04 Şubat 2026 Çarşamba
Türkiye’de Roman(Çingene) sorunları tarihsel sosyal derinliğe sahiptir. Bu durum aynı zamanda kendi içlerinde yaşam pratiğini oluşturmuştur. Özetle; sosyolojik bir sorun yumağıdır. Bu konuda Çingeneler ile ilgili epeyce kitap, makale mevcuttur. Tamamı Roman olmayan kişilerin topluma yaydıkları düşüncelerdir. Akademik çevreler kendi saha çalışmalarında farklı anlatılarla Çingeneleri resmederler. Hiç biri Çingenelerin ruhunu yansıtmaz. Amaçları kendilerini akademik çevrelere kabul ettirmek, unvan kazanmaktır.
Bir kısmı, meseleyi müzikle ilişkilendirip popüler müziğin temsilcileri altında değerlendirmeye tabi tutar. Romanların yaşam kültüründe müzik önemli bir yere sahiptir. Esasen, müzik tüm kimliklerin kültürlerinde ayrı bir öneme sahiptir. Roman(Çingeneler) yaşadıkları çileleri, kahırları müziğin içine gömebilmiş ender kavimlerden biridir. Gerçek Çingene müziğinde ağıtlar, yaşanmışlıklar ve sosyolojik dramlar saklıdır. Çingeneler popüler müziğin önde gelen unsurları olarak değerlendirilir. Diğer bir değerlendirme de toplumsal alanda olumsuz önyargı betimlemeleridir. Aşağılama, basit görünme, toplumsal dışlanma.
“Romanlar müzisyendir, eğlenmeyi çok severler, kapı gıcırdamasını bile müzik sayıp oynarlar” düşüncesi toplumsal düşüncede yerini korumaktadır. Günümüzde daha çok görünür olmayı fırsata çevirmek isteyen Roman şarkıcıların sayıları artmakta, Roman kültürü kendilerince yanlış şekillendirilmektedir. Günümüzde iyi bir müzik eğitimi alarak (akademik) müzisyen olarak çalışan Roman kökenli gençlerimiz bulunmaktadır. Roman kimliğini saklamayan, saygınlığını koruyan pırıl pırıl gençlerimiz müzik piyasasında önemli bir yerinde konumlanmıştır. 45 yıllık Roman kökenli Kibariye bile kendisini ‘sanatçı’ olarak konumlandırmayı tercih etmez. Romanlığını da inkâr etmez, ‘ben sanatçı değil, şarkıcıyım’ demekten gocunmaz. Müzik evrensel bir olgudur. Her bir sesin azda olsa mutlaka bir alıcısı vardır. Kimin ruhuna hitap ediyorsa kabul görür.
Bazı Roman kökenli şarkıcılarda, ses ve yorum kalitesi vasat olsa da alıcı bulabilmektedir. Bunlardan biri de Kobra Murat olarak bilinen, Murat Divandiler diye bir şahsiyet var. Eski mesleği terzilik. Sanat dünyasında benim neyim eksik düşüncesiyle müzik piyasasında görünür olmaya başladı. Ses kalitesi olmasa da, nota bilmesi de davranış söylemleri, kafiyelenmiş şarkı sözleri ve gösterişli kıyafetleri ile sanatçı edasıyla boy göstermeye devam ediyor.
SOSYOLOJİK VE PSİKOLOJİK VAKAMIZ; KOBRA MURAT
Bazı medya kanalları kendisine ilgi gösterip programlarına davet ediyor. Kobra Murat bu ilgi karşısında sürekli kendini kaybediliyor. “Roman camiası” söylemiyle, biz Romanlar şöyleyiz, böyleyiz diyerek Roman vatandaşların sosyal gerçeğini abartmaktan hiç geçinmiyor. Programın birinde ‘biz Romanlar kapı gıcırtısında bile oynarız’ diyebilmiştir. Aklı sıra Romanları kendince şekillendirmektedir. Bunun adı, Romanları basitleştirmek, küçümsemedir. Sosyal medya hesapları ve paylaşımları kendi görgüsüzlüğünü göstermektedir. 18 kg altını, evi ve arabası olduğunu söylemekten çekinmeyen/utanmayan bir şahsiyet haline gelmiştir. Kendini övme hastalığına kapılan bu kişi, toplumun genelinin yaşam kalitesinin eskiye nazaran daha da gerilediğini fark etmeyecek derecede kendini kaybetmiştir. Romanların büyük bir çoğunluğunun çöplerden geçindiğini, yoksulluk girdabında sıkıştığının farkında değil. Toplumsal algı olarak ‘Romanlar bizden daha rahat yaşıyorlar’ görüntüsü çizmektedir. Bu çizgi tamamen yanlıştır.
Ülkemizde Roman kökenli epeyce şarkıcı ve eğitimli müzisyenlerimiz bulunmaktadır. Hiçbiri Romanları kendince yorumlamıyor, basitleştirmiyor, önyargı yaratmıyor. Bunlar müzik sektöründe/ piyasasında saygın olmayı başarabilmiş kişilerdir.
Kobra Murat Roman toplumuna farkında olmadan hoş olmayan algıları yeniden betimletiyor. Roman toplumunun “şaklaban” şarkıcılara değil, Türkiye’de saygın değerlerle öne çıkan saygın Roman kökenli kişilere ihtiyacı vardır.
Kobra Murat’ın sosyal medya paylaşımların altına yazılan yorumlara incilmemek elde değil. Eleştirilerin birçoğuna hak vermemekte mümkün değildir. Türkiye toplumu olarak, hepimizin yaşam kalitesinin düştüğü bu günlerde, şatafatlı yaşam paylaşımları yapan bu kişi, Romanlar adına incelenmesi gereken sosyolojik ve psikolojik bir vakadır. Kobra Murat denen kişi Romanların gerçek yaşam ruhunu, yaşam kalitesini yansıtmamaktadır.

Erdal Kesebir, 1955 Edirne /Uzunköprü doğumluydu. 25 Ocak 2026 tarihinde 71 yaşında yaşama veda etti. Balkan kökenli, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü mezunuydu. Yabancı dil olarak Almanca biliyordu. Eğitimini tamamlamasının ardından Kahramanmaraş Türkoğlu Lisesi, Ankara Anıttepe Lisesi, Almanya Bochum Hauptschule, İzmit Özel Seymen Lisesi, İstanbul Özel Beyhan Aral Lisesi Öğretmeni, Özel Dershane Öğretmeni olarak görev yaptı.
20.10.1991 ve 24.12.1995 genel seçimlerinde DSP’den (Demokratik Sol Parti) 19. ve 20. dönem Edirne Milletvekili seçilerek TBMM’de yasama çalışmalarına katıldı. Mecliste halkın yaşadıkları toplumsal meseleleri Meclis gündemine taşıdı. Tarım, ekonomi, altyapı ve sosyal sorunlar önceliği oldu. Siyasi yaşamı boyunca uzlaşıcı tavrı ile birlikte devlet geleneğine sadık kaldı. Tarihsel köklerinden dolayı Edirne’ye olan bağlılığıyla bilinen Kesebir, mütevazı kişiliğiyle de kamuoyunun takdirini ve sevgisini kazanabilmiş ender Edirne milletvekilerinden biridir. Parti ayrımı gözetmeden insanların sorunlarını meclise taşıdı. Edirne milletvekili olması sebebiyle Edirne’nin menfaatlerini önceleyen bir milletvekilliydi. Özetle parti liderinin vekili değil, halkın vekili olmayı seçti.
ÇİNGENELERİN ÇİLESİNE ORTAK OLMAYA ÇALIŞTI.
Kesebir, milletvekilliği döneminde halkın sorunlarını kendine dert edinen biriydi. Türkiye siyasal tarihinde Çingenelerin(Romanların) sesi olmaya çalıştı. Bir dönem siyasette Çile Çiçekleri’nin başını çeken Erdal Kesebir, 1993 yılında TBMM Başkanlığına verdiği değişiklik önergesiyle Çingenelerin çilesine ortak olmuştu. 1934 İskân Kanunu 4. maddesinde “Çingene” tanımı Romanları toplumsal ayrıştırmaya yol açıyordu. (Kısmen devam etmektedir.)

Kesebir ile birebir konuşma/sohbet etme olanağı bulmasam da, çokça uzun telefon görüşmelerimiz olmuştur. 2016 yılında kendisiyle ilk telefon görüşmesi gerçekleştirmiştim. Kendisine Romanlar adına 4.maddenin değiştirilmesine yönelik girişimi için teşekkür etmiştim. İlgili kanun maddesi her ne kadar Bulgaristan dan gelmesi muhtemel Çingeneleri kapsıyor ise de, yanlış yoruma açık ve yeniden düzenlemeye ihtiyaç vardı. Yasa metni, Anayasa da belirtilen eşitlik ilkesine uymuyor, devlet kendi öz vatandaşlarını olan Çingeneleri bir kenara atıyordu. Kendisinden bu süreci anlatmasını rica etmiştim. Telefonla aradığıma sevindiğini söylemişti. Ve şu ifadeleri kullanmıştı:
“4. maddenin değiştirilmesine yönelik teklifim siyaseten değil, vicdanendir. Romanlar bu toprakların en kadim dostudur. Yüzlerce yıl beraber yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Ben onların içlerinde büyüdüm, tarlalarda beraber çalıştığım günler oldu. Roman kardeşlerimden hiçbir zaman siyasi beklentim yoktu, bana oy versinler diye de düşünmedim, zaten benden bugüne kadar hiçbir karşılık beklemeden beni desteklediler. Romanlar bizim insanımızdır, maalesef onları hep dışarıda bıraktık, sahiplenmedik, devletimiz de başka vatandaşlarına gösterdiği ilgiyi maalesef Roman vatandaşlarımıza göstermedi. Askerlik yapıyorlar, vergi ödüyorlar, onların sevdikleri müzikleri ile ortak kültürü yaşıyoruz. Kendilerinin bazı yasalarımız da böyle tanımlama içinde bulunmaması gerekirdi. Ben onlar için üzülüyorum. Tamamen insani düşüncelerimden dolayı yasanın kaldırılmasını talep etmiştim. Ancak rahmetli Süleyman Demirel içinde bulunduğumuz siyasal zeminin buna uygun olmadığını ve dillendirmenin sıkıntı yaratacağını düşünmüş olabilir. Değişiklik önergeme yazılı yanıt bile verilmedi. Siyasi konjoktür gereği epey sıkıntılı günlerdi. “
Erdal Bey’e 1934 İskân Kanunu hakkında, ‘bazı Roman Derneklerinden spekülasyon yapanlar var, yaptığım araştırmalarda Avrupa Birliği’nin 4. madde de Çingenelerin Anayasanın eşitlik ilkesine uymadığını, ayrımcı ifadelerin olduğu, kaldırılması yönünde görüşleri olduğunu anımsattım. Etkili taraf AKP mi yoksa Avrupa Birliğimi? Diye sormuştum. Yanıtı şöyle olmuştu: ‘Yasasın değiştirilmesi tamamen Avrupa Birliği’nin talebiydi. AB’nin ciddi oranda baskıları vardı. (Roman vatandaşların etnik kimliğe dayalı bir sorunu olmadığı gerçeğini AB sonradan anladı) Dönem epeyce sıkıntılıydı. Başka milletvekillerin de yasanın kaldırılmasına yönelik teşebbüsleri olmuştu. AKP bunu kullandı. Hayırlı bir kısmet oldu siyasi iktidar meseleyi nasıl götüreceği konusunda bir yöntem geliştiremedi. Meseleyi sizler takip etmelisiz” demişti. Kesebir’e “partinizin konuya yaklaşımı nasıl oldu?“ Şeklindeki soruma, “partimizden olumsuz bir tepki gelmedi. Hatta rahmetli Bülent Ecevit beni telefonla arayarak teşekkür etmişti. Biz bu kardeşlerimizi ihmal ettik, kendilerine bizlerin ahde vefa borcumuz var demişti.“ diyerek meseleyi kısaca özetlemişti.
Cumhuriyet’imizin temel değerlerinden asla taviz vermeyen, parti içi demokrasinin olmadığı parti liderine karşı çıkan bir milletvekiliydi. Romanların genelinin bilmediği devletin ayıbı olarak gördüğü 4. Madde, siyasette o günün koşullarında destek görmese de TBMM tutanaklarına girmesi bakımından bir hayli değerli ve kıymetlidir.
Cumhuriyetimizin, Demokrasimizin Aydınlık Yüzü Işıklar İçinde Uyu Erdal Kesebir’e 2020 yılında Çingenelerle ilgili bir kitap yazmak istediği söylemiştim. “senin yazman önemli ve çok değerli, damdan düşenin yazması daha büyük önem taşır” demişti. Kitap 2023 yılında ‘Çingenenin Çalgısı, Kakava’nın kahkahası’ ismiyle çıkmıştı. Kitabı adresine göndermiştim. Kitabı okuduğunu çok mutlu ve sevindiğini söylemişti. Kitapta kendisinin Roman mücadelesini de yazmıştım. İkinci kitabımın çıktığı 2025 yılında iki defa kendisini telefonla aradım. ‘İkinci kitabı çıkardığına sevindim’ demişti. Kendisinin epey bir zamandır sağlık sorunları olduğunu biliyordum. Kendisi bana sağlık sorunlarından da söz ederdi.
ONUN Kİ ROMAN AÇILIMI DEĞİL, İNSANİ AÇILIMDI.
Son konuşmamızda ‘şu anda hastaneye kontrole gidiyorum inşallah tekrar konuşuruz’ demişti. Bir daha konuşmak kısmet olmadı. Erdal Kesebir, siyasi tarihimizde Çingene meselesini ilk meclise taşıyan siyasetçi olmuştur. Onun ki Roman Açılımı değil, insani bir açılımdı. Siyasi beklentisi olmayan tertemiz yüreğiyle aramızdan ayrıldı. Merhum Bülent Ecevit’in sözlerinde olduğu gibi, ‘Bu kardeşlerimize ahde vefa borcumuz var.’ sözüne sadık kalarak bu yazıyı yazma gereği duydum. Türk siyasal tarihimizde Çingene meselesini TBMM taşımasından ötürü ahde vefa borcumuzu yerine getirmek, anısı önünde saygıyla eğilme borcumuzu yerine getirmek için yazdım. Kendisini en değerli kılan özellik; parti liderinin adamı olmaması, halkın adamı olmasıdır. Siyasetin kulu değil, halkın kulu olmasıdır. Cumhuriyet’imizin, demokrasimizin aydınlık yüzü ışıklar içinde uyu.
Turan ŞALLI
EDİRNE KENT KONSEYİ ROMAN ÇALIŞMA GRUBU BAŞKANI
2010 Yılında başlayan Roman Açılımı ile Roman vatandaşlar toplumda daha görünür bir hale gelmesinin yolu açıldı. Aynı zamanda mantar gibi üreyen niteliksiz Roman Sivil Toplum yapıları oluştu. İçlerinde bazı Roman Dernek başkanları kendince Romanların temsilci rolüne soyundu. Basının ilgisi Romanlar(Çingene) üzerine yoğunlaştı. İçlerinde “rol model” görüntüsüyle epeyce cilâlanan parlatılanlar oldu. Cilânın İçine epeyce ajitasyon, yoksulluk hikayeleri serpiştirildi.
“Çocukluğunda atık kâğıt toplayıcılığıyla geçindi” senaryosu ile bayağı ‘Elmas’ gibi parlatılanlar oldu. Türkiye’ye rol model Roman kadın olarak servis edildi.
“Elmas Arus, hayat hikâyesini Hürriyet’ten Ece Çelik’e anlattı. Amasya’dan İstanbul’a göç ettiklerin 6 yaşında olan ve diğer 4 kardeşi de dâhil tüm ailenin atık toplayıcılığına başladığını anlatan Arus, “Bizde evde yaşayan herhangi birinin çalışmaması gibi bir konu söz konusu değil. Ben de 15 yaşına kadar kâğıt toplayıcılığı yapmaya devam ettim. Babam kültürel olarak kız çocuğunu okula gönderemeyeceğini düşündüğü için ‘Bari kör kalma’ diyerek bana okuma yazmayı öğretti” diyen Arus, “6-7 yaşlarındayken evden kaçarak çok yakındaki okula gittim. Müdürün odasında ‘Ben okumak istiyorum’ diye ağlamaya başladım. Babam da arkamdan koşuyormuş. O da odaya girdi. Müdür, ‘Çocuk okumak istiyor yazdırıver’ dedi. Bizim toplumda o dönemler bir kız çocuğunun okula gitmesi uzaya gitmek gibi bir şey. Bir mucize. Babam beni okula yazdırdı. Ailenin ilkokula giden kız çocuğu oldum” diye anlattı. 13 yaşındayken nişânlandırılmak istediğini ve buna karşı çıktığını; o dönem adının mahallede aykırı Elmas’a çıktığını anlatan Arus, ortaokulu dışarıdan bitirdiğini lise için de babasını “Yollamazsan devlet ceza yazacakmış” diye kandırarak okuyabildiğini söyledi. Anlatıdan iyi bir uydurulmuş/abartılmış Yeşilçam Sinema filmi üretilebilir, “Bir Çingene Kızının Kültürel Değişimi”
Türkiye’de basının ilgisiyle Roman Dernek başkanlarından bazıları rol model görüntüsüyle renklendirilmeye çalışıldı. Renk tamamen elitleştirilmiş, modernize edilmiş bir kimlik olarak karşımıza sergilendi. Elbette işin gerçek rengi bu değildir. Roman’a verilen yeni bir Roman hikâyesi abartılarak romanlaştırıldı. Benim burada yazacaklarım gerçek bir Çingene/Roman bir kadının hikâyesidir.
Adı Güler Çınar, kendisiyle yıllar önce telefon konuşmasıyla tanışmıştım, telefonla görüştüğümde, Türkiye’de Roman Derneklerinin durumu hakkında ortak kanaatimiz uyuşuyordu. “Hepsi kendi çıkarlarını düşünüyor, Roman sorunları dertleri değil.” Özetle “İndirEgandi” hikâyeleri. Roman Açılımının ilk yıllarında yapılan resmi bir toplantıya Roman kadınlardan örnek “Rol Model” konuşmacı olarak davet edildi. Üst dereceli bir kamu yöneticisi Roman bir kadının hemşire olmasına şaşırıyordu. Aklının bir köşesinde, “Demek ki okuyan, mücadele eden bir Roman kızı hemşire olabiliyormuş” düşüncesi yer almış. Güler, toplantıda dik duruşuyla, düzgün bir diksiyonla kendini yapmacıksız doğal haliyle anlatmıştı.
Güler, Edirne /Uzunköprü doğumlu. İçimizde toplumsal kabuğunu kırabilmiş ender Roman kadınlardan biri. İçindeki ruh hali, bahar mevsiminin ılık meltem rüzgârının etrafa yaydığı gül kokusundan farksızdır. Kendisinde yaşamanın renkli izlerini bulmak mümkündür. Babası yıllar önce kendi sosyal kimliğini kırarak bir okula hademe olarak girdi. 657 sayılı devlet memuru olarak çalıştı. Kızını kâğıt toplamaya göndermedi. Kızını imkânları doğrultusunda hemşire olmasını sağladı. Güler’in yakın ailesinden epeyce kamuda çalışan yakın akrabaları var. Bazıları yönetici kapsamında görev yapıyor. Güler, ne Romanlığından ne de Çingeneliğinden utanmamıştır. Cesaretiyle ‘ben bir Çingene kızıyım” diyebilen cesareti vardır. Mesleğine aşık bir anne. Aile kökeni benim gibi Bulgaristan. Balkanlarda saklı kalan Hıdrellezin etrafa yaydığı bahar kokusunu yüzünde okumak mümkündür.
Çalıştığı hastane de yakın çalışma arkadaşları onun güler yüzlü davranışlarına, doğallığına hayran kalırlar. Çalıştığı hastanenin servisinde hastalara, insanlara sıcak duygularla yaklaşır, yapmacılığa, ajitasyona asla yer vermez. Korona virüs günlerinde çalıştığı hastane de günlerce sandalye de, yerde uyuduğu günler oldu. Diğer çalışma arkadaşları gibi.
Güler’in başarılı ve ödüllü tekvandocu bir kızı var. Milli sporcu olmanın yolunu çoktan aşmış, annesinin hem gülü hem bülbülü.
Güler’in yaşamındaki pozitif enerji ‘bizim Çingenemiz’ dedirtecek cinsten. Hayata küsmeyecek kadar cesareti ve güzel bir yüreği var. Doğruları savunan, etik ve ahlaki değerlerden taviz vermeyen bir anlayışa sahiptir En büyük değer insanın içindeki ruh güzelliğidir. Ruh güzelliğinin en güzel örneği Güler’imizdir. Saklı kalmış rol modelimizdir. Güler’imizin yüzü hep gülsün, içindeki bahar esintisi hiç kaybolmasın, kızınla uzun yıllar mutlu olmayı nasip etsin.

Gayrimüslimlerin en yoğun yaşadığı yerlerden biri de Edirne tarihi Kaleiçi semtiydi. Çoğunluğu zamanın siyasal gelişmelerinden ya da kendi tercihleriyle ülkemizden ayrıldılar. Geriye bıraktıkları işyerleri ve özellikle konutları bakımsızlıktan, iklimsel şartlara, bazıları yangınlara teslim olmuştur. Ayakta kalabilenler sessizce yok olmayı bekliyor.

Günümüzde başta Edirne Valiliği olmak üzere, bireysel çalışmalarla azınlıklara ait (Ermeni, Rum, Yahudi) tarihi binalar restore edilerek turizmin hizmetine kazandırılmaya çalışılıyor. Kaderine uzun yıllar terk edilen yapılar, belli bir zaman sonra yasal mevzuat gereği kamu malı olarak kayıtlara geçebilmektedir. Kurtarılmayı bekleyen yapılar, sahipleri tarafından restorasyona izin verilmediği gibi, satma konusunda da isteksiz oldukları gözlemlenmektedir. Kendi kaderine terk edilen binalardan biri de Edirne Kaleiçi semtinde bulunan “Matmazel Klara Konağı” olarak bilinen konaktır. Konak bakımsızlıktan, iklimsel şartlardan dolayı tam anlamıyla viraneye dönmüştü. Sessizce yok olmayı bekleyen tarihi konak, 2014 yılında Milli Emlak Genel Müdürlüğünce satıldı. Günün parasıyla tam 200 bin liraya Balkan kökenli iş insanı Hanife Gül Ercan’ın mülkiyetine geçti. Kimsenin satın almayı düşünemeyeceği harabe bir konağa verilen para miktarı, birazda “deli cesareti” isteyen bir davranıştı. Çünkü bu tür tarihi konakları satın almakla iş bitmiyor, orijinal hale getirilmesi epeyce bir para demektir. Ekonomik getirisinden çok götürüsü vardır. Hele hele bu tür tarihi yapıların röleve çalışmaları, izin alma süreci ve bürokratik engellerin aşılmasında yaşanan zorluklar yaptıran kişiyi yıldırmaması mümkün değildir. Yorucu ve sabır isteyen süreçleri vardır. Restorasyonun yapılmasında karşılaşılan ehil usta bulma sorunu da ayrı bir derttir.

Restorasyonu 5 yıl süren asırlık konağın aslına uygun şekilde tamamlanmasını sağlayan Gül Hanım, dönemin ihtişamlı yapısını, yeniden insanlığın kullanımına kazandırmayı başarmıştır. Dönemin en güzel sivil mimari özellikleri barındıran konak, görenleri kıskandıracak güzelliklerle doludur. Gül Hanım, konağın satın almasında kızı Gökçe Bahar Bahçe’nin konağı beğenmesinin etkisi olduğunu söylemektedir. Ailenin tarihi mirasa büyük önem verdiği aşikârdır.
2025 yılının bir bahar gününde restorasyonu tamamlanmış, Matmazel Klara Konağı’nda Hanife Gül Ercan Hanım ile sohbete dalıyoruz. Konağın eski fotoğraflarını gösteriyor, mücadelesini kendinden duyma şansım oluyor. Bir yanda eski harabe görünümlü fotoğraflar, bir yanda konağın bitmiş halinde kendimi bulmaya çalışıyorum. “Ev sahibi mülk sahibi kimdir bunun ilk sahibi” misali sohbet genişliyor. Anlatılanlara göre konak 1906 yılında inşa edilmiş. “Matmazel Klara Konağı” olarak bilinen Yahudi cemaatine mensup Klara Hasit’e ait olduğunu bilgisini veriyor. Edindiği bilgilerde, Fransızca öğretmeni olan Klara, yakınları ve ailesi İsrail’e göç etmiş, ancak kendisi Edirne’yi çok sevdiği için Edirne’de kalmış. Hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış.

İMRENİLMESİ GEREKEN BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ
Tarih bazen ilginç rastlantılarla doludur. Asırlar önce Avrupa’dan kovulan ve bir kısmının Edirne’ye yerleşen Yahudi bir ailenin kızına ait konak, yıllar önce Balkanlardan kovulan Türk bir ailenin kızı olan girişimci iş insanı Hanife Gül Ercan Hanıma satış yoluyla geçiyordu. İçinde epeyce insan öyküleri barındıran konak, yoksulluğu, aşkı, sevgiyi ve bir hüzne de ev sahipliği yapmış Matmazel Klara, konağın bir bölümünü kiraya vererek yaşamın zorluğunu aşmaya çalışmış, kimsesi de yokmuş. Yoksulluğu, yanlızlığı konağın her tarafını kaplamış. Yaşlılığında kendisine bir kadın bakıcı tutarak yaşamını sürdürmeye çalışmış. Türk komşusu olan bir kadından ölümü hakkında bilgiler edinmeye çalıştığımızda, “O zamanlar oğluma hamileydim, ölümü zannedersem 1980-1981 yılı olması gerekir. Kendisine sahip çıktık, hatta banyo yaptırdığımız çok olmuştur,” diyerek komşularına sahip çıktıklarını anlatmıştı.


Asırlık konak, yapılan titiz bir röleve çalışmalarıyla eski güzelliğine kavuşmuş durumdadır. Konağı satın aldığında çevresindekilerin olumlu eleştirileriyle karşılaşmadığını belirten Gül Hanım, “Tüm arkadaşlarım bana ne yapacaksınız bu viraneyi nasıl olacak?’ Yanıtı ile karşılaşmış. Hatta bu soruya Yahudi asıllı Edirneli iş insanı Rıfat Mitrani de dâhil olmuş. Gül Hanım, “Benim amacım para kazanmaktan daha ziyade bu tarihi yapıyı insanlığın hizmetine sunmak istiyorum.” diyordu 5 yıllık mücadelesinin ürünü olan Matmazel Klara Konağı 10 odalı butik otel olarak kapılarını konaklamak isteyenlere açmayı bekliyor. Tarih kokan konak, konaklamak isteyenleri büyüleyebilecek özellikler taşımaktadır. İç mâkan ve bahçe avlusu insanın ruhunu okşayabilecek, dönemin mekânsal anılarını yaşatabilecek atmosfer taşımaktadır. Hanefi Gül Ercan Hanım, Türk kadın iş insanının tek başına yürütmesi imrenilmesi gereken örnek bir başarı öyküsüdür. Umarız Edirne’de Gül Hanım kadar güllerin sayıları artar, tarihi konaklar güzel anılara ev sahipliği yapar.
‘Millet’, ‘devlet’ kavramları birbirleri ile iniltilidir. Milletin olmadığı yerde devlet, devletin olmadığı yerde de millet olmaz. Bu kuramsallık günümüzün koşulsuz anlayışıdır. Devleti oluşturan halklar kendi içlerinde dinsel/dilsel ve kültürel çeşitlilik içerebilmektedir. Devletler bu farklı toplumları kendi içinde harmanlayarak ulus devletlerini inşa etmiştir. Ulus devleti, Tek bir milletten oluşan veya tek bir millet tarafından yönetilen bir devlete genellikle ulus-devlet denir. Millet tanımı; ortak bir dile/dine, tarihe, kültüre, genel bir yaklaşımla coğrafi bölgeye sahip bir halk topluluğudur. Devlet ise; oluşturduğu yasalarla, kalıcı toprak sınırları ve egemenlik (siyasi bağımsızlık) gibi resmi yönetim kurumlarıyla karakterize edilen örgütlü bir yapıdır.
Ulus devletinin inşasında genelde aynı kökenden, ortak bir tarihi olan, dinsel, dilsel ve aynı kültürel bağlara bağlı sahip kimlikler ön plana çıkar. Ve devletin asli milleti olarak kabul edilir. Farklı etnik halkları devletin bütünselliğinde bütünleştirmek için vatandaşlık tanımı getirilmiştir. Bu durum Amerika, İtalya, Almanya, İngiltere ve demokrasinin hâkim olduğu ülkelerde de böyledir. Kimliğin bütünselliği ulus devletidir, vatandaşlık bağı ile bağlamsallık kazanır. Türkiye Cumhuriyet’i madde 66’ya göre: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” İşte bu tanımlama birleştirici olmak üzere konulmuştur. Diğer kimlikleri dışarda bırakma amaçlı değildir. Türkiye Cumhuriyet’ini oluşturan halklar kendi içerisinde farklı etnik kimlikleri sahiptir. Dinsel, dilsel ve kültürel farkların olmaması mümkün değildir. Meseleye bir bütün olarak baktığımızda, kültürel çeşitlilik, kültür zenginliğimizi yansıtır. Araplar, Arnavutlar, Boşnaklar, Ermeniler, Çerkezler, Gürcüler, Hemşinliler, Kürtler, Lazlar, Pomaklar, Romanlar(Çingeneler), Zazalar ve azınlıklar Türkiye’nin halklarıdır. Bunların her biri devletin bütünlüğünü bozacak siyasi uzantı haline geldiğinde devleti Ulus Devleti olmaktan çıkarır.
Ülkemizde tarihsel bağlarından dolayı azınlıklar(Hristiyan halklar) ve İslamiyet’te olmak üzere farklı dini inanç grupları bulunmaktadır. Günümüzde her biri Anayasa’nın belirlediği vatandaşlık temelinde hukuk kuralları ile korunmaktadır.
OSMANLI SARAY HANEDANLIĞI TÜRKLERE ÜVEY EVLAT GİBİ DAVRANDI.
Bir devletin tarihi sadece kendi çevresiyle sınırlı kalmamış, tarih boyunca farklı milletlerle yakın temaslar kurulmasını sağlamıştır. Yakın temaslar genelde yaşanılan savaşların bir sonucudur. Örneğin; Osmanlı’nın 1453 yılında İstanbul’u fethetmesi, Bizans İmparatorluğuna son vermesi ile İslam inancı dışında yaşayan halklarla tanışmıştır. Dinsel/dilsel ve farklı kültüre mensup halklardı. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Çingeneler dikkat çeken unsurlardı. Bu duruma kimlik çeşitliliği veya farklı etnik unsur çeşitliliği de denebilir. Osmanlı, Rum, Ermeni ve Yahudilere tanıdığı imtiyazlı fermanlarla, dini ve ekonomik özgürlükler sunmuştur. Bu halklar bir zaman sonra, kendi içlerinde geliştirdikleri siyasi ayrımlar ve eylemleri devletin bütünlüğüne zarar verdi. Sebebi; ortak bir tarihe, dinsel/kültürel bağımızın olmayışıdır. Osmanlı’nın en büyük hatalarından biri, Türklere üvey evlat olarak görmesiydi. Devletin iktisadi ve sosyal işleyişini yabancı unsurlara teslim etti. Türkleri Çingeneler gibi dışarda bıraktı
KAVRAM TARTIŞMALARI ULUS DEVLETİNİ BÖLME ÇALIŞMALARIDIR.
Osmanlı’nın çöküşü sonrasındaki kurtuluş mücadelesinde Osmanlı’nın gayri Müslimleri (Ermeni, Rum, Yahudi) Kurtuluş savaşında etkin bir şekilde Türk halkının yanında olmadılar. Kurtuluş Mücadelesinde Anadolu ve Trakya’nın vatana sahip çıkan yoksul ve kendilerini vatana adayan milletler vardı. Onlar kimliklerini geri bırakarak vatan mücadelesi verdiler. Bedenlerini toprağa gömmüş bu milletler “önce vatan” sevdasıyla aramızdan ayrıldılar. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyet’i emperyalistlere karşı direnmenin gücünün Ulusal Devlet yapısı ile mümkün olacağına karar verdi.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 66. maddesinin şekillenmesi ulusal birliğin korunması esasına dayanmaktadır. Vatandaşlık tanımı bunun üzerine kurulan ruhi bir anlayıştır. Vatana sahip çıkma ruhudur. Kurtuluş mücadelesini yok etmeye çalışan emperyalist ülkeler, Anadolu’da farklı etnik yapıları ayrımcı düşüncelerle sürekli besledi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde bulunan etnikleri Cumhuriyet’e karşı sürekli kışkırttılar. Avrupalı emperyalistler ve ABD halen bu coğrafyadan elini çekmiş değiller. Türk varlığını ve dolayısıyla bu coğrafyayı Türkiye’den ayırma hedefindeler. Devleti Türkler, Kürtler, Araplar yönetsin istiyorlar. Bunun altından sağlıklı bir toplumsal uzlaşı çıkması mümkün değildir. Türkiye’nin ulusal bağımsızlığı yolunda toprağa bedenlerini veren kimliklerin kökünü ortadan kaldırmaktır. Günümüzün Ortadoğu bölgesine baktığımızda kimliklerin totaliter rejimin altında ezildiğini, şekillendiğini görürüz. Bu ülkelerde genelde Arap kökenliler egemendir. Diğerleri yok sayılmaktadır, çekmedikleri eziyet kalmamıştır. 66. maddenin yeni bir tanım altında şekillenmesi, Türklük ruhunu ortadan kaydırmaya yönelik siyasi düşüncelerdir, Cumhuriyet’i eritme planlarıdır.
Maalesef, günümüzde millet ve millet kavramları siyaset eliyle yön bulmaya, devşirilmeye çalışılmaktadır. Ve hatta 66.maddede deki vatandaşlık tanımı tartışmalara açılıyor. Yerine Osmanlı’nın yönetim şekli gizliden yörüngeye sokulmaya çalışılıyor. Türkiye’de yeni rejimin adı, “Millet Sistemi” olsun, demeye getirilmeye çalışılıyor. Tek devlet, tek millet, tek bayrak söyleminin ortadan kaldırılma planlarıdır.
Osmanlı’nın çöküş nedenlerinden biriydi Millet Sistemi. Tarihsel emellerinden vaz geçmeyen Küresel işbirlikçiler yine işbaşında. Türklüğü kaldırmak isteyenler bize hiçte yabancı değiller. Günümüz siyasi iklimini anlayabilmek için Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin iyi analiz edilmesi gerekir.
Turan ŞALLI
Edirne kent Konseyi Roman Çalışma Grubu Başkanı