02 Eylül 2026 Çarşamba
Türkiye bir etnik mozaik değildir
Anlamını Kaybeden Sinemanın Hikâyesi
19 MAYIS 1919 VE ÖNEMİ
İş Dünyasının Geleceğinde Çalışan Refahının Önemi
İğneada’daki sel davasında karar çıktı
KIRKPINAR: BİR GÜREŞTEN ÇOK DAHA FAZLASI

Edirne Kıyık semti bir rivayete göre; Edirne’nin kuşatıldığı sırada, seher vakti sabâ ( tan yerinin ağarmasından hemen önceki zaman dilimi) makamında okuduğu etkileyici ve güzel sabah ezanıyla hem askerleri hem de padişah Sultan I. Murad’ı büyülemiştir. Padişah ezandan çok etkilenip kendisine “Baba, çok kıyak (güzel) bir ezan okudun” demesi üzerine Şakir Baba, halk arasında Kıyak Baba olarak anılmaya başlanmıştır. “Kıyak Baba” lakabı zamanla semtin adını kıyık’a dönüştürmüştür.
Kıyık semti, çok eskilerde çok kültürlü bir semtti. Balkan göçleri ile değişen demografik yapı Müslüman halk kadar, Hristiyan toplumlarının demografik yapısını değiştirmiştir. Kıyık semti daha çok köylü sınıfından oluşmaktaydı. Semt Sınıfsal olarak çiftçilik, hayvancılık, esnaflık ve işçi sınıfını barındırmaktaydı. Bir anlamda diğer yerleşim alanları gibi yoksulluğunu aşmaya çalışan bir semtti. 1970’li yıllarda göç alan Edirne, çok sayıda Anadolu insanını bağrına basmıştır. Çoktan bağrına bastıkları arasında Çanakkale-Lapsekili Yüksel Beştepe’de vardı. Kıyık Caddesi üzerinde küçük bir bakkal dükkânında küçük bir sermeye ile bakkallığa başladı. Evi de bakkala on metre mesafedeydi. Üç erkek çocuğu vardı.
1970’li yıllarda mahallemizde birkaç bakkal dükkânı olmasına rağmen genellikle rafları boş, 15-16 çeşit ürünün satıldığı yerlerdi. Alışveriş seçeneği genelde Kıyık Caddesi üzerinde bulunan bakkal dükkânları tercih edilirdi. Yüksel Beştepe’nin ticari mantığı, para kazanmaktan daha ziyade müşterilerinin sevgisini kazanmaktı. Bakkal dükkânı diğer bakkallara benzemiyordu, içinde ticari nezaket ve insan hoş görüsü kokardı. Alışveriş yaptığım günlerde paramın yetmediği günleri hiç unutamam, eksik parama karşı aldığım ürünlerden hiç birini geri almazdı, ‘daha sonra verirsin’ derdi. Nitekim de eksik parayı mutlaka öderdim. Bazen de eksik paraya “benden olsun” deyip bir de, “aç ağzını bakayım” diyerek akide şekeri verirdi. Bu davranışı genel olarak sevdiği diğer çocuklara da yapardı.
Ortaokula başladığım günün birinde beni kravatlı olarak gördüğünde, “aferin çocuğum okuyun, adam olun” diyen ilk kişi olduğunu hiç unutamam. Yıllar yılı kovaladı, Kıyık Caddesi 1990’yılların başlarında cadde genişletme çalışmaları başladı. Yüksel Beştepe’nin bulunduğu bakkal kısmı cadde boyunca istimlak edildi. Bakkallık sona erse bile Allah herkesin temiz kalbine göre rızık verir misali, yeni aldıkları kamyonla çocuklarıyla birlikte gıda toptancılığına başlarlar. Daha sonraları üç erkek kardeş Yılmaz, Yavuz ve Necip kendilerine ait farklı ticaret alanlarına yöneldiler. Necip Beştepe EGE GIDA isimli bir limitet Şirket kurdu. Necip Beştepe’yi iş yerinde ziyaretlerimde karşılaştığımızda babası Yüksel amcayla sohbetimiz hep Kıyık semti olurdu. Bir heyecan, bir mutluluk anılarından söz ederdik.
Türk edebi dünyamızda bir söz vardır, “Baki kalan bu gök kubbede hoş bir sada bırakmak” sözünde olduğu gibi, Yüksel Beştepe, benim yaşamımda hoş bir sada bırakan bir karakter yapısına sahipti. Mütevazi bir kişiliğe sahip 88 yaşındaki Yüksel Beştepe’yi 23 Ağustos günü Kıyık Camisinden uğurladık. Kıyık’a veda etti. Vasiyeti üzerine Lapseki ilçesine defnedildi. Yüksel Beştepe Kıyak Baba’nın ruh güzelliği arasında aramızdan ayrıldı, kabri cennet olsun.
Edirne, 92 yıl boyunca Osmanlı Devletine başkentlik yapmış, padişahların yönetim ve iskân ettikleri bir merkez olmuştur. 1453 İstanbul’un fethi sonrası yönetim merkezinin İstanbul’a taşınmasıyla Edirne Sarayı eski cazibesini kaybetti. Edirne’nin ilk işgali 1829’da Rus askerlerinin Edirne’ye girmesiyle saray Rus birlikleri tarafından ordugâh olarak kullanılmış ve yapı tahrip edildi.
İkinci işgal, ‘93 harbi’ olarak bilinen, 1876-1877 Rus Savaşı’nda düşmanın Edirne’ye yaklaşması nedeniyle Vali Cemil Paşa ile Edirne kumandanı Ahmet Eyüp Paşa’nın anlaşamamaları üzerine Bab’üs Sa’âde (Saadet Kapısı) civarında yığılan cephanenin üç gün süren patlamalar sonucu sarayın birçok yapısı yıkılmıştır.
Özetle; sarayın son sağlam kalan kısımlarını biz kendi ellerimizde bombaladık, iki paşanın fikir uyuşmazlığı sayesinde kendi tarihimizi yok ettik.
Osmanlı’nın zamanla tükenen askeri, mali ve yönetim sorunları yüzünden Balkanlardaki topraklar elimizden kayıp gitti. Kayıp topraklardaki değerlerimizden biri de Kırkpınar Güreşleriydi. Bugün Yunanistan sınırlarında kalan Kırkpınar Güreşleri Geleneği, 1924 yılında Edirne’nin ileri gelenlerin kararı ile Edirne Sarayiçi bölgesine taşındı. Edirne 1912-1913 Balkan Savaşında Bulgar saldırılarına uğramış, Sarayiçi bölgesine topladığı Türk askerlerine ve sivil halka zulümler etmişlerdi. Yaşanan üzücü hadiseler sonucunda bu bölgede ölenlerin /öldürülenlerin olduğunu biliyoruz.
Son 15 yıl içinde Kırkpınar alanında yapılan farklı festivaller nedeniyle (Hıdrellez ve Kakava kutlamaları) manevi ruha uymadığı gerekçe gösterilerek tartışma konusu haline getirildi. Ayrıca Güreş etkinliklerin yapıldığı alanda alkol kullanımına yönelik haklı eleştiriler gündemden hiç düşmedi. Eleştirilere de saygı duyulması gerekir. Bu alanın içinde dramlar, ölümler olmuştur. Tüm mesele bu alan üzerinde alkol tüketilmesi ise, alınacak bir kararla sorun çözülebilir. 2022’de alınan bir kararla, Milli Saraylar Başkanlığı tarafından Edirne Yeni Saray İhya Projesi kapsamında eski sarayın olduğu alanlar korumaya alınarak restorasyon çalışmaları başlatıldı. Sarayın tarihi sit alanı olması ve taşkın riskleri nedeniyle, yer değişikliğine gidilmesi yönünde kararlar alınmasının önü açılmıştır. Kırkpınar alan değişikliğini savunanların arasında bazı akademisyenler oldu. Yakın bir zaman içinde, alanın olası bir yer değişikliğinde fikir ortaya koyanlar oldu. Bunlardan bir; Edirne Kent Konseyi ve çok sayıda kentin sivil toplum dinamikleri Kırkpınar alanının değiştirilmesinde yaşanacak sıkıntıları bilimsel, çevresel, hukuki zeminde açıklamışlardır. Bir anlamda feryat ettiler, ‘Kırkpınar güreş alan değişikliği’ yapmayın dediler. Bazı sivil toplum örgütleri tespit edilen yeni Kırkpınar alanının olası risklerini tek tek sıraladı. Feryat figan ediyorlar. Anlayana saz, anlamayana davul zurna az!
Bu tartışmalı süreç tıpkı; Vali Cemil Paşa ile Edirne kumandanı Ahmet Eyüp Paşa’nın fikir uyuşmazlığını çağrıştırmaktadır. Buradaki tek fark sivil toplum refleksidir. Maalesef İki paşanın fikir ayrılığı sarayın bombalanmasıyla neticelendi.
KIRKPINAR ALANI SADECE EDİRNE BELEDİYESİ’NİN DEĞİL, EDİRNE HALKININ TAPULU MALIDIR
Kırkpınar 2010 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girdi. Bu gelişme sadece Edirne halkı için değil, Türkiye için büyük bir kültür kazanımın zaferidir, kültür mirasımızın haklı gururudur. UNESCO’ da yazılı taahhütname de “Güreş alan değişikliği yapılmaması” hükmü bulunmaktadır. Yer değişikliği UNESCO Dünya Kültür Mirasından çıkmamızı sağlayacaktır.
Kırkpınar Güreş alanının değiştirilmesinde diğer bir gerekçe de; Kırkpınar alanının Hasbahçe sınırları içinde olması olarak gösterilmektedir. Oysa sarayın sınırları belirsizdir. Peki, Hasbahçe nedir: Osmanlı padişahlarına ait saraylar sınırları içinde yer alan, köşkler, kasırlar ve çeşitli rekreasyon alanlarıyla donatılmış özel bağ ve bahçelere verilen isimdir
Sarayiçi bölgesinin tapusu Edirne Belediyesine ait olmakla birlikte, Edirne halkının ortak malıdır. Şayet bu bölgenin Hasbahçe sınırları içinde kaldığı yönünde bir görüş çıkarsa, saraya devredilmesini kolaylaştıracaktır. Bir anlamda Edirne halkının malına çökülecektir. Diğer bir tehlike; UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’nde yer alan Kakava ve Hıdırellez Şenlikleri bu alanın saraya eklenmesi, etkinliklerin kutlanmasında yeni bir arayışı yaratacaktır. Umarız böyle sorunlar yaşamayız.
KIRKPINAR ALAN DEĞİŞİKLİĞİ SARAYI BOMBALAMAKTAN FARKSIZDIR
Kırkpınar’ın başka bir alana taşınmasına akademisyenler, bürokratlar, siyasetin karar vermesi yetmez, Edirne halkına sorulmalıdır. Ali Cengiz oyunlarıyla ‘ben yaptım’ demekle olmaz! Edirne halkının rızası olmadan alan değişikliğine gidilmesi sarayın bombalanmasından farkı yoktur. Kırkpınar alanı sadece bir güreş alanı değildir; tarihi dokusu, toplumsal kimlik hafızası, iki kollu su akışıyla, ağacıyla, bitki örtüsüyle vücut bulmuş halidir. Bu vücudu bozanlar toplumsal hafızada hayırla değil, beddua ile anılacaktır.
Turan ŞALLI
Edirne Kent Konseyi Roman Çalışma Grubu Başkanı

Dedemin babası Zaim, Uzunköprü’de Yemen savaş bölgesine gönderilmek üzere toplanma alanı sırasında trenin çarpması sonucunda oracıkta ölmüştü. Babamın babası Ali dedem küçük yaşta öksüz kalmıştı. Babadan kalma ne tarla, ne de bahçe vardı. Bir karış tapulu yeri bile yoktu, miras olarak yoksulluk bıraktı. Okuma yazması hiç olmadı. Zaten ülkenin büyük bir çoğunluğu okur- yazar değildi. Ali dedem kendi halinde yaşayan temiz bir kişilikti. Gençliğinde çöplerden eski asker postallarını toplar, el yordamıyla diker, tamir eder satarmış. Bir zaman sonra ayakkabı tamiri ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyince çaresizlik içinde dilenmeye başlamış.
Annemin babası Osman ise; gençliğinde bir çiftlik ağasının yanında yardımcı kâhya olarak çalışmış. Çiftlik düzenini iyi öğrenmiş, kabiliyetini geliştirmişti. O da bir zaman sonra çiftlik yaşamına veda etmiş, Kıyık semtinde bulunan Menzilahir Mahallesine yerleşmiş. Karısı ölünce (annemin annesi) kendine yeni bir eş bulmuştu. Ali dedemin de eşi ölmüş ancak kendine yeni bir eş almayı düşünmemişti. Ali dedem, Osman dedeme karşı mesafeli davranırdı.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyet’inde halkın çok büyük bir çoğunluğu sefalet yaralarını sarmaya çalışırken, Almanya’da iktidara gelen Hitler Avrupa’ya korku yayıyordu. Yunanistan sınırına dayanan Alman askerleri karşısında Türk Hükümeti asker aç kalmasın diye sürekli gıda ürünleri stok ediliyordu. Ekmek halka karne ile dağıtılıyordu. Bir tarafta derin bir yoksulluk, diğer bir tarafta savaş endişesi hâkimdi. Halk kendince açlığa, parasızlığa çareler arıyordu.
1944 yılında Edirne merkezli Son Posta gazetesinde çıkan bir haberin başlığı, “Edirne’de camilerin kurşunlarını çalanlar tevkif olundu” şeklindeydi.
Caminin kurşunlarını çalanlar, Edirne’nin Kıyık semtinde sabıkalılardan Çingene İbrahim, Cafer Kanlıdere, Osman Merdin ve Yaşar Küçükcivan’dı. Yani hırsızlardan biri annemin babası Osman Merdin idi. Selimiye Camii, Etnografya Müzesi, Hacı İzzet Paşa Türbesi ve Seddi Sultan kubbelerinin muhtelif zamanlarda kurşun çaldıklarını yazıyordu. 1700 kilo kurşun parçalarını satmak için İstanbul’a getirmişler ve yakalanmışlardı. Bu dört kişi Edirne’de bulunan cezaevlerine gönderilmişlerdi. Osman dedem, şimdilerde Devecihan Kültür Merkezi’nin bulunduğu binanın alt kısmındaki bir odanın içinde hapis hayatı geçirmiş.

Yıllar yılları kovaladı, Türkiye’nin siyasi iklimi değişmişti. 1950 yılında CHP iktidarını kaybetti. Demokrat Parti Adnan Menderes öncülüğünde iktidara taşındı. Taşıyanlar arasında Osman dedem de vardı. Etrafındakilere sürekli “Demokrat Partiye oy verin” telkininde bulunuyordu. (annemin anlatıları) 1944 yılında işlediği suç çoktan unutulmuş, Demokrat Parti yandaşlığı sayesinde iş buldu. Edirne Belediyesi’nde temizlik işleri biriminde çavuşluğa kadar yükseldi. Annem babasının Demokrat Parti sayesinde belediye de işe girmesinden sonra Demokrat Parti ekseninde bulunan Doğru Yol Partisine yıllarca oy verdi. Anneme küçükken sormuştum. “Neden bu partiye oy veriyorsun?” Diye “Demokrat Parti zenginlerin partisi” derdi. Annem içinde bulunduğumuz yoksulluğu unutmuş, kendini yeni bir sosyal sınıf içine konumlandırıyordu. Ali dedem hangi partiye oy verdiğini söylemezdi. Babam dedem için, “kimseyle siyaset konuşmaz, o Atatürk’ten başkasına oy vermez’ derdi. Anlaşılacağı üzere iki dedemin de siyasi iklimi uymazdı. Babam her ne kadar, “baba dilenmeyi bırak, sana para veriyorum daha ne istiyorsun” sert sitemlerine kulak asmazdı.
SENİN BABAN CAMİNİN KURŞUNLARINI ÇALDI
1955’li yılların siyasi ikliminde babam yaşadığı bir olayı söyle anlatmıştı: Mahalle kahvehanesinde oturuyorduk, sohbet esnasında “Demokrat Partiye oy vermem” dememden dolayı mahalleden biri beni karakola şikâyet etti, karakolda bana dayak attılar” demişti. O dayak olayı babamda derin izler bırakmıştı. Her seçim de CHP’ ye oyunu verdi. Annem her seçim günü oyunu demokrat partinin devamı olarak gördüğü Adalet Partisine oy verirdi. Kendince Adalet Partisinin logosu olan attan başka siyasi parti bilmezdi. Babamda Altıok’tan asla vaz geçmedi. Dedelerimin siyasi uyuşmazlığı ailemize de sirayet etmişti. Babam her seçim dönemi partisinin iktidara gelemeyişinin suçunu annemde arar, kendisini döverdi. Biz çocukları olarak hep babamızın siyasi görüşünün peşinde koştuk. Babam İbrahim 2006’da yaşama veda etti, annem seçim günleri dayak yemekten kurtuldu. 2015 yılının Haziran ayında Süleyman Demirel aramızdan ayrıldı. Annemle sohbete daldığımız bir gündü, “anne Süleyman Demirel’de öldü, oyunu kime vereceksin?” Dediğimde kendinden emin bir tavırla, “Karaoğlan’a vereceğim” demişti. “o da öldü” dediğimde, “yok mu bunun bıraktığı kişi?” Demişti. İki dedem den hatıra kalan hadise; Annem babama kızınca “dilencinin çocuğu”, babam da, “hırsızın kızı baban caminin kurşunlarını çaldı” diye söylenirdi.

Toplum, “Belirli bir coğrafi bölgede yaşayan, ortak bir kültürü, değerleri ve normları paylaşan, aralarında sürekli bir etkileşim ve iş bölümü bulunan insanların oluşturduğu organize bir yapıdır. Bireylerin basit bir toplamı değil, üyelerini birbirine bağlayan ilişkiler ağı ve kurallar bütünüdür” şeklinde tanımlanır. Ortak kültür, dil ve din kendi içinde normlar yaratır. Toplumları ayakta tutan normların başında dil gelir. Dil aynı zamanda toplumların bütünleşme olgusudur.
Toplumların temel unsurlarından biri de ortak kültürdür; Bireyleri birbirine bağlayan dil, tarih, inanç, ahlak, gelenek ve sanat anlayışının bütünüdür. Bu bütünlük aynı zamanda devletin kimliğinin ortaya çıkışını sağlar. Devletler açısından bakıldığında; o kimliğin kendi içinde ürettiği toplumsal dilin korunması kimlik koruması olarak ta karşımıza çıkabilmektedir.
19.yüzyılın ilk çeyreğinde Edirne’nin Kıyık semtinde yoğun bir Bulgar nüfusu yaşamaktaydı. Bulgar Cemaati, dini vecibelerini yerine getirebilmek için 1880 yılında Kıyık semtinde Sveti Georgi adını verdikleri Ortodoks Kiliseyi inşa ettirmişlerdi. Kilisenin Bulgar cemaati zamanla azalmış, kendi kaderine terk edilmişti. Kaderine terk edilen kiliseyi kendi imkânları ile koruma altına alan kişi Bulgar kökenli Filip Çıkırık idi.
2004 yılında kilise belli onarımlardan sonra hizmete açılmıştır. Edirne yerel halkı kilisenin adını kullanmak yerine Bulgar Kilisesi olarak adlandırmıştı. Kiliseye Bulgar Hükümeti tarafından Edirne’de varlıkları dört asırdır devam eden Filip ve Lençe Çıkırık’ın ikinci çocuğu Alexsandır Çıkırık dini temsilci olarak atanmıştı Ziyarete açılan kilise Bulgar Ortodoksların yoğun ilgisine kavuştu, ardından yine Yunan Ortodoks Cemaatine de kapılarını açıyordu. Kiliseyi inşa ettirenler Bulgar Cemaati olduğundan kilisenin sahipleri doğal olarak Bulgarlardı. Zamanla Yunan Ortodoks cemaati de kiliseyi ziyaret etmeye ve dini ayinlere katılmaya başladılar. Dini ayinler sürekli olarak Aleksandır tarafından Bulgarca yapılıyordu. 17 Mart 2023 yılında kalp krizi sonucu yaşama veda eden kilisenin papazı Alexsandır Çıkırık’ ın boşluğu tam olarak doldurulamadı. Kilise bir anlamda öksüz kalmıştı. Boşluğu Yunan Papazlar doldurmaya çalıştı.
9 Mayıs 2026 günü Sveti Georgi Kilisesi’nde bahar ayini sırasında benzerine rastlanmamış bir “dil” tartışmalarına sahne olmuştu. Kilise de neredeyse tamamı Bulgar asıllı olmasına rağmen, ayinin Yunanca yapılması konusunda ısrar eden Yunan din görevlileri ile Bulgar cemaat arasında sert gerilimler yaşanmasına neden olmuştu.
Yaşanan gerginliğin ardından Bulgar Ekzarhlığı ()Bulgarların en üst dini liderinin yaşadığı ve yönetim organlarının bulunduğu bina ve yaşam alanıdır) Ortodoks Kilisesi Vakfı, radikal bir adım atarak ayini iptal etti ve Bulgarca ibadet izni çıkana kadar kilisenin ayinlere kapatıldığını duyurmuştu.
Aziz Georgi İsim Günü” dolayısıyla planlanan törende, İstanbul’dan gelen Yunan Metropolit Amfilihios’un Bulgarca yerine Yunanca ibadet baskısı yapması krizi fitilledi. Vakıf yönetimi ayini durdururken, cemaat sadece dua okumakla yetindi. Kilise de bulunan Bulgaristan Edirne Başkonsolosu Radoslava Kafedzhiyska ve Vakıf Başkanı Dimitri Yotef de tepkilerini dile getirdi.
Vakıf Başkanı Dimitri Yotef, duanın ardından yaptığı sert açıklamada kilisenin asıl sahiplerinin Bulgar cemaati olduğunu hatırlatarak şu açıklamalarda bulunmuştu:
“İstanbul Bulgar cemaati adına bugün buraya, geleneksel kutlamamızı gerçekleştirmek için geldik. Bizler bu kilisenin cemaatiyiz, sahipleriyiz. Ancak buraya geldiğimizde, Edirne Metropoliti tarafından gönderilen papazlar aracılığıyla Bulgarca ayin yapamayacağımız bize bildirildi. Bunun yerine Yunan papazlarla ayin yapılacağı söylendi. Biz de bunu kabul etmedik. Çünkü burası bir Bulgar Kilisesi’dir ve Bulgarca ayin yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenle yönetim kurulu olarak net bir karar aldık. Bugünden itibaren, Bulgarca ayin yapılıncaya kadar kilisemizi ayinlere kapatıyoruz. Aynı zamanda metropolitin de Bulgarca ayine izin verilene kadar kiliseye girişini yasaklama kararı aldık. Tabii ki ziyaret için açık olacak. İnsanlar gelip dua edebilir, mum yakabilir. Buna engel yok. Ancak Bulgarca ayin yapılıncaya kadar burada ayin gerçekleştirilmesine izin verilmeyecek. İki kilisemiz için de yönetim kurulunun tavrı nettir. Bulgarca ayin olana kadar bu karar devam edecek.” Diyordu.
KONUŞULAN DİL DEVLETİN VARLIĞINI SEMBOLİZE EDER.
Bu yaşanan gelişmelerden sonra, Mayıs ayının sonuna doğru Kirişhane semtinde yine Bulgar Cemaatinin yaptırdığı Aziz Konstantin ve Elena Bulgar Kilisesi’nde gerçekleştirilen ayinde dualar Bulgarca okundu. Kilise de yapılan programa Bulgaristan’ın Ankara Büyükelçisi Anguel Tcholakov, Bulgaristan’ın Edirne Başkonsolosu Radoslava Kafedciyska, İstanbul’daki Bulgar toplumu temsilcileri ile Bulgaristan’dan gelen çok sayıda vatandaş katılmıştı.
Kilise Bulgaristan’da olsaydı dil tartışması kesinlikle yaşanmazdı. Tarihsel boyutu incelediğimizde 1923 Lozan Antlaşmasını iyi okumak gerekir. Bulgarlar ve Rumlar(Yunan ile ilişkilendirilmiş hali) azınlık hakları ile koruma altına alınmışlardı. Rumların Edirne’yi yasal olarak terk etmek zorunda kalmaları ve Bulgar nüfusunun zamanla azalması sözü edilen dini ibadethaneleri cemaatsiz bırakmıştı. Bir zaman sonra Bulgar Hükümetinin bu dini yapıları yeniden hizmete açmaları önemli bir gelişmedir. Bu durum bir anlamda bir kimliğin(Bulgar) korunması olarak ta karşımıza çıkmaktadır.
Lozan Antlaşmasındaki 40’ıncı madde şunu söylemektedir: “Müslüman olmayan azınlıklara mensup olan Türk vatandaşları hem hukuk bakımından hem de uygulamada diğer Türk vatandaşlarına uygulanan ayni muamele ve ayni güvencelerden (garantilerden) yararlanacaklardır. Bunlar özellikle giderleri kendilerine ait olmak üzere her türlü hayır kurumuyla, dinsel ya da sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dini ayinleri serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır.” hükmü bulunmaktadır.
Edirne’de Bulgar Cemaati tarafından dönemin siyasi rejiminden özel izin alınarak inşa edilen bu iki kilisenin asıl sahiplerinin Bulgar Cemaati olması, doğal olarak kendi dillerinde ibadet hakkı doğurmaktadır. Tıpkı Lozan Antlaşmasında Türk azınlığa verilen hakların benzerliğini taşımaktadır. Türk Müslüman halkın camilerde kendi ana dilleri olan Türkçenin kullanılması gibidir.


Bir ulusun varlığı yetiştirdiği neslin iyi bir eğitim sürecinden geçmesiyle mümkündür. Eğitim süreçleri çağdaş, bilimsel ve hukuki normlarla daha bir anlamsallık kazanır. Neslin temelini çocuklar oluşturur; yaşamlarına yön verme; bilgi ve becerilerini geliştirmeleri, iyi, başarılı, örnek iyi vatandaş yaratma çabaları olarak ta değerlendirilebilir. Bu aynı zamanda aileye yüklenen bir sorumluluk olduğu kadar, devletinde sorumluluğudur.
Toplumsal yaşamımızda bu süreçlerde yaşanan her türlü sorunlar yazarlar eliyle işlenir, şekillenir. Yazarlar bazen siyasi, dini, ekonomik, kültürel pozisyonlar içinde düşüncelerini yazım haline getirirler. “Yazar kimdir” diye düşündüğümüzde; belli bir eğitim ve bilgi yeterliliği olan Roman, öykü, şiir veya tiyatro metni gibi sanatsal ve kurgusal eserler üreten kişilere denir. Bunun yanında köşe yazarları mevcuttur. Gazete, dergi ve internet haber sitelerinde güncel olaylar, politika veya sosyoloji üzerine yorum ve araştırma yazıları kaleme alırlar. Bunların arasında Akademik/bilimsel belirli bir alanda araştırma makaleleri, tezler ve bilimsel kitapları olan yazarların olduğunu da görürüz.
Özellikle köşe yazarları gündemine aldığı konuları farklı bakış açısı içinde yorumlama ve eleştirme hakları olması doğaldır. Ancak eleştiri sınırları incitici olmamalıdır.
Ülke olarak maalesef sosyolojik yapımız değişime uğramakla kalmayıp, manevi değerlerimiz zedelenmeye başlandı.
Ne yazıktır ki günümüzün olumsuz siyasi, ekonomik ve kültürel değişimler yazarları da etkileyebilmektedir. Haber sitelerinde gördükleri haberleri sağlıklı analiz etme yeteneklerinin zamanla aşındığına rastlamaktayız. Eleştirilecek birileri varsa siyasetçilerdir, bu sürece katkı sunan yapılardır. Köşe yazarları toplumun sesi olmak için vardır. Başta çocuklarımız olmak üzere, onlar üzerinden ahlaki toplumsal duyarlılık yayma düşüncesi sağlıklı bir düşünce yöntemi değildir. “Geleceğimiz çocuklarımıza emanet” düşüncesiyle hareket edilmelidir. Ülkemiz çocukları hangi sosyo- kültürel statüde olursa olsunlar, onlar ülkemiz çocuklarıdır.