayken evden kaçarak çok yakındaki okula gittim. Müdürün odasında ‘Ben okumak istiyorum’ diye ağlamaya başladım. Babam da arkamdan koşuyormuş. O da odaya girdi. Müdür, ‘Çocuk okumak istiyor yazdırıver’ dedi. Bizim toplumda o dönemler bir kız çocuğunun okula gitmesi uzaya gitmek gibi bir şey. Bir mucize. Babam beni okula yazdırdı. Ailenin ilkokula giden kız çocuğu oldum” diye anlattı. 13 yaşındayken nişânlandırılmak istediğini ve buna karşı çıktığını; o dönem adının mahallede aykırı Elmas’a çıktığını anlatan Arus, ortaokulu dışarıdan bitirdiğini lise için de babasını “Yollamazsan devlet ceza yazacakmış” diye kandırarak okuyabildiğini söyledi. Anlatıdan iyi bir uydurulmuş/abartılmış Yeşilçam Sinema filmi üretilebilir, “Bir Çingene Kızının Kültürel Değişimi”
Türkiye’de basının ilgisiyle Roman Dernek başkanlarından bazıları rol model görüntüsüyle renklendirilmeye çalışıldı. Renk tamamen elitleştirilmiş, modernize edilmiş bir kimlik olarak karşımıza sergilendi. Elbette işin gerçek rengi bu değildir. Roman’a verilen yeni bir Roman hikâyesi abartılarak romanlaştırıldı. Benim burada yazacaklarım gerçek bir Çingene/Roman bir kadının hikâyesidir.
Adı Güler Çınar, kendisiyle yıllar önce telefon konuşmasıyla tanışmıştım, telefonla görüştüğümde, Türkiye’de Roman Derneklerinin durumu hakkında ortak kanaatimiz uyuşuyordu. “Hepsi kendi çıkarlarını düşünüyor, Roman sorunları dertleri değil.” Özetle “İndirEgandi” hikâyeleri. Roman Açılımının ilk yıllarında yapılan resmi bir toplantıya Roman kadınlardan örnek “Rol Model” konuşmacı olarak davet edildi. Üst dereceli bir kamu yöneticisi Roman bir kadının hemşire olmasına şaşırıyordu. Aklının bir köşesinde, “Demek ki okuyan, mücadele eden bir Roman kızı hemşire olabiliyormuş” düşüncesi yer almış. Güler, toplantıda dik duruşuyla, düzgün bir diksiyonla kendini yapmacıksız doğal haliyle anlatmıştı.
Güler, Edirne /Uzunköprü doğumlu. İçimizde toplumsal kabuğunu kırabilmiş ender Roman kadınlardan biri. İçindeki ruh hali, bahar mevsiminin ılık meltem rüzgârının etrafa yaydığı gül kokusundan farksızdır. Kendisinde yaşamanın renkli izlerini bulmak mümkündür. Babası yıllar önce kendi sosyal kimliğini kırarak bir okula hademe olarak girdi. 657 sayılı devlet memuru olarak çalıştı. Kızını kâğıt toplamaya göndermedi. Kızını imkânları doğrultusunda hemşire olmasını sağladı. Güler’in yakın ailesinden epeyce kamuda çalışan yakın akrabaları var. Bazıları yönetici kapsamında görev yapıyor. Güler, ne Romanlığından ne de Çingeneliğinden utanmamıştır. Cesaretiyle ‘ben bir Çingene kızıyım” diyebilen cesareti vardır. Mesleğine aşık bir anne. Aile kökeni benim gibi Bulgaristan. Balkanlarda saklı kalan Hıdrellezin etrafa yaydığı bahar kokusunu yüzünde okumak mümkündür.
Çalıştığı hastane de yakın çalışma arkadaşları onun güler yüzlü davranışlarına, doğallığına hayran kalırlar. Çalıştığı hastanenin servisinde hastalara, insanlara sıcak duygularla yaklaşır, yapmacılığa, ajitasyona asla yer vermez. Korona virüs günlerinde çalıştığı hastane de günlerce sandalye de, yerde uyuduğu günler oldu. Diğer çalışma arkadaşları gibi.
Güler’in başarılı ve ödüllü tekvandocu bir kızı var. Milli sporcu olmanın yolunu çoktan aşmış, annesinin hem gülü hem bülbülü.
Güler’in yaşamındaki pozitif enerji ‘bizim Çingenemiz’ dedirtecek cinsten. Hayata küsmeyecek kadar cesareti ve güzel bir yüreği var. Doğruları savunan, etik ve ahlaki değerlerden taviz vermeyen bir anlayışa sahiptir En büyük değer insanın içindeki ruh güzelliğidir. Ruh güzelliğinin en güzel örneği Güler’imizdir. Saklı kalmış rol modelimizdir. Güler’imizin yüzü hep gülsün, içindeki bahar esintisi hiç kaybolmasın, kızınla uzun yıllar mutlu olmayı nasip etsin.

Gayrimüslimlerin en yoğun yaşadığı yerlerden biri de Edirne tarihi Kaleiçi semtiydi. Çoğunluğu zamanın siyasal gelişmelerinden ya da kendi tercihleriyle ülkemizden ayrıldılar. Geriye bıraktıkları işyerleri ve özellikle konutları bakımsızlıktan, iklimsel şartlara, bazıları yangınlara teslim olmuştur. Ayakta kalabilenler sessizce yok olmayı bekliyor.

Günümüzde başta Edirne Valiliği olmak üzere, bireysel çalışmalarla azınlıklara ait (Ermeni, Rum, Yahudi) tarihi binalar restore edilerek turizmin hizmetine kazandırılmaya çalışılıyor. Kaderine uzun yıllar terk edilen yapılar, belli bir zaman sonra yasal mevzuat gereği kamu malı olarak kayıtlara geçebilmektedir. Kurtarılmayı bekleyen yapılar, sahipleri tarafından restorasyona izin verilmediği gibi, satma konusunda da isteksiz oldukları gözlemlenmektedir. Kendi kaderine terk edilen binalardan biri de Edirne Kaleiçi semtinde bulunan “Matmazel Klara Konağı” olarak bilinen konaktır. Konak bakımsızlıktan, iklimsel şartlardan dolayı tam anlamıyla viraneye dönmüştü. Sessizce yok olmayı bekleyen tarihi konak, 2014 yılında Milli Emlak Genel Müdürlüğünce satıldı. Günün parasıyla tam 200 bin liraya Balkan kökenli iş insanı Hanife Gül Ercan’ın mülkiyetine geçti. Kimsenin satın almayı düşünemeyeceği harabe bir konağa verilen para miktarı, birazda “deli cesareti” isteyen bir davranıştı. Çünkü bu tür tarihi konakları satın almakla iş bitmiyor, orijinal hale getirilmesi epeyce bir para demektir. Ekonomik getirisinden çok götürüsü vardır. Hele hele bu tür tarihi yapıların röleve çalışmaları, izin alma süreci ve bürokratik engellerin aşılmasında yaşanan zorluklar yaptıran kişiyi yıldırmaması mümkün değildir. Yorucu ve sabır isteyen süreçleri vardır. Restorasyonun yapılmasında karşılaşılan ehil usta bulma sorunu da ayrı bir derttir.

Restorasyonu 5 yıl süren asırlık konağın aslına uygun şekilde tamamlanmasını sağlayan Gül Hanım, dönemin ihtişamlı yapısını, yeniden insanlığın kullanımına kazandırmayı başarmıştır. Dönemin en güzel sivil mimari özellikleri barındıran konak, görenleri kıskandıracak güzelliklerle doludur. Gül Hanım, konağın satın almasında kızı Gökçe Bahar Bahçe’nin konağı beğenmesinin etkisi olduğunu söylemektedir. Ailenin tarihi mirasa büyük önem verdiği aşikârdır.
2025 yılının bir bahar gününde restorasyonu tamamlanmış, Matmazel Klara Konağı’nda Hanife Gül Ercan Hanım ile sohbete dalıyoruz. Konağın eski fotoğraflarını gösteriyor, mücadelesini kendinden duyma şansım oluyor. Bir yanda eski harabe görünümlü fotoğraflar, bir yanda konağın bitmiş halinde kendimi bulmaya çalışıyorum. “Ev sahibi mülk sahibi kimdir bunun ilk sahibi” misali sohbet genişliyor. Anlatılanlara göre konak 1906 yılında inşa edilmiş. “Matmazel Klara Konağı” olarak bilinen Yahudi cemaatine mensup Klara Hasit’e ait olduğunu bilgisini veriyor. Edindiği bilgilerde, Fransızca öğretmeni olan Klara, yakınları ve ailesi İsrail’e göç etmiş, ancak kendisi Edirne’yi çok sevdiği için Edirne’de kalmış. Hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış.

İMRENİLMESİ GEREKEN BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ
Tarih bazen ilginç rastlantılarla doludur. Asırlar önce Avrupa’dan kovulan ve bir kısmının Edirne’ye yerleşen Yahudi bir ailenin kızına ait konak, yıllar önce Balkanlardan kovulan Türk bir ailenin kızı olan girişimci iş insanı Hanife Gül Ercan Hanıma satış yoluyla geçiyordu. İçinde epeyce insan öyküleri barındıran konak, yoksulluğu, aşkı, sevgiyi ve bir hüzne de ev sahipliği yapmış Matmazel Klara, konağın bir bölümünü kiraya vererek yaşamın zorluğunu aşmaya çalışmış, kimsesi de yokmuş. Yoksulluğu, yanlızlığı konağın her tarafını kaplamış. Yaşlılığında kendisine bir kadın bakıcı tutarak yaşamını sürdürmeye çalışmış. Türk komşusu olan bir kadından ölümü hakkında bilgiler edinmeye çalıştığımızda, “O zamanlar oğluma hamileydim, ölümü zannedersem 1980-1981 yılı olması gerekir. Kendisine sahip çıktık, hatta banyo yaptırdığımız çok olmuştur,” diyerek komşularına sahip çıktıklarını anlatmıştı.


Asırlık konak, yapılan titiz bir röleve çalışmalarıyla eski güzelliğine kavuşmuş durumdadır. Konağı satın aldığında çevresindekilerin olumlu eleştirileriyle karşılaşmadığını belirten Gül Hanım, “Tüm arkadaşlarım bana ne yapacaksınız bu viraneyi nasıl olacak?’ Yanıtı ile karşılaşmış. Hatta bu soruya Yahudi asıllı Edirneli iş insanı Rıfat Mitrani de dâhil olmuş. Gül Hanım, “Benim amacım para kazanmaktan daha ziyade bu tarihi yapıyı insanlığın hizmetine sunmak istiyorum.” diyordu 5 yıllık mücadelesinin ürünü olan Matmazel Klara Konağı 10 odalı butik otel olarak kapılarını konaklamak isteyenlere açmayı bekliyor. Tarih kokan konak, konaklamak isteyenleri büyüleyebilecek özellikler taşımaktadır. İç mâkan ve bahçe avlusu insanın ruhunu okşayabilecek, dönemin mekânsal anılarını yaşatabilecek atmosfer taşımaktadır. Hanefi Gül Ercan Hanım, Türk kadın iş insanının tek başına yürütmesi imrenilmesi gereken örnek bir başarı öyküsüdür. Umarız Edirne’de Gül Hanım kadar güllerin sayıları artar, tarihi konaklar güzel anılara ev sahipliği yapar.